26 Aralık 2012

0 Ne Değil ki Hiç


“Süreci anlamak için yapılaştırmaya mecbur kalan sürecin içindeki süreçtir özne; sürecin içindeki süreç olmasından dolayı sürecin taşıyıcısı, üreticisi, değiştiricisidir.” 

İlk önce kilise olarak inşa edilmiş daha sonra cami olmuş daha sonra ise Bahai Mabedi olmuş binanın giriş kapısında uyandı kadim uykusundan. Yerde yatan bir çocuğun midesinde parçalanmadan kalan tavuk tanelerini ayıran başka biriyle karşılaştı ilk önce. Çocuğa baktı beyazdı, canlıydı rengi; diğerine baktı gri, bazı yerleri siyahımsı ayakları ise açık gri. Adım atmayı öğrendi Hiç, birkaç adım sonra bir şeyin içinde bir şeyi fark etti, aynaydı bu, kendisini yansıtıyordu. Aynadaki yansımanın yerde yatan çocuğu yiyene benzediğini fark etti, aynadaki parmaklara odaklandı mumumsu kıvamdaydı, kendi parmaklarına baktı, elini salladı uzuyordu, aynaya bir adım attı, aynadaki de kendine; korktu ilk başta bu yaklaşmadan, durdu, incelemeye devam etti yansımayı. Büyük bir patlamayla yansımaya doğru hızlıca savruldu. Binanın giriş kapısı patlamıştı, kapıdan içeri bir yaratık girmişti. Uzun saçları vardı yaratığın, parmaklarına baktı sarkmıyordu aksine elinde tuttuğu bir aleti sımsıkı sarmıştı. Morumsu bir kıyafeti vardı yaratığın ve bembeyazdı teni. Bir anda karşısında buldu yaratığı, yaratık o an kendine bakıyordu... 

Yaratık ortadan kaybolmuştu, gözlerini ilk açtığı noktadaydı, yanında birisi yerde yatan çocuğun midesiyle haşır neşir olmaya devam ediyordu, onu inceledi aynada gördüğünü hatırladı. Aynaya gitti tekrar eski tanıdık bir yüz görmüş gibi heyecanla sevindi, daha sonra arkasına dönüp yerde çocuğun üstüne yatana baktı evet o bu değildi, aynadaki başkasıydı. Tekrar büyük bir patlama sesi duyuldu ve o, en son gördüğü görüntü. Bu sefer ilk patlamadaki kadar heyecanlanmamıştı, direkt olarak içeri giren yaratığı inceledi, renklerinin çokluğu ve yaratığın deri bir ayakkabısı büyülemişti onu, kendi ayaklarına baktı çıplaktı. Çıplak ve boyutları birbirinden farklı, yaratığa baktı çok yükseğe sıçrayabiliyordu, acaba kendi de sıçrayabilir miydi, tam sıçramak için yerden gücünü alırken tekrar yaratığı karşısında gördü... 

Tekrar gözlerini açtı. Hiç sanki büyük bir güç onu o noktadan uzaklaştırmak istemiyordu, acaba onun da çocuğun midesinden çıkanları yemesi gerekiyordu. Diğerinin yanına oturup onu taklit etmeye başladı, bir şeyi alıp çocuğun midesinden kendi ağzına götürüyordu. Çocuğun midesine elini daldırdığında sıcaklığı hissetti, ürkmüştü bu sıcaklık karşısında bir anda elini geri çekti, eline baktı yerinde duruyordu, yeniden çocuğun midesine elini daldırdı sanki midesinde bir şeyleri arıyordu ama ne aradığını bilmiyordu. Çocuğun parmaklarını fark etti sonra elini midesinden çıkardı, parmaklara dokundu. Hem sertti hem de yumuşak sanki bir şey o parmakların kendi parmakları gibi akmasını engelliyordu, ne olabilirdi ki, bir anda tüm gücüyle kopardı parmağı, incelemeye başladı kırmızımsı bir sıvı akıyordu, o anda gene büyük bir patlama oldu. Elindeki parmaktan gözlerini ayıramadı Hiç onun geldiğini biliyordu, yanına doğru yaklaştığını hissediyordu. Yaratığın ayaklarını hatırladı, yanındakini iterek çocuğun ayaklarına baktı, ayakları yaratığınki kadar büyük değildi, daha küçüktü, onun da ayağının etrafında bir şey vardı, o şeyi yerinden çıkarmak istedi... 

Giriş kapısına baktı gözlerini açtığında, kapı yerindeydi, yaratık o kapı patlayana kadar gelmeyecekti, hemen diğerinin yanına oturdu önce çocuğun parmağını kopardı ve diğerini taklit ederek yemeye başladı, ağzından akan sızıntı ona rahatsızlık vermiyordu ama o kan kokusu midesini bulandırıyordu. Hızlıca çocuğun ayaklarını saran şeyi ayağından çıkarmaya çalıştı ama olmuyordu, çekiyordu fakat yerinden çıkmıyordu, çocuğun ayağını ısırmaya başladı belki böyle çıkarmayı başarabilirdi, her ısırıktan sonra ağzına gelen et parçalarını yere tükürüyordu. Dışarıdan gören birisi onu çocuğun bacaklarını yediğini düşünebilirdi ama o zaten çocuğun parmağını yemişti, çocuğun parmağına sertliği veren şey içindeydi ona da sertlik verebilirdi. Bir ısırık, bir ısırık daha, koparabildi en sonunda çocuğun ayağını fakat bu seferde ayakkabının içindeki ayak çıkmıyordu, hızlıca salladı ayakkabıyı ve o an patlama gerçekleşti. Patlamanın sesi ürkütmüştü Hiç’i, artık zamanın geldiğini biliyordu. Büyük bir zorlamayla ayakkabının içinden çocuğun ayağını çıkardı ve içine kendi ayağını sokmak istedi fakat beceremedi, yaratığın yaklaştığını gördü, ilk karşılaştığı gibi hızlı hareket etmiyordu yaratık, yavaş yavaş yaklaşıyordu, azıcıkta olsa ayakkabıya ayağını soktu ve yaratığa baktı, yaratık da durduğu yerde onu inceliyordu. Evet, ayakkabı işine yaramıştı yaratık durmuştu, göz göze geldi yaratıkla, gözlerinin maviliğini gördü, ne aynadaki yaratık gibiydi ne de yanındaki gibi. Yaratığa parmağıyla gözlerini işaret ederken kendi parmaklarına baktı, parmakları hala sarkıyordu; demek ki çocuğun parmaklarına sertlik veren şey onda işe yaramamıştı. Ona dokunabilir miydi acaba, elini yaratığa doğru uzattı... 

Ayakkabı ayağında değildi, çocuğun parmağı çocuktaydı ve kapı patlamamıştı, o an her şey ilk haline dönmüştü ilk gördüğü hale, yaratığın gözlerini hatırladı, maviliğini, çocuğun gözlerini merak etti, çocuğun kapalı göz kapaklarını açtı onlarda maviydi. Yanındakinin gözlerine baktı sarımsı irinin içinde kahverengi, karanlık göz kapaklarından biri gözünün yarısını kapatmış, aynaya gitti bu sefer oradakinin göz rengi neydi, baktı inceledi yerde oturanla aynıydı. Kendi gözlerine dokunmak istedi aynadaki de kendi gözlerine dokunuyordu, elini salladı o da sallıyordu. Bağlantısını çok geç olsa da kurabilmişti karşısındaki kendisiydi ve kendisi yerde çocuğun midesindeki tavuk parçalarını yiyene benziyordu, o yaratıkla da bu çocuk. Tekrar büyük bir patlama ortaya dağılan kapı parçaları, gelen yaratıktı. Yaratık bu sefer daha da yavaş adımlarla yaklaşıyordu, durdu hiç hareket etmedi bu sefer yaratık ona bir süre baktı ve sonra ilerledi. Yerde yatan çocuğa yaklaştı ve elindeki şeyi diğerine doğru savurdu. Bir anda ortadan kaybolmuştu, kendine benzeyen ve kaybolurken yeşil bir sisin içerisinde $5000 görünmüştü. Yaratık bu sefer ona doğru baktı ve... 

Her şey yerli yerindeydi, kendisine benzeyene baktı bu sefer, yeşil sisi ve $5000’ını tekrar görmek istiyordu, onun içinde diye düşündü, yaratık geldi ve onu oradan çıkardı. Onu oradan kendisi çıkarmak istedi, fakat nasıl olacaktı ki bu, bir eliyle hızlıca kendine benzeye vurdu, bir şey olmadı tekrar tekrar vurmaya devam etti, eliyle olmamıştı çıkmıyordu. Yaratığı hatırladı, elindeki bir şeyle vurmuştu belki o da başka bir şeyle vurmalıydı, çocuk yaratığa benzediğine göre çocuğun elini de çıkarabilirdi o görüntüyü, belki de kendine alabilirdi $5000’ı ne de olsa daha yaratığın gelmesine vardı. Çocuğun kolunu tüm gücüyle çekti ve kopardı koparma anıyla patlama anı bir olmuştu. Tüm gücüyle kendisine benzeyene vurmaya başladı, vurdu vurdu vurdu ama olmuyordu, $5000 çıkmıyordu, yaratık yanlarına kadar gelmiş onun diğerine vurmasını izliyordu. Vurmaktan vazgeçti, yaratığın vurmasını izlemek istedi acaba o nasıl vuracaktı kendine benzeyene. Elindeki metal bir şeyle vurdu yaratık ve tekrar o muhteşem görüntü sisler içerisinde $5000. Demek ki sadece o metal şey çıkarıyordu yerinden. Onu almalıydı yaratığa doğru adım attı... 

Tekrar başa dönmüştü, bu sefer kararlıydı yaratığın elinden o şeyi alacaktı ama nasıl, önce kapı patlıyordu sonra yaratık içeri giriyordu o zaman kapı patlamadan önce ne oluyordu. Kapının yanına yaklaştı açmak istedi açamadı, kapının kenarına çekildi daha sonra beklemeye başladı evet önce yaratığın elindekini alacaktı daha sonra çocuğun midesinden yemek yiyene vuracaktı belki öncesinde yaratığa vurabilirdi. Acaba yaratıktan da çıkar mıydı ki, bekledi bekledi önce bir tik sesi geldi kapıdan yaratık yaklaşıyordu, kapı patlar patlamaz kapıya doğru atlayacaktı, kapı patladı ve tüm hızıyla kapıdan dışarı sıçramaya çalıştı, kendisi havadayken bir anda durdu her şey, kıpırdayamıyordu, hareket edemiyordu, tam karşısında yaratık vardı o da hareket edemiyordu, her şeyin sallandığını hissetti kendisi, yaratık, bina, o an havada kalan kapı parçaları her şey sallanıyordu, her şey yıkılıyordu. 

Teknik servis notu: 
Kullanıcı şikayeti: Oyun oynarken bir anda pc kapandı ve tekrar tekrar denememe rağmen açılmadı, tam anakart ekranı geliyor ama gerisi gelmiyor. 
Teknik servis incelemesi: Hard disk boot sector 
Çözüm: Hard disk değişimi
Devamını oku...

11 Aralık 2012

2 Fucking State ya da Ölüm (Siktiğimin Devleti)


 “Ya devlet bireyi ve toplumsal hayatı daima ezerek, insanın etkin olduğu bütün alanları ele geçirerek savaşlara ve iktidar mücadelelerine, bir tanrının yerini diğerinin aldığı saray darbelerine yol açacaktır, ki bu gelişmenin sonucunda kaçınılmaz bir biçimde ölüm vardır, ya da devletler yıkılacak ve özgür anlaşmasıyla bireylerin ve grupların canlı insiyatiflerini bir ilke olarak benimseyen binlerce merkez yeniden hayat bulacaktır.”

Pyotr A. Kropotkin

“Devlet insanlar arasındaki bir koşuldur, belli bir ilişkidir, bir insan davranışı tarzıdır. Bizler başka ilişkiler üzerinde anlaşarak, farklı davranarak onu yok edeceğiz.”

Gustav Landauer


Weberyan bir bakış açısıyla işe giriştiğimizde devlet, şiddeti kullanma tekelini elinde tutan tek meşru güç olarak karşımıza çıkar. Temeli meşruiyetin kaynağına dayanan oldukça tartışmalı bir bakış olsa da, bugün devlet Weber'i haklı çıkarmak istercesine bu yolda dümdüz ilerlemektedir. Bir insanın bir başka insanı ya da insanları öldürmesine cinayet veya katliam adı verilirken, bunu devlet yaptığı zaman eylem bir anda sihirli bir biçimde idam, müdahale, operasyon vb. gibi isimler almaktadır. Toplumsalın buna karşı geliştirdiği bir refleksten bahsetmek isterdim ancak aynı toplumsal, zaten adına ulus denilen ve insanlık tarihinde çok da eski olmayan başka bir salaklık uğruna devletinin kendisini koruduğu yalanına köpeklik etmekte (köpekleri tenzih ederim).

Rousseau'ya dayanarak söylersek, bilinmeyen bir tarihte toplumsal bir sözleşme imzalayarak yetkilerimizi ve haklarımızı devlet denilen bu aşağılık kuruma verdiğimizden beri insanlık olarak burnumuz boktan kurtulmadı. O günden beri sanki bir distopyanın içinde yaşıyoruz. Yaşama ya da ölme hakkımız bile devlet tarafından belirleniyor. Mesela devletin işlediği cinayetlerden, hadi güzel adlandırma yapalım, idamlardan önce idam mahkumlarının sağlık muaynesinden geçtiğini belki de çok sayıda kişi bilmiyordur. Bu kararı kendi iradenizle devletten önce verir ve kendinizi öldürmeye kalkarsanız devlet buna asla katlanamaz. Yapma bak, çok üzülür. Sizi yine bir güzel tedavi eder. Devlet öldürme yetkisini sadece kendisine ve dolayısıyla etrafındaki kurumlara ve onlar için çalışan köpeklere bahşettiği için devletten izin almadan asla ölemezsiniz. Bu yüzden devlet sizi öldürmeden önce muayne eder; sağlıklı olarak ölmeniz için. İntihara teşebbüs edip de başaramazsanız, tedavinizin akabinde yine devletin köpekleri tarafından gözaltına alınırsınız. Suçunuz devletten habersiz ölmeye kalkışmaktır. Geçenlerde gazetede çıkan bir haber işin boyutunu çok daha okunaklı biçimde sunuyordu. Etrafa rastgele ateş açtığı için tutuklanan ve cezaevine koyulan inşaat işçisinin kanser yüzünden altı aylık ömrünün sadece bir ayı kalmıştı ve devletin kendisine verdiği ceza 16 yıl 8 aydı. Ama bu sefer tedavi ya da evinde ölme isteği de geri çevrilmişti bir insanın. Devlet bir ay ömrü kalan, yasalarıyla 16 yıl ceza verdiği insanın, yine kutsadığı sikindirik yasalarıyla ömrünü uzatabileceğini mi düşünüyordu yoksa? Daha da ironik olan bu insanın temel bir insan hakkı olan sağlık hizmetlerinden yararlanması devlet tarafından engellenmişti (yeşil kartı iptal edildi). Ama öyle deme bak, hayatının bir yerinde sana güzellik de yapıyor devletin arada bir kendince. Tebaasından penisi olan, sağlıklı olarak fişlediklerini kendi bünyesine alıyor ölsün ya da öldürsün diye. Ama insan değilsin orda da, merak etme. Sadece malzemesin, eğitimde ölürsen zaiyat, savaşırken ölürsen şehit, insan olduğunu hatırlayıp reddedersen de hain.

Sadece ölmek eylemiyle ilgili de değil bütün bunlar. Öldükten sonra bile bedeniniz hakkında söz sahibi olamıyorsunuz. Tabi sınıfsal bir durum söz konusu aslında burda. Söz gelimi kendinizi yaktırmak isterseniz ve paranız varsa, en yakın krematoryum ülke dışında. Ölmek bile eşitlemiyor bizi. Ne kadar ironik. Sosyal devlet olsa fena mı? Yakarlar değil mi? O da aynı bokun laciverti olmasın sakın. O da kendi başına bir şeyler yapmana izin vermiyor, merak etme. Her şeyin başı "normal". Normal olana göre belirleniyor bütün pratikler. 

Rivayet edilirki, zamanın İngiltere'sinde bir adam kendi boğazını keserek intihar etmeye kalkışmış ancak sorumlu  mu yoksa sorunlu mu olduğu bugün bile tam olarak bilinemeyen yurttaşlar tarafında kurtarılmış. Zamanın yasaları ve mahkemeleri "insan hayatına verdiği değerden" ötürü, sonlandırmaya çalıştığı şey kendi canı olduğu halde adamı cinayete teşebbüsten yargılamış ve suçlu bulmuş. Aynı yasalarda, kasten bir insanı öldürmeye çalışmanın cezası belliymiş: Asılarak idam. Adam, boğazını derin kestiği için iyileşmesi belli bir zaman almış ancak bitmemiş. Ardından idam günü gelmiş ve kendi boğazını kesmeye çalışan bu adamcağız, insanlığın bilinmeyen bir tarihinde haklarını devrettiği kurum tarafından boğazına bir ip geçirilerek, tam olarak iyileşmediği için boğazındaki dikişler, asıldığı sırada patlayarak ve boynu açılarak orada can vermiş.

Biz de seyretmişiz.

Devamını oku...

7 Aralık 2012

0 Mor Tavşan

Kola mı üçü bir arada mı, belki de bir bira, kulağına Iyeoka’dan Simply Falling akarken aslında kırmızı şarap daha iyi giderdi ama yok yok olamaz yetiştirmem gerekiyor diyordu, bu gece o aptal makale bitecek zaten son geceye kadar ertelemişti fakat hala da ertelemek istiyordu. 

Elinde kolasıyla arşınlıyordu odayı ve kulağına akan Awolnation ritimleri. Odanın ortasında ritme bırakmıştı kendini, eylemlerini o an notaların dansı kontrol ediyordu, hafiften öne atılan adım daha sonra geriye hızlı bir tane, hafiften oynayan omuz, sanki Leon’un sahnesini hiç kimseye karşı canlandırıyordu. 

This is how an angel dies 
I blame it on my own sick pride 

Anını tarif eden sözler, kendisine yelken mi alsaydı, yok yok keşke yelken olsaydı, belki de büyük bir balinayla arkadaşlık edebilirdi, o an dansın ortasında hem küçük bir vicdan azabıyla hem de sinirle kitaplığının karşısında buldu kendini. Göz hizasındaki raflara, okunması gerekenler yan yana dizilmiş kitapların üstlerine serpiştirilmişti, çok önceden okunanlar ve aslında kendine dair izler taşıyan kitaplar ise kitaplığın en alt rafında gizlenmişti, neler vardı ki bu kitapların arasında, bir film nasıl okunur, resimin karanlık tarihi, mavi tüy, küçük prens. Nedense pek dikkat etmezdik bir kitaplıktaki raflara, oysa kitaplığın sahibine dair önemli izler taşırlardı, ilk gözümüze sokulanın pesinden giderdik, kitaplığının sahibinin ruhuna dokunmak istemezdik, belki de kendi ruhumuza dokunulmasından ölesiye korktuğumuzdandı, çıplak kalmaktansa yalnız kalmayı tercih ederdik. Filmi görmektense fragmanları izleyen, filmini göstermektense fragmanlarımıza yoğunlaşan zavallı ruhlardık. 

Masasının üzerinde ve yerde yazması gereken makale için alıntılar, denemeler, buruşturulmuş köşeye atılmış kağıtlar. Bir temizlik yapmalıyım diye düşündü, bu onun erteleme oyununun başlangıcıydı, içinden masaya oturup o aptal makaleyi yetiştirmek gelmiyordu. Yerden köşeye atılmış ilk kağıdı eline aldığında bunun makalenin bir parçası olmadığını fark etti. 

Will we ever have that baby 
Just take that pretty face 
I've shown me 

sözleri yazıyordu kagıtta ama gerisini okuma ihtiyacı duymadı ironik biçimde o an kulaklarına akan ise Take Me Somewhere Nice sözleriydi. 

A false memory would be everything. 
A denial my eliminent 

Zor da olsa masasına oturdu, pc’nin açılmasını beklerken tam karşısındaki yatağının altında dışarı çıkmış bir beyaz tüy fark etti, “ne olabilirdi ki” yerinden kalkıp yatağına ilerledi ve yatağının altından tüyü çekmeye başladı, çocukluğundan beri yanından ayırmadığı beyaz tavşanıydı bu, bakalım kaç yer görmüştü bu oyuncak; Roma, İngiltere, İsveç, Amerika ve şimdi de Kanada. Sen de mi yoruldun sorusu döküldü ağzından, sen de mi? Tavşanın kulağındaki küçük yanığın nasıl olduğunu hatırladı, Konya’da küçük kaloriferli bir evde geçen çocukluk, ev kaloriferli fakat çocuğumuz üşümesin mantığıyla küçük bir de soba yakılıyordu oturma odasında. Amca ve babası önce ekonomi sonra demokrasi mantığıyla hareket eden Özal politikalarını tartışırken küçük bir dikkatsizlikle tavşanının kulağı cızlamıştı. Yanan pamuk organik pamuk mu yoksa içinde kanserojen madde var mı soruları o zamanlar zihinleri kurcalamıyordu, aradan geçen bunca sürede amcayla baba tartışmaları yönünü Galatasaray mı Fenerbahçe mi tartışmalarına çevirmişti. 

Kulağına akan How to Disappear Completely ile tavşanı yastığının yanına yerleştirdi, mp3 çalarını kulağından çıkardı, çocukluğundan kurtulup makalesini yetiştirmesi gerekiyordu, düşüncelerini toparlaması ama olmuyordu, pc’nin başına döndü tekrar, uzun uzun ekrana baktı sadece kolasını yudumluyordu, ”acaba klavyeyi mi temizlesem?”, en son klavye temizleme macerası klavyenin kullanılamaz hale gelmesiyle sonuçlanmıştı, daha sonra bu salaklığı hemen hemen her öğrencinin yaptığını öğrenmişti. Saçma sapan sitelerin arasında dolaşmaya başladı, garip bir site ilgisini çekmişti biraz şamata, biraz ciddi, kimi zaman duygusal. Sitede oyunlarımız bölümüne girdi, bisiktirol yazısına tıkladı, tıklarken annesinin gardırobuna saklandığı zamanlarda ki naftalin kokusunu hatırladı, ne zaman içinden yaramazlık yapmak gelse bu kokuyu duyardı. 

“Kuyruk yağı ile biber gazının efsanevi birleşimi bisiktirol, kullandıkça vazgeçmeyeceksiniz.” Ekrandaki yazı gülümsetmişti, lütfen bekleyin yazısının geçmesini beklerken kahvesinden bir yudum daha aldı. 

Derdin ne kategorini seç yazısını tıkladı. 

Kategoriler: 

En iyi arkadaşının düğününe gitmek, 
Tuvalete bekçi olamayacak albayın içtimada yat kalk sürün, çok beğendim gene yat demesi, 
Eylem sırasında çekirdek çiğneyip eylemcilere bakan amcalar, 
Peşimi bırakmayan eski sevgili, Maaşıma zam yapmayan patron, 
Sunumumu dinlemeden eleştiren hoca, 
Otobüste göğsüme dokunmak için uyuyor numarası yapan ergen, 
Sürekli espri yapmaya çalışan iş arkadaşları, 
Sürekli arayan banka avukatı, 
Cenazede görücüye gelen teyzeler 
..... 

Uzayıp giden bir liste; ilkine tıkladı, bir anda alttan yüksek bir melodi yükselmeye başladı, 

“Eee bu mendili icat edeni ne ne yağlıca ya ya ah gıdı gıdı meh meh” 

Ve tüm ekranı kaplayan bir yazı, 
“Bisiktirol; kuyruk yağı ile biber gazının efsanevi birleşimi” 

Oyunda karşısına çıkan insanları kullandığın bisiktirol parfümü sayesinde yanınızdan kaçırıyordunuz, kimin sizi rahatsız edeceğini önceden tahmin edip o yaklaşmadan önce parfümü üstünüze sıkmanız gerekiyordu, önemli noktalardan biri de zamanlamasıydı ne çok erken ne de çok geç sıkacaktınız. Erken sıkarsanız etkisi kayboluyordu ve o kişi gitmiyordu, biri sizi rahatsız ettiğinde ise edalı gelin sözleri çıkıyordu;

“Hana baktım han değil, pençereye baktım cam değil”

 Düğün salonuna ilerletti karakteri, fakat iki adım sonra “Hana baktım han değil, pençereye baktım cam değil” yazısını gördü, ne olmuştu ki; tekrar denedi tam az önceki yazıyı okuduğu noktaya geldiğinde karakteri kendi etrafında döndürdüğünde az önce yanından geçtiği adamın arkasında olduğunu gördü, adamın bir dizini önüne kırmış gösteriyordu, bir anda parfümü sıktı fakat geç kalmıştı, adamın eli ona dokunmuştu. Üçüncü denemesinde o bölgeyi atlattı, düğünde oynayanların arasından geçerek boş bulduğu bir masaya oturdu, yanındaki yaşlı teyzenin yüzü ekranda belirdi ve

Kızım sıra sende mi?

Büyük bir kahkaha arkasından ise
“Hana baktım han değil, pençereye baktım cam değil”

Ne biçim oyundu hem sinirleniyor hem de gülüyordu, yaşlı teyzeyi atlattıktan sonra düğünde göbek atması için ısrar eden arkadaşlarını daha sonra dansa kaldırmak isteyen damadın kardeşini, onları da atlatınca düğünün sonunda taksicinin sözlü tacizlerini atlatması, taksiciden sonra eve geç geldin diyen annesinden kurtulması gerekiyordu, daha sonra ise neden bu kadar açık elbise giydin diyen kardeşini atlattıktan sonra yatak odasına kendisini kilitlemesi gerekiyordu.

İlk bölümü aşması yaklaşık üç saatini almıştı, bölüm sonunda ise önce büyük bir kalenin demir kapının kapanması ve kapanırken duyulan o gıcırtı ve çok yüksek bir kilit sesi vardı. Üzgün hissetti kilit sesini duyduğunda, oyun sırasında çevresinden kaçırdıklarının yüz ifadelerini gördükçe aşağısında oturan hafiften sağır yaşlı amcayı uyandıracak kadar bir kahkaha bile atmıştı, fakat bu son sesle gülümsemesinde de bir şeyler kilitlenmişti.

Artık zamanı gelmişti makalesini bitirmesi gerekiyordu, düşüncelerini toparladı, bir kağıda önce temel cümlelerini yazdı, yazının sınırını çiziyordu böylece, her cümlede yazı inşa oluyordu. Giriş ve sonuç aynı olacaktı, giriş makalenin özeti gibiydi, aslında girişi anlayanın makalenin gerisini okumasına gerek yoktu. Cümlelerini destekleyen referansların isimlerini yazdı cümlelerin yanına, makalenin iskeleti hemen hemen hazırdı, sadece yapması gereken yazdığı cümleleri bedenleştirmekti, cümleleri şişirmek ve birer paragrafa dönüştürmek. Paragraflar alt alta geldiğinde ise makale ortaya çıkmıştı, makalenin içeriğini anlatan anahtar kelimeleri de seçti en sonunda, sınırını çizmiş, makaleyi yazmış ve anahtar kelimelerle makaleyi mühürlemişti.

Sabaha sadece birkaç saat kalmıştı artık uyuması ve yarı uykulu sunumunu yapması gerekiyordu, evinin kapısının kilidini kontrol etti son kez, iyi ki de kontrol etmişti kilitlemeyi, unutmuştu çünkü anahtarını bir kere çevirdi kilit sesini duydu, oyun aklına geldi o iç gıcıklayıcı kilit sesi, tekrar cevirdi ikinci ses... Son kilit sesini duyduğunda ise yatağının üstüne bıraktığı mp3 çalarından tavşanın yanık kulağına Eric Clapton’dan Layla akmaktaydı. Buruşturup attığı kağıtlarından birinde ise:

“Ben şu an bu yazıyı bitirirken on beş yıldan beri her akşam dayakla haşır neşir olan bir kadın bu sefer de yemeğin içine atılması unutulan tuzun gazabına uğruyordu, daha otuzunda olmasına rağmen ilk torununun ağlama sesleri arasına kendi gözyaşlarını sessizleştiriyordu. Kilometrelerce ilerde başka bir bebek ise babasının İsrail askerlerince öldürülmesini hissedermiş gibi bir daha ağlamamak için tamamıyla susmuştu. Tam da o anda Filistin duvarına çizdiği resmin yaşlı dede tarafından neden bu kadar tepki çektiğini hala anlamayan Bansky’nin Sokak sanatına yüzbinler vermiş bir borsacı can sıkısını gidermek için Taylandlı bir kadına striptizci kulübünde kucak dansı yaptırırken, Suriye’den Türkiye’ye gelen sığınmacıların bakire kızlarına talip olan bir Suudi, petrol piyasasında Amerika’nın yaptığı açıklamanın mevduatlarına etkisini öngörmek için muhasebecisiyle toplantı halindeydi.

Siz bu son paragrafa başladığınızda ise Amerika’da iki kanka hangimiz daha fazla sosisli yiyebiliriz yarışındayken Afrika’daki bir çocuğun açlıkla imtihanını açlık ezerek kazanmıştı. Aynı anda eli Fransız lokantalarında spesiyal olan bir gorilin bebeği annesinin pigmelerin sırtında ilerlemesine anlam veremeden bakarken, Fransız şef de aristokrat müşterisinden yemeğe dair övgüler alıyordu, şefin yardımcısı ise yemekte kullanılan altın tozundan artanları yerine koymaktaydı. Şef yardımcısının karısı ise yeni doğan bebeklerinin iştahsızlığının çözümünü doktordan dinliyordu. Başka bir doktor ise Amerika’da annesi ağrı kesici bağımlısı olan bebeğin yoksunluk sendromunu dindirebilmek için bebeğin serumuna ilaç enjekte etmekteydi. Satışlarını arttıran ağrı kesici şirketinin bölge pazarlamacıları ise, bu başarıyı bir akşam yemeğiyle taçlandırmak için lokantanın birinde garsonlarına siparişini vermekteydiler.” yazmaktaydı.
Devamını oku...

3 Aralık 2012

1 Izdırabınısikiyim

“Biraz iç gıcırtısı sesine bastırılmış can sıkıntısı havasının tek resmi içeceği Izdırabınısikiyim. Haricen kullanılır.”  

İçinizden, helal süt içmiş, kıçında TSE damgalı bir kadınla izdivaç edip, ondan en az 3 tane çocuk peydahlayıp bunlardan ikisinin polis olması gelmiyor mu? Vergilerinizin duble yollara, HES kredilerine gitmesi sizi rahatsız mı ediyor? 65 yaşına kadar sigortanızı yatırdıktan sonra izin verirsek ilk depremde öleceğinizi bilmek içsel gerginliğe mi yol açıyor? Verdiğiniz vergilerden desteklemediğiniz bir savaşın bir tarafı silah alırken, ucuza bulup içtiğiniz içkiden ve aldığınız tütünden alınan haraçla diğer tarafın silah almasına üzülüp, bölgede savaş üzerinden yürütülen ekonomiyi hemen hemen hiç sorgulamamak mı istiyorsunuz? Devlet tek bir dinin tek bir mezhebini desteklese de demokrasiye bağlılığınızı oyunuzla kanıtlamak mı istiyorsunuz? “Makbul vatandaş olabilir miyim?” diye kendine sorular sorup can sıkıntısının dehlizlerinde mi yüzüyorsun, o halde sana büyük bir haberimiz var. 

Kentsel dönüşümü sonuna kadar desteklerken, ihalelerinin kamu ihale yasasının dışında bırakılmasını umursamamanız; gemisini yürüten kaptan, bal-parmak bağlantısını her zaman onaylamanız, kıçınıza giren ampulün yaydığı ısıyla ısınabilmeniz için muhteşem bir teklif daha, siz de üstüne tek bir çivi çakılması yasaklanan araziler rus enerji şirketlerine peşkeş çekilirken gelecekte buralar sadece dutluktu diyebilmek için fotoğraf çektirebilirsiniz. 

Tamam lan tamam adam olacağım diye bağırıp, belki siz de evet siz de adam olmanın şerefine, ağlak imamın konuşmasını canlı dinleyebilirsiniz, hem de vizeye pasaporta gerek yok, biz ayarlıyoruz. Birkaç kullanım sonunda siz de her gördüğünüz avrata şapırdattığınız ağzınızla kedi canını diyebileceksiniz, pezevenklikten hapis yatan hocaların tavsiyelerine uyarak kimin cennetlik kimin cehennemlik olacağına karar verebileceksiniz. Sapkın ilan ettiğiniz Kürt Alevilerinin, Nusayrilerin yüzüne gülüp kardeşlik ayaklarına çocuklarına gofret dağıtabileceksiniz, evet siz, siz başarabileceksiniz, yeter ki kendinize inanın. 

Sokak hayvanlarına özgürlük diyerek inlerken köpeğinize pire tasması alabileceksiniz, eğer çok isterseniz siz de “atam sen kalk ben yatam” diyerek ağlayabileceksiniz; Çerkez Ethem mi, o kim, hele ki İzmir suikastı tamamıyla dış mihrakların oyunlarıydı. Evet siz, siz de başarabileceksiniz. 

Her odanıza tv alabileceksiniz, kredi kartları kol gibi girse de evim şahanedeki sevince ortak olup, ben bilmem eşim bilirle ağlayabilirsiniz. O da mı yetmez, seksenleri seksenlerden öğrenip o dönemin siyasal sistemine güleceksiniz. Yabancı dil bile öğrenebilirsiniz. Vallahi billahi eğer isterseniz siz de Trt şeş’ten İslamla yoğurulmuş Kürtçeyi öğrenebileceksiniz; o da mı yetmez işte en zoru, en ulaşılamayanı, siz de arka sokakların tüm bölümlerini izleyip polisimizin başarısıyla mutlu olacaksınız. 

Ösym’nin sınavlarında ne kadar kopya çıkarsa çıksın, doktora tezleri ne kadar vikipedi alıntılarla dolu olursa olsun siz ilgilenmeyeceksiniz, çünkü siz de ”çalışan başarır” diyeceksiniz. İnanmıyor musunuz, küçücük odalarda özgürce dolaşan tavukların doğal yumurtalarıyla yapılan bir omleti, kilosu 20 tllik bal ve içinde süt mamulü bulunmaz yazan kremalı kahvenizle tüketebileceksiniz desek buna da mı inanmıyorsunuz, o halde siz de hangi sene hangi ürün stoklarda kaldıysa o ürünün yararlarını anlatan haber bültenlerindeki profesörlerin ellerini değil ayaklarını öpeceksiniz. Evet, evet sadece odaklanın ve siz de en kısa zamanda Izdırabınısikiyim kullanmaya başlayın. 

Bekleme gerçekleştir, senin dışındaki diğer insanların neyin kafasını yaşadığını mı merak ediyorsun. O kafaya ulaşıp aranıza katılabilir miyim diye mi soruyorsun, bu kafaya katılamadığın için mi dertleniyorsun. Dertlenme değerli kardeşim Izdırabınısikiyim tam sana göre... 

“Biraz iç gıcırtısı sesine bastırılmış can sıkıntısı havasının tek resmi içeceği Izdırabınısikiyim. Haricen kullanılır.”
Devamını oku...

29 Kasım 2012

0 Joker

"Öyleyse, dedi, beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onlar(ı saptırmak) için senin doğru yolunun üstüne oturacağım."
"Sonra (onların) önlerinden arkalarından, sağlarından sollarından onlara sokulacağım ve sen, çoklarını şükredenlerden, bulmayacaksın."
(Allah) buyurdu: "Haydi, sen, yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık. And olsun ki, onlardan sana kim uyarsa, (bilin ki) sizin hepinizden (derleyip) cehennemi dolduracağım." (A'RAF/16-18) 

Gerçeklik algın değişecek diyordu elinde neşteriyle üstüme doğru uzanırken. Önce dudağının sağından başlayacağım, hafiften yukarı doğru kavisli keseceğim, daha sonra ise solundan... Neşter ojeye dönüşüyordu yanağıma yaklaşırken, koyu kırmızı bir oje. Önce sağ yanağımı boyadı sonra ise solumu... Tepkisizce onu izliyordum, hareketlerini, gülümsemesini. Onu itmek istiyordum, üzerimden fırlatmak ama gücüm yetmiyordu, kasılmıştım. Dudaklarımın yandığını farkettim, ojenin değdiği yerler yanıyordu, pis bir koku yayılıyordu dudaklarımdan; yanan et kokusu değildi ama bu anason kokusuydu, içimde garip bir kusma isteği. 

Yatağa kusmamak için fırladım yataktan, nereye gideceğimi bilmiyordum, bu evi tanımıyordum, yalpalıyordum, adımlarımda bakışlarımı yere odaklamış lavabonun hangi tarafta olduğuna dair bir ipucu arıyordum. Biri kolumdan yakaladı ve sürüklemeye başladı, düşmemek için mücadele ederken birkaç adım sonra lavabodaydım, küvete doğru büyük bir patlama. 

Saçımdaki ıslaklığı hissediyorum, birisi saçlarımı yıkıyor, çok mu sıcak sorusunu duyuyorum fakat kim bu bilmiyorum, tanıyamıyorum bu sesi. Hayır anlamında kafamı sallıyorum, dudağıma değen sıcak su serinletiyor yanıklarımı, tamam diyor ses gel. Tekrar sürükleniyorum, kalktığım yatakta buluyorum kendimi. 

Elleri kanlıyken ben iğrencim affet diye ağlıyor, ellerinin nasıl kanlandığını anlamıyorum, vücudumu dinliyorum acı yok, his yok. Zor da olsa kan diyorum. Yüzüme sürüyor... 

Tekrar bir mide bulantısı, çok ama çok sert bu sefer aniden fırlıyorum yataktan kırmızı görüyorum her tarafı ama ayaklarım ezberlemiş yolları, küveti kendisi buluyor, büyük bir patlama gene bir öncekinden daha büyük, duvarlarda kan izleri. 

Günaydın diyordu uyandırırken, “hadi kalk, amma da horluyormuşsun”, diğer odadaki yatakta başka bir adam var, kimdi o hatırlamıyorum. Hadi diyor çıkalım, güzel bir kahvaltı belki de sonrasında güzel bir film. Zorda olsa kalkıyorum yataktan, saçlarım hala nemli, saçlarımı kim yıkadı diyorum adamı gösteriyor, o yıkadı. 

Birkaç saat sonra eski filmlerin tekrar gösterildiği bir sinemadaydık, sinemada taciz etmeyi severim cümlesine kanarak gitmiştim. “Hangi film?” Batman’in afişini işaret eti, Batman olur mu ki? Olabilirdi, zamanında tv ekranına hayranlıkla izlediğim karakterdi. “Bana uyar”, nasıl olsa hala ayılamamıştım, o an tüm filmler bana uyardı. 

Amerikan kültür endüstrisi tarafından yaratılan çocukluk efsanelerimizden biriydi Batman, kentimize hiç uğramadı, oysa o kadar çok bekleyeni vardı ki, bir de uğramayan örümcek adam vardı. Örümcek adamın uğramamasını anlıyordum, nasıl gelecekti ki taa buraya kadar ağını atıp havalarda zıplaya zıplaya gelebileceği bir gökdelenimiz yoktu. Film başlarken çocuk bakışlarım aklıma geliyordu, Parliament Sinema Kulübü yazısını heyecanla beklemem. İlk izlediğim filmdi o seride belki de o yüzden Parliament’i hala özel bir marka sanıyordum. Canımda sigara istiyordu ah diyordum keşke açık hava sineması olsaydı. 

İki ezeli düşman, bir tarafta Batman bir tarafta Joker, kültür endüstrisinin kutsalı ve murdarı, biri olmadan diğeri anlaşılmaz, birbirleri üzerinden anlatılırdı. Batman filmde yaratılan dünyadaki gerçek karakteriyle kentin en zengini, en büyük şirketin sahibi. Bu zenginliğiyle birlikte sahiplenmiş kentini ve vatandaşlarını; yardımsever, yatırımcı, iyi aile çocuğu, yanında çalışanları ailesi gibi kabul etmiş. Daha çocukken zihnimize sokulan burjuva karakteri, nazik kültürlü ve kötülerin ve kötülüklerin karşısında, güçlü, sportif. Çocuk bakışlarımla hayranlık duyduğum karakter o an midemi bulandırıyordu, bu bulantıda akşam devirdiğim dublelerin de etkisi vardı. 

Harbiden ne olmuştu, dün gece kayış nerede kopmuştu, Urla’da sahil kenarında bir balıkçıdaydık, salaş bir havanın yaratılmaya çalışıldığı ama bu havanın zorlama yaratıldığı belli olan bir mekan. Mekanı pek sevmezdim ama balık konusunda uzmandılar. Günlük taze balık bulabilirdiniz, tabi bu balık denizden koşup gelmezdi tabaklarınıza, az ilerdeki balık çiftliğinin ürünüydüler. Rakı-balık ve Zeki Müren şarkıları, ılık bir havada daha ne istenir ki. Bir duble, bir duble denilirken başlayan bir kopuş... 

Ve Joker, kentin dizginlenemez yıkıcısı, istediği sadece yıkım, var olmadığı, dışlandığı kentin yıkılması, patlaması. Nedensiz bir yıkım olarak sokulur burnumuza saf kötülük. Çünkü güzel kentimizde rahat rahat yaşamaktadır şehrin sakinleri. Joker, kültür endüstrisinin yarattığı dünyada tüm olumsuzlukları cisimleştirmiştir bünyesinde, çirkindir, dişleri sarı, göbekli. Arka sokakların adamıdır, arka sokakların isyanı, dolandırıcıdır, hilekar, bir o kadar da dengesiz. Gösterişli olmaya çalışır kıyafetlerinde, gülüşünde, hareketleri abartılıdır, Batman’in karşısında şov yaptığını, sadece gösteri nesnesi olduğunu karakterin yaratıcıları Joker’in her hareketinde altını çizerler. Bu kalın çizgi Harlem’i anlatan birçok yapımda gözümüze sokulur, Harlem’in sakinleri altın düşkünü, gösteriş budalası ve psikopatlardır. 

Jokerle Batman arasında kapışma başlar ve olabildiğince devam eder; beyaz ve siyahın kapışmasıdır bu, kazanan tabi ki beyaz olacaktır, siyah ise layık olduğu yeri, kanalizasyonu boylayacaktır. Öyle bir ruh hali yaratmıştı ki sanki joker şuradan, perdenin arkasından çat diye çıkacakmış gibi, ama Batman sadece özel anlarda, ihtiyaç olduğunda ortaya çıkar ve o çıktığında yani güneş doğup kurtarıldığımızda ona uzun uzun hayranlıkla bakmalıyız, sanki bir daha göremeyeceğimiz eski sevgili gibi. 

Joker ne kadar uzak anlatılsa da ne kadar abartılsa da bizdik, bir yerlerde bir anda ortaya çıkan biz. Yüzünde devasa bir gülümseme vardı ama bu gülümseme devamlı eğlendiği anlamına gelmiyordu ya da şakacılığının, çocukken kesilmişti yüzü ve joker hem o kesiği bastırmak hem de tekrar tekrar üretmek için boyuyordu, bu bir nevi popüler kültürün sürekli üzerimize dayattığı eğlence anlayışıydı, gülmeli ve olabildiğince mutlu olmalıydı “insan”, insan gibi yaşamdı bu, yaşamın amacı mutlu olmaktı ve mutlu olmak ise dibine kadar eğlenmek, eğlenilmeyen her an ölü bir andı. Bu sürekli pompalanan eğlence anlayışı üzerinden yaratılmıştı devasa bir tüketim ağı, tükettiğimiz kadar yaşıyor ve tükettiklerimiz üzerinden tanımlanıyorduk. Bu anlayışla bankaların gönüllü köleleriydik, üretilmiş her tatil öncesi ekranlarımızı kaplayan kredi reklamları, her mekanda bulunan neredeyse tüm bankaların post makinaları. Mutsuz olabilirdik, makul ve makbul görülen tek mutsuzluk aşkın getirdiği mutsuzluktu ve aşk en fazla pazarlanabilir olandı. 

Jokerin yüzündeki kesiklerle gülümsemesi bizim gülümsememizdi, ama o farkındaydı isyanın, isyan edilmesi gerektiğinin. Joker belki de bu nedenle isyanın farkında olmayanları ölümcül sinir gazıyla güldürerek öldürüyordu, her gün yaşanılan sarsıntılarla yavaş yavaş tükenmektense yarattığı tek depremle yaratıyordu yok olmayı. Jokerin yüzüne odaklanırken, kendi yüzümü incelediğimi fark ettim, dün geceki korkulu rüyamı, neden kesiyordu ki yüzümü, bilinçaltım neyi haykırıyordu, neden koruyordu beni. Gece yarısına kadar içmiştik karşılıklı, içinde sıkıntısı vardı, paylaşamadığı bir derdi. Daha sonra o adam geldi, onu kocam beni sevgilim diyerek tanıştırdı. Oradan bir önce kalkmak ya da olan biteni anlamaya çalışmak arasında kalmıştım, ortamı kaldırabilmek için daha fazla içkiye sarılmıştım, daha fazla daha fazla ve sonra... Kopmuştu kayış hatırlamıyordum, o an gidememiştim fakat şu an kalkıp gitmeliydim, Joker olabilirdim fakat Jokerleştirilmenin acısını kaldıramazdım...
Devamını oku...

22 Kasım 2012

0 Neverblue

Gri üzerine kırmızı bağcıklı mı alsaydı yoksa hakinin üzerine yeşil bağcıklı mı? Ya da kangruu değil de paraya kıyıp colombia mı alsaydı. Özel taban waterproof gayet kullanışlıydı. Hem ne olacaktı ki, çocukluğundan beri görmek istediği yeri daha rahat gezebilecekti, aradaki 200tl önemsiz bir farktı. Alışveriş sitesindeki modeller arasında dolaşırken siyah bir colombia’da karar kıldı belki de yeni sezonun en pahalı ürününü seçmişti. 

Outdoor ayakkabı tamamdı üstüne ise kadife yandan cepli bir pantolon iyi giderdi, camel activelere takıldı gözü, oldu olası bu markayı severdi. Tam aradığı gibi bir model bulabildi, umarım diyordu içinden bedeni tam oturur. İki ürünü birden sanal alışveriş sepetine ekleyerek alışverişi tamamla kutusunu işaretledi. Kredi kartı bilgilerini doldurduktan sonra teşekkür ederiz sayfasına yönlendirildi ve aynı anda cep telefonuna isterse bu alışverişi +4 taksit ya da taksit öteleme yaptırabileceğine dair bilgi mesajı geldi. 

Kargoyu heyecanla beklemeye başlamıştı, kargonun her durağını online kargom nereden sayfasından görebiliyordu. Adresine en yakın şubede indirildiğinde ise içini tarif edilemeyecek bir sevinç kapladı, belki diyordu öğleden sonra getirirler. Çok beklemedi sadece iki saat sonra siparişleri elindeydi. Heyecanla kutuyu açtı ve ilk önce pantolonu eline aldı, dikişlerini inceledi, arkasından ceplerinin genişliğini, “tamam diyordu çok güzel”. Ayakkabıyı eline aldı, düşündüğünden daha hafifti, tabanlarına baktı, darbe emici özelliğe sahip tabanları inceledi. 

Pantolonun beli üstüne tam oturmuştu, ayakkabılarını ise sandalyesinin önüne koydu, acaba diyordu akşama bilet bulabilir miyim? Hava yolu firmasının web sitesine girip uçuşları kontrol etmeye başladı, üç saat sonrasına bir uçak bileti vardı, kaçırmamalıydı bu bileti. Bileti satın alma işleminin nasıl geçtiğini anlamadı, tamam diyordu bu sefer tamam. 

Geçirmesi gereken birkaç saat vardı, hayalini kurduğu yerleri görebileceği için yerinde duramıyordu, adım adım gezeceği yerleri. Mutfakta dünden kalan pizzanın son dilimini buldu, bir daha bu siteden yemek siparişi vermeyeceğim diye içinden geçirdi, şerefsizler çok geç getirdiler. Biraz müzik dinledikten ve devamlı takip ettiği dizinin son bölümünü izledikten sonra tamam dedi artık zamanı geldi. Sandalyesinden sarkan pantolonun paçasıyla yeni ayakkabısının uyumuna gülümsedi vay be dedi amma da zevkliyim. Uçağın kalkış dakikasında virtüel turizm sitesini açtı ve görmek istediği yerin ücretini ödedi. 360 derecelik gezinti başlayabilirdi. Binlerce fotoğrafın birleştirilmesiyle oluşturulmuş tek bir fotoğrafın içinde dolaşıyordu. Enstantane perdesinden geçmeyi başaran ışık onu hayallerini süsleyen yere götürüyordu. Vay be dedi içinden iyi ki paraya kıyıp buraya gelmişim, gezilesi bir yermiş. 

Virtüel gezisi bittiğinde tekerlekli sandalyesinin önünden yeni aldığı botları aldı ve ayakkabılığa doğru sandalyesini sürerek ilerledi. Daha önce aldığı botların yanına yerleştirdi. Botun üzerine gittiği yerin adı ve hatırasını yazması adetindendi. 

Gülümseyerek uzandı yatağına, gördüğü yerler tekrar tekrar gözünün önüne gelirken içinden “gitti bütün gazi aylığım ama değdi” diyordu.
Devamını oku...

16 Kasım 2012

1 Homopatrikuslar ya da Fringe’e Dair

Sesim geliyor mu diye soruyordu, her satırını ezberlediği konuşmasına başlamadan önce. “Sesim arka tarafa da geliyor mu?” Biraz yerinden kalkıp arka taraftaki öğrencilere baktı, sesinin arka koltuklara ulaştığının ipuçlarını arıyordu. Belki ciddi anlamda merak ediyordu ve sözlerinin herkes tarafından duyulmasını istiyordu belki de bu dinleyicileri kontrol altına almanın bir taktiğiydi. O an herhangi bir dersteki halini hayal ettim; sınıfa girer ve gözlerini en arkadakilerin üzerine diker, ön taraftaki boşluklar bir nevi hakaret gibi gelir ve yıllar önce ezberlediği metni derste anlatmaya başlar. Büyük ihtimal doktorayı bitirmesiyle hazırladığı metinde herhangi bir değişiklik olmamıştır. Tam bir homoakademikus vardı yanımda, aynı anda aynı insanlara bir şeyler sayıklıyorduk. 

Dinleyicilerin koltuklardaki dağılımı herhangi bir seminerde ya da konferansta görebileceğiniz dağılımdı. Ön tarafta homoakademikuslar ve ortalara serpiştirilmiş homopatrikuslar. Homo akademikuslarla fazla derdim olmamıştı, homopatrikusların aşağılayıcı bakışları arasında günlerini geçiriyorlardı, homo patrikusların ötekisini oluştuyorlar, akademiye, sisteme dair tüm kötülükleri üzerlerinde barındırıyorlardı. Bir nevi homopatrikuslara kendilerini temiz gösteren aynaları gibiydiler, bir homopatrikus ne zaman homoakademikusa baksa kendisini tertemiz görürdü. Ah o homopatrikuslar, kendini dev aynasında gören ama dev aynasında gördükleri için kısır kalmış patrikuslar. Hepsi birer patriğin üyesiydi, kimileri Marx’ı dilinden düşürmezken, kimileri daha yenileri, Baudrillard’ı ya da Foucault’u. Kendilerini devlerin gölgeleri hatta devam ettiricisi olarak görseler de, devlerin sızıntılarıyla kendi çelişkilerini görmezden geliyorlardı. Tıpkı bu konferans salonundaki dağılımları gibi öğrencilerin arasında ama değil, ama hocanın daniskası, memurlar arasında ama değil, ama memurun daniskası. 

Sesim geliyor mu diye son kez sorduğunda, biraz öne eğilip ona bakmadan hayır gelmiyor demek istedim. “Bir ses geliyor ama senin sesin değil, sesinin makinalarca dönüştürülmüş hali, istediğin kadar kıçını yırt bu dönüştürmeden kaçamayacaksın.” Sesim geliyor mu? sorusuna kafa sallayanlar ise gerçeğin yerine gelen gerçekliğin ne kadar etrafımızı sardığı onaylıyordu. 

Arada metni gözden geçiriyordum, Fringe’e dair bir çözümleme, aslında saçmalama. İnsanların hayranlıkla izlediği dizilerden bir tanesiydi Fringe. Bir yandan X Files’ın açtığı yolun son takipçilerinden biriyken diğer yandan da Lost’la yakalanan paralel evrenler arasındaki geçişler, seyahatler fantezisinin getirdiği pazar başarısının gazıyla çekilen bir dizi. 

“Bir eylemi yapıp yapmama kararı sana aittir ama tanrı o eylemi yapıp yapmayacağını bilir. Tipik bir özgür irade tartışmasıdır bu, aslında iki anlama gelir bu tartışma, ya aynı eylemler önceden tekrar tekrar yapılmıştır, yani zaman çizgisel değil çemberdir ya da tüm eylemler aynı anda yapılır fakat farklı evrenlerde. İkinci önerme saçmadır çünkü farklı evrenlerde farklı eylemler oluşuyorsa benim doğmamdan önceki eylemler sürekli değişmiş ve beni oluşturan eylemler sadece bu evrende meydana gelmiş demektir. O halde başka bir evrende başka bir benin aynı seçimi yapmak zorunda kalması imkansızdır.” 

Tanrı mı demeliydim ya da Allah mı, ikisinin göndermesi aynı değil mi, fakat bu aynılık düşüncesi de islamın sünni anlayışının yüzeysel bir kabulüydü. Yaratıcı desem belki ön kabulüm, belli olabilirdi, yaratıcı ise neyi yaratan, kimi yaratan, gizil olarak doğadan ayrılan insanın kabulüydü bu da, hasiktir diyordum içimden monoteist tanrı anlayışıyla yoğurulmuş bir dilde ateist olmak bu kadar mı zor. 

Arada yoklama kağıtlarının öğrenciler arasından geçişini izliyordum, ön sırada yer bulamayan ve ayakta kalan bir homoakademikus’un çaresiz bakışlarla öğrencilerini izlemesini. Kaç kişi vardı ki burada dinlemek isteyen, tartışmak, konuya dair söz söylemek isteyen. Hadi özgürlük simsarları rahat bırakın öğrencileri demek istiyordum, onlar sizin egolarınızı pazarladığınız dersleriniz için değil, muhabbet için üniversiteye geldiler. Öğrencilerin arasından bir homopatrikus’un sırıtışını izliyordum, sahi bu değil miydi elli yaşını geçmesine rağmen lisans öğrencesiyle uzun yıllar ilişki yaşayan ve bu ilişki kadının yüksek lisanstan sonra boşta kalmasıyla dillere düşen. Homopatrikuslar’ın sikine düşkünlüklerini anlamak mümkün değildi, yazdıklarıyla, sözleriyle kapalı kapılar arkasındakinin bu kadar tutarsız olması. Homoakademikus ile homopatrikus arasında kalmış ama her ikisinin de daniskası olmayı beceren, kendini yürüyen felsefe sözlüğü zanneden başka bir zat ise yerinde duramamaya başlamıştı, o ise biraz babaydı biraz piç... 

“Dizide tasvir edilen paralel dünyadaki kurumların ve bu kurumlar arasındaki hiyerarşik ilişkinin modern dünyadaki kurumlarla birebir aynı olması insanlık tarihinin “zorunlu” bir ilerleyişi olduğu tezlerinin kabul edilişi bu tezlerin kültür endüstrisi tarafından pazarlanması olarak göze çarpmaktadır” 

Amma da sallamışım diye düşünüyordum metne tekrar göz atmaya başladığımda. Hangi modern dünyaydı lan bu, İran mı yoksa Amerika mı yoksa Brunai’nin mi izdüşümüydü modern dünya lafı. Ne anlatıyordu bu dizi ya da ben bu dizi üzerinden ne anlatmak istiyordum. Metni bir köşeye atmıştım basit birkaç cümleyle anlatılabilecek bir şeyin homoakademikuslar ve homopatrikuslar için cilalanmasından başka bir şey değildi. Aslında üstat haklıydı tüm metinler üç cümleyle özetlenebilirdi. 

Diziyi düşünmeye başlamıştım, konuşma sırasının bana gelmesine neredeyse 45 dakika vardı ve bu sırada metin defalarca zihinde yazılabilinirdi. Önce temel düşünceleri ortaya çıkarmam gerekiyordu fakat bu ortam, bu ortamda beni geren yavşak bir ikiyüzlülük vardı. Diziyi burada kaç kişi izlemiştir, öğrencilerin en azından yarısı bir kez ismini duymuştur belki duyanların yarısı şöyle bir göz gezdirmiştir. Homoakademikuslar konken masalarında homopatrikuslar ise rakı sofrasında ömürlerini tükettiğinden kültür endüstrisinin son ürünlerinden pek fazla haberi olmazdı. Hala bir homopatrikusun sunumlarında dövüş kulübünü sayıklamasının nedeni bu olabilir miydi? Çok geç gelen bir homoakademikusla göz göze gelmiştik, kitaplarının pardon çevirdiği tek bir düşünürün kitaplarının girişine bu kitabı anlamak çok zordur, bu kitap çok karmaşıktır vb. zırvarıklar yazmasıyla meşhurdur, bir de kendini özgürlük savaşçısı olarak görse de kafası sadece çalıştığı fakültede sigara içilip içilmemesi meselesine basan bir homoakademikus. Acaba ben de metne böyle mi başlasaydım, bu diziyi anlamak çok zor, oldukça zor hatta imkansız, ama yok, bu tip bir geyiğe hiç gerek yoktu, sözünün önemli olduğu safsatasıyla yaşamaya devam etsin ve çevresinde bu safsataya inanan gerzekler bulundursun. 

Fringe’i düşünüyordum, dizinin en dikkat çekici karakteri hiç şüphesiz dahi bilim adamımızdır, neredeyse tüm bilim dallarında imkansız denilecek buluşlara sahiptir. Ayrıca devletin gizemli derinliklerinde bir departman vardır, görevleri ülkede yaşanılan açıklanamayan olayları araştırmak olan bir departman ve bu departmanın karakterleri. Özellikle bir kadın karakter üzerinde durulur. Dahimizin bir oğlu vardır, o da üstün zekalıdır, ilgi alanı makinalardır, her dizinin olmazsa olmazı olan aşk bu dizide de bol bol kullanılmaktadır, ilk bölümden son bölüme kadar ve bu aşk hikayesi de departmanda çalışan görevlimiz ve dahinin oğlu arasında gerçekleşir. Dizinin her bölümünde tarihin bir köşesinde kalmış mitolojik öğelere, bilimin, teknolojinin sınırsızlığına dair birçok gönderme görülebilir fakat benim derdim bu dizinin anlattıkları değildi, sessizce olağan kabul ettikleriydi, benim derdim anlatmadıklarıydı. Amerikan dizi piyasası tarafından üretilen ve tüm dünyaya pazarlanan bir şov’un suskunluğuydu dikkatimi çeken, dizi de paralel bir dünya yaratılmıştı ve küçük isim farklılıklarıyla devlet ve kurumları da aynıydı, yapısı ve tüketim alışkanlıkları her iki evrende de aynıydı. Bu aynılık bize ne anlatıyordu, büyük endüstri toplumda ne kadar baskı mekanizması üretildiyse hepsini bir anda, bakın orada da öyle diyerek doğallaştırmıyor muydu. Yaşadığımız yaşamın toplumsallığından dolayı mümkün yaşamlardan sadece bir tanesi olduğunu es geçip, hemen hemen hiç bahsetmeyip yaşanılan yaşamı zorunlulaştırmıyor muydu. Kaçışımız, direnişimiz yokmuş gibi... 

Karakterlerin statüsel konumları da her iki dünyada aynıydı; departmanımızın yöneticisi paralel dünyada da muadilimizin yöneticisidir, benzer biçimde departmanımızın çalışanları da muadili konumlardadır. Birçok bölümde her iki evrende yaşanılan duygusal ilişkilerdeki karakterlerinde aynı olduğu gösterilir, aynı kişilerle evlidirler ve aynı evde oturuyorlardır. Şehirler ve mimari de hemen hemen aynıdır ve daha da ileri giderek dizi paralel dünyadaki yaşamlarında aynı mekanda yaşadıklarını öne sürer, hatta bir bölümünde bu dünyada karısı ölen ama aşkından dolayı paralel dünyadaki eşini gören yaşlı bir çift üzerinedir, evin dekorasyonu her iki evrende de aynıdır. 

Bu aynılıklar, teorik fizik kullanılarak anlatılan kader oyunu gibidir. Ne yaparsan yap der yaşayacağın yaşam bu dur, bu senin kaderindir, fakat dizi bunu alttan söyler, oluşturduğu gösterdiği dünyayla, çünkü dıştan söylediği çok daha farklıdır, oluşturduğu dahi bilim adamının kimliğinde sık sık imkanın sınırlarını zorlamak gerektiğini, bunun bilim yoluyla yapılacağını ifade eder, olanaksız bir biçimde olanaksızdır bu bilim adamının gözünde ama neden bu kadar aynı’dır her iki evren sorusu çıkmaz dahinin ağzından. 

Bir homopatrikusla göz göze gelmiştim düşüncelerimi toparlamaya çalışırken. Sınıf, ideoloji, hiyerarşik düzen, kapitalizm, burjuva vb. bir kavramı ağzından düşürmezdi, tipik bir özgürlük, direniş ve devrim simsarıydı fakat bir sıkıntısı vardı, ilk bakışta fark edilemeyen bir sıkıntı, sevgilisine mini etek giydirmeyecek kadar muhafazakardı, aslında sevgilisinin görünüşe karışacak kadar özgürlükçü. Muhafazakarlığa atıp tutsa da derinlerde bu büyük çelişkiyi taşıyordu. Sevgilisine tipik eril güç gösterisinde bulunmuyordu tabi ki, güç gösterisi entelektüel birikimiydi, entelektüel birikimiyle baskı altına alıyor ve yönlendiriyordu, sevgilisinin aptallığı değildi entelektüel farkı yaratan, sevgilisinin yaşının homopatrikusun yaşından çok daha az olmasıydı, açıkçası daha onunla baş edecek, denk olacak birikimi yaratacak kadar zamanı olmamıştı, başka bir ifadeyle daha çocuktu. 

Homopatrikusların en tipik özelliği kendilerini siyasal aktör olarak önemli bir konumda görseler de sözleri insanları İvana Sert’in tavsiyelerinden daha az ilgilendiriyordu. Bu ilgisizliğin sebebi ise homopatrikuslara göre insanların eğitimsizliği, “egemen güçlerin” ideolojik manipülasyonları, ya da... sonsuza giden bir söylev çekebilirdi homopatrikus fakat neden insanların sözlerini duymaları gerektiği ya da dinleme gerektiğinin yanıtını veremezdi, bu tanrı bakışının tam olarak çözemediğim bir sırrı vardı ve bu tanrı bakışı homopatrikusların kendi aralarında bir cemaat oluşturmasına yetiyordu. 

Fringe alt tarafı diziydi, bir gösteri, her hafta yayınlanan ve o an ekranda patlayan pikseller sadece, fakat bu karşımdaydı, kanlı canlı karşımdaydı, her önüne gelene laf atsa da kendisine dönüp bakmazdı, sanki iki farklı evrenin çatışmalarının vücuda gelmiş haliydi. Belki de homopatrikusların cisimleşmiş hali, Frienge’de anlatılan bu değil miydi, verilen mesaj ne yaparsan yap aynı boksun. Bir bakıma homopatrikusları anlatıyordu, ne yazarsan yaz, ne söylersen söyle, neyi nelerin arkasına gizlemeye çalışırsan çalış aynısın, tam da o her an karşısında olduklarınsın. 

Bir yandan Fringe bizi anlatıyordu, yaşadığımız farklı dünyaları, bakkaldan bir şey alırkenki halimiz ile sevgilimizin yanındaki halimiz, herhangi bir bürokratik ortamdaki halimizle içki sofrasındaki halimiz. Acaba bu muydu bu aynılıklar ve paralel evrenler, ortama göre bir yönümüz vardı, ne görünüşümüz değişiyordu, ne statümüz ne de ilişkilerimiz, farklı evrenlerde sürekli oynayan benliklerdik ve bu benliklerin toplamı bendi, bir bakıma diziyi tersten mi okumuştum. Yarattığımız ya da yaratılan farklı evrenlerde diğer evrendeki gibi hareket edersek ise sistem çökerdi, savcılıkta ifade verirken rakı masasında yapılan öpücem seni demek gibiydi bu. 

Sıra bana gelmişti ve dinleyicilere bakıp sesimi duyuyor musunuz diye sormuştum, birçok insan espri yaptığımı sanarak gülmüştü, yan tarafımdan ise zorunlu bir kıkırdama...
Devamını oku...

2 Kasım 2012

1 Super Mario ve İtalyan İşçi Sınıfının Amerika Serüveni

Tüm zamanların en popüler oyunlarından biri olan “Super Mario Bros.” çoğu insan için video game ile eşanlamlıdır. 

Bilindiği üzere Mario kardeşi Luigi ile birlikte Mushroom Kingdom’daki Princess Peach’i Koopa denen ejderhadan kurtarmaya çalışan İtalyan asıllı bir tesisatçıdır. Mario aslında süper kahramanlar dünyasının karakterlerine pek benzemez. Tek gerçek yeteneği zıplamaktır, yediği mantarların ona kattığı büyüme-küçülme özelliği dışında kendi başına üstün güçleri yoktur. Ayrıca bir süper kahraman kıyafeti de yoktur, onu hep işçi tulumuyla görürüz. Bütün donanımı bundan ibarettir. Tam anlamıyla vasıfsız bir işçi, vasıfsız bir kahramandır. 

Mario hedefi doğrultusunda yalnızca ileri gider. Ne olursa olsun geriye dönüp vakit kaybetmenin anlamı yoktur. Bu mesaj aynı zamanda amacın peşinde koşarken tereddüt etmemeyi simgeler. Mario sıkı çalışma, azim ve sarsılmaz bağlılığın sembolüdür. Prensese olan aşkıyla nice engelleri, nice dehlizleri cansiperane bir şekilde aşmaya çalışır. Ama epik yorumu bir kenara bırakırsak buradaki püriten ahlak gönderimleri üzerinden başka bir çerçeve oluşturulabilir. Kapitalizmin işçi sınıfına sunduğu dünya gibi. Şayet pirana bitkileri gibi unsurları ortadan kaldırdığımızda tuğlalar, borular ve tünellerden ibaret bir yaşam dünyası ortaya çıkar. Prensesin peşinde yeraltında mücadele vermeye bile katlanır. Hatta bu dünya bazen içinden çıkılmaz bir labirent halini alır. Ne kadar mücadele verirse versin “tebrikler ama maalesef prenses başka kalede”dir. 

Mario’nun serüveninin tekabül ettiği gerçeklik belki de ondokuzuncu yüzyılın sonralarına doğru Avrupa’dan Amerika’ya uzanan devasa işçi göçüne kadar uzanır. Yalnızca İtalya’dan 1880-1920 yılları arasında 4 milyonu aşkın göç olmuştur. O tarihlerde İtalya’da işçiler derin bir yoksulluk içindeydi ve özellikle güney İtalya’da sefalet hüküm sürmekteydi. Amerika, iş arayan bu yoksul İtalyanların ortak kaderi olmuştu. Hikayenin bundan sonrasına dair ise o meşhur “Little Italy” ve mafya savaşları akla gelir. Ama yalnızca Al Capone ya da Carleoneler’den ibaret değildir bu serüvenin tarihi, anarşist görüşleriyle bilinen ve suçsuz oldukları ispatlanmasına rağmen elektrikli sandalyede idama mahkum edilen Sacco ve Vanzetti’yi de ağır iş koşullarında çalışmaya mahkum milyonlarca İtalyan işçiyi de belirtmek gerekir. İlk kuşağın tamamı, ikinci kuşağın ise yüzde 70’inden fazlası büyük şehirlerde vasıfsız işgücü durumundaydı. Göç dalgalarını özellikle kriz döngüsüne bağlı olarak analiz ettiğimizde, niceliksel büyüklüklerin 1882-85 bunalımını, 1893 ve 1907 paniklerini, 1920-21 ve 1929 Büyük Buhranı’nı takip ettiği ortaya çıkmaktadır. 

İlerleyen tarihlerde de Amerikan ekonomisi krizlerle süregelirken, 1977 yılında bir başka hikaye başlar. Shigeru Miyamoto adlı Japon bir genç Nintendo’da çalışmak üzere Amerika’ya göç eder. Batma noktasındaki şirkette önce birkaç oyun denemesi yapar. Bu denemelerden en bilineni Donkey Kong’dur. Şişman, pos bıyıklı bir marangoz olan Jumpman isimli kahramanımızın amacı sürekli fıçılar atan bir gorilin elinden prensesi kurtarmaktı. Donkey Kong’un arcade sektörünün gelişiminde çok önemli bir rolü olsa da asıl etkiyi yerini bırakacağı Mario Bros. 1983 yılında ve Super Mario Bros. 1985 yılında gerçekleştirecekti. Neredeyse tek başına krizdeki oyun sektörüne büyük bir canlılık katmıştır. Amerika’daki çocuklar üzerinde Mickey Mouse’dan bile daha fazla etkiye ve şöhrete sahip olduğu söylenen bu oyun 40 milyonun üzerindeki kopyayla tüm zamanların en çok satan oyunu olarak kabul edildi. (Bugün ise Wii Sports’un ardından ikinci sıradadır.) Mario’nun çıkışı ayrıca 1980’lerdeki resesyonun etkilerinin toparlanmaya çalışıldığı bir döneme denk gelir. Apple’ın Lisa ve ardından Macintoch’u piyasaya sürmesi, IBM’in yeni ataklar içinde olması gibi bu dönemdeki benzer gelişmelerle birlikte düşünüldüğünde krizin aşılmasında yeni gelişen bu sektörün oldukça önemli bir paya sahip olduğu iddia edilebilir. Diğer taraftan Mario’nun dünyası insanlara Disney’den sonra yeni bir hayal dünyası sunma anlamında önemli bir işlevi simgeler. Yeni fırsatlar, yeni umutlar… 

Böylelikle İtalyan işçi sınıfının Amerika serüveni ile Mario arasındaki bağlantı ekonomik krizin yarattığı farklı hikayelerin kesişimde biçimlendirilebilir. Miyamoto neden İtalyan asıllı bir işçiyi kahraman olarak düşündü acaba? Kendisi oyunu hazırlama sürecinde birçok çocukluk deneyiminden yola çıktığını belirtiyor. Belki de o süreçte evindeki ya da ofisindeki vanaları tamir ettirmek için çağırdığı tesisatçı üçüncü kuşak bir İtalyandı. Kimbilir… Her ne kadar inkar etse de Mario'nun mantar yiyerek büyümesinde Alice in Wonderland’dan esinlendiği iddia edilir. Sipariş ettiği mantarlı pizza basit bir çağrışım yaratmış da olabilir. Ama şu nokta ilgi çekicidir: Mario’nun prensese ulaşma yolunda sıkça karşılaştığı çatık kaşlı mantarların adı “goomba” idi. Bu kelime İtalyan asıllı maço erkekleri tanımlamak için kullanılan ve aşağılayıcı bir anlam içeren “goombah” kelimesiyle benzerlik gösterir. Etimolojik kökeni itibariyle Neapolitan diyalekten (Campania) türeyen ve yakın arkadaş anlamına gelen bir kelime olsa da Amerika’da mafya üyelerini tanımlamakta kullanılır. Yani Mario “umut ülkesi” Amerika’da hayallerine ulaşmak için mafya gibi kötü yollara sapmadan, sahip olduğu çalışma ahlakı ile onların tepesine zıplayarak erdemini göstermek istiyordu. Öte yandan oyunun komünist simgelere gönderme yaptığını düşününler de var. Giydiği kırmızı gömleği, Stalinvari pos bıyığı, kalenin tepesinden çıkan kızıl yıldızlı bayrak ve Mario ile Luigi’nin baş harflerinin ML (Marksist-Leninist) olması gibi. 

Mario sınıfını ve mesleğini sembolize eden araçlarla ideallerine ulaşmaya çalışarak güçlü bir mesaj bir vermekteydi. Belki de söylemek istediği sadece yaşadığımız dünyanın gördüğümüzden çok daha fazlası olduğudur.

Devamını oku...

10 Ekim 2012

0 Kuyruğudiktutan

"Başarısızlık, en büyük modern tabusu. Başarıya ulaşma reçeteleriyle dolu olan popüler kitaplar, başarısızlıkla baş etme konusunda büyük ölçüde sessiz. Kişinin başarısızlıkla yüzleşmesi ve başarısızlığa yaşam öyküsünde yer vermesi meselesi, bizi için için kemiren, ama başkalarıyla nadiren tartıştığımız bir konu. Bunu yapmak yerine klişelere sığınıyoruz: Yoksulların haklarını savunan kesimler bile, ‘Başarısız oldum’ sözündeki yakınmayı gidermek için, ‘Hayır, başarısız olmadın; sen bir kurbansın’ gibi sözde rahatlatıcı bir karşılık veriyor. Açık açık konuşmaktan korktuğumuz her konuda olduğu gibi, bu durum da, içimizdeki obsesyonu ve utancı daha da şiddetlendiriyor. Kişinin zihninde yankılanan ‘yeterince iyi değilim’ düşüncesiyle değişmeden kalıyor."
Richard Sennett, Karakter Aşınması.

Hepimiz, en azından hemen hemen hepimiz sosyal ilişkilerimizde façayı bozmamaya, karızmayı çizdirmemeye gayret ederiz. Bize bugüne kadar yaşam kuyruğu dik tutmak için ne olduğumuzun veya ne olmakta olduğumuzun değil nasıl göründüğümüzün önemli olduğunu öğretmiştir. O yüzden birçok yerde kendimizi tanıtma / pazarlama faaliyetlerine girişiriz. Yani olduğumuz -düzelltiyorum olmakta olduğumuz- gibi değil başka türlü görünmeye, düşündüğümüzü veya inandığımızı söylemek yerine “mış” gibi yapmaya kalkarız. 

Üç aşağı beş yukarı herkesin maruz kaldığı bu durumla mücadelede bazılarımız kendine "yakınlar" seçer ve yakınlarla geçirdiği vakitte bu tanıtım/pazarlama işini bir kenara bırakır. Bazıları sadece yabancılarla konuşur. Bazılarıysa Kuyruğudiktutan gibi oynadığı oyuna kendini fena kaptırır.

Kuyruğudiktutan’a nasıl olduğunu sorduğunuz da hiç bir zaman bok gibiyim, çok kötüyüm diye bir yanıt alamazsınız. O her daim iyidir, ara sıra ufak tefek sorunları olur ama atlatılamayacak üzerinden gelinemeyecek şeyler değildir. Bir çok konu da iyidir. Bunlardan biri mütevazılık da olabilir. Dört dörtlük değildir. Çünkü bilir ki, kimse dört dörtlük değildir ama yine iyidir. Mutlu olmayabilir ama mutsuz kesinlikle değildir. Olsa olsa bu aralar halinden pek memnun değildir. Hep ölçülüdür, sinirinden kudurmaz, orta yerde ağlamaz. Kolay kolay yaptığı bir şey yüzünden pişman olmaz hatta pişman olmaz. Biraz önce de söylediğim gibi aslında bu bir imaj çalışmasıdır. Zaaflarından, zayıflıklarından, başarısızlıklarından  bahsetmek, kişiyi karşısındakine göre daha kırılgan daha güçsüz bir konuma iter. İşte onun tahammül edemediği konum da budur. Her zaman her yerde güçlü görünmeye, zaaflarını, komplekslerini çaktırmamaya gayret eder. Bütün acılarını, dertlerini kendisiyle paylaşır. Bu yüzden de -çok klişe olacak ama- Kuyruğudiktutanın çevresi ne kadar kalabalık olursa olsun o yalnızdır. Kurduğu her yakınlaşma bir ezen, ezilen ilişkisine dönüşebilir ve onun ezilen olmaya hiç niyeti yoktur. O halde ne gerek vardır, sırlarını, acılarını, dertlerini, sapkınlıklarını, başarısızlıklarını başkalarıyla paylaşmaya, boşu boşuna onların eline koz vermeye.

Kuyruğudiktutan’ın oynadığı bu oyun onu yalnızlaştırmış olsa da avunacak pek çok şeye sahiptir. Bir kere oynadığı bu oyunda kazandığı ustalık onu iş hayatında da, sevgili hayatında da "başarıya" götürür çünkü o ne olursa olsun güçlü görünür ve  insanlar –en azından günümüzde- gücü sever. Güçlünün yanında olmak, onları da güçlü yapar adeta. Hem kim ister ki, sıkıcı ve boktan hayatlarımızı dertleriyle sıkacak birini, bize "her şeyin yolunda" olduğunu hissettirecek, sıkmayacak eğlendirecek; üzmeyecek güldürecek birileri lazımdır. 

Sonuç olarak Kuyruğudiktutan'ın tüm ilişkileri belli bir sınır, hatta yüzey üstünde gerçekleşir. Sağa, sola; ileri, geri haraket eder. Ama hiç bir zaman aşağı ve yukarı haraket etmez. Kurduğu ilişkilerde yaşadığı bu derinlik kaybı, Kuyruğudiktutan’ın benliğine derin yaralar açar mı bilmem ama bana öyle geliyor ki içinde bulunduğumuz devir Kuyruğudiktutanın devridir.
Devamını oku...
SST Atölye