27 Nisan 2009

1 Aslanağzıların Düşsel Yaşamı

Hikâyeleriniz yoksa siz de yoksunuz!

Hikâyeme aslanağzı içindeki karıncanın varlık nedeniyle başlamak isterdim. Ancak, dilinin ucundaki polenlerle ilgilendiğini pek zannetmiyorum. Bu yüzden de, bir balina içinde oturan huzursuz balıkçı hikâyesiyle dolayımlama yapamayacağım. Hikâyeme kitap sayfaları arasına çiçek koyan insanlarla başlamak niyetindeyim. Mana dünyamın kavisli yollarında ilk belirişi, dokunduğum her şeyi tanrı ilan ettiğim zamanlarda, kalınca bir ansiklopedi içinde karşılaştığım aslanağzı ile gerçekleşti. Neden kitaplar arasına çiçek konduğu hususunda pek bilgi sahibi değilimdir. Karşılaşmamda bir ayraç niteliği de sezinlememiştim. Ayrıca da, somut olarak tasarlanmış belli bir işlevsellikten öte düşünme taraftarıyımdır. Bu naif eylemin örtük biçimde derinlik katma düşüncesine dayandığına dair şüphelerim var. Zaten, kitap arasına çiçek koyan insanlar sevecen insanlardır. Oradaki varlıkları, ara ara kitabı açıp çiçeğin kurumasını izleme ya da uzunca bir süreden sonra çiçeği kurumuş halde görme isteği, ‘bastırılmış’ arzuların bir yansıması değil, bilakis hayata dair basit izlenimler yoluyla belli bir derinliğe ve iç huzura ulaşma çabasıdır. Huzurlu insanlardır yani, doğadan kesitler sunan takvimler üstüne bir de maarif takvimi -Türkiye gazetesi menşeli olanları makbuldür- asarlar. Düzenli bir biçimde sayfaların koparılması ihmal edilmese de, zamanı içsel bir takipten ziyade iç huzurun tamamlayıcısı olarak görülmelidir. Ancak bunların, daha ayrıntılı çözümleme yapmaya müsait konular olduğunu da kabul etmekteyim. Şimdilik genel çıkarımlarım, aslanağzıların kendiliğindenliğini zoraki bir dışavurumla açığa vurma isteğinin kaynağını keşfetmeye yeterlidir. Artık ağzını açamayacak kadar yalama olmuş aslanağzının üzerindeki parmak izlerinin, kriminal bir incelemeyle sıkıntıdan muzdarip olmayla, deneyimleme yoluyla öğrenme arasında gidip gelen bir çocuğa ait olduğu ortaya çıkarılabilir. Buradan yola çıkarak, karıncanın varlığının özsel olmadığı apaçık ortadadır. Volantarist sapıklık… Kaldı ki tarihte örnekleri bolca olan bu fetişizmin insanlığı pek iyi bir konuma getirmediği ortadayken neyi nasıl anlamlandıracağız. Kime hangi gerekçeyle kızacağız. Bir çocuğun sırtına mı yükleyeceğiz bütün bu olan biteni. İrade dedikleri bir tür iktidar hevesi midir? Kafam karmakarışık oluyor bütün bu izleri takip ettiğimde. Durduğum nokta da artık başka bir güzergâha yönelmem gerektiğinin farkına varıyorum. Aslanağzıların düşsel yaşamı konusunda bir yerlerde muhakkak bir vecizin olduğu kanaatindeyim. Evde hala niye durduklarına bir anlam vermekte zorlandığım fakat dediğim gibi somut olarak tasarlanmış belli bir işlevsellikten öte düşünme taraftarlığım sonucunda nostaljik bir yeniden inşa olduğuna inandığım, gene aynı iç huzurun sesine kulak verilerek nizami kesilmiş kuponlarla alınan ansiklopedilerden başladım aramaya. Hikâyemin ve başlangıç noktamın imgelerine dayanarak. Alfabetikti, sıradandı. Vazgeçtiğim an neden derinlik kattığını anladım çiçeklerin. Oradan Hopi yerlilerinin dilsel kehanetlerine yollar aradım.

“Eğer topraktan en değerli şeylerini kazıp çıkarırsak,
felakete davetiye çıkarırız.
Arınma gününe yaklaşıldığında,
gökyüzünde nakış nakış örülmüş örümcek ağları olacak.
Bir gün, toprakları yakabilecek ve denizleri kaynatabilecek bir kap kül
gökyüzünden aşağı fırlatılabilir.”
(Koyaanisqatsi - Life out of Balance, çılgın hayat)


Varlığın yeni belki de özsel olan formlarına ulaşma hevesindeydim. Bulduğum şeyler birikti. Sonuçta ortaya, aslanağzıların düşsel yaşamı konusunda kendi imgelerimin “ritmik terennüm”leri çıktı. Aslanağzılarıyla artık her bir karşılaşma başka bir hayat formuna yönelmekte… More life, More than life – Daha fazla hayat, Bu hayattan daha ötesi… Hatırla ki, dokunduğun şeylerin tanrılarına dualar eden hikâyelerin çıksın her bir sandıktan. Benim de hikâyem çocuk zamanlardan kalma bu rivayetlerle oluştu. Aslanağzılar vesiledir, melektir onlar, ilham perileridir. Sevelim onları… Tam da bu nokta da, iç huzura ulaşmış olarak güzel bir uykuyu hak ettiğimden, “lâfzî terennüm”ü, naçizane zihin haritalarımı oluşturmada bana ölçeksiz bu işin nasıl yapılacağını öğreten, işe gömlek seçimiyle başlamanın mühim olduğunu zikreden isim ve fikir babama bırakayım:

“Başka şeylerin uzun varoluşuyla gerçekleştirdiği güzelliği o kısa varoluşuyla gerçekleştirmiştir. Kim diyor bize, meyve üreticisinin yararına bir sonları olmayan çiçeklerin ziyan olduğunu? Hayır, bir şeyleri pencereden atma ayrıcalığı yalnız insana özgüdür.”

(Momentbilder sub specie aeternitatis Philosophische Miniaturen, G. Simmel)

1 yorum:

  1. aslanağızlarından parmak izi alınsa hepsi çocuklara ait çıkar bu konuda katılıyorum. ve kesinlikle onlar vesiledirler. çocukların doğa ve çiçek sevgisini kazanmalarında önemli payları vardır. bir misyonları vardır yani. ağzını açabilen çiçek olmasından kaynaklı bir de hayal gücünü geliştirme yönünde katkısı vardır. aslanağzı çiçeğini bilip de parmağını ona kaptırmadan büyüyen çocuk yoktur neredeyse.. ilk tanışmada ağzı varsa niye konuşmuyor sorusunu sorduran, ardından ya konuşuyorsa ama ben anlamıyorsam dedirten bir çiçektir. bir de hanımeli çiçeğinin, içindeki bal hediyesinden dolayı bir mesajı olduğunu düşünürüm. garip ama ikisi de gelip geçicidir. görevlerini tamamladılar mı unutulurlar. kitap aralarını süsleyenler nedense bunlar aracılığıyla sevilen ya da tanınan diğer çiçekler olurlar.

    nereden aklınıza geliyor böylesi konular bilmiyorum, ama okumak keyifli oluyor. emeğinize ve aklınıza sağlık..

    YanıtlaSil

Anonim kullanıcı olarak göndereceğiniz yorumlarda mail ya da blog adresi gibi iletişim adreslerinizi belirtmeniz önemle rica olunur.

SST Atölye