27 Aralık 2010

2 Kaotik İyi

Odanın büyük meydanından sağ tarafa doğru döndüğünüzde gördüğünüz pencere kenarı koltuk benim memleketim. Kütlelerin orijini, hareket noktası olan bir tekli koltuk. Etrafımda olan bitenlere sessizce bakıyorum ve yorumluyorum buradan. Aslında sağ tarafıma hiç dönmeden sadece dünyamın sol tarafını yorumluyorum. Gördüğüm şeylerin bir sınırı, deneyimlediğim olayların bir yönü olduğu fikri özgürlüğümü varoluşsal biçimlerde sınatıyor. Net cevaplar listenin çok üst sıralarında değil bugünlerde. Orijinde olmanın, tümüyle kentsel imajımı (mega sosyal ilişki yığınlarının seni çevirdiği kopya) yıkıp egomun alt katmanlarında inzivaya çekilmiş olmanın, kararlara nasıl vardığımı değil, adım adım kararları nasıl oluşturduğumu gözlüyor olmanın… sonuca giden fikirler silsilesi… ol-manın!!

Varoluşsal olarak insan ‘nasıl olduğuna’ değil ‘ne olduğuna’ saplantısal seviyede odaklanan bir canlıdır. ‘Nasıl’ın süreci içinde hiç bitmeyen bir bütünün parçaları belirir. Aslında oluş sonuçlarını içinde barındırır. Nihai sonuca gerek yoktur. Örneğin önyargı denilen şey zamanında deneyimlenmiş bir algıyı barındırır bu algı pozitif yönde toplumsal bir imaja sahip olabilir. Fakat zaman geçtikçe her pozitif algı önyargı olmaya mahkum olmaktadır. Örneğin Yahudilerin Almanya ekonomisini kalkındırdığı ve bu işte yetenekli olduğu pozitif algısı zaman içinde Yahudilerin öldürülmesi gerektiği fikrine bir argüman olmuştur. Bu bir oluşu ifade eder ve tabi ki demokrasi kavramını odağa koyduğumuzda bu böyledir. Çünkü Yahudi soykırımı demokrasilerin ayrımcılığa uğramama düsturunu güçlendiren ve yapısallaştıran bir olgu olmuştur. Demek oluyor ki bir toplumsal algı, yargı veya önyargı süreçlerini geçirerek yeni toplumsal sistemin (bütünün içindeki bir bütünün) bir parçası olarak (burada örnek olarak demokrasiden bahsediyorum* ) görev yapmaktadır. Buradaki ‘ne’ler bir şeyin sonucuna tesir ettikçe her zamanlar ‘nasıl’ları ifade eder. Dolayısıyla tarihsel olarak ‘ne’ diye bir şey yoktur.

Tanımsız olanı ifade edemeyiz dolayısıyla meşru zihin kalıplarımız içinde değildir. Biz ancak bağlı olduğumuz hareketliliği ifade edebiliriz.

«Zaman ancak hareketle, cisim hareketle, hareket cisimle vardır. O halde; cisim, hareket ve zamandan birinin diğerine bir önceliği yoktur. Galileo’nun Görelilik Prensibi, zamanla değişmeyen hareketin göreceli olduğunu; mutlak ve tam olarak tanımlanmış bir hareketsiz hâlinin olamayacağını önermekteydi. Galileo’nun ortaya attığı fikre göre; dış gözlemci tarafından hareket ettiği söylenen bir gemi üzerindeki bir kimse geminin hareketsiz olduğunu söyleyebilir.» (A.Einstein)

Aslında biz hareketli bir gemideki yolcu olarak kendimizi ifade edebiliriz. Dolayısıyla gemi hareket etmeyen şeydir tanımlaması yanlışlanmaya mahkum bir ‘ne’dir.

Son olarak bu yazıdan büyük üstadımız Marx’a bir gönderme yapalım. “Klasik Alman Felsefesi’nin Sonu ve Feuerbach Üzerine Tezler” eserinde tezlerin 11. maddesinde şöyle diyor “Bugüne kadar filozoflar dünyayı yorumlamakla yetinmişlerdir ama asıl olan onu değiştirmektir.” Tersi de doğrudur. “Bugüne kadar filozoflar dünyayı değiştirmekle yetinmişlerdir ama asıl olan onu yorumlamaktır.” ‘Yorum’ değiştirilecek gerçekliği yaratandır.

Kavramların konsensüsü; Orijin, oluş, kentsel imaj, hareket, yorum, deneyim, değişim…

Apriori veriler; oda, pencere kenarı, koltuk, sağ tarafımdakiler**


* “Burada örnek olarak demokrasiden bahsediyo-ruz!” diyecektim sonra ‘bahsediyor-um’ demeye karar verdim. “Ben veya Biz” ikiliği Türkiye’deki toplumsal algıda şizofrenik bir rol oynar.
** “Sağ” her zaman “sol”a ötekidir. Ötekileştirmek bedenden başlar. Hadi bir tez başlığı önerisi yapayım. “Bir Ötekileştirme Örneği Olarak ‘Sağımız Sarımsak Solumuz Soğan’ ”.
Devamını oku...

18 Aralık 2010

4 Sosyal Bilimlerde Bir Anahtar Kavram Olarak Ev

“What you choose to call hell, he calls home”
Colonel Trautman by David Morrell, Rambo: First Blood Part II

Ev nedir? 4 duvar, bir tavan ve bir kapı. Bu basit üç bileşen ilk başta sınır çizmeye yarar. Çizilen bu sınırla birlikte önce yağmur, kar gibi doğal fenomenlerin, ardından da bizim dışımızdaki sosyal evrenin bize olan etkisi kısıtlanır. Bundan böyle kapıyı çalmadan kimse «bizim» alanımıza giremez. Peki biz kapıdan içeri kimi alırız? Bize benzeyeni, tanıdığımızı veya tanıdığımızı sandığımızı. Peki kimi almayız? Bize benzemeyeni, bizi korkutanı kısacası Öteki’yi ve Yabancı’yı. Bu bağlamda ev, Öteki’yle bizim aramızdaki sınırdır. Ayrıca ev, modern popolarımızdan uydurduğumuz bir ayrım olarak, özel alanın başladığı kamusal alanın ise son bulduğu yerdir. Ev çizdiği sınırlarla bize “minimum sürpriz, maksimum güven” vaat eder. İşte bu yüzden ev, sosyal ve politik bağlamda tarafsız bir alan olamaz. O bizi ne kadar güvende hissettirir, yabancı ve ötekiyle olan etkileşimimizi ne denli azaltırsa, bizde o denli tutuculaşırız. Evden çıkmadıkça, dışarıdan daha fazla korkar, dışarıdan daha fazla korktukça da evden daha az çıkarız. Ucuz ama etkili bir sarmaldır bu, aynı zamanda korku ve tutuculuk ilişkisini anlamak için de iyi bir örnek.

Ev bu sınırları çizerken, meşruiyetini koruma iddiasından alır. Fakat “koruma” kelimesini duydun mu korkmak gerekir kanımca, çünkü tarih bize koruma iddiasında olanların, neyi kimin adına koruduklarını birçok kez gösterdi: kadınları koruyan erkekler, tanrının gazabından koruyan dini kurumlar, paramızın hem değerini hem de kendini koruyan bankalar, üniversitelerimizi koruyan güvenlikler ve polisler gibi. İşte evin koruma iddiası da böyle bir koruma iddiasıdır. O korudukça biz kendimizi korunmaya muhtaç ve bağımlı hissederiz. Ötekini tanımadığımız için stereotiplere tutunur, dışarıyı bilmediğimiz için mukayese yeteneğimizi kaybeder ve elimizde olanın en değerli, en önemli olduğunu zannederiz.

Ev aynı zamanda alışkanlıkların hüküm sürdüğü bir yerdir. Orada varolan alışkanlıklarımız pekişir ve yenileri eklenir. Herkes evinde kendi çapında bir lüks anlayışı ve ritüeli geliştirir ve o ritüellere bağlanır. Arkasından da şöyle cümleler etmeye başlar: “Abi sıvı sabun olmadan ellerimi yıkıyamıyorum o yüzden Ahmet’lerde kalmayalım bugün”, “Sibel’in ev güneş görmüyor”, “İsmet'lerde klima yok, biz en iyisi evden çıkmayalım”. Sonuç olarak kişi alıştıkça evde kalır, evde kaldıkça Öteki’den korkar, korktukça da tutuculaşır ve tutuculaştıkça da evde kalır...
Devamını oku...

10 Aralık 2010

3 Yeraltından Notlar

“Metro kentin ayrıksı bir parçası,
bir yeraltı dünyasıdır.”
Kevin Lynch

Bir ulaşım aracı olarak metro, kent insanının yalnızlığını gözler önüne seren en önemli temsillerden biridir kanımca. Metronun bu tip bir temsilin aracı olduğuna dair ilk izlenimlerimi kendimi metronun camından “dışarı” bakarken yakaladığım an edindim. Garip olan kendimi yakalamam değil, metroda cam olması ve insanların olmayan bir manzarayı izlermiş gibi “dışarıya” bakmasıydı. Camdaki yansımalardan birilerini kesenleri saymazsak ki bu işlevsel bir davranıştır (bkz. otobüste karşı tarafta oturan kızı camdan kesmek), kimse birbiriyle göz göze gelmemek adına yapıyordu bunu. Gerçi bizimki gibi, insanlar arası diyalogun “ne bakıyon lan?”dan cinayete kadar gidebilecek bir sonuca kadar ulaştığı memleketlerde göz göze temas ne kadar uygun bir davranıştır o da tartışılır. Gelgelelim metro doğrusal bir biçimde hareket etmesinin, yani başının kıçının belli olmamasının tasarıma dair bir sonucu olarak birincil, yüz yüze, samimi ilişkiler için en uygun ulaşım aracıdır. Tamam, herkes metroda durup bir anda sevgi yumağı olsun, sevişmeye başlasın ya da orgy yapsın demiyorum ama cam ve dışarıyı izleme davranışı da bir çeşit yabancılaşma hali gibi görünüyor. Halbuki biraz önce belirttiğim üzere metro doğrusal hareket etme zorunluluğuna bağlı olarak karşılıklı bakan koltuklara sahiptir. Bu durumda şu an yaşandığı üzere insanların “dışarı” bakmasını gerektirecek ve ikincil, resmi ilişkilerin hâkimiyetine boyun eğecek bir tandansı yok.

Metroyla alakalı olarak ortaya koyabileceğim ancak derinine inemeyeceğim ikinci husus ise metro-kent ilişkisiyle ilgili. Metronun birey ile kent arasındaki diyalektik ilişkiyi kestiğini düşünüyorum. Nitekim metronun kentin bütünsel yapısından kopuk ve seyahat esnasında şehre dair çevresel şartlardan yalıtık oluşu bu fikrimi pekiştiren bir etken. Oldukça tartışılası bir konu.

Bir diğer tartışmalı konu ise metronun haddinden fazla itibar görmesi ve totaliterliğiyle alakalı. Özellikle bizim gibi az gelişmiş ve bir takım yenilikleri henüz içselleştirememiş memleketlerde, metro adeta bir alış-veriş merkezi görüntüsü taşımaktadır. Işıltılı havası, özel güvenliği, parlak döşemeli taşları ile bir yandan da bilim kurgu filmlerindeki uzay istasyonlarını çağrıştırır. Ancak bu yeraltı dünyası bir şeylere benzese de kendine has bir dünya oluşu, yine kendisine has bir takım kuralları beraberinde getirmektedir. Bu yönüyle metronun yeraltı dünyası oldukça totaliterdir. Her şey bir nizama, kurallar bütününe bağlıdır. Geçilmemesi gereken çizgiler, insanı kışkırtacak kadar renkli ve dikkat çekici, ancak basılmaması gereken düğmeler, anonslar ve yazılar eşliğinde insanı saran talimatlar, panoptikon benzeri etrafta beliren kameralar, iradeniz dışında açılıp kapanan mekanizmalar (havalandırma, kapılar vs.) metroyu totaliter bir mekân haline getirir. Yerin üstündeki görece özgürlük, yerin altına girildiğinde ortadan kalkar. Yeraltının sınırlı dünyası, yer üstünde katlanılması mümkün olmayan belirlenimler üzerine kuruludur. Oysa metronun çok daha eskiden beri kullanıldığı birçok Batı ülkesinde bu yeraltı dünyası aynı zamanda alt-kültürlere ev sahipliği yapmaktadır. Kim bilir geleceğin ışıltılı görünen ama bir o kadar da totaliter ve baskıcı distopyalarına hazırlıktır tüm bunlar. Belli mi olur?

Ama yine de severiz metroyu.
Devamını oku...

3 Aralık 2010

1 Hilmi Yavuz Hırsız Ev Sahibini Bastırır

İsmet Özel bu lafı bir şair gibi süsleyip söylerken ne kadar haklıymış. Nobel ödüllü yazar Naipaul’un Türkiye’ye gelip gelmemesi tartışılırken kendisini en bir bilirkişi ilan eden felsefeci, yazar, şair, eleştirmen, köşe yazarı ve mikro milliyetçi Hilmi Yavuz öyle bir laf etti ki, hem İsmet Özel’i haklı çıkardı hem de bizleri adının hiç anılmadığı bir alana doğru çekerek gülümsetti.

“İçimizdeki Naipaul’lar”

İnönü Stadını bilmeyenler için önce bu lafın literatürde bu kadar anılmasına sebep olan güne bir gidelim. Tarih 17 Kasım 1999 EURO 2000’e katılmak için her zaman ki gibi baraj maçlarına kalan Milli Takımımız 1-1’in rövanşında İrlanda’yı konuk ediyor. Maç 0-0 bitmişti de Türkiye Milli Takımı EURO 2000’e katılmaya hak kazanıyordu. Fakat bu maç sonrası Mustafa Denizli öyle bir laf ediyordu ki?

Grup maçları esnasında ve maçtan önce kendisini fazlaca eleştirenler için maç sonrası şöyle demişti ünlü teknik adam “İrlanda’yı yenmek önemli değil, önemli olan içimizdeki İrlandalıları yenmek”

Türkiye topraklarının yetiştirdiği en ünlü teknik adamlardan ve Çeşmelilerden biri olan, futbol insanlığının yanı sıra bir filozof bir abi, bir bilim insanı haline gelen Mustafa Denizli’nin söylediği bu lafın adresi kimine göre Hıncal Uluç kimine göre Baba Orhan’dı. Ama kendisi bir yerlerde bu lafı Ali Ece için söylediğini aktarmış.

Bakın, zannedilenin aksine bu lafı maçtan önce söylemişti Mustafa Denizli. Yani başarı yakalandıktan sonra. Mustafa Denizli eleştirileri taaa içinde hissetmiş olmalı ki bu eleştiriyi yapmış, malum lafı “içimizdeki x’ler” formülüyle kullanabilmemiz için literatürümüze sokmuştu. Sağ olsun, çok yaşasın.

Kısmet bugünlereymiş.

Tıpkı İrlandalılar gibi Naipaul da bir geri zekalı, oturup iki laf edilmeyecek, beceriksiz, iki yüzlü, yalancı, şerefsiz bir adam olduğu için Hilmi Yavuz gibi düşünmeyen herkes “İçimizdeki Naipaullar”dır.

Bizler çok dürüst, saygılı, ahlaklı bir toplum olduğumuzdan mütevellit bizim gibi düşünmeyen herkesi çabuk ve ağır yargılamalara maruz bırakabiliriz. Bırakmalıyız ki herkes bizim gibi olsun, çünkü biz en büyüğüz.

Hilmi Yavuz’un bir insanı olumlu eleştirmesi/övmesi için 3 şart lazımdır: birincisi, Hilmi Yavuz ile aynı alanda çalışma yapmamış olması lazımdır. İkincisi Hilmi Yavuz’u sevmesi lazımdır. Ve tabi ki üçüncüsü ölmüş olması lazımdır. Naipaul bu şartlardan hiç birisini gerçekleştirmemiş olduğu için o pistir onu sevenler de “İçimizdeki Naipaullar”dır. Geriatricileri kızdırmayalım ama, Sayın Hilmi Yavuz kıçınızdaki kıllar kadayıf oldu, hala içimizdeki bir şeylere bakıyorsunuz…

Keşke lafın sahibinin dediği gibi olsaydı, keşke içimizde İrlandalılar olsaydı da bir kelt mistisizmi yaşasaydık, James Joyce’u tanısaydık, Bernard Shaw’ı sevseydik, belki o zaman Naipaul gibi bir adamın gelmesine ses çıkarmaz onunla düşünceleri tartışabilirdik.
Devamını oku...

6 İzdüşümsel Sevişmeler

“Las Maninas”a ilk bakıldığında, algılarda, herhangi bir sergi salonunda rastlayabileceğiniz herhangi bir tabloya verilen tepkiler oluşturur. Sayısız noktayla başlanan sayısız tonun birleştirilmesi-parçalanması sürecinde etkin olan yönlendirici güç, sayısız deneyim ve değme noktalarının biçimlendirdiği bakıştır. Fakat daha dikkatli bakıldığında, odak anına kadarki birleştirme-parçalama sürecinde değişiklik olur; çünkü tabloda bir ‘değişim’ vardır ve daha derine inildiğinde bir soru akla takılır: Tablo nerede?

Bu metin; ‘Facebook’ adlı bir internet sitesinde görülen bir resmin -Las Maninas’ın- sordurduğu sorunun bir nevi zamanın ruhuna uygun biçiminin, bir başka deyişle ‘fotoğraf nerede?’ sorusunu sordurmasının ve yazarın hem adı geçen internet sitesinin, hem de internet ve genel deyişle bilişim teknolojilerinin içsel eleştirisi üzerine kurulmuştur.

Zamanı tanımlarken, an ve geçmiş ve gelecek arasında ardışıksal bir ayrım yaparız. ‘An’ı, şu an içinde yaşanılan zaman olarak tanımlarız ve geçmiş, bir önceki ‘an’a tekabül eder; geçmişin hangi anlar olduğu ise tanımlamada yerini bulur: dün, bir hafta önce vb. Fakat ister istemez insan -pozitivizmin kıyısından dolaşma tehlikesi göz önünde bulundurularak- ‘an’ı değil geçmişi algılar. Işığın yansıması ile geçmişi görürüz, sesin hava içerinde hareketi ile geçmişi duyarız ve bu durum fark edilmez ve her ‘an’ı şu an olarak değerlendiririz.

İnsanın kendi tablosunu yaptırması uzun bir süre bir ayrıcalık olarak görülmüştür. İster aristokrasi ister hanedanlık mensupları olsun, kişinin resmini yaptırması; görünüşünü ölümsüzleştirmekte, tebaasına ve ona hayali kan bağıyla bağlı olan bir sonraki kuşaklarına “bu dünyada ben yaşadım” diyebilmenin sessiz bir yolu olmaktadır. Velhasıl bir sonraki nesle aktarılan bu resimler; bir sonraki neslin kendi sefil varlıklarını, doğuştan farklı olduklarını diğer ahmaklara kabul ettirebilmesinin en gösterişli yolu olmuştur. ‘An’ın hapsedilmesi, bir ressamın elinden fotoğraf makinelerine geçişle -bu ölümsüzlük arzusu- genele yayılmıştır.

Şu anda eski moda olarak tanımlanan hemen hemen tüm ev dekorasyonlarında, odanın bir köşesinde hayali kan bağının izini sürmek mümkündür. Gelecek nesillere bırakmak için fotoğraf kamerasının karşısına geçilmesi ve ortaya çıkan görüntünün misafir odasında ya da oturma odasında baş köşeye asılması, sergilenmesi; misafirlere o evin kimin iktidar alanı olduğunu ya da hangi hayali kan bağına sahip olunduğunu gösterir.

Aile albümlerine baktığımızda ise düğün resimlerinin yoğunlukta olduğunu görürüz. Birçok kişi anne ve babaların gençlik yıllarındaki görüntülerini, onların düğün fotoğraflarında kurgular. Her düğün, başrollerini gelin ve damadın paylaştığı bir tiyatro oyunu gibidir. Hem başrol oyuncuları hem de davetliler kendilerine düşen rolü kusursuzca yerine getirmekle beraber, zaman içersinde bir başka düğünde değişecek olan rollerine de kendilerini hazırlar. Bölgeden bölgeye ve sosyal statülere göre bu roller değişiklik gösterse de, her düğün kendi içersinde belli kalıplar barındırır. Bu kalıplar hem eğlenmenin meşruluk sınırını çizer hem de beden içersinde dağılmış rollerin hangi eylemlerle sergilenebileceğini belirterek bedenlerin davranış potansiyelini yoğunlaştırır. Düğün sırasında ve sonrasında çekilen fotoğrafların niceliği ise, tiyatro oyunundaki oyuncuların rollerinin ağırlığına ve nitel çeşitliliğine bağlı olarak farklılaşır. Başrolü paylaşan gelin ve damadın en fazla sayıda fotoğrafı bulunurken, sadece izleyici olarak rollerini yerine getiren misafirlerin fotoğrafları en az sayıdadır. Eski aile albümleri karıştırıldığında, albümlerin çok büyük bir bölümünü düğün fotoğraflarının oluşturduğu görülür.

Günümüzde; fotoğraflama teknolojilerindeki ilerleme ve fotoğraf makinelerinin satın alınabilirliği ve satın alınmasının teşviki, insanın yaşamı algılamasında derin bir parçalanmaya yol açmıştır. Herhangi bir konsere gittiğimizde, konser ‘an’ını diğer izleyicilerle paylaşmanın yerini ‘an’ı karelere almak ve gösteride izleyici olarak yer almanın biçimlendirilmiş ve kabul görmüş eğlence anlayışına uyulduğunun kanıtı olarak fotoğraf çektirmek almış ve konser, yaşamın tek kişinin başrolde olduğu gösteriye dönüştürülmesinin sessiz ve boyun eğici ve çoğu zaman onaylayıcı bir kabulüne dönüştürülmüştür. Bu, teşhirciliğin kabul edilebilir bir boyutunu oluşturur. Bu açıdan ‘facebook’ adlı internet sitesine, kabul edilebilir teşhirciliğin paylaşım ve günümüzde yalnızlaşan ve varlığının diğerleri tarafından onaylanmasına mahkum bırakılan insanın sanal alanı olarak bakılabilir. Fotoğrafların paylaşımı, müziklerin paylaşımı, o anda hissedilenin paylaşımı olarak adlandırılan yeni paylaşım teknolojileri; insanları hem kendi hem de diğer kullanıcıların beğeni kalıpları üzerinden tahakküm uygulamaya yöneltmektedir. Bu durum Foucault’nun ‘panoptikon’unda, görülüp görülmediğini bilmezken mahkumun eylemini –fiziksel korkunun içselleştirilmesi yoluyla- gardiyanın istekleri doğrultunda yönlendirmesinin bir nevi tersine dönüşü, yani mahkumun eylemini gardiyanların istekleri doğrultusunda yönlendirmesinin altına görülebilme arzunu yerleştirmesidir.

‘Facebook’, diğer sosyal paylaşım siteleri gibi kendini kullanıcıları aracılığıyla var eden, büyüten ve onlarla etkileşimli olma iddiası ile kullanıcılarına göreli özgürlük ve kendilerini tanıtma-tanımlama ve bu tanıtma-tanımlama olanağını diğerleri ile paylaşma olanağı verdiği iddiasındadır. Fakat bu tanıtma-tanımlama süreci, gündelik hayatta yoğunlukla olduğu gibi beden-beden etkileşiminden ziyade, beden-makine, makine-makine ve sonuçta makine-beden etkileşimine dönüşmektedir. Böylece tanıtma-tanımlama süreci, makine ve makinelerin gelişmişlik düzeylerine, bakış açılarına bağımlı hale dönüşmektedir. Herhangi bir insanın fotoğrafına ve profiline baktığınızda edindiğiniz; o insanın geçmişteki halinin, makinelerle ve tanımlanmayı istediği profil bilgileriyle dönüştürülmüş bilgi kırıntıları olmaktadır. Birey-birey etkileşiminde, karşımızdakini kurgularken ve o kurgu üzerinden sürekli eylemde bulunurken ve bu kurgunun sabit olmayışı nedeniyle etkileşim biçimi sürekli değişirken; sosyal paylaşım platformlarında bu etkileşim süreci o platformun yaratıcılarının kısıtlı dünyaları çerçevesinde durağan hale gelmektedir ve böylece insana özgü sayısız özelliklerin, çeşitliliğin, ses tonundan bakışlarına kadar bir insanla etkileşim ve o insanı değerlendirme süreçlerini yönlendiren, denetleyen mekanizmaların yerini pikseller ve dijital sesler almaktadır. Bu durum, içinde özgürlüğü barındırdığını iddia etse de bedenlerin mahkum olduğu hatta yok olduğu ve yerine profillerin geldiği kör dövüşe ve gönüllü köleliğe yol açmaktadır. Bu durum Foucault’nun modernizme eleştirisi olan “modern devlet, insanı işaretlenmemiş şıklara dönüştürür” görüşünü bir nevi tersine çevirmekte ve bunu, “sanal dünyada insanlar kendilerini biçilmiş profillere sığdırmakta ve bu profiller doğrultusunda kendilerini yeniden üretmektedir” görüşüne dönüştürmektedir.

Devamını oku...

4 Anatomi

Yanmak istiyorum dedi adam
Elimde ütü var dedi kadın
Yanmak istiyorum dedi adam
Kazağımı yaktım dedi kadın

Beni anlamıyorsun dedi kadın
Bulmaca çözmeyi sevmem dedi adam
Beni anlamıyorsun dedi kadın
Okunup yazılan metin ol dedi adam

Ben neyinim dedi kadın
Tanımlanmak mı istiyorsun dedi adam
Ortada piç gibi kaldım dedi kadın
Tanımlamak köleleştirmektir dedi adam

Yanmak istiyorum dedi adam
Elimde ütü var dedi kadın
Devamını oku...

1 Aralık 2010

3 Alternatif Akademik Tez Başlıkları Vol. I

Eskilerden beridir buradaki yazarlarla yaptığımız geyiktir alternatif akademik tez başlıkları. En eski olanlarından birini bugün twitter isimli sosyal paylaşım ağına yazmamla başladı her şey. Adanın yeşilleri arasından Febinga cevap verdi. Bir tez başlığı ben yazdım, bir tez başlığı o yazdı. Şirkettekiler anlamsız sırıtışlarıma anlam veremediler. Aynısı Febinga için de geçerliymiş fakat şunu söyledim ona: “Sen zaten sosyoloji doktorusun ve şu an odanda işini yapıyorsun dude”

İşte sizlere bizim elimizden geldiği kadarıyla “Alternatif Akademik Tez Başlıkları”

Not: Tez başlıkları sırasıyla Dawnspiper-Febinga başlıklarıdır. Cüzi ücretler karşılığında, bitirme tezi yapan öğrenciler ile yüksek lisans ve doktora öğrencileri tarafından kullanılabilir.

  • Sömürgeci Dönemin Orta Doğu Etkileri, Eski Bir İstanbul Kolonyalisti Olarak Eyüp Sabri Tuncer
  • Türkiye’de Ekonomik Dönüşümün Topluma Yansımaları: Buralar Eskiden Bağ Bahçeydi Hep Oğul!
  • Sanayi Devrimi ve Makineleşmenin Sosyalizm Üzerine Etkileri: Bir Sosyalist Form Olarak Voltran
  • Uluslararası İlişkilerde Vücut İfrazatları: Tükürüğümüzle Boğarız Söylemi ve Türkiye-Yunanistan İlişkileri
  • Savaş Stratejilerinde Zamanın Doğru Kullanımı ve Ekinoks: Bir Sabah Uyandığında 82 Musul 83 Kerkük
  • Vücut-Zihin İkileminin Modern Yansımaları: Analitik bir He-Man/Orko Karsılaştırmasına Doğru
  • Karl Marx ve Max Weber'in Doğu Toplumlarına Yaklaşımı: "Hacı Şurada Pisliyor, Burada Yatıyorlar"
  • Futbol-Siyaset İlişkisinin Emperyalizm ve BOP Eksenlerinde Bir Analizi: Milli Takımımızın Sayılmayan Golleri
  • Bir Türk İslam Düşmanlığı Olarak Haçlı Seferleri Örneği: Fenerbahçe -Inter Şampiyonlar Ligi Maçı
  • Yüzyılın Başında Savaş-Şarkiyatçılık İlişkisi: "Almanya Yenilince Biz de Yenik Sayıldık"
  • Türk İktisat Düşüncesi Tarihinin Sosyolojik Analizi. Bir Semt Dokusu Örneği: Aynısı Eminönü'nde 20 lira
  • Neoliberal Fırsat Eşitsizliklerinde Anadolu Dokusu: Oxford Vardı da Biz mi Gitmedik
  • Yararcılık ve Machiavelizmin Türk İslam Kültürel Sistemi Üzerine Etkileri: Hem Penaltı Hem Gol
  • Postmodern Kimlik Bunalımının Günlük Hayattaki Yansımaları: Değil Schmeichel (Şu Maykıl) Bütün Michaellar Gelse O Topu Tutamazdı
  • Bipolar Kişilik bozukluğu Olan Kişinin Toplum Üzerinde Etkileri: O İyiydi de Çevresi Kötüydü
  • Fail/Yapı İkileminin Türkiye'deki Yansımaları: Perdenin Arkasındakiler mi, Düğmeye Basıldı mı?
  • Prens Sabahattin'in Ademi Merkeziyetçiliği İle Troçkist Sosyalizm Karşılaştırmasında Bir Mahalle Örneği Olarak Susam Sokağı
  • Türk Sözlü Tarih Çalışmalarında Yeni Açılımlar: Bizim Komşunun Kuzeninin Asker Arkadaşının Sevgilisi Söylemiş...
  • İşbirlikçi Tedarik Zincirlerinde Stratejik ve Taktiksel Planlama: Erzincanlılar Dayanışma Derneği
  • Türk Sinemasının Varoluşsal İkilemlere Yaklaşımı: Yunus idi Hızır idi, Hızır idi Yunus idi
  • Türk Sinemasının Varoluşsal İkilemlere Yaklaşımı 2: Limon mu Sirke mi?
  • Bir Anomali Olarak Gönüllü Toplumsal İzolasyon: Otobüste Uyuyor Numarası Yapan Mektepli Çocuklar
  • Ataerkil Toplumlarda Anaerkil Yapılanmalar ve Nazlı Ilıcak Örneği
  • Postmodern Bir Olgu Olarak Kimlik Klonlanması: Kara Murat Benim! Kara Murat Benim! Hayır, Kara Murat Benim!
  • 1980 Darbesi Sonrası Bütüncül Toplum Modellemelerinde Birleşme Önerileri: Dünya Türk Olsun
  • Modern Dünyada "Öteki”nin Muğlâklığı: "Ne Diyem, Mahmut mu Diyem?"
  • Sanayi Devrimi Sonrası Değişen Küresel İklimin Jeopolitik Konuma Etkileri: Ege Bir Yunan Gölü Değildir
  • İstatistiksel Araştırmalarda Örnekleme Sorunsalının Aşımına Doğru: Sallandıracaksın 3 tanesini Sultanahmet’te
  • Postmodern Mimarinin Çekirdek Toplum Üzerindeki Etkilerinin İncelenmesinde Komşuluk Örneği: Aidat Listesine Kısa Bir Bakış
  • Küresel Isınma İdeolojisine Popülist Yaklaşımlar: Kaç Gündür Kar Yağıyor, Ne Isınması!
  • Küresel Isınma Sonrası Enerji Kaynaklarının Kullanımında İktisadi Teoriler: Hani Isınacaktı Doğalgaz 150 Lira Geldi
  • Postmodern Bir Devrim Okuması Olarak "Toplu İğneyle Duvarda Delik Açıyorlar, Yakında Bu Duvar Yıkılır" Benzetmesi
  • 1980 Sonrası Türkiye’nin Değişen Demografik Yapısında Göç İzleri ve Max Weber’in Teorileri: Buralar Hep Dutluktu
  • Weberian Bir Türk Popüler Kültür Okuması: Su Gelir Güldür Gel de Yar Beni Güldür
  • Konut Sektöründe Gelişen Dünya Düzeni ve Bir Gesellschaft Örneği: Ali Ağaoğlu
  • 2009'dan 40 Bulma Örneğinde Siyaset-Matematik İlişkisi
  • Hazır Giyim Üreten Bir İşletmede Organizasyon ve Yönetim Sorunları: Fişi Yoksa Değiştiremiyoruz Ablacığım
  • Pazar Ekonomisinin Açmazları: Bozuğun Yok Mu Bey Abiciğim?
  • Türk Matematiğinin İki Büyük Dehasının Soyut Matematiğe Etkileri Cahit Arf ve Devlet Bahçeli
  • Erkek Egemen Toplumlarda Çocuğun Babayı Totemleştirmesine Bir Örnek Olarak "Barcelona'yı Babam da şampiyon yapar" Söylemi
  • Einstein’dan Stephen Hawking’e İç Bükeysel Evrenin Genişlemesi ve Kara Delikler Bağlamında Örtülü Ödenek İncelenmesi.
  • Özel Alanın Kamusal Alana Girişi: Parti Başkanı Konuşurken Hüngür Hüngür Ağlayan Milletvekilleri Üzerine Bir İnceleme
  • Postmodernizm Sonrası Oluşan Parlamenter Sosyalist Yapı Öncesi Sosyal Darwinizm ve Sosyal Oktarizm Arasındaki Farklar
  • Kentleşme Süreci İçerisindeki Bireyin Davranışsal Kültüre Etkilerinin İncelenmesinde En Az Üç Çocuk Sorunsalı
  • Gelişen Ekonomik Toplulukların Nörolinguistik Üzerine Etkileri ve İngilizcenin Engellenemeyen Yükselişine Bir Örnek: One Minute
  • Turgut Özal Sonrası Devlet Planlama Teşkilatının Yapısı Üzerine Kısa Bir İnceleme: "Ya Bir Dışarı Çıkalım Gidecek Bir Yer Buluruz"
Devamını oku...

29 Kasım 2010

1 Modern İnsan Evlatlarının Hayat Tarzları Üzerine


Modern İnsan Evlatlarının Hayat Tarzları Üzerine Bir Deneme
ya da
Dualist Düşünme Biçimlerine Pantolonun Üstünden Bir Katkı:
Sağlıklı Beslenme vs. Beslenme


Beslenme, besinlerin ağızdan oral yolla alınıp makattan anal yolla çıkarılması işleminin başlangıç noktası olarak ansiklopedilerde bulunabilecek, genellikle sağlıkla ilişkili bir kavramdır. Sağlıkla ilişkisi pek de bilinememiş veya itelenememiş olacaktır ki (ne sağlığı arkadaş, ‘yemek bulursan ye, sopa bulursan kaç’ düsturunu dimağına kazımış insan evlatlarının dünyası burası) bir de beslenmenin ‘bir-başka-hali’ duhul eder hayata: sağlıklı beslenme. Peki sağlıklı beslenme ne işe yarar? En çıplağından bir cevap: sağlıklı sıçmaya. Fakat sağlıklı beslenme veya beslenme işlemlerinden hangisi tercih edilirse edilsin –ki tercihin nedenini ekonomik temelde sınıfsal olarak açıklamak yetersizdir- bu tercih, hayatı, kazaların veya beklenmeyen bir şeylerin olması dışında (bkz. “something happened”, F. Terim), ölümü yavaşlatmaya veya ertelemeye yarar (yaşam denilen şeye, ortaçağdaki anatomist abilerden biri ölüm dermiş; insan yaşamaz, yavaş yavaş ölürmüş: saçın beyazlaması, dökülmesi veya cildin buruşması, sık sık hastalanmak falan…). Ama sağlıklı beslenme yine de önemlidir; çünkü sağlıklı beslenme pazarı kişiyi çağırır (ve de kişi genelde gider).


‘Peynir-ekmek’in ontolojik gerginliği

Sağlıklı beslenme genelde evlere girmez (evdeki ‘peynir-ekmek’in varlığı sağlıklı beslenme için, özellikle kendisini geceleri gösteren, büyük bir tehdittir), sağlıklı beslenmeye gidilir veya sağlıklı beslenilebilecek yerlere gidilir; işte pazar burasıdır ve renkli dünyasıyla kişiyi karşılar. Light, yağsız, az pişmiş, bol yeşilli, ekmeksiz ve tabii ki makarnalı bir dünyadır burası. Kişi kendisine birini seçer ve artık o dünyanın kurallarına göre davranmak zorundadır. Fakat o dünyadaki bazı görünümler kişiyi yanıltabilir, dilemmada bırakabilir (yemek öncesi gelen küçük-kepekli-ekmekçikler ve otlu tereyağı); (sakın) aldanmamalı kişi, yoksa kendini sağlıklı beslenme dünyasından beslenme dünyasına geçerken bulur (ekmek-tereyağı deneyi: evde yapılınca beslenme, pazarda yapılınca sağlıklı beslenme tepkimesi verir). Bu tür durumlarda yapılması gereken şey bellidir. Kural 1: sağlıklı beslenmede her şey bitirilmez, yarım bırakılır ki az yenildiği cümle âlem tarafından bilinsin. Çünkü sağlıklı beslenmek sadece gıdayla değil aynı zamanda da havayla ilişkilidir, egonun o eksantrik havasıyla. Bu durumda yaşanılan gerginlik (ekmek arkadan ağlamaz, suratına tükürür, güzelim tereyağı yar etmedin diye) bu eksantrik havanın içinde solunmaz olur artık, artık bir diğer seviyeye geçilebilir: kombo yemekler için çorba veya direkt ana yemek.


Sağlıklı beslenmenin kamusal orgazmı

Bu seviye sağlıklı beslenmenin en belirleyici seviyesidir, zira yenilen malzemenin niceliği/miktarı süreyi de etkiler ve sağlıklı beslenmek isteyen kişi için tam bir sınanma evresi halini alır. Tabii ki sınanma, adıyla müstesna, kişinin kendi başına yapabileceği bir iş değildir; tam da aksine başkalarını da içerir. Bu içerim, temel olarak aynı masanın paylaşıldığı kişiler (bu deneyde esnaf lokantaları ‘sıfır’ olarak alınır), ikincil olarak da aynı mekânın paylaşıldığı kişilerden oluşan, merkezinde sağlıklı beslenen kişinin olduğu ve onu çevreleyen iç içe iki çember şeklinde şematize edebilecek olan paydaşlardan meydana gelir. Yapılacak herhangi bir kural dışı davranış, çemberlerin kapsama alanlarıyla ters orantılı olarak olumsuz sonuçlar verecektir (‘bu Aysel de ne kadar çok yiyormuş’; ‘şu herife bak, mal gibi yiyor’ vb.). Kural 2: sağlıklı beslenme sosyal olanın bilgisini içerir, sağlıklı beslenmeye arkadaşla gidilir. Çünkü sağlıklı beslenmede kamuyla paylaşılan beslenme değil, beslenmenin sağlıklı olmasıdır, modernitenin insan evlatlarına itelediği ‘kişinin sahip olması gereken özellikler’den biri olan sağlıkla. Bu seviyeden sonra ise -temel ihtiyaçlar bağlamında değerlendirildiğinde yakın ilişkide olan ve tam da bu nedenle metafor aracılığıyla kurulan ilişkinin aslında metaforik olmadığının satır arasında gizlenmesini de göz önünde tutarak- orgazmın hat safhasına denk düşen evreye gelinir: tatlı.


A priori mutluluk ve şizofrenik tatlı

Sağlıklı beslenmenin son evresine tekabül eden bu süreç, hem hazzı hem acıyı (yemenin verdiği keyif ve çok yemenin verdiği pişmanlık), hem tatlıyı hem ‘tatlı’yı (tatlının keyif vermesi ve aynı zamanda da ‘zararlıların başında gelen’ şekerle ilişkisinin aşikârlığı) ve hem bireyselliği hem sosyalliği (tatlının tam da tatlı olmasından dolayı korunması gerektiği ve aynı zamanda da masayla olan ilişki) içerdiği için sağlıklı beslenmenin şizofrenik aşaması olarak da kabul edilir. Fakat bu şizofrenliğe, modern insanın şüpheci sorularının şiddetinin azaltılması adına, yine modern dünya tarafından kapılar aralanır: light tatlı veya şekersiz tatlı (benzer söylemler için bkz: “makarna kilo yapmaz”. Bir fizikçiye, fizikçiyi geç, yer çekiminin varlığına inanan birine söylenmemesi gereken bir cümle; dert de bu ya, bu zaten söylenir, asıl olan, inanılmaması gereken bir safsata). Bu seviyede artık önemli konular konuşulmaz (önemli konular çatal-bıçak ikilisinin kullanıldığı zamanda konuşulur, çünkü bu ikili, modernler için ciddiyetin timsalidir ve modernler önemli konuları ciddiyetle konuşurlar), aksine, önemli konular canlarını (zaten az önce) sıktığı için ‘goygoy’a bağlanır, herkesin üzerinde mutabık olduğu hikmetinden sual olunmayan bir mutluluk su yüzüne vurur. Kural 3: sağlıklı beslenmede tatlı, memnun veya mutlu olmayı zorunlu kılar. Çünkü önceki seviyelerde tüketilen maddeyle kurulan ilişkinin travmatik boyutları artık bir ödülü zorunlu kılmıştır; karnı doyan insan mutsuz olmamalıdır.


Modernin bengi-dönüş üretimi

Modern insan evlatlarının düşünme biçimi olan ‘ya o ya bu’ geleneği –her konuda olduğu gibi- ağzının içinden girip götünden çıkacak olan şeylerin neler olması gerektiğiyle ilgili bir dünya sunar ve bu dünya da aslında kişinin kim olduğunun sırlarını verir... miş. Peki modernite kişiye şu sorunun cevabını verebilir mi: Gece bardan sonra içilen çorbanın sabah bıraktığı gastritin ve reflünün toplumsal hayata sirayeti nasıl önlenebilir? Tabii ki bunun da cevabı var! “az ve sık yiyin, ama akşam sekizden sonra asla”. Tam da modernlerden beklendiği gibi…
Devamını oku...

27 Kasım 2010

3 Apaçi Olmak!

“Moda ve yaşam olanakları genişledikçe insan kimliğini seçebilir, imal edebilir -ve sonra yeniden imal edebilir.”
Douglas Kellner

Apaçi olmak yeni bir kimlik inşasını işaret ediyor. Kent dokusunun ortasında kent kültürü ve meşruluğundan uzak bir kimlik tercihi, çevresel faktörlerin etkisiyle imal ediliyor, tercih ediliyor ve değişiyor. Apaçilik ise bu sürecin bir ürünü olarak algılarımızdaki yerini alıyor.

Hepimiz gündelik yaşantılarımızın hızlı akışında sıkılıyoruz. Sıkıntılarımız, isyanlarımız, tepkilerimiz ancak kendimizle olan hesaplaşmalarımızda sahne alıyor. Dolayısıyla olduğumuz şeyden sıkıldığımıza karar verdiğimiz andan itibaren günümüzün bize sunduğu kimliklerden birini alıp üzerimize geçiriveriyoruz. Bugünlerde ilk keşfettiğimiz şey var olan halimizi korkmadan değiştirebileceğimiz inancı. Fakat değişim değiştirebileceğimize inandığımız hızda gerçekleşmiyor. İşte tam da bu umut sanrısı Apaçi’liği salık veriyor. Apaçi olmak işte bu yüzden kendi için anlamlı bir düşünce dizgesi oluşturmayan kesimin basit bir davranışı oluveriyor. Köyden kente göç eden ilk popülasyonun çocukları, kent kültürünü orijinal kimliklerinin üzerine geçiriveriyorlar. Bu kesimin büyük çoğunluğunun genç olması bu değişimi büyük oranda kolaylaştırıyor.

Kimliğin yeniden inşası için gerekli olan sosyal ilişkiler ise teknolojik ilerlemeler ve hız çağının olanaklarıyla kolaylaşıyor ve süreklileşiyor. İletişimin hızı ve bir arada olmanın kolaylığı kimliğimizi sınamak için bize çok daha fazla imkân sunuyor. Fakat sürekli yeni kimlikler edinen birey aynı süreklilikte edindiği kimliği gerçekleştiremiyor. Dolayısıyla günümüzde kendini gerçekleştirmek tali bir edim. Bir sorun değil tersine sosyal olmanın bir gerekliliği. Hatta bu yüzdendir ki gerçekleşemeyen birey, tek gerçek olarak mahremiyetini sağlayabildiği ev ortamında mutlu zamanlar geçiriyor. Ev içi, sözde sizi veya bizi ifade eden tüketim malzemeleri de bu yüzdendir ki piyasaların çabuk tüketilen malları olarak reyonlarda boy gösteriyor.

Apaçiler de aynı sebepten kaynaklı çoklu kimliklerin bir araya gelmesiyle varlığını olumluyor. Fakat kendini gerçekleştirebileceği alanlarda yaşayan apaçiler aynı paralellikte kimliklere sahip olamıyor.

Günümüzde sanatta, politikada ve modern hayatın talep edilen tüm tüketim alanlarında seçkinci, entelektüel ve üst düzey estetik kaygılar yerini gündelik hayatta olan biten, basit ve doğrudan eylemlere bıraktı. Bu yüzdendir ki internetin her köşesinde kendi eserlerini sergileyebilen sokaktaki insan pervasızca görünür olabildi. Doğal olarak da apaçiler bu görünürlüğün veya bu sahnenin bir parçası olarak boy gösterdiler.

Apaçilerin şahsında olumlanan varoluş algısı ben merkezcidir. En azından eylemlerinin itici gücü kendi orijinal “ben”lerinden gelir. Keskin sosyo-ekonomik havzalarından çıkarak hiç bilmedikleri bir dünyada boy gösteren apaçilerin tek ölçütü ancak kendisi olabilir. Bu da bizi “insanın ölçütü insandır” önermesini ortaya atan Epiktetos felsefesinden “insan insanın kurdudur” felsefesini oluşturan liberal kanadın ilk savunucularından Hobbes’a götürür. Sonuç olarak denilebilir ki, Apaçilik kapitalizmin liberal birey algısının mutant sonucudur. Denilebilir ki, apaçilik insan kültürünü yozlaşmanın eşiğine getiren (acaba bu eşikten geçmiş olabilir miyiz?) kapitalist sistemin bir yanılgısıdır. Kapitalist ütopyanın iflasıdır.

Peki, Apaçileri yanıbaşımızda gördüğümüz zaman nasıl tanıyabiliyoruz. Çünkü toplumun diğer tüm kesimleriyle iletişime geçmeye çalışan fakat başaramayan koca bir kesimin kendini ifade yöntemi ancak saç ve giyim tarzlarıyla mümkün oluyor. Ve biz görüyoruz. Cemaatleşen toplumumuzda cemaatler arası iletişimin azaldığı (bir rocker bir clubber’ı anlayabilir mi?), her cemaatin kendi iletişim ağlarıyla yaşadığı bir durumda apaçiler iletişime geçmek istiyorlar.

Geçen sene adını bile hatırlamaya gerek duymadığım orta üst sınıf, beyaz, Sünni ve Türk bir kadın köşe yazarı apaçiler için neredeyse zombi olduklarına dair yorum beyan etmişti. Ya peki o zombiler o kadının bembeyaz teninden bir ısırık almak istediklerinde ne olacak?

Apaçiler, soğuk savaş sonrası katılaşan dünyanın buharlaşmaya yüz tutmuş kararsız gazları gibi olabilir mi? Bulunduğu her ortamın şekline girebilen ama karar kazandıkça katılaşarak bulunduğu kabı bir şekilde parçalayacak bir gaz.!!
Devamını oku...

3 Akraba Ziyareti

Söz konusu bayram olunca akla ilk gelenlerden biri de akraba ziyaretidir. İnanılmaz derecede can sıkıcı bir mevzudur akraba ziyaretleri. Ömründe üç beş defa gördüğün insanlara lüzumsuz bir ilgi ve daha da önemlisi saygı duyuyormuş gibi davranmak durumunda kalırsın. Bu tanımsız saçma duruma düşmek insanda tarifi zor bir duygu durumuna yol açabilir. Hele de karşındaki kişiler dumur edici safsatalarla seni esir almaya başlayınca iş içinden çıkılmaz bir hal almaya başlar. O an o kişileri bozamazsın çünkü her akılcı ve mantık ilkelerine uygun çıkışların seni ortamda daha da yalnızlaştıran ve haksız konuma düşüren ortamı geren kişi durumuna iter. Bir taraftan da pragmatik bir şekilde, işi uzatmayayım bir an önce bitsin kurtuluvereyim bu deli saçmasından diye de yanıt vermezsin bu safsatalara. Ama işin kötü yanı sen zoraki bir tebessümle yerinde oturdukça onlar kendilerini daha da bir haklı hissetmeye başlarlar. Patavatsızlıklar, lafın nereye gittiğini bilmezlikler, gereksiz samimiyetler ve gereksiz ilgiliymiş gibi davranmalar iyiden iyiye durumu bunaltıcı bir hale sokar.

Başka bir yönden de bu toplu ziyaretler ya da tekli ancak aynı zaman dilimine denk düşmeleri bakımından istemsiz birliktelikler, toplu bir faciaya dönüşmekle birlikte sosyal bir iletişim ağına dönüşüverir. Kim kiminle evlenmiş, kim askerliğini nerede yapmış, kim kiminle ortak yön bulmuş. Kim kimin karısını vakti zamanında beğenmişmişmişmiş gibi. Peki, bugün kim nerde çalışıyormuş, kim hangi statüyü işgal ediyormuş, bu statüye nasıl ulaşmışmış, kimin arabasının modeli daha yüksekmişmişmişmişmiş gibi. İşte bu nokta da bir şey dikkatimizi çekiveriyor. Bu türden bir araya gelişler ananevi bir takım saçmalıkları yerine getirmekle birlikte başka bir işlevi daha yerine getiriyor. Sosyal bir iletişim aracı olmayı, bir tür network oluşturmayı. Daha farklı bir deyişle sanki vakti zamanının facebookları bu tip ilişkilerle oluşturuluyormuş gibi. Çünkü facebooklarda da arkadaş listemizde mevcut bulunan bilmem kaç yüz kişiden kaçıyla doğru düzgün ilişkimiz var ki? Sanal âlemde bunca arkadaş edinmemizin doğru düzgün tanımadığımız, üç beş sene de bir gördüğümüz akrabalardan ne farkı var.

Peki bu iki farklı durum arasında bu benzerliğin kaynağı nedir?


Naçizane düşündüğüm bir tür kıyas mekanizması meydana getiriyor oluşu olabilir. Çünkü bu tip akraba ziyaretlerinde ya da bir araya gelişlerde herkes bir birini süzer, kim ne durumda (toplumsal anlamda), yani kim nerelere gelmiş, kim daha saygın. Kim daha zengin, kim daha konfor içinde yaşıyor, kim daha az çalışarak daha çok kazanıyor, kimin arabası var kimin yok, kim çocuk sahibi kim değil, kimin çocuğu nerede okuyor kiminki bir baltaya sap olamamış gibi yığınla sessiz sedasız sorulan ya da pervasızca ulu orta sorulan (kocanla aran nasıl, hala seni aldatıyor mu gibi) sorularla elde edilen detaylı bilgiler. Pekiyi bu bilgiler ne işe yarıyor? Kendi konumunu belirlemeye. Buradan da şu çıkıyor sanki: İnsan sosyal bir varlıktır. Yani insan bir başkası olmadan kendisinin ne olduğunu bilemeyen, kendisini konumlandıramayan salak, aciz, aptal bir varlıktır.
Devamını oku...

29 Ekim 2010

3 Asker Sevkiyatı

“Bu vatan bizimdir ferman gerekmez,
askerin olduğu yere yabancı giremez.”
Asker sözü (Anonim)

Birçok kişinin bildiği adıyla Aşti’deyim. İstanbul’a doğru yol alacağım. İnanılmaz bir gürültü ve kalabalığın arasında kendime nefes alacak bir yer bulmaya çalışıyorum. Yanımdaki adam
telefonla konuşuyor ve karşısındaki kişiye “asker sevkiyatı” olduğu için otogarın çok kalabalık olduğundan bahsediyor.

Sevkiyat: Silahlı kuvvetlerde personel, silah, araç, yiyecek vb. ikmal maddelerinin stratejik ve taktik amaçlarla bir yerden bir başka yere gönderilmesi. (TDK)


Bir anda sevkiyat kelimesine takılıp kalıyorum. Bendeki çağrışımı da tıpkı tanımdaki gibi “askeri” bir yankıya neden oluyor kafamda. İçinde “personel” gibi insanı tanımlayan (bir hizmet veya kurum görevlisi insanı) bir ifade geçmesine rağmen kulağımı tırmalayan bir şeyler var. Sevk edilme eylemi sanki daha çok bir ürünün, bir malın ya da malzemenin bir yerden bir yere götürülmesini çağrıştırıyor. Ama sevk edilen şeyler 20’li yaşlarında gençler. Onlara bakıyorum; çığırtkanlık düzeyinde okuna gelen İstiklal Marşı, en sesli atanın cennete kabul edileceği nidalarıyla yükselen tekbirler, hangisinin daha büyük olduğu anlaşılamayan en büyük askerler; sevkiyatlar.

Sevk: 1. Gönderme, götürme. 2. Sürükleme, itme.

Meğer kelimenin bir de sürükleme, itme anlamı varmış. Oysa herkes oldukça gönüllü gözüküyor. Yanımdan geçen her sevkiyat adayı, yüzümden gönülsüz olduğumu anlarmış gibi dik bakıyor bana. Hepsinin yüzünde birer Rambo edası, omuzlarında bayraktan yapılma Süpermen pelerini. Kendimi bütün bu en iyi asker aday adayları arasında küçük militer bir gezegendeki tek vicdani retçi kadar yalnız hissediyorum. Onlar ise hayatta sahip oldukları tek şey asker kimliğiymişçesine hareket ediyorlar. Haksız da sayılmazlar. Toplumun sürekli kenarda bıraktığı tüm bu genç adamlar, askere “sevk edilmelerine” yarım saat kala, topluca gerçekleştirilen bir asker fetişizmi ritüelinin başkahramanları olarak hayatlarının hiçbir döneminde tadamayacakları kadar kutsanıyorlar. Ne kadar militer bir toplumda yaşadığımızı, o zamana kadar hiçbir vasıf elde edememiş bu çocukların askere sevk edilirken nasıl yüceltildiğine bakarak anlayabilirsiniz. Çocuklarına kim bilir en son ne zaman sarılmış babalar, sırf kurgusal ve kurumsal bir kimliğe büründü diye onları gözyaşları içinde sımsıkı kucaklıyorlar. Ortalıkta tarif edemediğim bir histeri krizi yaşanıyor. Bir an için sanki III. Cihan Harbi başlamış ve biz bütün genç nüfusu bu harbe yolluyormuşuz gibi oluyorum. Sonra aklıma geliyor hepsinin Rambo olmayacağı. “Stratejik ve taktik amaçlı” sevk edilen bu adamların kimi kazancı, kimi aşçı, kimi paşanın özel hizmetlisi olacak. Belki içlerinden bir kaçına “eğitim zayiatı” denilecek. Militarist zihniyet içinde askeri malzemeden pek de farklı olmayacaklar.

Otobüse biniyorum, yanıma bir adam oturuyor. Yüzünde kendisini otobüse atabilmiş olmanın neden olduğu bir rahatlama ifadesiyle “asker sevkiyatı işte, hep böyle oluyor” diyor. Adama bakıp “öyle, ne yapalım” derken içimden başka bir dünyanın hayalini kuruyor ve camdan dışarı, sevk edilenlere bakıyorum.
Devamını oku...

14 Ekim 2010

7 Apaçi Manifestosu

Bugün bir kültür devrimine tanıklık ediyoruz. Fakat devrimimiz olabildiğince gözden uzak, olabildiğince kendiliğinden, olabildiğince başka fikirlerin ve hiçliğin arkasına iyice saklanmış durumda.

Geçtiğimiz on sene boyunca insanlık tarihinin teknolojik ve kültürel mirasını çekici, yaldızlı paketlere, nostaljik anılara, retro tarzlara, sinerjik yaratıcılıklara bulayıp, her bireyin onayını alarak paketledik ve sattık. Tükettiğimiz her kültürel öge tüm posasıyla cıvık mekânlarda, yepyeni elbiselerde, mutant danslarda, mutant kulüplerde tüm ihtişamıyla sergilendi.

DJ’lerden MC’lere, staylalardan, klabırlara, bir kilo jöle sürenlerden saçlarıyla kaşlarını birleştirenlere, eline ketçap sıkanlardan abdominallerini sergileyenlere, kafasına silah dayayanlardan “sevişelim mi?” yazanlara, gırtlağına bıçağın ters tarafını dayayanlardan, köprü üstünde dans edenlere, imitasyon levis giyenlerden, kemer tokasını gözümüze sokanlara yeni bir sınıfın doğuşuna öncülük eden tüm kültürel misyonerler olarak siz artık eski çağların kötü bir kopyası olarak kalabalık sokakların efendileri olacaksınız.

Varoşlardan gelmiş olabilirsiniz. Kentlerin dışından içine akın eden ilkel idealleriniz olabilir. Bu sizi yıldırmadı ve yıldırmayacak. Her kuruşunu tükettiği insan bedenine ve kültürüne maleden zengin hoyratların umutlarını sahiplenebilirsiniz. Hayalleriniz Disneyland’da değil, kent meydanlarında gerçekleşecektir.

Birbirinize olan bağlılığınız sevgililerinizin libidolarıyla sınandıkça, sertleşmeyi tercih edenleriniz, tercih ettikçe tercih değiştirenleriniz olacaktır. Meydanlar sizin anlamadığınız reklam panolarına, bilmediğiniz küfürlere tanıklık ettikçe panoların çekici resimleri sizin düşlerinizle zenginleşecek. Düşleriniz reklam panolarınca temsil edilecektir.

Siz yeni çağın efendileri olabilmek için ezildikçe, yoksul isyanlarınız kelimelerden yoksun yaşam tarzlarına dönecek. Sözü söylenmeyen tarif edilen olacaksınız. Zaten siz tarif edilensiniz.

Sizin danslarınızdan, sizin giyim tarzınızdan, sizin yapıp ettiklerinizden nemalanan entelektüel, bohem ve her türden bilge bilginler hakkınızda konuşacak, alay edecek, sizin için size rağmen bilirkişi olacaklardır. Bilmeyin. Zaten haberiniz de olmayacak.

Bildiğiniz şeyler sizi yönlendiren tüm imgelerin arkasında toplandıkça siz birer imgelem olarak var olacaksınız. Var olmamanızın tek imkânı sizi var eden piyasa şarlatanlığının hayat şarlatanlığınca bastırılmasıyla mümkün olacaktır. Dolayısıyla olabildiğince ciddi olacaksınız.

Dünyada bir zombi dolaşıyor. Efendilerinin nedenini bilemediği davranışlar sergiliyorlar. Koca bir insanlık tarihi yeni mutantların özgürlüğüyle sınanacak.

Apaçiler serpilin. Özgürlüğünüzden başka kaybedecek çok şeyiniz var!
Devamını oku...

26 Temmuz 2010

4 Monşer Deyip Geçme O da Erkek!

Öncelikle haddimi aşan iki konu -dil ve Türkiye’de kadın olmak- üzerine atıp tutacağım için tüm sst takipçilerinden özür dilerim.

Erkeklik, bir zihniyet olarak ülkemin her yerini, çatlak bile bırakmayacak şekilde kaplamışken, dili bu zihniyetten mahrum bıraktığını iddia etmek şüphesiz aptallık olur. Türkçe, toplumu gibi eril bir dildir ve her kullanıldığında bu zihniyeti hem meşrulaştırır hem de yeniden üretir. Bu bağlamda benim iddiam şudur: Türkçe sosyal sonuçları bakımından kadınlar için çoğu batı Avrupa diline oranla daha büyük bir imkân taşır. Fakat bu imkân zihniyetin veya ataerkil düzenin aşılması yönünde değil, kadının, erkeklik dünyasında görece de olsa bir güç kazanmasına, başka bir deyişle kendi yerini genişletmesi yönünde bir imkândır.

Tüm şu pek şahane, pek yaratıcı küfürlerimizin ataerkilliği göz önüne alındığında bu iddiaya karşılık «hadi lan ordan» denmesi pek olasıdır. Ama ben meseleyi biraz daha geriden alacağım: Türkçenin yapı taşlarından. Bildiğiniz gibi Türkçede «She» ve «He»’yi karşılayacak tek kelime vardır o da «o» dur. Bu «o», çoğu zaman söylemeye bile gerek duyulmaz, gizli özne olur. Benim derdimde bu gizliliktir esasen.

Fransızcadaysa mesele «she» ve «he» ayrımıyla bitmez. Üstüne birde bahsedilen kişinin cinsiyetine göre onu niteleyen sıfatların ve adların sonuna kimi zaman bir adet «e» getirilir, kimi zaman da tamamıyla farklı bir hal alır. Bu «e» de kendinden önce gelen harfin düzgün bir şekilde telaffuz edilmesini gerektirir. Örnek veriyorum: étudiant / étudiante. İlkini etüdian diğerini etüdiant diye okumak icap eder. Dolayısıyla hem sözlü olarak hem de yazı da birinden bahsederken onun cinsiyetini açığa çıkarmadan konuşmak pek bi zor, pek bi çetrefildir.* Konuyu başlığa, başlığı da konuya bağlayabilmek için bir örnek daha verecek olursam, «Monşer» yalnızca erkekler için kullanılabilir ve de «benim sevgili…» anlamına gelir. İlla bir kadına bu şekilde seslenmek istiyorsak o zaman da «maşeri» dememiz gerekir.

Fakat Türkçede bu cinsiyet hallerini açığa çıkarmamak daha kolaydır.

-Naptın bugün kızım?
-Liseden bir arkadaşla sinemaya gittik babacığım.
-Eve gelmeyecek misin kızım?
-Bugün arkadaşlarda kalsam olmaz mı anneciğim?

Şüphesiz, bu «bi arkadaş» söylemi çok uzun sure idare edemez. Hakiki yalanlar söylemek gerekir. O arkadaşların ismini vermek gerekir. Ancak yine de Türkçenin bu yuvarlaklığının kısmi olumlu sonuçları olur: Aileyle konuşurken bir anlık dikkatsizliğe kurban gitme, falso verme ihtimalinde kayda değer bir düşüş ve üçüncü tekil şahıslardan bahsedildiğinde, yalan söylememiş olmanın verdiği rahatlık.

Bir Fransız için düşündüğümüzdeyse durum tersine işler. Fakat bu tip kolpalara oradaki kadınların ihtiyacı yoktur. Çünkü -genelde- babaları ve çevreleri kızlarının sevişip sevişmediğine, erkek arkadaşlarıyla birlikte yaşayıp yaşamadıklarına vs. karışmamaktadır. Dolayısıyla Türkçenin, Türkiye’deki kadınlara belli bir güçlenme stratejisi geliştirmek için imkân sağlaması Türkçenin klasının değil, ancak Türkiye’deki ataerkilliğin ne kadar vahim bir boyutta olduğunun göstergesi olabilir.

*Şimdi aklıma geldi, acaba bu çetre-fil, sinefil ve filozof örneklerinde olduğu gibi çetre’yi seven anlamında olabilir mi?
Devamını oku...

21 Temmuz 2010

0 Ahtapot Paul ve Öngörmenin Dayanılmaz Hafifliği

“İnsanı daha az değil, doğayı daha çok severim.”
Lord Byron

2010 Güney Afrika Dünya Kupası hiç kuşku yok ki birçok yönüyle, iyi ya da kötü, hatırlanmaya değer bir organizasyon olarak hafızalarımızdaki yerini aldı. Futbolun kendisinden çok başka sembollerle de anılacak bir kupa olduğu herkesçe aşikâr. Değerli kalem Felix Sarotti ve Dawnspiper’ın yeterince üzerinde durduğu ve pek keyifle okuduğumuz konulara fazla girmeden, Ahtapot Paul ve inanılmaz kehanetlerine değinmek istiyorum.

Sosyoloji ilmi ile ilk tanıştığımız sıralarda bu ilmin moderniteye içkin olduğu tartışmalarına paralel olarak modern toplum ve temeli sayılan Aydınlanma düşüncesine dair öğrendiğimiz ve sosyolojinin amentülerinden sayılan eleştiri, bu toplum biçiminin öngörüler üzerine temellendiğiydi. Rasyonel akıl temelinde kurulması icap eden, ilerlemeci ve yasalı olan bir toplum tahayyülünde öngörünün varlığından bahsetmemek ahmaklık olur. Keza sosyoloji ilmini okurken, modern toplumu, onu eleştirerek anlamaya çalıştığımız süreçte Max Horkheimer’ın, doğanın denetim altına alındığı bir dünyada, insanın da denetim altına alınmasının kaçınılmaz olacağına ilişkin önermelerini yalayıp yutmuştuk. Bu bağlamda denetimin gereklerinden biri de su götürmez biçimde “öngörü” (prediction) idi. Sonra sonra, moderniteyi tam anladığımızı sandığımız dönemin akabinde sosyal bilimlerin kavram üretme kabızlığından ya da bilimsel üşengeçlikten olsa gerek postmodernizm diye ne olduğu belirsiz, köşesiz, herkesin hakkında konuştuğu bir kavram peydahlandı. Sosyal bilimlerde modernite eleştirisinin tavan yapması ve onun eleştirileceği bir cepheye, bir “mecraya” duyulan ihtiyaçtan da türemiş olabilir bu postmodernite kavramı. Neyse, konuyu bulandırmayalım.

Postmodern kuram ve kuramcılarının temel argümanı, artık modern dönemin geride kaldığı ve kavramın adından da anlaşılacağı üzere modern sonrası bir döneme doğru adımlar atıldığı yönündeydi. Buna göre modern toplumsal projeler artık geçerliliğini yitirmiş ve hatta birçok coğrafyada mayası bile tutmamıştı. Gelgelelim modernitenin kalıntılarından mıdır, yoksa insanların öngörüye duyduğu ihtiyaç ya da bir merci arayışından mıdır bilinmez, 2010 yılı Güney Afrika Dünya Kupası’nda birdenbire Ahtapot Paul diye bir saçmalık baş gösterdi. İnternete girip küçük bir yoklama yapıldığında, daha adı bile doğru yazılamayan (ahtopot değil, ahtapot) omurgasız bir hayvandan maçların sonucunu bekleyen insanların ne kadar çok olduğunu görebilirsiniz. Bu arada sanmayın ki Ahtapot Paul’ün akvaryumuna bütün takımların bayrakları bir kapta bırakıldı. Sonuçlar her maç için ayrı ayrı soruldu Paul’e. Yani bu sirk havasında geçen ve medyanın anlamsız biçimde şişirdiği şaklabanlık gösterisinde Paul’ün zaten 2’de 1 ya da diğer ifadeyle %50 şansı vardı. Bir antropomorfizm örneği olarak okunabilecek bu saçmalıklar şovunda Paul sanki büyük bir analizciymiş gibi (Ömer Üründül alınmasın) sunuldu. İçinde yem olan iki kaptan birinin kapağını açmaktı tek amacı; yani gayet temel bir ihtiyacı gidermek için girişilen temel bir refleksi gerçekleştirdi. (Seni tenzih ederim Paul; seninle bir alıp veremediğim yok. Sadece insanoğlunun senden dahi medet umacak kadar pasifleşmesinin, aptallaşmasının hırsı tüm bu yazdıklarım.) Medya ise herkesin malumu olduğu üzere, bir kalamarın yemek ihtiyacını akıl almaz bir gösteriye dönüştürdü.

Velâkin o çok eleştirilen Aydınlanma düşüncesi bile (iktidar amacıyla da olsa) öngörünün öncülü olarak “bilgi”yi kavramsallaştırmaktaydı. Bilgi olmadan öngörünün imkânsızlığından bahsediyordu modern toplum kuramcıları. Gel gelelim kendileri de çuvallamış olacak ki, vardığımız noktada omurgasız bir canlıdan maç sonucu bekleyecek kadar tuhaf bir kafayı yaşıyoruz. İlerlemeci bir mantıkla bakıldığında (ben bakmıyorum, bakıldığında diyorum) ise durum daha da vahim. Aklın egemen olduğu “öngörülen” bir toplumsal tahayyülden, ahtapotların kâhinlik yaptığı bir realiteye amansız yolculuklar. Yazımıza burada son verirken, bu yazıyı okuyan herkese gelsin: Queen söylüyor; “Show must go on!”
Devamını oku...

18 Temmuz 2010

2 Dünya Kupası Notları

Güney Afrika’ya gidip de bu notları aldığım düşünülmesin. Sağolsun trt, felsefi temeller ışığındaki anlatım ve yorumlarıyla evimize kadar getirdi bu heyecanı. Birkaç tanesini kaçırsam da, maçları izlemekten oldukça keyif aldım. Ama anlaşılan yorumcu ve spikerimiz buruk bir heyecan yaşadı. Neticede Türkiye’nin olmadığı bir dünya kupasıydı. Futbolu sadece milli hezeyan olarak düşünenlerin de içinde haliyle burukluk oluşmuştu. Halbuki şu maçları gördükten sonra, Milli Takımımız burada olsaydı -daha gruplardan çıkmayı başaramadığı gerçeğine rağmen- cihanı fethederdi değil mi? Tribünlerde de öyle bir haykırırdık ki desibel desibel, vuvuzela sesleri bastırılır, insanlar sıkıntıdan Meksika dalgası yapmazlardı. (Daha birçok konuda bizi aydınlatan güzide spikerimizden öğrendiğimiz kadarıyla, Meksika dalgası sıkıntı göstergesiymiş.) Tabiî ki bu bakış açısı sadece memlekete özgü değil. Ülkelerin birbirleriyle karşılaştığı bu organizasyonda futbolun “national identity” ile bağ kurması kaçınılmaz. Öte yandan, olmadığımız dünya kupasındaki övünç kaynağının Mesut Özil olması gibi, göçmenlere karşı düşmanca tavırların giderek arttığı İsviçre’de de takımın belkemiğini Gökhan İnler, Verdean, Djorou, Behrami gibi isimlerin oluşturması ironiktir. Diplomasi ve uluslararası ilişkiler boyutunun pek fazla bilinmeyen bir boyutu daha var. O da Çeçenya, Oksitanya, Zanzibar, Grönland, Cebelitarık, Tibet, Padanya, Samiler, Süryaniler gibi BM tarafından tanınmayan ülkelerin veya özerk bölgelerin oluşturduğu NF-Board (FIFA dışı) organizasyonu. Bu amaçla VIVA Dünya Kupası (VIVA 2011 Kürdistan Özerk Bölgesi’nde gerçekleşecek) ve FIFI Wild Kupası düzenleniyor. Bu turnuvaların güçlü takımlarından biri de resmen sadece Türkiye’nin tanıdığı KKTC.

-Her ne kadar televizyonda izlerken maç boyunca vuvuzela sesini işitmek rahatsızlık verse de, bu şölen bittikten sonra insan o sesi arar hale geliyor. Tüm dünyada futbol taraftarları için yeni bir estetik deneyim yarattığı aşikârdır. Artık Vuvuzela sesini her işittiğimizde aklımıza 2010 dünya kupası gelecektir.

-En çok konuşulan meselelerden biri de hakem hataları oldu. Özellikle İngiltere’nin çizgiyi geçmesine rağmen verilmeyen golü, çizgi hakemi gibi tartışmaları yeniden gündeme getirdi. Ancak şu açık ki, hakem sayısının arttırılması, teknolojik araçların karar vermede başatlığı gibi mutlak denetim altına almaya dair bütün uygulamalar söz konusu olsa bile, futbolun yapısı -saha içi ve saha dışı faktörlerin bileşkesi- kaotiktir. Endüstriyel bir mantık taşısa da, kesinlik, öngörülebilirlik, hesaplanabilirlik gibi ölçütler üzerinden Taylorist bir anlayış futbol da tutmayacaktır. Football Manager gibi oyunlarda dahi on numara taktiği uygulasanız, en ufak detayına kadar hesap kitap da yapsanız oyunun akışı içinde hesaplanamayan sonuçlar almanız, irrasyonel olaylarla karşılamanız mümkün. Öte yandan, dawnspiper gibi bazı çalışma arkadaşlarımı üzüntüye gark ettirse de, mevcut küresel kriz akabinde yeniden gündeme gelen Keynesyen politikaların da tutmadığı Capello örneğinde görülmüştür.

-Grafik tasarımcısı Michael Deal, kaleyi bulan şutların ve topla oynama yüzdelerinin 90 dakikalık dilimdeki yayılımı gibi maç istatistiklerini diyagrama dökmüş. Mesela İspanya-İsviçre maçının diyagramından hareketle sürpriz bir sonucun gerçekleştiği fikrini pekiştirebiliriz. Ama sadece bu kadarını söyleyebiliriz. Sir Alex Ferguson’un dediği gibi, istatistik mini eteğe benzer, hem gösterir hem göstermez.


-Bu küresel futbol şöleninin sevimsiz taraflarına değinmeden olmaz. Dünya Kupasının ekonomi-politiğine dawnspiper daha önce bir giriş yapmıştı. Kupayı kaldıran İspanya’nın daralma beklentisi içindeki ekonomisine 0,25 oranında katkı sağlayacağı söyleniyor. Güney Afrika’nın ülke ekonomisine ise ne büyüklükte bir katkı yaptı bilmiyorum ama Dünya Kupasından yararlananların yerel halk olmadığı açık. Örneğin, 2004 olimpiyatlarını büyük bir bütçeyle gerçekleştiren Yunanistan’ın bugünkü hali ortada, Montreal halkı ise 76 olimpiyatları yüzünden hala olimpiyat vergisi ödüyor. Ekonomik açıdan esas kazananlar sponsor şirketler oluyor. Ben buradan Mahindra Satyam ne ola ki diye öğrendiysem, hâkim olduğu pazarlarda nasıl reklam yapmıştır kim bilir. Gene de futbolu küresel şirketlerin reklam sahası, geri kalan her şeyin ise dekor olması olarak görmemek eğilimindeyim. Futbolun çıplak kendiliğinde, ontolojik mahiyetinde ve tarihsel-sosyolojik ortaya çıkışında söz konusu olan şey piyasa mekanizmaları değildi. Kitlesel olan her şeyde olduğu gibi, hele hele tüm dünyada oldukça yaygın olan bir meselenin, dünya düzeni içinde piyasa mekanizmaları tarafından çepeçevre sarılmaması düşünülemezdi zaten. Ancak salt bundan ibaret olsaydı, onbinlerce insan stadyumda, milyonlarca insan da tv başında toplanmazdı diye düşünüyorum. Peki, insanlar futbolu neden bu kadar izlemeyi seviyor, çünkü onları modern dünyanın yalnız bireyi olma halinden sıyırıp, büyük ve komünal bir şeyin parçası hissetmelerini sağlıyor. Ancak, Le Monde’dan Fabien Ollier’in "küresel yabancılaşma" olarak betimlediği bu durumdan bakarak herhangi bir karşı çıkışın potansiyeli baştan reddedilmemeli. Terry Eagleton’ın “futbol, kitlelerin afyonudur” görüşüne, Canetti’den hareketle “kitle zaten afyonludur” şeklinde cevap vermem de mümkün.

-Sosyolojik açıdan önemli gördüğüm bir diğer mesele daha var. Dünya kupası gibi büyük spor organizasyonlarını "kentsel dönüşüm" açısından da okumak mümkün. Özellikle Güney Afrika gibi apartheid rejimi sonucu oluşturulan township’lere –tenekeli mahalle- sahipseniz bu kaçınılmazdır. Organizasyon sebebiyle gettolar ve yoksul kentsel alanlar temizlenmeye, yaşayanlar yerinden edilmeye çalışılır. Universiade hazırlık sürecinde İzmir-Kadifekale gibi “kentsel çöküntü alanı” olarak değerlendirilen mahallelerdeki evlerin görüntü kirliliği yarattığı için boyanması da buna benzer bir örnek teşkil eder. 2014 için Brezilya’nın favelalarında da bu anlamda bir operasyonun gerçekleşeceği muhtemeldir. Ev sahibi ülke, organizasyonun güvenliği namına her türlü gözetim toplumu teknolojileriyle ülkeyi kuşatacağı gibi, yoksulluğun görünmez kılınması için gerekli militarizasyonu ve dönüşümü gerçekleştirecektir.

Sonuçta, bu büyük futbol olayının iki yüzü olduğunu unutmamak gerekiyor. Yağmadan karşı çıkışa, tahakkümden sevince, çelişkilerin futbolda da var olduğu görülmeli. Yalnızca Copacabana plajı ve Rio karnaval imgesini değil; sınıfsal, ırksal, seksüel açıdan ezilenlerin ve dışlanmışların beraber seslerini yükselteceği bir şöleni, Mikhail Bakhtin’in karnavalesk imgesini düşlediğimiz zaman, futbol tam anlamıyla keyifli olacaktır. Tam da bu bilinçle 2014’de Brezilya’ya…

Devamını oku...

15 Temmuz 2010

2 Bir Çocukluk Travması Olarak Beden Eğitimi

‘Görünür olanı’ bir düş yolculuğuna çıkararak, o tüm sıkıcılığından bir nebze olsa arındırıp, eğlendirmek niyetindeyim hep. Tahayyül evrenimde belirenlerin çoğunlukla çocuk zamanlardan kalma hikâyeler olması bu yüzdendir. Zira tam da Max Frisch’in betimlediği anlamıyla Homo Faber ile, yani her şeyi bir amaç doğrultusunda araçsallaştırıp, varolanı tüketip yok etmeye vesile kılacak insan idesi ile böyle bir evrende gezintiye çıkmam mümkün olamazdı. İhtiyaç duyduğum tek şey bir oyun kurgulayıp, eğlenmek olabilirdi. Belki, oyunun da olası tüm ciddiyetine rağmen Homo Ludens’i aramaktı. Arayış serüvenime eşlik edecek hikâyeler, Homo Faber’in trajedisindeki gibi biçimlendirilmiş, giydirilmiş ve sana düş gücünün itkisiyle başka bir biçeme çeviremeyeceğin kadar sıkılaştırılarak sunulmuş olanı aşma hevesiyle oluşuyordu. Bu hevesi sınırsız şekilde çocuk zamanlarımda bulmuştum. 

Agamben, “Çocukluk ve Tarih: Deneyimin Yıkımı Üzerine Bir Deneme” çalışmasında, modern dünyadaki gündelik varoluşun dayattığı rutinin, tek tipleşmenin sonucu olarak, -iki dünya savaşının yarattığı felaketlere bile gerek kalmaksızın- insanın kendi benlik hikâyelerinden ve deneyim olanaklarından yoksun bırakıldığını belirtir. Güneşin batışını izlemek yerine, bu deneyimi kamerasının yaşamasını isteyen Homo Faber gibi… Deneyimi mümkün kılan şey ise aşkınsal köken olarak çocukluğun kendisidir. Agamben burada dil ile ilişki kurar. Deneyim olmasaydı, dolayısıyla insanın bir çocukluğu olmasaydı, dil kesinlikle Wittgenstein’ın kullandığı anlamda bir oyuna dönüşürdü. Ama deneyim dilden önce ortaya çıkan bir şeydir, saflığını -dilsiz deneyim [Husserl]- çocuklukta bulur. Dilin sınırları çizen ise, sözü, deyişleri ve hikâyeleri, kısacası en bildik nesnelerin deneyimlenebilirliğini ortadan kaldıran bir yabancılaşma halini yaratan modern dünyanın kesinlik ve ölçülebilirlik arzusudur.

Çocukluktan çıkışı tarif eden okullaşma süreci bu noktada bir mahiyet kazanmakta. Ama aynı zamanda, çocuk zamanlara doğru yolcululuğumdaki hikâyem de tam da burada başlamakta. 

Bir okul bahçesinin önünden geçerken tanık olduğum manzara, travmatik bir hatırlamaya sebebiyet verdi. Bir beden öğretmeni, istediği hareketleri yapamayan bir çocuğa avazı çıktığı kadar bağırıyor. Nefret, bıkkınlığın yerini almış. Çocuğun yapabileceği bir şey yok, sadece ağlıyor… 

Oyunlarla öğrenilen bir deneyime benzemiyor. Deneyimin yıkımı olarak beden eğitimi… Muhakkak, herkesin beden eğitimi derslerine dair anlatacağı bir dolu anı vardır. Çeşitli sebeplerden dolayı tek iple çekilen dersti. Hafta boyu iple çektiğimiz dersin sadece ip atlamakla geçtiği de olmuştu. Kasadan, minderden ve bilumum nesne üzerinden takla atma işkencelerine rağmen beklerdik. Amma velâkin memleket canavar gibi jimnastikçi yetiştirdiğinden ip atla, koş, parende at, zıpla mevzuundan ibaretti dersler. Tek isteğimiz futbol oynamaktı ya da en kötü basketbol. En kötü diyorum, çünkü basketbola ilişkin tek bilgimiz turnike olduğundan sıkılırdık. Olay sadece turnikeydi. Ha babam turnike. Yahu arkadaş jump switch’i, pop shot’ı geçtim, yok mudur bunun bi üçlüğü falan… Haa, bir de Mikasa efsanesi vardı. O güzelim Mikasalar malzeme odasında kupa gibi dizilir, inci gibi parlardı. O toplarla hiç oynatılmazdı. Nadirde olsa topla oynadığımız zamanlarda anca patlak, pörsük, söbü toplar çıkarılırdı. Mikasalar öylece dururdu. Mikasalar… Ortaokulda bir nasyonal törensel işkencenin ardından malzeme odasına bir vesileyle girmiş ve o canım Mikasaları bahçeye çıkarıp keyifle oynamıştık. Ancak o kadar kendimizden geçmişiz ki, yanı başımızda mitçi gözlükleriyle beliren bedenciyi göremedik. Sonuçta, kulağımız türlü esnetme hareketleriyle yanardağ kıvamına gelmekle kalmamış, Mikasaları da kafaya yemiştik. Yetmemiş bir de malzeme odasında kafamıza o kalas gibi ağır idman toplarından yemiştik. Hani filmlerde çocukların topu eski hayaletli malikâneye kaçar ya, o fantastik, gizemli noktaya erişemedik hiç. Bildiğin malzeme odası bir daha önünden geçmeye cesaret edemediğimiz korku odasına dönüşmüştü. Hababam Sınıfı’nda uzak doğudan getirdiği yeni tekniklerle bize hep başka bir boyutun imkânını gösteren Badi Ekrem ise yoktu ortada.

Hep benzetmeye çalışsak da, o asla olamadı. Beden eğitimi derslerinin amacı da jimnastikçi yetiştirmek olmadı. Körpe bedenleri "talim ve terbiye" etmek ve nasyonal törensel işkenceler için hazır hale getirmekti.. Adı üstünde, vasfı açık biçimde bedenin denetimiydi. Biyopolitik bu aracın uygulayıcıları da kendi travmalarını çocuklar üzerinden bastırmaya çalışırdı. “Madem özel harekatçı olamadım, beden öğretmeni olayım” modundaki bir zihniyetti. Bu tipolojiyle insafsızlık yaptığım düşünülebilir, ama en azından biri bana neden bir derste rahat-hazır ol-sağ baştan say komutunun varolduğunu, saçma bir gerekçeyle dahi olsa açıklasın. Onca yıl geçmesine rağmen hâlâ aynı manzaranın tanıklığındayım. O zamanlara dair yolculuğumda bulduğum ise 'oynayan insan', -Homo Ludens- değildi. Gördüğü, bulduğu, hatırladığı şey, kafasının acısıyla gözünden süzülen yaşlara rağmen kıt’a durdurulan çocuktu. Oyun oynadığı için, hem de keyif aldığı şekilde. Oynayarak, görünür olanı bir düş yolculuğuna çıkarmaya devam ederek…
Devamını oku...

13 Temmuz 2010

6 Bir Filozof Hikâyesi III

“Para elinin kiriyse, temizlik imandan gelir.”
İmam Ruknettin

George ile yaşanan hikâyeler ve para felsefesinin önemi arta dursun benim anlatacağım hikâye olmadan neden George’un para felsefesine yöneldiği ile ilgili yeterli kanıtımız olamaz.


Kasvetli bir gecenin sabahında, sisli Berlin sokaklarının telaşlı işçileri sağa sola koşuşturup
bağrışırken uyandım. Swatch marka analog kol saatime baktığımda 12’yi gösterdiğini gördüm. Tabi ki şaşırdım. Çünkü George ile 8 buçukta görüşecektik. George birçok kez aramış. Bunu Graham Bell’in bana hediye ettiği telefonda, arayan kişiyi görebildiğim için fark edebildim. Üzerimi aceleyle giyinip George’u arayacağım sırada İbrahim Müteferrika aradı. İstanbul’dan Berlin’e gelmiş dün gece. Neyse dedim önce gideyim bir İbrahim’le buluşayım. Çıktım dışarı beş käse brötchen (biri kendim için dördü İbrahim için, İbo biraz hayvandır!) aldım Berlin meydanına indim.

İbrahim’i bir belediye oturağında dertli dertli otururken buldum.
Dedi ne haber? Dedim iyidir. Sonra dedi ee, dedim nee, o da dedi iyidir. Bir an için duyamadım dedim ne dedin? O da dedi ne dedin. Kim dedim, kim ne dedi dedi. Bir an için anlaşamayacağımızı düşündüm ama sonradan hıçkıra ağlaya konuşmaya başladı.

Almanya’da bir üniversitede kadim bir dostu olduğunu söyledi. Bir gece içerken çok fazla aşk meşk konuştuklarını, gecenin sonunda arkadaşının “ohey hohey” diye naralar atarak Berlin sokaklarında koşmaya başladığını anlattı. İbrahim’in dediğine göre arkadaşı naralar atmaya başlamadan önce “Tankın ezemediğini para ezer. Bununla ilgili dehşet fikirlerim var” demiş. Dedim niye görüşmüştünüz. Dedi “Tankın ezemediğini para ezer” isimli bir kitap yazmış Osmanlı’da iş olmadığı için matbaamla Berlin’e gelip ben basacaktım, olmadı dedi.


Dedim kimdir bu arkadaş? Dedi kim? Dedim ne kim? Dedi iyidir. Ne iyisi, kim ne dedim, kime ne dedin dedim dedi. Abi dur! Neyse durduk.

Arkadaşının ismini sordum, George Simmel demez mi? Şaşırdım yine. Sabahtan beri ikinci şaşırışımdı. O dönemde aklımda “Şaşı Bak Şaşır” diye bir alet fikri vardı. Para falan kazanırım diye düşünüyordum acaba bundan dolayı mı şaşırdım bilemiyorum. Ama tabi şaşı bakmamıştım, neyse çok şaşırmadım aslında. Şaşırdım geçti Allaha şükür. İbo hayvanı dört tane käse brötchen’u 3 dakikada yedi. Ağzı boş olmadığı için 3 dakikalık bir sessizlik oldu, ben de çok konuşmadım. Rahatlamışa benziyordu. Dedim Simmel benim kanka, gel seni ona götüreyim ayık kafayla bir daha konuşursunuz. Dedi olur. Dedim ne olur? Dedi ne ne olur? Dedim kime ne olur? Dedim dedi, dedim kime ne dedin, dedi ne, dedim sus! Anlaşamayınca sessizce Simmel’in yanına gittik.

Neyse Simmel ile görüşmemiz pek uzun sürmedi. Gerçekten hatunun birine darlanmış. Neymiş efenim Simmel’in parası yokmuş. Erkeklik, fiyaka, uzun dik yakalı şile bezi gömlek yetmezmiş, bu yüzden tank ezmezse para ezer diyip durdu. Bu vesileyle ilk çalışması olan “Lidyalılardan Romalılara çatır çatır para ezmek” isimli tezini bizim İbo’ya bassın diye verdi. İbo da gitti bunu İstanbul’da bastı. İbo’yu aldıkları gibi Yedikule’ye kapattılar. O gün bugündür “para ezmek” Yedikule zindanlarında bir deyim olageldi. Demem o ki Simmel’in “Para Felsefesi” erkek milletinin uçkur problematiğinde ayrı bir kuram olarak yer ediniyor.

Devamını oku...
SST Atölye