3 Eylül 2014

0 Bir İmkan Olarak Kumsal

O gün Dolmabahçe’den Beşiktaş'a yürürken yarısı direnişçiler diğer yarısı da asfalt yapmak için belediye işçileri tarafından sökülmüş kaldırım taşlarının altında kum olduğunu gördüm. 68 Fransa’sının “Kaldırımların altında kumsal var” sloganı yalnızca kulağa hoş gelen bir söz, veya anlamlardan anlam beğeneceğimiz bir metafor değilmiş meğer bas baya kaldırım taşlarının altında kumsal varmış.* 

Kentin, betonun ortasında bir kumsal… Ne kadar gerçeküstü, ne kadar acayip bir durum diye düşündüm. Sonra düşünce dünyamda bir adım geri atıp kendi kendime neden bu kadar şaşırdığımı sordum. Sonuçta günümüz "korunaklı sitelerinde" hepimize çiftlik hayatı, boğaz keyfi, köy doğallığı, mahalle sıcaklığı falan vaat edebiliyorlardı. Şehrin içinde kumsal olmasına da bu kadar şaşırmamam gerekirdi. Ama Dolmabahçe Sarayı’nın karşısındaki bu kumsal, o sitelerin, Aquaparkların aksine herkese açıktı. Ayrıca bu kumsalı biz yapmış, bir şekilde biz istemiştik. Başkaları yapıp bize sunmamıştı. Bir de ne olursa olsun, kaldırımların altında gerçekten kum vardı yani bu şairane ruhlu bir 68’linin hayal dünyasından kopup gelmiş bir aforizma değildi. Kaldırım taşlarının altına bakmaya cesaret edebilmiş herkesin deneyimlediği bir olguydu. Yani tıpkı halının altında toz olması, ayranın içinde yoğurt ve su olması gibi bir şeydi. 

Ardından şaşırma meselesini bir kenara bırakıp, kumsalın ne olduğunu düşünmeye başladım: 

Kumsal nedir? Mekân. Nasıl bir mekân? Ortak duyu ve egemen sosyolojinin klişe sınıflandırması olarak kent (modern yaşam) ve kırsal (pre-modern yaşam) alan geldi aklıma… İkisine de pek benzemiyordu. 

Kumsal bir imkânı, bugüne kadar tadını ara sıra aldığımız, kısmen sezebildiğimiz ve hiçbir zaman ne olduğunu tam olarak bilemediğimiz bir mekânsallık -ve dolayısıyla yaşam biçimi- olanağıydı. Bir kere, zamansallığı kentinkinden oldukça farklıydı: Kent koşuşturma, yetişme ve gecikmeyle akarken, kumsalda yatılır, kitap okunur, gölgede sohbet edilirdi. Kentte kol saatlerimize bakarken, kumsalda güneş zamanın göstereni olur. Muhtemelen bu nedenle de kumsalda çekilen uyku kol saatlerimiz için 20 dakika iken, bizim için 2 saattir. Yaşama ritmini verenler de yine saniyelerin tiktakları değil, dalga sesleridir. 

Şehirde biriktirirsin, biriktirmek istersin, biriktirmeye gayret edersin ama kumsalda hiçbir şey birikmez. Her şeyin garip bir uçuculuğu vardır: kumdan yaptığın kale ertesi sabah orada olmayacaktır, kuma yazdığın yazıyı ya dalga ya rüzgâr alıp götürecektir. Sen onları kalıcı olsun, yatırım olsun, ileride çoluğa çocuğa kalsın diye yapmazsın. Yapmış olmak için, beraber vakit geçirmek için, eğlenmek için yaparsın. Bu aynı zamanda toplumsal örgütlenmenin temel taşlarından mirasın kumsalda yavaş yavaş eriyeceğinin habercisidir. Ardından aile çökecek, genel ahlak buharlaşacaktır muhtemelen. Ama yerine ne geleceği, nasıl geleceği hala meçhuldür. Meçhul olduğu için, henüz belirlenmemiş olandır. Henüz belirlenmediği için de nasıl istersek öyle olabilecek olandır. 

Yalnızca davranışlarımızı ve düşüncelerimizi değil, düşünme biçimlerimizi de belirleme gayretinde olan bu sistemin içinde kumsal, sistem ve ondan nemalanan aktörler ne kadar güçlü olursa olsun, “hala her şey kaybedilmiş değil, hala başka olan bir yaşam biçimi düşleyebilir ve onu gerçekleştirmek için mücadele edebiliriz” diye bağırır. Dolayısıyla “yapçak bir şey yok”ların, “işin fıtratında var”ların, “kısmet, nasip”lerin, “başa gelen çekilir”lerin ülkesinde kumsal candır. Tıpkı haziran direnişinin, toplumun her noktasına nüfus etmiş siyasi sinizme büyük bir darbe vurup, mümkün değil denilen birçok şeyin mümkün olabildiğini göstermesi gibi...

* Kaldırım üzerine yapılan sosyolojik tartışmalara giriş niteliği taşıyan F.Sarotti’nin “Kaldırım Sosyolojisi” isimli makalesine buradan ulaşabilirsiniz.



image source: http://www.glaudinet.org/wp-content/uploads/2010/07/souslespaveslaplage-72dpi.jpg
Devamını oku...

28 Ağustos 2014

1 Güneşte Demlenen Ayçiçekleri

Doğuşundan batışına usulca güneşi takip eden, güneş battığında boynunu büken bir çiçeğe neden ayçiçeği denilmiştir? Günebakan, günçiçeği, gündöndü, günaşığı gibi isimler mevcut ve söylenegelirken. 

Üstelik çiçeğin Yunancadaki kökeni güneş tanrısı Helios'tan gelmekte olup, yalnızca Avrupa dillerinde değil (tournesol, girasole, sunflower, sonnenblume gibi), örneğin Rusça, Arapça ve Japoncada da güneşe referansla isimler verilmişken. 

Biyolojik anlamda ise ayçiçeği bitkisinin özünde ‘‘heliotropism’’ yani ışığa yönelme vardır. Bulutlu havalarda bile çiçeğin doğudan batıya güneşle beraber seyahatinin durması bunun basit bir kanıtıdır. 

Bitkinin orijini olarak bilinen Amerika'da yerlilerin oluşturdukları mitlerde de güneş ile sembolize edilmektedir. Büyük Ruhun hayat veren gücü olarak, inancı, ışığı, canlılığı, doğurganlığı, iyimserliği ifade eder. Ayçiçeği, Yunan Mitolojisindeki bilindik hikayede ise şöyle geçer: bir su perisi olan Clytie, ışığın tanrısı ve daha sonra güneşle özdeşleşen Apollon'a aşıktır. Ancak Apollon’un Kral Orchamus'un kızı Leucothea ile aşk yaşamaya başlamasını kıskanan Clytie bu durumu krala anlatır. Öfkelenen Kral, Leucothea'yı öldürür. Apollon biricik aşkının ölümüne sebep olduğunu öğrendiğinde periye bir daha görünmez. Clytie rivayete göre 9 gün boyunca yemeden içmeden kesilerek umutsuzca bekledikten sonra sonsuza kadar Apollon’un ışığını takip edecek olan ayçiçeğine dönüşür. 

Ortada ciddi bir sorunsal olduğu açıktır. Egelilerin ay çekirdeğine çiğdem demesi, daha doğrusu çiğdeme neden yanlış bir şekilde çekirdek denildiğine anlam verememesi gibi bir mesele değildir söz konusu olan. Güneş merkezli mi yoksa ay merkezli mi hitap edileceği temelindeki felsefi bir tartışmada bu güzelim çiçeğin yer alması kaçınılmazdır. 

Güneş ve ay, kadim zamanlardan bu yana metaforlar aracılığıyla çeşitli ikiliklerde konumlandırılmıştır. Her gün birbirleri karşısında üstün olmak için verdikleri mücadeleleri ile karanlık taraf ve aydınlığın sembolize edildiği, zıtlığın akış haline işaret eden biçimde. 

Buraya kadar çiçeğin güneş ile tasvir edilmesi ya da ay ile ilişkilendirilen bir bahsin geçmemesi ilk bakışta yanıltıcı olabilir. Mevzuyu daha derinlerde aramak için çiçeğin psikanalizine girişmek gerecektir. 

Çiçek, mimesis ile yani güneşin varlığı kendi yüzünde bir yansımaya dönüşerek bekleyişini bir arınma ritüeli etrafında gerçekleştirir. Apolloncu anlamda sayabileceğimiz biçimleyici, yansıtıcı ve taklit edici tüm nitelikleri göstererek. Çünkü Apollonca olan bir düş kurma sanatıdır. Bu düş deneyimi, çektiği acı ve ıstırapları düşlere dalmak suretiyle yanılsamaya dönüştüren bir deneyimdir. 

Dionysoscu tavır ise travmayı görünür kılar. Ama acının ve kötülüğün ötesine geçerek hayata daha bağlı olmaya dönük bir tutumdur bu. Coşku, sırlara dolanmış gerçek, yaratıcı bir taşkınlık, kendinden geçme, kendi benliğine dönmedir. Aklı Apollon’da olan ve onun ışığını belli bir uyumla takip ederek seyre dalan çiçek, geceleri kendi benliğine, öykündüğü güneşten -göklerin tanrısı Apollon’dan-, mevcut bulduğu toprağa -yerlerin tanrısı Dionysos’a- yüzünü döner. Bu bir hicran, bu bir iç çekiş ve yepyeni bir serüven. Ayın okült nitelikleri sayesinde kendinde gelişen bir harekete heyecan duyan. 

Çünkü Apollonca duruş bir öykünme iken, Dionysosça duruş kendi başına yaratma hamlesidir. Dionysosçuluk, düşlere kapılmayı redderek en derin acımasızlığıyla hayatın kabul edilişidir. Tükenmek bilmez doğurganlığından haz duyan bir yaşama iradesi. Doğurganlığın ayrıca hem ay hem de ayçiçeğiyle sembolize edilmesi kadar, bitkileri büyütme kudretine sahip Dionysos’un ölüler ülkesi ile de bağlantılı olması bir başka izahatı gerektirir. Güneşe benzeyen bu çiçek, tohumlarını taşıyan tablası olgunlaşıp kopartıldıktan sonra kuruyarak yavaş yavaş dolunayı andırmaya başlar. Bir nevi sevdalı olduğu ve canlılığına kavuşturan güneşten ayrılmasıyla ölümünü ayın yüzeyi ile benzeştirerek mimesisi tersine çevirir. Bu, döngüye tekrardan başlamak için bir atılımdır aynı zamanda. Kusursuz bir altın oran diziliminden tohum zamanına patlayarak gelişen bir süreç. Yani Apollon’dan Dionysos’a. Dizginleyen, körükleyen, yatıştıran. 

Göründüğü yüzüyle güneşe, sakladığı gerçeğiyle aya yazgılıdır. 

Günün sonunda, bizim için iyimserlik tılsımı olan bu güzel çiçek, üstüne yazıp çizdiklerimizden haberi olmadan ya da aldırış etmeden kendi hikayesini kendisi yazmakta, kendi yazgısını kendisi çizmekte. Günebakan ile ayçiçeği arasında tercih yapmaktan ziyade, varlığın tüm görünümlerini ifade ederek bu tercihe imkan sunan dil üzerine düşünmek ya da felsefede demlenen izlenimciliği sosyal teoriye tahvil etmede kapıları aralamak hikayenin esas özü sanırım.


image source: Clytie by Catipher on Devianart http://www.deviantart.com/art/Clytie-11206107
Devamını oku...

17 Eylül 2013

2 Izdırabınısikiyim Milk Port

Abilerim Ablalarım
Forum forum fing atanlarım
Face face dolaşıp
Tweeter’da devrim yapanlarım
Duyduk ki sokağın tadını almışsınız, eve köye uğramaz olmuşsunuz
Duyduk ki kapı kapı dolaşarak kına sorar olmuşsunuz
Duyduk ki "Eylülde Gel" ezgileriyle bizi anar olmuşsunuz
 


   
     
 O halde size en özel formülüyle, İslami usullere göre üretilip, adil paylaşım mantığıyla dağıtıma sunulan ultra-mega-hega etkili post(siz bunu kullanmayı seversiniz)- ızdırabınısikiyim.
Siz istediniz biz yaptık işte ;  Izdırabınısikiyim  “Milk Port”

Tamam dünyaca ünlü bir düşünüre eklemeler yapılmış olunabilir, tamam çocuğu olmayan Damat Ferit’in torun torba sahibi olması sağlanmış olunabilir. Tamam bir padişaha fahri doktora verilip, akademik kadrolara kişiye özel ilan verirmiş olabilir. Tamam bilim yuvalarında asistanlar  hocalarına, hocalar dekana, dekanlar ise Yök’e secde ediyor olabilir. 

Tamam İngiltere’de sürücüsüz otomobiller  yollara çıkmaya hazırlanırken; maket uçaklarla gövde gösterisi yapılıyor olabilir. Tamam  dünya “İşlemcilerde arka kapı var mı yok mu?”  tartışmasını yürütürken orada burada böcek yakaladık diye sevinile bilinir. 

Tamam da güzel kardeşim; "Sana Ne?" Dönsene evine. Her yer taksimse evinde taksim değil mi, sivil itaatsizlik eylemini pc başında Sibel Kekili eşliğinde gerçekleştirsene. Oraya buraya yazmışın “Kış geliyor” diye o halde alsana sen de iki şişe sıcak şarap evine. Alkol yasağı dersin ama gündemi  takip etmezsin, orantısız zeka dersin görememişin bağlantıyı;  alkol yasağı- üç çocuğu yan yana düşün; çaktın köfteyi.  Alacaksın sıcak şarabı çağıracaksın manitayı, iki de mum , kış geliyor balıkta ucuzluyor sonra dalgana bakacaksın kardeşim bunları da mı biz söyleyelim.  Fotoğraflarda gördük gitar çalmayı bilmiyormuş bir arkadaş, bak o çözmüş meseleyi yardım istiyor devletten, bir tane çıplak vatandaş vardı oda çözmüş ama mekanı kavrayamamış.

Bak kardeşim taktik basit; biraz internet araştırması yap, birkaç ressam ismi ezberle ama çok bilinen olmasın, bul onun resimlerini döşe evinin bir kaç duvarını.  Manita sorarsa “en çok sevdiğim” dersin “şurada, doğdu, burada yaşıyor şunu anlatıyor” falan, verirsin alttan sanat akımlarını Soyut Ekspresyonizm, Tonalizm , Konstrüktivizm, Orphism, Precisionism.  Olabildiğince İngilizce karşılıklarını kullanıp seçtiğin resimler  Kübik falan olursa izlenim daha da tutar, merak etme kardeşim kimse sormaz sana "resimden bahsediyorsun ama İncil okudun mu" diye.  Köşede bir yerde fotoğraf makinası bulundur ama profesyonel ya da yarı profesyonel olursa daha şık durur.  Bir pikap odanın köşesinde bulunsun, işte gerçek insan sesi falan giydirirsin sormaz  kimse sana sormaz algının toplumsallığını. Çocukluk anılarını canlandıran birkaç objeyle süslenmiş kitaplığı da unutma sakın, kitaplıkta bugünlerin popüler düşünürü Chomsky falan olsun. Kampta çekilmiş birkaç poz, kampa hiç gitmediysen photoshop ile üretirsin, hatta kampın tuvaletinin ne kadar temiz olduğundan bahsedersin ve birkaç sivri sinek savaşına karşı kullandığın spreylerin işine yaramamasından bahsedersin,  dur sana benden tavsiye sivri sinek- küllük- kuru kahve bağlantısı (her şeyi de devletten bekleme güzel kardeşim bağlantısını araştır) seni daha  bilgili ve doğa dostu yapar.  Birkaç açılı fotoğraf, birkaç konser resmi ve tabi ki yirmi yıl önce verirmiş bir pozun aynısı. Birazda oryantalist hava vermen lazım odana her zaman tutar, halıyla mı katarsın yoksa bakır objelerle mi orası sana kalmış. Tabi ki olmazsa olmaz müzik aletleri, gitar olabilir, ney olabilir, bambudan saksafon olabilir, çalmasan da dursun köşede görünsün. Önemli olan zaten çalman, okuman ya da bilgin değil ki  yarattığın izlenim. 

İmbd listesinde ki ilk yirmi filmi mutlaka izle, oradan bağlantılar kurmaya çalış hayatla. Bir de sürekli dillerden düşmeyen quentin tarantino, emir kusturica, david fincher, stanley kubrick, david cronenberg   falan takıl, zor değil hepsini izlemen bir haftanı alır. Tabi ki japon sineması Akira Kurosava, Kenji Mizoguchi, Takaşi Miike  pek bilinmeyen alandır nokta vuruşu yapılabilir,merak etme kimse sormaz senaristleri takip ediyormusun diye, sıkıştırmaz köşeye. Müzik; olmazsa olmaz müzik, ver kardeş gazı,  Angu, Teija Niku, Dragica Radosavljevic, Sting, Chet Baker .

Ve tabi ki özgürlük; sürekli özgürlükten bahset karşında ki ne göre ver ayarı gitsin; liberalizminde ki özgürlük, sosyalizmde ki özgürlük, anarşizm de ki özgürlük.  Aralarında ne fark var diye mi düşünüyorsun boş ver kardeş Izdırabınısikiyim Milk Port tam sana göre.

Izdırabınısikiyim içinde ne var diye sorar gibisin. Hiç.
Evet yanlış duymadın;  Hiç.
 Depresyonda olmanın “entelektüel”  olunmak izlemi verildiği bir ülkede neden içine bir şey  koyalım ki, ne koysak alacaksın, bunalım takılacaksın.
O nedenle güzel kardeşim 


“Bekleme yapmayalım


Hiç’ ini alan bunalıma doğru ilerlesin”

Şiirin orijinali facebookta…


 image source:  http://25.media.tumblr.com/tumblr_m0ucd7wfv51r8gskeo1_500.jpg

Devamını oku...

13 Eylül 2013

0 Aşk dediğin nedir ki?-2

Dedik ya sıkıcı konudur aşk, yazması da konuşması da sıkıcı. Küçük bir pazar yerinde “Bu herifi aldın mı?” sorusuyla afallamaktır bir nevi. “Karılar Pazarı”dır burası satıcıların tamamının müşterilerin ise  büyük çoğunluğunun kadınların oluştuğu, Bartın  köylerinde yetişen ürünlerin satıldığı pazar. “Bu herifi aldın mı” afallamasının arkasından “Sadece yangının mı?” sorusuyla da karşılaşırsın, çiçekli basmalı kadınlar iki soruyla; hiç çıkmadıkları büyük kentten Anadolu’ya, Anadolu kadınına, feminizme dair nutuk çekenlere hafif yollu ders veriyorlardır bir nevi. 

Pazarda basit bir peynir alış verişi yaparken,  genç bir satıcı kadının öfkeli bakışlarına da rastlayabilirsin, belki de  hafif yollu azarda yiyebilirsin. Hiç anlamadığın bu tepkinin kodları basittir aslında, genç kadının “görüştüğü”  gelmemiştir ve görememiştir o gün O'nu. Pazarda teorinin dışına çıkmıştır ve çıkmakla kalmayıp sana  nanik yapıyordur yaşam, kadının bakışları ezberinde olmayan bir iletişim ağının yol bilmeyen acemisi  olduğunu anlatmış; sebzelere dair ise “acaba organik mi?” sorusunu zihninin bir köşesinden kaydırıp çoktan uzaklaştırmıştır. 

Pazar alışverişinden sonra markete de uğramak isteyebilirsin, orta alt gelir grubuna hitap eden marketlere doludur pazarın çevresi. Zincir marketlerden bir tanesine girmek istersin fakat girmekte zorlanırsın. Ya L biçimde konumlanmış itilerek açılan iki kapı karşılar seni ya da itilerek açılan kapıdan sonra  bir turnike. İlk başta saçma gelir marketin bu uygulaması, "Basit sensörlü bir kapı niye koymamışlar" sorusunu sorarsın kendine. Cevap aslında tam da elinde tuttuğun pazar poşetlerinde gizlidir.  Kapıların konumu elinde poşetlerle girmemen için tasarlanmıştır, hem güvenlik maliyetini azaltıyordur firma hem de elin boş gezerek daha fazla ürün almanı sağlıyordur.  Marketin içinde dolaşırken; birbirine yakın, az hareket alanı bırakan raflardan hızlıca bir şeyler alıp çıkmak istersin ve kasanın arkasında ki geniş alan ve sensörlü kapı seni marketten olabildiğince hızlı çıkarmak için bekler. Hızla çık ki tüketim bandına yeni kurbanını koyabilsin devasa ağ. Pazardaki gibi sözlerle yaşanan afallama yoktur burada aslında söz de yoktur, mekanın tasarımcısı  konuşmasa da sana istediğini yaptırıyordur.

Ne pazar ne de market alış verişi yapmak yerine,   hep kitaplarda okuduğun 90-91  yürüyüşünün ilk başladığı noktalardan birine yani Amasra’ya gitmek ve orada tarihin içinde küçük bir çay molası vermek isteyebilirsin.  Amasra'ya giderken  arabanın üstünden geçtiği köprüyü yıkılmadan ayakta  tutanın tavuk yumurtasının akı olması  o anki bakışından uzağa düşebilir fakat ayağını bastığın toprağın yorgunluğunu arabadan iner inmez  hissedersin.  Sen bir isyanın izini ararken    “Lala Lala Çeşme-i Cihan Bu mu Ola?” cümlesi daha adımını atar atmaz karşılar seni, yöresel el oyması ürünlerin satıldığı Çekiciler Çarşısında adımlarken de başka bir  bir tuhaflık sezersin. Bir tuhaflık tarihin, el işinin içine dalmanı engelliyordur,  beğendiğin bir el oymasını incelemek için eline alırsın ve altında, köşesinde bir yerlerde  “ Made in China” yazar.  Geç kalmışındır hem de çok geç; belki bir eve girsen yaşlı bir teyzeden anılarını paylaşmasını isteyebilirsin, bu seferde çaldığın  kapı açılır açılmaz  karşında ki teyzeden “Hoş geldin, sefa getirdin, ne zaman geldin ne zaman gideceksin” ezgisini dinlersin, daha içeri davet edilmeden ne zaman gideceğinin sorulması garibine gider, pazarda yaşanılan afallamayı tersten yaşarsın.

Tuhaf bir bölgededir adımladığın yerler, en baştan kabul etmek gerekir.  Belki de kartpostallarda gördüğün ahşap evlerin içlerini görmek istersin. Ahşap evin romantizmini aramak için bir kapıyı tıklarsın, “Yeşilçam filmlerinde gördüğüm sıcaklık burada mı?” diye sorarsın. Sürekli yangın tehlikesinin korkusu sıcak yapar ortamı tabi ki, tahta kurularının nereden geldiği belli olmayan seslerin de ise  Paul Mauriat’dan  Le Peintre Des Etoiles dinleyebilirsin, iç gıcıklayıcı, kayboluşu, çöküşü hissettiren ezgiyi.  Ev sahibinden evin bakımının ve temizliğinin  ne kadar zor olduğuna dair haykırışları ise  şarkının olmayan sözlerine eşlik eder.

Aşk, en baştan dedik ya sıkıcı konuydu hani; bilmediğin bir iletişim ağının kodlarını çözmektir bir nevi, bu ağ hem zincir marketlerin üretimidir hem de tarihin ezgisi. Kitaplardakini ararsan taklitle karşılaşırsın, uzak diyarlarda üretilip ısıtılıp ısıtılıp sana satılanla. Eski filmlerde üretilen sıcaklığı arasan beyaz perdenin hiç  göstermediği ile karşılaşırsın ;kameranın bakışından uzağa düşen an'la. Bu nedenle Ey Sevgili arayıp arayıp yorma kendini Aşk dediğin nedir ki?
 image source:  http://modelleri.kadincasayfa.com/wp-content/uploads/Otantik-Tabure-Modelleri.jpg

Devamını oku...

9 Eylül 2013

0 Aşk dediğin nedir ki?

Üstüne yazılabilecek en sıkıcı konudur aşk.Sıkıcıdır çünkü anlatmak değil unutmaktır bir nevi; kendilikle uğraşan Foucault’u okurken “fuko muko hikaye” deyip uyuyan sevgilinin yanına sessizce uzanıp “Teşekkürler”  diyebilmektir.

Aşk; onun gideceğini değil tam aksine hiç gelmediğini bilerek ve bunu unutarak tutabilmektir bir eli ve Diogenes’in karşısında ki İskender’in konumuna hazırlamaktır
kendini. Çok dillense de az anlaşılır bu hikaye;  imparator karşısında ki köpeksinin “Gölge etme başka ihsan istemem ” cümlesi amma lafı koymuş gülümsemesi yaratsa ve  “engel çıkarma “ manasında anlaşılsa da farklıdır bu hikaye.  “Güneşimi engelleme”  cümlesi;  güneşin kanını taşıyan, aile kökenini güneşe dayandıran imparatora  “Sen piçsin”  “ne olduğun, nereden geldiğin belirsiz” demektir.  Diogenes’in  kelime oyunuyla yaptığı;  unutulanı bir anda dillendirmektir.  Aşk tam da bu piçleşmeye hazırlamaktır kendini, kendinde cisimleştiğine inandıklarının silinmesini beklemektir; Diogenes’in karşısında hükmünü bekleyen İskender gibi.  Piçleşmeye kadar hem kendinin hem de onun özel olduğunu düşünsen de; bir anda aslında hiç özel olmadığını sıradan ve yaşadıklarının öğrenilmiş olduğunu hatırlarsın.  Tam da bu nedenle aşk hatırlamaktır; -unutan ve hatırlayan bir ve aynı olmasa da- aşk; “vay be sistem bana da kakaladın  barları, kafeleri, sinemaları,  ertesi gün haplarını, prezervatifleri” demektir.

Yer değiştirmelerdir aşk; her haltta uyumlu hale gelebilmek için verilen savaş.  Aynı anda boşalabilmenin sevincini yaşayabilmek ve  sonrada alışmak O bedene. Gizemli noktaları  bulma arayışının yerini alan öğrenilmiş noktalar ve heyecanın, maceranın, fantezinin yerini alan “sanırım gene sevişmek zorundayım” bakışları.  Köşeye konulan porno koleksiyonun tekrar gün ışığı görmesi, mastürbasyonun çekiciliğinin tekrar keşfedilmesi, “benim bedenimi  benden iyi kimse tanıyamaz” isyanı. Dedik ya aşk hatırlamaktır bir nevi.

Üstüne yazılabilecek en sıkıcı konudur aşk. Sıkıcıdır çünkü  kendi tuzunu kendi  yüzüne sürmektir bir nevi. Rivayet odur ki; Fatih Sultan Mehmet’in cenazesinde, cenaze arabasını çeken atların gözlerine sürürmüştür ana maddesi tuz olan özel bir karışım. Amaç atları sürekli ağlatmaktır fakat tam kararında kullanılmalıdır; atları sürekli ağlatacak kadar ama atları acıdan zapt edilmeyecek duruma sokmayacak kadar. ”Ölen basit bir insan değil, ölen daha fazlası, bu nedenle; sadece biz kullar değil doğa ağlıyor” mesajıdır atın gözyaşıyla verilmek istenen, öleni, cenazeyi izleyenlerin gözünde kutsallaştırmaktır amaçlanan.  Tuzun etkisi sadece ata değildir, cenazeyi izleyen herkesedir,  at taşıyıcıdır sadece;  hem cenazenin  hem de bu kutsallaştırmanın taşıyıcısı. Tuzunu kendi yüze sürmektir  dedik ya aşk; akan gözyaşları haklılığın, haksızlığın  ya da üzüntünün ibaresi değildir; kutsamaktır fakat ne yaşanılanı ne de beraber yaşanılanı sadece kendini. Geriye kalan ise alınanların atılması, izlerin silinmesi, küçük bir cenaze töreni  ve her zaman köşede bekleyen temizlik malzemeleri.

Dedik ya sıkıcı konudur aşk; kendi narsis izdüşümünü yaratıp  -onda olmayan özellikleri de ona yükleyerek kutsanan seçicilikle -  onun bu, bu, bu  özelliğini seviyorum demektir.. Manavdan hıyar almaktan farkı yoktur aslında ve  bazıları da hıyarla patlıcanı yan yana görmek ister; açık ilişki ya da boynuzlamadır bu alışverişin tabiri. Bu alışveriş ise” onun fikirleri, bunun bedeni, şunun esprisi;  istediklerim o kadar büyük ve yüksek ki tek bir “O” cisimleştiremez bünyesinde tek bir “O” tatmin edemez beni “ demektir bir nevi.

Dedik ya aşk, “sıradan olduğunu” ,“ karşındakinin de sıradan olduğunu” unutmaktır bir nevi ve bir anda hatırlamaktır yaşanılanların, O’nun, kendinin, özel olmadığını.   Bu nedenle Ey sevgili; özel değilsin, güzel değilsin, zeki değilsin, yetenekli değilsin,  o, bu, şu, falan filan değilsin. Sıradansın; tıpkı benim gibi. O yüzden boşuna kasma kendini;  Aşk dediğin nedir ki?
 image source:  http://falanca.com/wp-content/uploads/ask-bir-cesit-suur-bozuklugudur-390x245.jpg
Devamını oku...
SST Atölye