Felix Sarotti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Felix Sarotti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ekim 2014

2 Yemek Yemenin ve Kusmanın Sosyal Formları

Vakti zamanında felsefe derslerinde Kirenelilerin haz felsefesi örneklendirilirken tıka basa yiyip içtikten sonra yenilerine hemen yer açmak için sağa sola kustukları anlatılırdı. Kaynaklarda Epikuros’un da köleler tarafından hazırlanan zengin sofralarda gün boyu yan gelip yattığı ve ha bire kustuğu rivayet edilir. Rivayetlerin aslı var mıdır bilmiyorum, ancak hazzın dinamiği olarak kullanılmasından günümüzde anoreksik mankenlerin kilo almamak için kusmalarına düşünsel bir dönüşümden bahsedebiliriz.

Ortacağ’da karnavallarla özdeşleşerek ve lanet belirtisi olarak toplumdan dışlanmasından bugün thinspration felsefesinin “ideal beden”inde sosyal kabul görmeye.

Burada meseleyi “baş ağrısı-bulantı-kusma” üçlemesinin ötesinde konuşuyoruz. Yani yalnızca gastrointestinal değil felsefi ve sosyolojik açılardan kusmanın irdelenebileceği ışığında.

Yeme-içme ile kusma arasındaki kurulabilecek düşünsel bağın güzergahından yola çıkarak ve de kelimelerle biraz oynayarak, doyum ile doyma arasındaki belli belirsiz olan farkı da bu açıdan uyarlayabiliriz.

Haz alarak yemek ve hazzın aracı olarak kusma -damak tadı gibi kriterlerle nitel olarak ifade edilebilen-

Doymak için yemek ve ideal beden için kusma -kilo alma gibi kriterlerle nicel olarak ifade edilebilen-

Doyum girdiyi gözeten nitel bir süreç, doyma çıktıyı gözeten nicel bir nokta. Bir matris çarpımı yaptığımızda; doyum meşhur piyazını yediğimiz lokantanın ismi, doyma ise şimdi onlar düşünsün halidir.

Devam ederek; yemek sonrası insanların hal ve vaziyetlerini de genel bir soyutlamayla girdi-çıktı ilişkisi temelinde inceleyebiliriz. Yemeği girdiler üzerinden yani doğrudan doğruya yediği yemeğin bütünü ve bileşenleri üzerinden değerlendirenler ile yemeği bünyedeki etkileri üzerinden değerlendirenler.


Bu iki eğilimden hangisine ağırlık verdiğimiz yemekle olan ilişkimizi netleştirecektir.

Girdiciler, yemek çok lezzetliydi, şu an ağzımda çok müthiş bir tat var, yanında şu da olsa daha güzel olurdu, acısı fazla olmuş, tam istediğim gibi pişmiş gibi damak tadını ön plana çıkaran ifadeleri sıklıkla kullanırken; çıktıcılardan, öff amma gaz yaptı, ağırlık çöktü, yerken iyi de acısı sonradan fena çıkıyor, midem yanıyor, soda yok mu soda, daha dün aldık bir kasa ne zaman bitti gibi şeyler işitirsiniz.

Çıktıcılar yeme-içme konusunda belli bir ölçü ve uyum gözetmeksizin doyma noktasına odaklanır ve çoğu zaman onu aşarlar. Bu aşkın hal sebebiyle fazlasıyla samimi ve doğaldırlar. “Akşam nasıl yediysem artık kıvrana kıvrana sabah tuvalete koştum nasıl ishal olmuşum nasıl çıkarıyorum bir görsen” gibi derinlikli tasvirlerle bizim olayı bütün yönleriyle birebir yaşamamız, dertleriyle empati kurmamız için çaba gösterirler.

Girdiciler ise doyuma odaklansa da afili bir mekanda yediği beş para etmez fabrikasyon makarna için “hımm, içindeki soslar derinlik katmış” gibi bence gayet samimiyetsiz olan söylemler içinde hırpalanmaktadır. Üstüne bir de yemeğin rengine göre şarabın rengi gibi anaokulu renk oyunları bilgisi düzeyinde uzman bilgisini konuşturanları hiç çekilmez.

Aslında her iki eğilim de kendi çapında uzmanlık bilgisini işletmeye çalışır. Önemli olan ise yeme-kusma, doyum-doyma ve girdi-çıktı gibi ikiliklerle kategorize ederek incelediğimiz formlarda bu bilginin nasıl üretildiği ve dolaşıma girdiği.

Sonuçta, yiyip içerek ve çıkararak bir doğal döngüye devam ediyoruz, ancak ne yediğimizi ve nasıl çıkardığımızı sosyal boyutta biçimlendirerek.

Kimse açlıkla terbiye olmasın temennisi eşliğinde, güzelce yiyelim içelim, yiyelim içelim güzelleşelim.


image source: 
1-eyesofrome.com/curiosities/feasting-roman-style
2-leeds.ac.uk/arts/images/medieval_vomit.jpg
Devamını oku...

24 Eylül 2014

0 Karpuz Yeme Üzerine Lüzumsuz Bir Sohbet

"Karpuzun da o eski tadı kalmadı" gibi lüzumsuz görülebilecek bir yerden başlayan sohbetin hangi mühim noktalara temas ederek devam edeceği merak konusu olabilir. 

Hava durumuyla başlayan misafir sohbetlerinde esas baklayı çıkarmadan önceki anahtar tespitlerden biri olarak kullanılmasından ötürü görülen lüzumu buraya kadardır. Oysa ben buradan ilerleyip, neden artık eski tadının kalmadığına ilişkin ekonomi-politik temelinde detaylı bir sorgulama yapmak istesem de bu gereksiz sohbet hepimizin ortağı olduğu karpuzu nasıl yesek noktasına daha uygun düşecektir. Çünkü meselenin özünden ziyade, piknik ortamlarında karpuzun nasıl soğutulacağı gibi yöntemsel tartışmaları daha çok seviyoruz. 

O halde, çok sevdiğimiz karpuzu nasıl yediğimize bakabiliriz. 

Kübik olarak tabağa doğranan karpuzların çatal yardımıyla kibarca ve bir cerrah edasıyla çekirdeklerinin ayıklanarak yenmesi, özellikle misafir servislerinde esas olan bir yöntemdir. Ancak çekirdekleri tek tek ayıklama çabası, karpuzun ağızda hoşur hoşur biçimde dağılmasının akabinde verdiği hummm şeklinde yeme arzusuna yenik düşebilir. Gayet sabır gerektiren bir iştir. Dipten sıyrılan çekirdeksiz karpuz dilimlerine gözümüzü kestirmemiz bu yüzden olabilir. 

Diğer usuller ise ikiye bölünen karpuza kaşıkla girişmek ile yarım ay şeklinde dilimlenen karpuzu kabuğuna gelinceye kadar kemirip çekirdekleri püskürtmektir. Ama ev içinde bu yeme usulü çekirdeklerin oraya buraya fırlamasına yol açabilir. Ne kadar özen gösterilirse gösterilsin muhakkak bir çekirdek ayak tabanına yapışmayı bekleyecektir. İnsanlık tarihinde, yapışan o karpuz çekirdeğinden kurtulamayıp -belki de erindiği için- ayağına karpuz kök salmış birisi var mıdır bilmiyorum. Ayağında pranga gibi gezmiş, kaderinin gerçekten bu olduğuna inanarak yaşamış biri neden olmasın. 

Böyle hikayelerimiz artık yok sanırım, ama dört köşeli karpuzlarla hem ekim hem de stok alanını verimli kullanmak için gerekli hesaplar yapma, çekirdeksiz ve de ağaçta karpuz yetiştirme yolunda büyük ilerlemeler kaydedildi. Karpuzun çekirdeğini ayıklama sürecindeki memnuniyetsizliğimize de derman olacak şekilde. 

Karpuzu ağızda hiçbir engele takılmaksızın höpbedenek yeme gayreti. 

İyi de bütün mevzu bu mudur. Şiştim valla.


image source: Watermelon in the time by Liza Ray on Devianart http://lizaray.deviantart.com/art/Liza-Ray-Watermelon-eaten-in-time-377826039
Devamını oku...

28 Ağustos 2014

1 Güneşte Demlenen Ayçiçekleri

Doğuşundan batışına usulca güneşi takip eden, güneş battığında boynunu büken bir çiçeğe neden ayçiçeği denilmiştir? Günebakan, günçiçeği, gündöndü, günaşığı gibi isimler mevcut ve söylenegelirken. 

Üstelik çiçeğin Yunancadaki kökeni güneş tanrısı Helios'tan gelmekte olup, yalnızca Avrupa dillerinde değil (tournesol, girasole, sunflower, sonnenblume gibi), örneğin Rusça, Arapça ve Japoncada da güneşe referansla isimler verilmişken. 

Biyolojik anlamda ise ayçiçeği bitkisinin özünde ‘‘heliotropism’’ yani ışığa yönelme vardır. Bulutlu havalarda bile çiçeğin doğudan batıya güneşle beraber seyahatinin durması bunun basit bir kanıtıdır. 

Bitkinin orijini olarak bilinen Amerika'da yerlilerin oluşturdukları mitlerde de güneş ile sembolize edilmektedir. Büyük Ruhun hayat veren gücü olarak, inancı, ışığı, canlılığı, doğurganlığı, iyimserliği ifade eder. Ayçiçeği, Yunan Mitolojisindeki bilindik hikayede ise şöyle geçer: bir su perisi olan Clytie, ışığın tanrısı ve daha sonra güneşle özdeşleşen Apollon'a aşıktır. Ancak Apollon’un Kral Orchamus'un kızı Leucothea ile aşk yaşamaya başlamasını kıskanan Clytie bu durumu krala anlatır. Öfkelenen Kral, Leucothea'yı öldürür. Apollon biricik aşkının ölümüne sebep olduğunu öğrendiğinde periye bir daha görünmez. Clytie rivayete göre 9 gün boyunca yemeden içmeden kesilerek umutsuzca bekledikten sonra sonsuza kadar Apollon’un ışığını takip edecek olan ayçiçeğine dönüşür. 

Ortada ciddi bir sorunsal olduğu açıktır. Egelilerin ay çekirdeğine çiğdem demesi, daha doğrusu çiğdeme neden yanlış bir şekilde çekirdek denildiğine anlam verememesi gibi bir mesele değildir söz konusu olan. Güneş merkezli mi yoksa ay merkezli mi hitap edileceği temelindeki felsefi bir tartışmada bu güzelim çiçeğin yer alması kaçınılmazdır. 

Güneş ve ay, kadim zamanlardan bu yana metaforlar aracılığıyla çeşitli ikiliklerde konumlandırılmıştır. Her gün birbirleri karşısında üstün olmak için verdikleri mücadeleleri ile karanlık taraf ve aydınlığın sembolize edildiği, zıtlığın akış haline işaret eden biçimde. 

Buraya kadar çiçeğin güneş ile tasvir edilmesi ya da ay ile ilişkilendirilen bir bahsin geçmemesi ilk bakışta yanıltıcı olabilir. Mevzuyu daha derinlerde aramak için çiçeğin psikanalizine girişmek gerecektir. 

Çiçek, mimesis ile yani güneşin varlığı kendi yüzünde bir yansımaya dönüşerek bekleyişini bir arınma ritüeli etrafında gerçekleştirir. Apolloncu anlamda sayabileceğimiz biçimleyici, yansıtıcı ve taklit edici tüm nitelikleri göstererek. Çünkü Apollonca olan bir düş kurma sanatıdır. Bu düş deneyimi, çektiği acı ve ıstırapları düşlere dalmak suretiyle yanılsamaya dönüştüren bir deneyimdir. 

Dionysoscu tavır ise travmayı görünür kılar. Ama acının ve kötülüğün ötesine geçerek hayata daha bağlı olmaya dönük bir tutumdur bu. Coşku, sırlara dolanmış gerçek, yaratıcı bir taşkınlık, kendinden geçme, kendi benliğine dönmedir. Aklı Apollon’da olan ve onun ışığını belli bir uyumla takip ederek seyre dalan çiçek, geceleri kendi benliğine, öykündüğü güneşten -göklerin tanrısı Apollon’dan-, mevcut bulduğu toprağa -yerlerin tanrısı Dionysos’a- yüzünü döner. Bu bir hicran, bu bir iç çekiş ve yepyeni bir serüven. Ayın okült nitelikleri sayesinde kendinde gelişen bir harekete heyecan duyan. 

Çünkü Apollonca duruş bir öykünme iken, Dionysosça duruş kendi başına yaratma hamlesidir. Dionysosçuluk, düşlere kapılmayı redderek en derin acımasızlığıyla hayatın kabul edilişidir. Tükenmek bilmez doğurganlığından haz duyan bir yaşama iradesi. Doğurganlığın ayrıca hem ay hem de ayçiçeğiyle sembolize edilmesi kadar, bitkileri büyütme kudretine sahip Dionysos’un ölüler ülkesi ile de bağlantılı olması bir başka izahatı gerektirir. Güneşe benzeyen bu çiçek, tohumlarını taşıyan tablası olgunlaşıp kopartıldıktan sonra kuruyarak yavaş yavaş dolunayı andırmaya başlar. Bir nevi sevdalı olduğu ve canlılığına kavuşturan güneşten ayrılmasıyla ölümünü ayın yüzeyi ile benzeştirerek mimesisi tersine çevirir. Bu, döngüye tekrardan başlamak için bir atılımdır aynı zamanda. Kusursuz bir altın oran diziliminden tohum zamanına patlayarak gelişen bir süreç. Yani Apollon’dan Dionysos’a. Dizginleyen, körükleyen, yatıştıran. 

Göründüğü yüzüyle güneşe, sakladığı gerçeğiyle aya yazgılıdır. 

Günün sonunda, bizim için iyimserlik tılsımı olan bu güzel çiçek, üstüne yazıp çizdiklerimizden haberi olmadan ya da aldırış etmeden kendi hikayesini kendisi yazmakta, kendi yazgısını kendisi çizmekte. Günebakan ile ayçiçeği arasında tercih yapmaktan ziyade, varlığın tüm görünümlerini ifade ederek bu tercihe imkan sunan dil üzerine düşünmek ya da felsefede demlenen izlenimciliği sosyal teoriye tahvil etmede kapıları aralamak hikayenin esas özü sanırım.


image source: Clytie by Catipher on Devianart http://www.deviantart.com/art/Clytie-11206107
Devamını oku...

25 Ağustos 2013

0 Minecraft’da Mimarlık Ve Felsefe

“Dik açı meşrudur ve aynı zamanda bir zorunluluktur.” 
Le Corbusier

Dijital oyun endüstrisi senaryo-görsellik boyutunda devasa bir biçimde ilerlerken, eski zamanların dos oyunlarını hatırlatan bu piksel piksel oyunun dünya çapında fenomen haline gelmesinin oyun deneyimi açısından tekabül ettikleri incelemeye değer görülmelidir.

Minecraft, random olarak düştüğümüz sınırları belirli ve küplerden oluşan dünyada kaynakları kullanarak bir inşa etme deneyimidir. Daha doğrusu amaç itibariyle kübik dünyanın formuna uygun olarak kendisi de birer küpten ibaret olan öznenin dağları, su kaynaklarını, ağaçları ve en önemlisi madenleri craft etme-işleme-dönüştürme eylemidir. Doğa durumundaki biricik özne kartezyen düzlemdeki evreni kendi tasarımına göre düzene sokar. Oyuncu özne başından itibaren homo faber’e dönüşür bu formun içinde. Demiurgos misali evreni düzene sokma çabasındadır. Ama öncelikle bunun hayatta kalma savaşı olduğu bilinci oyunun başında yer edinir (survival mode). Çünkü düştüğü bu evrende yalnız değildir. Hava karardığında zombiler, creeperlar, spiderlar gibi varlıklardan öncelikle kendisini koruması ve başını sokacak bir yer bulması şarttır. Dolayısıyla oyuncu olarak özne bu dünyadaki varlıklarla karşıtlık içinde bulacaktır kendisini.

Yaratık varlıklar dünyalarına düşen öznenin her şeyin altını üstüne getireceğini, her tarafı kazıp bu dünyanın kalbini çıkaracağını ve tasarımsal evreninde kendilerine yer bırakmayacağını bilir gibi oyuncu özneye ilk gecesinde buraya ait olmadığını fısıldar ve peşine düşerek onu yok etmeye çalışır. Ancak oyuncu özne aynı zamanda düşünen-araç yapan varlık olarak kendisini öne çıkarır. Tuzak mekanizmaları ve türlü yapı kaideleriyle kendisini koruyarak tasarımını uygulamaya geçmede engelleri bertaraf etmeye çalışır. Kendince stratejik bulduğu noktada çevresindeki ağaçları köksüz bırakıncaya kadar keserek yaptığı ilk dört duvar barınağı inşa ettikten sonra artık hakimiyeti ilan etme vakti geldiğini bildirir. Artık kazabildiği kadar kazıp labirentvari yeraltı koridorları açarak dünyanın saklı cevherlerine ulaşmaya çalışacaktır. Daha fazla materyal ve craft kabiliyeti kazandıkça efendiliğini pekiştirecek ve bunu daha yüksekten gösterecek yapıyı inşa edecektir.

İnşa deneyimi uzamın kör noktalarına kadar işleyecek şekilde bir açlığı körükler. “Layout”da sınırsızmışçasına bindirilen yüklerle tasarlanan düzenleme işi her şeyi olduğu gibi bırakmamaya yönelir. Gördüğü her şey peyzaja dahil edilmeli, işlenerek yeni bir biçim verilmelidir. Mevcut olan her şeyin mevcut olduğu haliyle kalmaması yönelimi bu açlığın eseridir. Oyuncu özne her şeyi tasarımına ve kullanım kolaylığına göre şekillendirmeye çalışır. Verili uzamın geometrik formu ‘square’ olduğu için belli bir simetride işlemek mümkün hale gelmektedir. Bu haliyle ortaya dik açı formülasyonları çıkar. Yuvarlak hatlar korkutucu derecede boşluğu simgeler çünkü. Boşluk hakimiyeti yok etmeye hevesli, tedirgin edici bir alandır. Yollar, kanallar açılmalı, girintiler ve çıkıntılar düzleştirilmeli, basamaklar oluşturulmalı. Özne, düşünen-araç geliştiren vasıflarına hesaplayıcılığı da ekler böylelikle. Boşluk bırakmamacasına hakim olunmalıdır uzama.

Tüm bu craft etme-inşa etme deneyiminde sihirli bir kavram daha vardır: aydınlatma. Evler, yollar, tüneller adım başı aydınlatılmalıdır. Bu sayede geceleri de çalışabilme olanağına ve daha güvende hissedilebilecek bir ortama kavuşulmuş olur. Açılan derin dehlizlerde bile yönü buldurmasının yanında oyuncu özne ışığını da her köşeye götürmüş olur böylelikle.

Le Corbusier-Villa Savoye in Minecraft
Minecraft bize insanlığın zaman içerisinde ve trajik bir biçimde doğayla olan karşıtlığının hangi deneyimsel zeminlerde vücut bulduğunu işaret edebilir bir oyundur. Heidegger, Greklerin temel deneyimlerinin mevcut olan her şeye dolayımsızca yanıt verdikleri bir deneyim olduğunu söyler. Modern özne Greklerin her dönemeçte kendiliğinden karşılarına çıkan her şeyin çokyönlü mevcudiyeti ile kendilerini bağıntıladıkları tarzda kendisini doğa ile bağıntılamaz. O, doğa ile dolayımsız bir ilişkiye girmez, onu karşısına almıştır artık. Çünkü bu aynı zamanda öznenin inşasıdır. O, şeylerin kendilerinde oldukları şekilde mevcut olmalarına izin vermez, şeyleri yakalar, nesnelleştirir ve kendi karşısına koyup onları kurar. Ve bunu da şeylerin tasarımına özel bir şekil vermekle yapar.[1]

Minecraft’da mevcut olanı olduğu gibi izlemeye, keşfetmeye ve yalnızca dolaşmaya çıksaydık, gece karanlığında zombiler bizi tedirgin eder miydi ya da bir hikayenin olmadığı bu oyun bu niyetlerle popüler bir oyun olabilir miydi?




[1] Özlem, Doğan; “Heidegger ve Teknik”, Tekniğe İlişkin Soruşturma içinde, 1998, Paradigma.

image source: 
1- http://www.funnyden.com/funnypictures/my-minecraft-statue-mark-2-4050.html
2- http://www.minecraftforum.net/topic/238839-adv-the-final-wish-le-corbusier-and-his-secret-stationary/
Devamını oku...

24 Ağustos 2013

0 Bergman’dan Benjamin’e Oyun Üzerine Fragmanlar

“Kaptan Larsen neden oynamak istemiyor?”

14. yüzyılın ortalarında Haçlı Seferlerinden dönen bir şövalye, savaşın ve vebanın yarattığı tahribatı görüp tanrıya dair sorgulamalar içinde bulur kendini. Uzun zamandır onu izleyen Ölüm ise nihayetinde şövalyenin karşısına çıkar. Ancak Ölüm tam yaklaşmışken şövalye son bir hamle yaparak onu satranç oynamaya davet eder. Ölüm Şövalye’nin eğer kazanırsa onu özgür bırakma bahsini kabul eder ve oyuna başlarlar. Ingmar Bergman’ın “Yedinci Mühür” (Det sjunde inseglet) filminden akıllarda kalacak bir sahnedir bu.

Peki, Ölüm neden Şövalye’nin bahsini daha doğrusu satranç oynama teklifini kabul etmiştir? Ölüm eğer ilahi gücün mümessili ve bu güç şövalyenin canını almaya muktedir ise neden vakit kaybedecektir. Oyun boyunca Şövalyenin sorgulamalarına her bir hamleyle eşlik etme ve ona bu sorgulamaları için zaman tanıma niyetinde olabilir. Ancak her ne kadar mütevazi görünüp oyunda iyi olduğunu işaret etse de oyunun eşit şartları dahilinde Şövalyenin kazanması, ilahi gücün tecelli edemeyecek oluşu ve bu sebeple onun mutlak bir güç olmadığı anlamına gelebilir. Mutlaklık ve kesinliğin olasılıkla dans etmeye çalışması başka anlamların peşine düşmemize sebeptir. Ya da tüm olasılıkların nihayetinde mutlak bir sonuca çıkacağı ve belki de oyunun sonucunu önceden bilmeye dair güce sahip olması söz konusudur.

Bu durum Walter Benjamin’in Tarih Felsefesi Üzerine Tezleri’nin ilkinde yer alan “Satranç Oynayan Türk” örneğini akla getirir.

The Mechanical Turk
“Satranç oynayan bir otomattan çok söz edilmiştir. Rakibinin her hamlesine en doğru cevabı vererek oyunu mutlaka kazanan bir otomat. Ağzında nargilesi, geleneksel Türk giysileri içinde bir kukla, geniş bir masanın üstündeki satranç tahtasının başında otururdu. Yanlardaki aynalar, nereden bakılırsa bakılsın masanın altını boşmuş gibi gösteriyordu. Aslında aşağıda satranç ustası kambur bir cüce vardı; iplerle kuklanın kollarını oynatıyordu. Bu aygıtın bir de felsefi karşılığı düşünülebilir: "Tarihsel materyalizm" adlı kukla daima kazanacaktır. Her oyuncuyla çekinmeden karşılaşabilir, yeter ki, bugün besbelli şekilsiz bir cüceye dönmüş, zaten gözden uzak durması gereken teolojiyi hizmetine alsın.”

Benjamin tinsel yazgı denilen oyunda dümenin başına geçeni birdenbire değiştirse de rotanın aynı kaldığını işaret eder görünmektedir. Tarih hakkındaki yasa koyuculuk pusula olarak ele alındığında güzergâhın sonundaki kehanetin gerçekleşeceği apaçık belirtilmiş olur. Tarih atlasındaki kehanete doğru ilerleme heveslisi kaptan aslında bu tinsel oyunda kendisi üzerindeki gizli efendiliğe boyun eğen bir kukladan başka bir şey değildir. Kukla ile usta arasındaki parataxis konumda oyun mutlak bir düzen içerisinde gerçekleşmelidir ve düzenin en küçük ihlali oyunu bozar. Oyun kurulduktan sonra oyunun oynanabilmesi için oynayanların oyuna tabi olması gerekir ve oyun kendi başına bir gerçeklik olur. Oyunun yarattığı geçici ve sınırlı bir mükemmellik evreninde hileye yer olmamalıdır. Türk Otomatı örneğinde oyunun hileli olduğu düşünülebilir. Ancak Türk Otomatı bir hileden ziyade ayna illüzyonu gibi numaralarla kendisini gizleyen satranç ustasının kuklayı hareket ettirmesine dayanır. Kaldı ki zaten şövalyece tutkularda ve ölümün ciddiyetinde hileye yer olmadığını da düşünebiliriz.

Peki, mükemmel bir evrende mızıkçılık ya da oyunbozanlık söz konusu olabilir mi? Oyunculardan biri haksızlık yapıldığını düşünüyor olabilir ya da oyundan sıkılmıştır. Yani oyun onun için büyüsünü kaybetmiştir. Tıpkı Şövalyenin sorgulamalarıyla yaptığı gibi.

Büyü çoktan bozulmuştur ve Şövalye oyunun yaratıcısını ve kurallarını sorgulamaya başladığında Ölüm meleği görevini gerçekleştirmek üzere belirmiştir. Bergman’ın ölüm meleği Wenders’ın Berlin’de seyir halinde olan naif melekleri gibi değildir. Filmin açılış sahnesinde gökyüzünde salınan kartal suretinde karşımıza çıkan bu melek daha çok Benjamin’in 9. tezde tarif ettiği meleğe benzemektedir.
Angelus Novus - Paul Klee

“Klee'nin 'Angelus Novus' adlı bir tablosu var. Bakışlarını ayıramadığı bir şeyden sanki uzaklaşıp gitmek üzere olan bir meleği tasvir ediyor: Gözleri faltaşı gibi, ağzı açık, kanatları gerilmiş. Tarih meleğinin görünüşü de ancak böyle olabilir, yüzü geçmişe çevrilmiş. Bize bir olaylar zinciri gibi görünenleri, o tek bir felaket olarak görür, yıkıntıları durmadan üst üste yığıp ayaklarının önüne fırlatan bir felaket. Biraz daha kalmak isterdi melek, ölüleri hayata döndürmek, kırık parçaları yeniden birleştirmek... Ama Cennet'ten kopup gelen bir fırtına kanatlarını öyle şiddetle yakalamıştır ki, bir daha kapayamaz onları. Yıkıntılar gözlerinin önünde göğe doğru yükselirken, fırtınayla birlikte çaresiz, sırtını döndüğü geleceğe sürüklenir. İşte ilerleme dediğimiz şey, bu fırtınadır.”

Diyalektik bir devingenlikte seyreden tarihin bir anda beliren kesitinde yolculuğa çıkaran fırtına bir anlamda tamamlanmış olanların kurtuluşu şeklinde zuhur etmektedir. Klee’nin tablosuna dair bu yeni yorumda aslında diyalektik olmaktan çok döngüsel bir ilerlemeden bahsedilebilir. Ancak döngünün tamamlandığı yerde meleğin vereceği müjde -insanlığın kurtuluşa ereceğine dair ütopik gelecek imgesi- yıkımın parçaları içinde yok olur.  Melek hiçbir zaman bakmamış olduğu ve hiçbir zaman bakamayacağı bir geleceğe geriye doğru ilerlemektedir. Bu haliyle Bergman’ın oyunu da tamamlanmış olur.

Bu oyun, el ele verip bir dans figürü oluşturacak biçimde yaşamın yeniden kurgulandığı bir evreni paylaşmak olamaz mı? ‘Yaşamı oyuna çevirmek’ ideasını özgürleşimci bir tasarım olarak düşselleştiren ütopyacı lafzı nasıl düşünmek gerekecek. Hele ki oyun içinde oyun söz konusuyken.

O zaman başa dönerek soralım: Şövalye ile Ölüm’ün Satranç oyunu nasıl sonlanmaktadır? Kaybedeceği anlayan Şövalye bir yandan düşünürken, Ölüm’ün beraberinde götüreceğini söylediği tiyatrocu ve ailesinin kaçmasını sağlamak ve Ölüm’ün dikkatini dağıtmak için taşları devirir. Ancak Ölüm taşları eski yerine koyar ve Şövalyeyi mat eder. Nihayetinde Ölüm’ün eşliğinde el ele verip dans ederek bu dünyadan uzaklaşırlar. İşte adına ütopya dediğimiz cennetten esen böyle bir fırtınadır.
Devamını oku...

8 Temmuz 2013

0 LeaveMeAlone: Direniş Simgesi Olarak GTA

“GTA’da polis döven nesile sataştın”, “6 yıldız oldu tanklar gelecek” ve Vice City’de aranma seviyesini düşüren hile kodu “leavemealone” GTA oyununa atıfla direnişin dikkat çekici duvar yazılarından birkaçıydı. Bu duvar yazıları video oyun blogu Kotaku’da da “Turkish Rioters Are A Generation Raised On Grand Theft Auto” başlığı ile konu olmuş oldu. 

İlk olarak 1997 yılında çıkan Grand Theft Auto oyunu, Pc için 2002’de çıkan Grand Theft Auto III ve 2003 yılında çıkan Vice City versiyonu ile Türkiye’de de ana akım video oyunları arasında oldukça popülerleşmişti. Bu popülerliği sebebiyle birçok kişi için direnişin sloganları içinde göze çarpan ve tebessüm ettiren bir gönderim oldu. 

Çünkü oyunu sadece bir kere bile oynamış olan, görevleri geçmekten önce polisle çatışmaya girmeyi amaç edinmiştir. Suç odaklı görevler silsilesi içinde attığınız her adımda aynasızlar peşinize düşmektedir. Bir yıldız bir şekilde bertaraf edilebilse de, 2 ve 3 yıldızla birlikte çıkmaz bir yola girilir. Ya safça teslim olacaksınız ya da çatıştıkça artan yıldızlara paralel güvenlik güçlerinin nicelik ve niteliğine karşı yetti gari deyip nuttertools’ları çıkarırsınız. Sonu kodeste biten bu hikayede karakoldan çıktığınız anda geri dönüp baskınla bu döngüye devam edersiniz. Dürüstçe aldığım arabamla şehirde sakin sakin turlayayım, etliye sütlüye karışmayayım deseniz bile bela sizi bir şekilde bulur. Çünkü şehirde Truman Show’daki gibi bir kurguda şuursuzca dolaşan insanların sahte huzur ve sükunet ortamına kendinizi ait hissedemezsiniz. Aksiyon şarttır. Öte yandan San Andreas’da olduğu gibi zaten belanın ve suçun içinde doğmuşsunuzdur. Bununla beraber oyunu ele alırken başından beri semantiğinde temel olan şiddet-suç-argo-küfür odaklı yapıyı vurgulamak ve San Andreas versiyonu ile birlikte daha cinsiyetçi ve aynı zamanda ırkçı ögeler eklendiğini de belirtmek gerekir. Bu yönleri üzerinden değerlendirildiğinde; 

“GTA San Andreas oyununun ırk ve toplumsal cinsiyet ile bağlantılı özellikleri olumsuz stereotipler ile birlikte bilinçli bir şekilde işlemektedir. Bu, kültür endüstrisinin inşa ilkesi çerçevesinde sosyal azınlıkların stereotipleştirilmiş yapılarına biçim vererek, kültürel kimliklerin özsel ve dışsal görünümlerinin potansiyel tehlike olarak nitelenmesine ve aynı zamanda kültürel farklılıkları temel alan toplumsal eşitsizliğin ideolojik olarak meşrulaştırılmasına yol açabilir."[1]

Ancak şiddet-video game-yeniden üretim düzleminden öteye gidemeyen tukakacı pedagojik dil bir noktada yeniden üretim dizgesinin temelini doğrudan şiddet temalı oyunlarda görmeye başlamaktadır. Örneğin gençlerde ortaya çıkan şiddet vakalarının sebebi şiddeti doğuran sosyolojik faktörler görmezden gelinerek şiddet temalı oyunlarda görülmekte. Oysa yalnızca bir yeniden üretim olarak değil, GTA örneğinde olduğu gibi modern Amerikan toplumunun ironik bir temsili olarak da değerlendirme yapmak mümkündür. Konuya geri dönerek ifade edersek, şiddet dijital oyunlarda tanıştığımız bir şey değil, örneğin gezi direnişindeki polis şiddeti gibi gerçek hayatta tanık olduğumuz ve yaşadığımız bir şeydir. 


Peki, bu noktalar açısından bakıldığında GTA oyununu duvarlara yansıyan bir politik dışavurumun simgelerinden biri olarak ele almak mümkün mü? 

Hardcore şiddet ve suç merkezli ana akım bir oyunun direnişin simgelerin biri olduğunu iddia etmek epey abartılı olacaktır. Burada muhtemeldir ki doğrudan doğruya GTA’ya bir gönderim değil, kuşak tartışmalarında da ele alındığı gibi politika ile pek ilgili olmadığı söylenen gençliğin dijital oyun gibi ilgi noktalarından hareketle tepkilerini ifade etmeleri söz konusudur. Tepkileri ortaya çıkaran tüm deneyimleri hesaba katmaksızın dijital oyunlarla yetişen bir kuşağın aniden başlarını bilgisayarlardan kaldırıp aksiyon var dediler geldik şeklinde bu direnişe katıldıklarını söylemek ise şiddet örneğinde olduğu gibi zorlama olacaktır. 

Sosyal hareketlerin dili ve dinamiklerine dair tartışmalar açısından okuduğumuzda insanlar tepkilerini ve fikirlerini ortaya koymak için kendilerine yabancı, uzak ve sıkıcı bir dil yerine kendilerini doğrudan ifade eden, mizahi yönü baskın ve çok çeşitli bir dili tercih etmişlerdir. Bu bağlamda gezi ile başlayan direniş dalgasının en önemli noktalarından birinin de bu olduğunu düşünüyorum. 

Sonuçta, GTA bir simgeden ziyade direnişin özgün metaforlarından biri olmuştur. Ancak dünya sosyal hareketler repertuarına hediye edilen, poma adının verildiği dozerle tomayı kovalama çılgınlığını da belki buralardan açıklayabiliriz.


[1] Jahn-Sudmann, Andreas and Stockmann, Ralf; “Anti-PC Games: Exploring Articulations of the Politically Incorrect in GTA San Andreas”, Computer Games as a Sociocultural Phenomenon Games Without Frontiers War Without Tears, Palgrave Macmillan, 2008.

image source: 1- http://i.imgur.com/JoOjzLy.jpg
Devamını oku...

31 Mart 2013

0 Kaldırım Sosyolojisi

Kaldırımlar, kentsel mekanın en garip unsuru olsa gerek. Kaldırım serçesi, kaldırım yosması, kaldırım mühendisi, kaldırımlara düşmek gibi nitelemeler içerisinde aylaklığın, düşkünlüğün, biçareliğin, zorlu bir yaşamın tasvirini içerir ve toplumun en alt kesimlerinin barınağı olarak anılır. Tıpkı Necip Fazıl’ın Baudelaire esintili şiirinden zihnimize kazındığı gibi “kaldırımlar çilekeş yalnızların annesidir”. 

Kaldırımlar gridir, gecedir, tekinsizliktir, soğuktur, melankolidir, gölgedir… 

Öte yandan ironik biçimde medeniyetin ölçüsü sayılmış, kaldırımların yüksekliği üzerinden kent kültürüne dair analizler yapılmış ve modern kentlerin dizaynında önemli bir role sahip olmuştur. Haussmann, Paris’in imarında bilhassa barikatlara mani olmak amacıyla Ortaçağ’dan kalma iç içe geçmiş dar sokakları yıkıp, geniş bulvarlar inşa etmişti. Bu dönüşüm ve yıkım sürecinde kaldırımlar da yeni sınıfın arz-ı endam edeceği biçimde düzenlenir.* 

Kenti bir uçtan bir uca tavaf eden, vitrinlerin seyrine kapılan Flaneur’ün dans pisti aynı zamanda her alanda dikeyine bir yarışın varolduğu kentin yatay eksenidir. İş bekleyenlerin, temel ihtiyaçları için kuyruğa girenlerin, sefaletin arşınladığı mekandır. Modernliğin iki yüzünde salınan ve kentsel mekanda onun tüm veçhelerinin kristalize olduğu, toplumsal, kültürel, sınıfsal uzamların görünür kılındığı, toplumsal mücadelelerin eylem repertuarına da giren bir unsurdur kaldırımlar. 

Elbette memlekete özgü bir dolu vasfını da saymak gerekir. Belediyelerin daimi şantiye alanı, kentin otoparkı, işportanın sermayesi, esnafın ana tezgahı, gelir-gider defteridir. Esnafın iktisadi koşullarını kaldırımlardan öğrenebiliriz. Canı sıkıldıkça sular onları. Kaldırım taşları da zamanla gevşediği için, bastıkça foşurdayan mayın tarlasına dönüşür adeta. İşte tam da bu husus ona dair zikredebileceğimiz imgelemlerin ötesinde tüm sıradanlığını yüzümüze vurur. Üzerindeki şekillere göre belli bir zikzak çizerek yarı dalgın yürürken o foşurdama anıyla birlikte her şey altüst olur. “Flaneur’ün dans pistiymiş, yemişim imgelemi, melankoliyi, nasıl temizleyeceğim şimdi pantolonun paçasını” diyerek günlük dertlerin peşinde yoluma devam ederim. 

Böyledir işte memleketin ahvali…


*Paris 68’indeki “kaldırım taşlarının altında kumsal var” (sous les pavés, la plage) sloganının böyle bir tarihsel gönderimi de bulunmaktadır.

image source: Roger-Viollet, http://www.parisenimages.fr/fr/popup-photo.html?photo=8870-7 
Devamını oku...

13 Ocak 2013

2 Staylacılığın Küresel Hayaleti: Gangnam Style

Youtube gibi devasa bir video paylaşım servisi içinde kısa sürede 1 milyarı aşan bir izlenme oranına ulaşmak elbette Gangnam Style’ın popülerliğini tartışmak açısından önemli bir istatistiki veridir. Bu verinin oluşum sürecinden (youtube’da trend olmanın öznel ve nesnel dinamiklerinden) bağımsız olarak şarkının ve dansın küresel boyuttaki hızlı yükselişinin -ve muhtemelen aynı hızda unutulacak olan- etkileri üzerinden konuşmak daha yerinde olacaktır. Ancak bu etki formlarını beğenme ya da beğenmemeye ilişkin kanaatleri dikkate alarak değil toplamda bu kanaatleri de içine alan geniş düzleme bakarak analiz etmek de önemli bir husustur. 

Gangnam Style’ın neden hızlı bir biçimde küresel boyutta popüler kültür fenomeni olduğuna dair yapılan yaygın analizler şarkının dile dolanabilen basitliği, akılda kalıcılığı, videoda kullanılan görsel imgeler, dansın farklı, harekete geçirici ve komik bir formda olması gibi tikel çözümlemeler üzerinden olmakta. Bunların her biri şarkının popülerliğinin faktörü olabilir ancak popüler kültürün doğası gereği bu faktörleri halihazırda kendi içinde taşıdığı varsayımı gözden kaçırılmış olacaktır. Yani popüler kültür ürünlerinin her biri zaten bu özelliklerle vücut bulur. Sanki bu endüstrinin ürünü herhangi bir şarkının sözlerinde derin metaforlar konuşuyormuş ya da bestesinde müthiş kompozisyonlar varmış gibi Gangnam Style’ın küresel popülerliğini sözlerinin basitliğine bağlamak anlamsız bir çabadır. Tedrisatı reklamcılık ilmi olanların gösterge avcılığı bunu daha da detaylandırabilir ancak bu yazının öznesi Gangnam Style olmayacaktır. 

Gangnam Style kültür dejatitüsyonunun bir nesnesidir sadece, yerine x konulduğunda değişmeyecek olandır. Bıkıncaya kadar tekrar edilecek ve parodinin parodisi şeklinde yeniden üretilecek olandır. 

İsterseniz son ses açıp coşabilir isterseniz nefret edebilirsiniz. Burada mühim olan nokta bir çeşit küresel dahil olmadır. Dili ne olursa olsun küresel boyutta reaksiyon gösterme hızının muhteşemliğidir. Bunu izledin mi, şunu dinledin mi sorularına cevapsız ve kayıtsız olamayışımızdır. Bizi bir biçimde içine alan bu dahil etme sisteminin gücünü ispata kalkışması ve her kalkışmanın yarattığı çöküntü halidir. Aynı potada eritilenin madeni özünü yitirmesidir. 

Kendi tarzını yerel pazarda göstermeye çalışan staylacılığın ‘yapmacık biricikliği’ küresel pazarda kitlesel talebin etkilerine göre şekillenerek bir ‘yapay aura’ya dönüşmektedir. Oyalanacak şeylerin arayışındaki kitleler ‘kutsal bir törene” iştirak ediyormuşçasına bunun etrafında toplanmaktalar. Gangnam Style kitleleri kendi şeyleşmiş düzeyine çekerek orada bir süreliğine oyalamaya çalışacaktır. Bir süreliğine diyorum çünkü popülerliği için gerekli olan biteviye ve şuursuz tekrar etme aynı zamanda onun sonunu da hazırlamaktadır. Hızlı bir biçimde kitleleri etkisine alan ‘yapay aura’sı aynı hızda büyüsünü yitirmesine sebep olmaktadır. Eğer biraz şanslıysa ilerleyen zamanlarda atıldığı veya atılacağı çöplükten nostaljik yeniden-üretime dahil olabilir. 

Gangnam Style biricikliğini yitirmiş haliyle eğlence endüstrisinin sıradanlaşmış bir nesnesi olmaktan asla kurtulamaz. Etrafını coşkuyla sarmış kitlelere aldanıp sonsuz bir sadakat beklememelidir. Yerini bir başkası alacak ve geriye döndüğünde kendiliğine dair en ufak bir kırıntı dahi kalmadığını görecektir. Yeni olan ise daha baştan tüketilerek yeniden üretilmiş olma paradoksu içinde yorgun düşeceği gibi kitleler de kendi yorgunluklarını görmezden gelerek hayali bir dinamizmin içinde bu küresel törene dahil olamaya devam edecektir. O halde bu yazının öznesi yine Gangnam Style olamayacaktır.
Devamını oku...

2 Kasım 2012

1 Super Mario ve İtalyan İşçi Sınıfının Amerika Serüveni

Tüm zamanların en popüler oyunlarından biri olan “Super Mario Bros.” çoğu insan için video game ile eşanlamlıdır. 

Bilindiği üzere Mario kardeşi Luigi ile birlikte Mushroom Kingdom’daki Princess Peach’i Koopa denen ejderhadan kurtarmaya çalışan İtalyan asıllı bir tesisatçıdır. Mario aslında süper kahramanlar dünyasının karakterlerine pek benzemez. Tek gerçek yeteneği zıplamaktır, yediği mantarların ona kattığı büyüme-küçülme özelliği dışında kendi başına üstün güçleri yoktur. Ayrıca bir süper kahraman kıyafeti de yoktur, onu hep işçi tulumuyla görürüz. Bütün donanımı bundan ibarettir. Tam anlamıyla vasıfsız bir işçi, vasıfsız bir kahramandır. 

Mario hedefi doğrultusunda yalnızca ileri gider. Ne olursa olsun geriye dönüp vakit kaybetmenin anlamı yoktur. Bu mesaj aynı zamanda amacın peşinde koşarken tereddüt etmemeyi simgeler. Mario sıkı çalışma, azim ve sarsılmaz bağlılığın sembolüdür. Prensese olan aşkıyla nice engelleri, nice dehlizleri cansiperane bir şekilde aşmaya çalışır. Ama epik yorumu bir kenara bırakırsak buradaki püriten ahlak gönderimleri üzerinden başka bir çerçeve oluşturulabilir. Kapitalizmin işçi sınıfına sunduğu dünya gibi. Şayet pirana bitkileri gibi unsurları ortadan kaldırdığımızda tuğlalar, borular ve tünellerden ibaret bir yaşam dünyası ortaya çıkar. Prensesin peşinde yeraltında mücadele vermeye bile katlanır. Hatta bu dünya bazen içinden çıkılmaz bir labirent halini alır. Ne kadar mücadele verirse versin “tebrikler ama maalesef prenses başka kalede”dir. 

Mario’nun serüveninin tekabül ettiği gerçeklik belki de ondokuzuncu yüzyılın sonralarına doğru Avrupa’dan Amerika’ya uzanan devasa işçi göçüne kadar uzanır. Yalnızca İtalya’dan 1880-1920 yılları arasında 4 milyonu aşkın göç olmuştur. O tarihlerde İtalya’da işçiler derin bir yoksulluk içindeydi ve özellikle güney İtalya’da sefalet hüküm sürmekteydi. Amerika, iş arayan bu yoksul İtalyanların ortak kaderi olmuştu. Hikayenin bundan sonrasına dair ise o meşhur “Little Italy” ve mafya savaşları akla gelir. Ama yalnızca Al Capone ya da Carleoneler’den ibaret değildir bu serüvenin tarihi, anarşist görüşleriyle bilinen ve suçsuz oldukları ispatlanmasına rağmen elektrikli sandalyede idama mahkum edilen Sacco ve Vanzetti’yi de ağır iş koşullarında çalışmaya mahkum milyonlarca İtalyan işçiyi de belirtmek gerekir. İlk kuşağın tamamı, ikinci kuşağın ise yüzde 70’inden fazlası büyük şehirlerde vasıfsız işgücü durumundaydı. Göç dalgalarını özellikle kriz döngüsüne bağlı olarak analiz ettiğimizde, niceliksel büyüklüklerin 1882-85 bunalımını, 1893 ve 1907 paniklerini, 1920-21 ve 1929 Büyük Buhranı’nı takip ettiği ortaya çıkmaktadır. 

İlerleyen tarihlerde de Amerikan ekonomisi krizlerle süregelirken, 1977 yılında bir başka hikaye başlar. Shigeru Miyamoto adlı Japon bir genç Nintendo’da çalışmak üzere Amerika’ya göç eder. Batma noktasındaki şirkette önce birkaç oyun denemesi yapar. Bu denemelerden en bilineni Donkey Kong’dur. Şişman, pos bıyıklı bir marangoz olan Jumpman isimli kahramanımızın amacı sürekli fıçılar atan bir gorilin elinden prensesi kurtarmaktı. Donkey Kong’un arcade sektörünün gelişiminde çok önemli bir rolü olsa da asıl etkiyi yerini bırakacağı Mario Bros. 1983 yılında ve Super Mario Bros. 1985 yılında gerçekleştirecekti. Neredeyse tek başına krizdeki oyun sektörüne büyük bir canlılık katmıştır. Amerika’daki çocuklar üzerinde Mickey Mouse’dan bile daha fazla etkiye ve şöhrete sahip olduğu söylenen bu oyun 40 milyonun üzerindeki kopyayla tüm zamanların en çok satan oyunu olarak kabul edildi. (Bugün ise Wii Sports’un ardından ikinci sıradadır.) Mario’nun çıkışı ayrıca 1980’lerdeki resesyonun etkilerinin toparlanmaya çalışıldığı bir döneme denk gelir. Apple’ın Lisa ve ardından Macintoch’u piyasaya sürmesi, IBM’in yeni ataklar içinde olması gibi bu dönemdeki benzer gelişmelerle birlikte düşünüldüğünde krizin aşılmasında yeni gelişen bu sektörün oldukça önemli bir paya sahip olduğu iddia edilebilir. Diğer taraftan Mario’nun dünyası insanlara Disney’den sonra yeni bir hayal dünyası sunma anlamında önemli bir işlevi simgeler. Yeni fırsatlar, yeni umutlar… 

Böylelikle İtalyan işçi sınıfının Amerika serüveni ile Mario arasındaki bağlantı ekonomik krizin yarattığı farklı hikayelerin kesişimde biçimlendirilebilir. Miyamoto neden İtalyan asıllı bir işçiyi kahraman olarak düşündü acaba? Kendisi oyunu hazırlama sürecinde birçok çocukluk deneyiminden yola çıktığını belirtiyor. Belki de o süreçte evindeki ya da ofisindeki vanaları tamir ettirmek için çağırdığı tesisatçı üçüncü kuşak bir İtalyandı. Kimbilir… Her ne kadar inkar etse de Mario'nun mantar yiyerek büyümesinde Alice in Wonderland’dan esinlendiği iddia edilir. Sipariş ettiği mantarlı pizza basit bir çağrışım yaratmış da olabilir. Ama şu nokta ilgi çekicidir: Mario’nun prensese ulaşma yolunda sıkça karşılaştığı çatık kaşlı mantarların adı “goomba” idi. Bu kelime İtalyan asıllı maço erkekleri tanımlamak için kullanılan ve aşağılayıcı bir anlam içeren “goombah” kelimesiyle benzerlik gösterir. Etimolojik kökeni itibariyle Neapolitan diyalekten (Campania) türeyen ve yakın arkadaş anlamına gelen bir kelime olsa da Amerika’da mafya üyelerini tanımlamakta kullanılır. Yani Mario “umut ülkesi” Amerika’da hayallerine ulaşmak için mafya gibi kötü yollara sapmadan, sahip olduğu çalışma ahlakı ile onların tepesine zıplayarak erdemini göstermek istiyordu. Öte yandan oyunun komünist simgelere gönderme yaptığını düşününler de var. Giydiği kırmızı gömleği, Stalinvari pos bıyığı, kalenin tepesinden çıkan kızıl yıldızlı bayrak ve Mario ile Luigi’nin baş harflerinin ML (Marksist-Leninist) olması gibi. 

Mario sınıfını ve mesleğini sembolize eden araçlarla ideallerine ulaşmaya çalışarak güçlü bir mesaj bir vermekteydi. Belki de söylemek istediği sadece yaşadığımız dünyanın gördüğümüzden çok daha fazlası olduğudur.

Devamını oku...

17 Eylül 2012

3 Kutsal Şekerlik

Kapı kapı dolaşıp şeker topladığımız bayram günlerini yad etmeye şimdilik niyetim yok. Hele ki şeker bayramı geçmişken. Belki çocuk zamanlara geri dönmek hikayenin başlangıç noktası açısından zaruri ama en başta rengarenk şekerlerin parıltılı dünyasının o zamanlara ait nostaljisinden dolayı şeker bayramı demediğimi de belirtmeliyim. Hatta rengarenk imgelemleri bir kenara bırakayım, açık söylemek gerekirse oldukça gecikmiş bir gerçekle yüzleşmenin verdiği sıkıntı beni buralara sürükledi. Sıkıntıya hasıl olan da şekerler değil aslında. Bayram şekerlerini içine koyduğumuz şekerlik. 

Kimin tarafından verildiğini hatırlamıyorum ama ben küçükken evimize gelen misafirlerin bir hediyesiydi bütün bir gizemin başlangıç noktası. Hediyeden memnun olmakla beraber kutuyu açınca ortaya çıkan metal, üzerinde delikleri olan, kapalı durunca kubbe, iç içe geçen yapraklar açılınca tepsi biçiminde olan nesnenin ne işe yaradığını ayıp olur diye soramadık sanırım. Daha sonra aile eşrafı olarak bunun şekerlik olduğuna kanaat getirdik ya da ben topladığım şekerleri içine koyunca işlevi bu şekilde ortaya çıkmış oldu. Kimse de sorgulamadı. İnancın temel çıkışı bu şekilde belirdi. 

Aradan geçen onca yılın ardından, bugün o nesnenin aslında sebze haşlama aparatı olduğunu öğrenmiş bulunmaktayım. Israrla ve kararlılıkla şu yaşıma kadar inandığım şeyin basit bir gerçekle sarsılması benim için gayet elem verici oldu. 

Bir şeye inanmak ve zaman içinde ona dair oluşturulan kutsallık ile yüzleşmenin sıkıntılı olduğunu kabul edebilirim ya da zaten kutsal gerçeğin hep ötesindedir diye kendimi avutabilirim. Ama meselenin buralarında oyalanacak değilim. 

Evvela o bir hediyeydi. Kutsal bir görünüm almasının bundan daha arkaik bir sebebi olamazdı. Maori hediye kültüründe, hediye olarak verilen şeyin (taonga) bir ruhu (hau) bulunmaktadır. Açmış bir çiçeği andıran şekerlik aracılığıyla şekerler misafire ikram edilerek hau dolaşıma girmiş olur. 

Mekansal olarak ise, şekerlik misafir odasının tam ortasındaki sehpanın üzerinde yer alırdı. Bu haliyle evrenin merkezindedir. Tavandaki lambadan üzerine ışığın yansımasıyla parıldayan bu yarım küreyi taşıyan sehpa göğün direği inancının bir yansıması olarak görülebilir. Sehpa ile şekerlik arasında bulutları andıran iğne oyası sehpa örtüsü ve en zeminde bir okyanusu andıran Isparta halıları serilidir. Dörtlü kozmik eksen tamamlanmış olur. Böylece gök-yeryüzü benzeşimi varlığın bütün düzeylerinde sayısız büyülü tekabüliyetler doğurur. Bütün bu imgelemler, misafir odasının bir ev için önemi ve o zamanlar işlemeleriyle gotik bir katedrali andıran vitrin ile de bütünleşince kutsallık kendini inşa etmiş olur. 

Ancak kutsalın dizaynı üzerine titizlikle kafa yoran birisi tılsımı yaratanın aynı zamanda o şeyin hangi maddeden yapıldığıyla alakalı olduğunu bilir. Birçok kültürden örneklemek mümkün ama demir ister gökten düşmüş olsun isterse toprağın bağrından sökülüp alınmış olsun her durumda kutsal güçlerle yüklüdür ve metalin okült niteliklerine olan inanç süregelmiştir. Metale hürmet, kendi içinde ve kendisi için bir nesneye tapınma yani bir nesne fetişizmi değildir, burada tanıdık evrene ait olmayan, başka yerlerden gelen, dolayısıyla bir öte dünya işareti, aşkınlığın az çok bir imgesi olan yabancı bir nesneye duyulan saygı vardır. 

Nihayetinde, tüm görünümleriyle şekerlik, belki de farkına varmadan tapındığım bir şey haline dönüşmüştü. Kutsalın belirişi de imgelemlerin katmanlaşmasıyla oluşur. Bu ne kadar nesneden soyuta taşınırsa o kadar güçlü olur ama bazen onun bir sebze haşlama aparatı öğreninceye kadar sürer. 

Ben yine de, sebze haşlamayı bir ritüel haline getirip, tencere, ocak, su ve ateş düzleminde yeni tariflerin peşinde koşmak için bu nesneye bir şans vermeyi tercih edeceğim.
Devamını oku...

14 Eylül 2012

8 Staylacılık

Bundan birkaç sene önce popüler gündemde fırtına gibi esen “apaçi” kodlaması son dönemde etkisini biraz daha azaltsa da (ya da yerini başka kodlamalara bıraksa da) zaten neyi tanımladığı belirsiz olan boyutu artık her şeyi içine alabilen amorf bir yapıya bürünmüş gözükmekte. Bu mevzuda kültürel kodları ifşa eden ilk yazılar, bu blog yazarlarından Babaaa tarafından yazılıp çizilmişti. Ama “apaçi dansı” olarak adlandırılan mefhumun sosyal medyada ve popüler kültür alanında nasıl patlamaya dönüştüğüne dair süreci tekrar gözden geçirmekte fayda var. 

Evvela, “apaçi” kodlaması da video ve imajlarla desteklenen bu tür dans ve kültür formları da yeni bir şey değildi. “Buca Gedizlilerin asker uğurlaması”, “Buca Gedizlilerin kopması” videosu bir anda nasıl “apaçi dansı” olarak adlandırılmaya başlandı ve onu aşan belirsiz bir biçime kavuştu? 

Süreç şu şekilde işliyor gibi: öncelikle ‘keşifçiler’ tarafından youtube benzeri video paylaşım sitelerindeki ilginç, absürd, komik, akla hayale gelmeyecek, bu da mı dedirten cinsten videolar taramalar sonucunda ortaya çıkarılır ya da bu tür videolar doğrudan yüklenmiş olur. Daha sonra ‘yayıncılar’ devreye girer ve bu videolar ‘yaran youtube videoları” gibi başlıklar altında (burada kritik nokta “tag”lerdir) çeşitli sosyal medya platformlarında yaygınlaşır. Bu paylaşımlar en nihayetinde her türlü platformda karşımıza çıkan, türlü arkadaşlar vesilesiyle “aha sen şunu izledin mi, bak çok komik video” gibi şuursuz telkinler vasıtasıyla internet fenomenine dönüşme yolunda ilerler. Bu alemdeki herkesin bir şekilde parçası olduğu bir süreç. 

“Apaçilik” denilen mefhum da benzer şekilde gelişti. Patlamaya vesile video öncelikle “Buca Gedizlilerin asker uğurlaması” olarak bilinen, outro lex eşliğinde çatla-patla dans eden Gediz Mahallesi gençlerinin asker uğurlamasındaki görüntülerin ibarettir. Özellikle 80’lerden bu yana düğünlerde ortaya çıkan, “crazy dance in kayseri” gibi örneklerde aşina olduğumuz dans figürlerinden açıkçası bir farkı görünmemektedir. Bu video pekala “eğlenceli” olarak değerlendirebilir. Ancak meselenin başka bir boyutunun da olduğu ortadadır. Neden apaçi dansı, apaçi marşı ya da ayini olarak kodlanmıştır? Burada dansın öznesi olan “esmer gençlere” yönelik bilinçli ya da bilinçsiz olarak ideolojik-kültürel-sınıfsal kodların dile vurması durumu söz konusudur. 

Gediz Mahallesi, İzmir’in Buca ilçesine bağlı, bugün Göksu mahallesi sınırları içinde yer alan bir Roman mahallesidir. Çeşme otobanı kenarına itilmiş Mustafa Kemal Mahallesi gibi ağırlıklı olarak alt sınıflara mensup, informel sektörlerde geçimini sağlayan, sokaklarında sanayici gençlerin modifiye-fink attığı bir yerdir. Memlekette Romanlara yönelik “apaçi”, “komançi” gibi ardılında hareket içeren tanımların yapılması oldukça eskiye dayanır. Söz konusu fenomen videonun kodlamasındaki “apaçi” de apaçık buradan gelmektedir. (ideolojik video-tag) “Apaçi” sözcüğünün zamanın western filmleri ve çizgi romanlar aracılığıyla empozisyonu gibi başka tarihsel göndermeleri de mevcuttur. Ancak mesele tam da Gediz’deki kompozisyonunun ideolojik yansımasıdır. 

Buca Gedizlilerin Kopuşu, ardından Ankara Kızılay’da bir üst geçidin ortasında dans eden gençler ve yaralı sıtayla, mahkum 55, gizemli rapçi diye uzayıp giden yeni yetme arabesk-rapçiler… Aslında bakıldığında bu üç videoda saç şekilleri, müzikler ve giyim-kuşam vs. açısından birbirinden farklı üsluplar söz konusu. Dahası bu artık öyle bir kodlama halini aldı ki, sınıfsal aidiyetleri, müzikal tercihleri, yaşam kültürünü, giyim-kuşamı aşan, hemen hemen her şeye kolayca yakıştırılan bir anlamsızlığa büründü. Bonzayici mahalle gençliğinden bıyıklı-göbekli amcalara, elektro danstan halay çekenine, ronaldosundan ötekine berisine… Bütün bunları birada kodlayan şey nedir peki? Belki de şimdiye kadar total olarak adı konulamayan ama ‘senin’ alanına girmeyen her şeyin adı “apaçilik” olarak çabucak benimsendi. 

“Apaçilik” hiçbir şey ifade etmemektedir. “Apaçilik” diye bir şey gerçekte hiç olmamıştır. 

“Apaçilik” dışsal, “stayla” içsel bir tanımlamadır. “Apaçilik” onlara atfedilendir, totalleştiricidir, “stayla” kendini ifade ediş biçimidir. Stayla, stil-tarz demektir. Ve kendisini Crew’de konumlandırır. Crew rap literatüründe tayfa anlamındadır. Ankara Crew, Hatay Crew, Batman Crew gibi. Kendi hayatlarını, kendi dünyalarını anlatırlar. 

Eğer kastedilen arabesk-rap formu ise bu gençlerin kendilerini ifade ediş biçimi olarak “stayla” tanımlaması daha doğru bir analiz düzeyi verecektir. Hatta tumturaklı bir sosyolojik analiz yapmak gerekir ki, bu müzik türünü beğenen gençlerin sayısı ortada görünenin ötesindedir. Mahallesinden köyüne, kışlasından sanayisine memlekette belki de gençlerin en fazla dinlediği müzik türüdür. Burada staylacılığın sosyolojik boyutlarını sergilemek mümkün değil ama “Popüler Kültür ve Orhan Gencebay Arabeski”, “Arabeskin Anlam Dünyası: Müslüm Gürses Örneği” gibi “geçmiş döneme ait ve artık tedavülden kalkmış olan arabesk formu” üzerine yapılmış çalışmalar gibi, bu yeni arabesk-rap formunun anlam dünyası üzerine de sosyolojik çalışmalar yapmak gerekecektir.
Devamını oku...
SST Atölye