31 Mart 2013

0 Kaldırım Sosyolojisi

Kaldırımlar, kentsel mekanın en garip unsuru olsa gerek. Kaldırım serçesi, kaldırım yosması, kaldırım mühendisi, kaldırımlara düşmek gibi nitelemeler içerisinde aylaklığın, düşkünlüğün, biçareliğin, zorlu bir yaşamın tasvirini içerir ve toplumun en alt kesimlerinin barınağı olarak anılır. Tıpkı Necip Fazıl’ın Baudelaire esintili şiirinden zihnimize kazındığı gibi “kaldırımlar çilekeş yalnızların annesidir”. 

Kaldırımlar gridir, gecedir, tekinsizliktir, soğuktur, melankolidir, gölgedir… 

Öte yandan ironik biçimde medeniyetin ölçüsü sayılmış, kaldırımların yüksekliği üzerinden kent kültürüne dair analizler yapılmış ve modern kentlerin dizaynında önemli bir role sahip olmuştur. Haussmann, Paris’in imarında bilhassa barikatlara mani olmak amacıyla Ortaçağ’dan kalma iç içe geçmiş dar sokakları yıkıp, geniş bulvarlar inşa etmişti. Bu dönüşüm ve yıkım sürecinde kaldırımlar da yeni sınıfın arz-ı endam edeceği biçimde düzenlenir.* 

Kenti bir uçtan bir uca tavaf eden, vitrinlerin seyrine kapılan Flaneur’ün dans pisti aynı zamanda her alanda dikeyine bir yarışın varolduğu kentin yatay eksenidir. İş bekleyenlerin, temel ihtiyaçları için kuyruğa girenlerin, sefaletin arşınladığı mekandır. Modernliğin iki yüzünde salınan ve kentsel mekanda onun tüm veçhelerinin kristalize olduğu, toplumsal, kültürel, sınıfsal uzamların görünür kılındığı, toplumsal mücadelelerin eylem repertuarına da giren bir unsurdur kaldırımlar. 

Elbette memlekete özgü bir dolu vasfını da saymak gerekir. Belediyelerin daimi şantiye alanı, kentin otoparkı, işportanın sermayesi, esnafın ana tezgahı, gelir-gider defteridir. Esnafın iktisadi koşullarını kaldırımlardan öğrenebiliriz. Canı sıkıldıkça sular onları. Kaldırım taşları da zamanla gevşediği için, bastıkça foşurdayan mayın tarlasına dönüşür adeta. İşte tam da bu husus ona dair zikredebileceğimiz imgelemlerin ötesinde tüm sıradanlığını yüzümüze vurur. Üzerindeki şekillere göre belli bir zikzak çizerek yarı dalgın yürürken o foşurdama anıyla birlikte her şey altüst olur. “Flaneur’ün dans pistiymiş, yemişim imgelemi, melankoliyi, nasıl temizleyeceğim şimdi pantolonun paçasını” diyerek günlük dertlerin peşinde yoluma devam ederim. 

Böyledir işte memleketin ahvali…


*Paris 68’indeki “kaldırım taşlarının altında kumsal var” (sous les pavés, la plage) sloganının böyle bir tarihsel gönderimi de bulunmaktadır.

image source: Roger-Viollet, http://www.parisenimages.fr/fr/popup-photo.html?photo=8870-7 
Devamını oku...

3 Şubat 2013

0 Bayrakları Asma Enstitüsü

Adı sanı bilinmeyen bir ülkede zorunlu olarak askere alınmış ve şehit olmuş herkese adanmıştır.

Bayrakları Asma Enstitüsü için sıradan sayılabilecek geceydi, bir kaç acil durum bayrakçısı tarihi binanın çatısında ikişer bira bir paket sigara eşliğinde kadınlara dair deneyimlerini paylaşmaktaydı, deneyim yediğin kazıkların toplamıdır ya “hala anarım arada” demekteydi birisi ilk aşkını anlatırken, "kızıma verdim adını benimki de bir şey demiyor artık".

Ben ise bilgisayarın başında yarın akşama yetiştirmem gereken ödevimi hazırlıyordum. Enstitünün kuruluşunda etkili olmuş ve hala en büyük sponsorlarımızdan biri olan televizyon kanalına dair bir çalışma. Bir kulağım telefonda iken Rammstein melodileri eşliğinde düşüncelerimi toparlamaya çalışıyordum, şöyle afilli bir cümle kullanmalıyım ki girişte hocanın dikkatini çeksin. Belki geçmiş araştırmaları biriminde kadroya bile girebilirim, geçmiş araştırmaları birimi herhangi bir şehit haberi geldiğinde o şehidin hayatı hakkında bilgiler toplamak ve onu hızlıca metinleştirmek amacıyla kurulmuştur. Şehidin hayatında enteresan olabilecek noktaların nasıl daha etkili bir biçimde aktarılacağına dair çalışmalar yapar, örneğin evli mi ya da nişanlı mı, ne zamandan beri bir ilişkisi var, çocuğu varsa yaşı kaç, babasının mesleği vb. bir sürü hayatının önemli noktalarına dair veriler analiz edilir ve en etkili metin inşa edilir. Seviyorum geçmiş araştırmaları birimini, insanlar hakkında onları tanıma ve empati kurma adına sonsuz bilgi veriyor. Hayat hikayeleri karşılaştırmalı analizi birimi de olabilir kadromu alacağım yer, onlarsa aynı anda birkaç şehit gelirse hayatları arasında ilgi çekebilecek noktalar üzerinde analiz yaparlar ve tek bir metin hazırlarlar, hangi ayrıntının daha etkili olduğu ve televizyonlara verilecek metinde hangi ayrıntının daha üst sıralarda yer alacağına dair araştırmalar yapan bir birimdir. Örneğin üç kişinin ölüm haberi geldi birisinin beşikte bir bebeği var, biri ise sadece nişanlanmış diğerinin ise herhangi bir ilişkisi yok metinde beşikteki bebeğin bilgisi daha üst sıralarda yer alır.

Onu düşünüyordum görüntüleri birleştirme biriminde duran hayali, hayalim ya işte anlarsınız bilgisayarın başında hafiften kızarmış yanaklarını ve yorgun bileklerini ovmasını düşlüyordum. Onların bağlı olduğu görsel analiz anabilim dalı bu enstitünün bel kemiği, iş yoğunlukları bizimkinin neredeyse beş katı. Bu anabilim dalı mahalle mahalle köy köy herhangi bir şehit haberinde bayrakların hangi açılardan, hangi sırayla dizilmesi gerektiğini araştırır. Önce terör bölgesinde askerlik yapanların bulundukları evlerin her duruma karşı enstitü tarafından üç boyutlu modellemesi yapılır. Askere giden erkeğin oturduğu ev herhangi bir görsel analiz için merkeze oturacak şekilde bu eve ve diğer evlere hangi bayrakların çekileceği ya da dikileceği hesaplanır. En kazık departman ise acil durum departmanıdır, ailesinin evini değiştirmiş ya da bir anda öngöremediğimiz bölgeden yani önceden hayat hikayesi ve mahallesinin modellemesi yapılmamış şehitlere müdahale eden bilimdir. Alanlarının en iyileri buradadır ve çok hızlı hareket etmek zorundadırlar. Önceden tüm enstitüyü kapsıyorlardı diğer bilim dalları uzmanlaştıkça yani bilgi ve veri birikimi artınca onlar acil müdahale timi olarak ayrı ama üst bir köşeye çekildiler. Biz alanlarımızda ilerledikçe onların iş yükü daha da azalıyor. 

Orada görev almayı isterdim istemesine fakat hayalimden de uzaklaşmak istemezdim, ara sıra da olsa kantinde onu izleme şansını yakalıyorum. Yemek yemesindeki zarafetini, çatal bıçak kullanmasını dansa çevirmesini, bu arada benim adımı bile bilmez, arada hazırladığım metinlere kimden geldi bu dediğini duydum, içten bir gurur kapladı içimi. Dedim ya hayalim, onun merakını çekebilecek metinler hazırlamak için elimden geleni yapıyorum, onun çatal bıçak dansına karşılık benim kelimelerle dansım. Geçen ses üretimi biriminden yakın bir arkadaşı söylemişti, metine yönelik görüntü ararken çok zorlandığını ve metni çok içten bulduğu için etkilendiğini, arkadaşım söylememiş kimin hazırladığını biliyorum çakal daha iyi olmamı istiyor. Ses üretimi ise neredeyse en basitidir, şehidin memleketine göre ve durumuna göre alttan akacak müziği araştırır; kimi zaman yabancı dillerde bir ağıt kimi zaman sırf notaların akışı, metnin okunmasından önce görüntülerle birlikte metnin gücünü ne kadar arttıracağını aratılır. Artık neredeyse ulaşabilecekleri en üst seviyeye ulaştılar, alanları gittikçe daraldı ve kadrolarını yeni alımlara kapattılar. 

Bir anda çalan siren sesiyle ilkildim, burada bulunduğum iki sene içinde ilk defa bu sesi duymuştum, telefonum çalıyor arayan nöbetçi müdür acilen toplantıya diyor. Koşa koşa gidiyorum toplantı salonuna, ne olmuş olabilir ki, hızlı hızlı adımlarla giderken insanların telaşlı koşuşturmalarını fark ediyorum, herkesin herkesle konuştuğu bir an tüm enstitü alarma geçmiş vaziyette. Toplantı salonundayım artık, müdürün şişman yüzünden damlayan terleri odanın burasından görebiliyorum, üst düzey bir komutan mı öldürüldü yoksa daha büyük bir şey mi, üst düzey bir komutan olsa zaten metni ve görüntüleri hazırlanmış olurdu bu daha büyük bir olay olmalı. 32 kişi diyor müdür konuşmasının ilk başında duyduğuma inanamıyorum 32 kişi hiç bu kadar “zayiat” olmuş muydu bir saldırıda, 32 kişi 32 hikaye. Bu sefer diyor metodolojimizi değiştireceğiz, tüm birimler aynı anda çalışacak. Ayırdığımız her grup sabaha kadar sekiz kişinin bayraklarını dikmiş olacak. Bu sekiz kişinin hayat hikayesini yazacağım anlamına geliyordu, ekibim sekiz kişinin hikayesini yazacak hayat hikayesinden kareler toplayacak alttan akacak müziği belirleyecek ve bayrak dikme görevlerinde bayrakların hangi ölçülerde dikileceğini belirleyecekti. Belki cenaze görüntüleri kullanabilirdik ama yok yok sabaha kadar imkansızdı cenazelerin kaldırılması, o daha sonraki adımdı. 

Şaşkınlıkla dona kalmışken ayakta durmakta zorluk çeken hayalimi görebiliyordum, yorgunluktan mı ayakta duramıyordu yoksa şaşkınlıktan mı bilemiyorum, demek ki diyorum demek ki o da bugün nöbetçiymiş. Müdür ekip şefi olarak ismimi söylediğinde dilimin tutulduğunu hissettim bu benim liderlik görevini üstlenebileceğimi göstereceğim en önemli görev olacaktı, demek ki diyordum benim farkındaymış. Hızlıca müdürün yanına gidip elinde tuttuğu ekip listesini aldım, ilk baktığım onun adıydı acaba listede miydi hayalim evet oradaydı ilk defa varlığımdan haberi olacaktı, ilk defa nefesini daha yakın hissedecektim. Ekip üyelerimin adlarını saydıktan sonra hızlıca toplantı odasından çıkıp küçük çalışma odalarından birine geçtim, vereceğim kararlardan çok kravatımı çıkartıp çıkarmamam gerektiğini düşünüyordum, kravatı çıkarmam ekip üyelerim gözünde bu görevin altından kalkamayacağım anlamına gelip onların üstlerindeki otoritemi sarsabilirdi, aynı zamanda bu durum müdürümün gözünde de onun yanaklarından akan terin benim üzerimde yarattığı izlenimi yaratabilirdi, fakat çıkarmak ise ekibim üzerine ortak çalışmaya ve onların yaratıcı potansiyellerine ortaya koymalarına dair büyük bir istek yaratabilirdi. Ben ise hafiften gevşetmeye karar verdim, hatta onların önünde hafif hareketlerle gevşettim ki bakışları üzerimde toplayabileyim. Her ne kadar titrememeye çalışsam da birkaç ay önceki benim metnim ve hayalimin görüntü birleşmesiyle oluşan çalışmayı örnek vererek “evet dedim sabaha kadar bu kadar içten çalışmayı hazırlayabiliriz.” Bu sözlerle hayalimin gözünde daha da değerimin arttığını hissediyordum ve alttan alta onunla olan uyumumuzu ve birlikte olursak bu birlikteliğin ne kadar içten olacağını söylüyordum, bakışını üzerimde toplarken aynı anda onu yönlendiriyordum evet diyordum içimden evet bu gece benim için çok önemli. 

Sekiz kişiden ilk dördü gerçekten çok kolay geçmişti, sapsız üzümlerdi bir bakıma liseden sonra birkaç ay takılmayla askere gitmiş yirmili yaşların başındaki delikanlılar arkalarında ne bir bebek ne de bir yar bırakmışlardı. Daha sonrakilerden biri evliydi onda baya zorlanmıştım özellikle banka bilgilerini aktarırken borçlarından nasıl insanları rahatsız etmeden bahsedeceğimi düşünüyordum ve bir tane doktorun yıllarca aldığı eğitimden sonraki olaylarını, biri ise daha da beter yurtdışında doktorasını yapmış daha sonra akademide ders verirken askerliği aradan çıkarmak istemiş bir beyin, sevgilisi ünlü bir matematikçi yeni dâhilerden olarak geçiyor, evet bu metinde erkekten çok yeni neslin dâhisine odaklanacaktım. Ekip üyelerime de aynı talimatı verdim, aynı anda yeni nesil dâhinin de bulunduğu yere bayrak diktirecektim, bu alışık olunmayan bir karardı ama ne de olsa imzamı kazımak istiyordum bu geceye ve risk alabilirdim. Dört saatlik çalışma sonucunda çıkış verilmişti, çıkış ise bayrak dikicilere şematik bilgileri vermek demekti ve bayrakların asılmasıyla birlikte merkeze akacak görüntüleri beklemek kalmıştı, şansımıza verilere hızlı ulaşmıştık öngörülemeyen yerlere bayrak dikmeyecektik. 

Bayrak görüntülerini beklerken müdürün beni çağırdığı haberi geldi, hızlıca odasına giderken acaba yeni nesil dahi planım onu sinirlendirmişmiydi diye düşünüyordum, odasını kapısını çalarken kalbimin patladığını hissediyordum. Beni emretmişsiniz dememi beklemeden, size bir görev daha dedi ama durum biraz daha karışık. Elinde tuttuğu dosyayı bana uzattığında tanımadığım bir yüzle karşılaştım, kim olabilirdi ki bu, "bilirsin dedi biz ensititü çalışanlarımıza özel önem veririz ve bayrakları dikerken onlara ayrıcalık yaparız" "acaba dedim bizden miydi", "ilişki bölümüne bak dedi, tanıyor musun?" Beynimden vurulmuşa dönmüştüm, benim hayalim, benim biriciğim nişanlıydı ve bana bunu kimse söylememişti. Ne yani şimdi hayalimin ölen nişanlısının bayrağını mı dikecektim, sinirlenmiştim, onun nişanlı olması bile sinirlendirmişti aynı zamanda garip bir hüzün ve garip bir mutluluk ona ulaşmamda hiçbir engel kalmıyordu artık, emredersiniz diyerek müdürün yanından uzaklaştım ve bu kadar özel bir bayrağın nasıl dikileceğini düşündüm, küçük toplantı odasına doğru ilerlerken kameraman bir arkadaşıma rastladım, onu gördüğümde planım ortaya çıkmıştı, hayalime nişanlısının öldüğü haberine verirken kameralarda bizi çekecekti, bayrakları asma enstitüsü çalışanlarının göz yaşları ve şaşkınlıkları akacaktı kameraya ve benim onu telkin ederken kullandığım cümleler. Görüntünün üreticisi aynı zamanda görüntü olacaktı. 

Kameraman arkadaşıma durumu anlattım ve görüntüyü nasıl ona çaktırmadan çekeceğini ve odaya girince hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi nereye oturacağını söyledim ve beraber odaya geçtik. Hayalim bayrak dikicilerden akan görüntüleri incelerken kravatımı biraz daha boşalttım, cümlelerimi daha da toparlamaya çalışıyordum, içimden bir ses ise acaba hayalim işini bitirene kadar beklesem mi diyordu, şimdi ister istemez görüntüleri toparlayamaz ve projelerimiz tamamlanamaz. Olsun diyordum hemen hemen her şey hazır diğer ekiplerden destek isteriz, olmadı hepsini ben toparlarım, bu sahne kaçmaz, bu an kaçmaz. Hayalimin olduğu yere bakarak arkadaşlar derken içimden bir ses beynimi ele geçirecek şekilde bağırıyordu: “show must go on”.


image source: http://www.edebiyatdefteri.com/resim/resimli_yazi/buyuk/40639.jpg
Devamını oku...

20 Ocak 2013

0 İzdüşümsel Sevişmeler 2 - Part 1 Sosyal Tam Olma Hali

Yıllar önce dağdan inen üstadın insanları bulmak için panayıra koşması günümüzde tekrarlansa aynı üstadın sosyal medya sitelerinden bir tanesinde hesap açmasına benzerdi. Fakat üstat gösterinin ortasında izleyicilere konuşarak onları gösterinin büyüsünden kurtarmaya ve ölen tanrıyı, tanrının ölümüyle olanları anlatmaya çalışırken günümüzde gösterinin kırıcısı değil herhangi bir izleyici konumuna indirgenirdi ya da tanrının ölümünü ilan eden üstat günümüzde yaşasa neyin ölümünü ilan ederdi, belki de ölümün ölümünü... 

Bir gün sokaktan geçen bir kadını bir hafta sonra tekrar gördüğünüzü hayal edelim, kadını ilk gördüğünüzde saçları boyalıdır, bakımlıdır, ikinci gördüğünüzde ise makyajsız ve başını kapatmıştır. Bu iki görüntü arasındaki farka dair yorum ilk başta kadındaki muhafazakarlaşma eğilimi olabilir ve bu eğilimin açıklamasını güncel politik tezahürler etrafında yaparız, belki de daha ileri giderek İslam’a dair kadının bilinçsizliğinden İslam’daki kapanma usullerini kadının farklı algıladığından bahsedebiliriz, bir adım daha giderek bu değişimin eleştirisi aşağılamaya yönelebilir ve yorum kadının cehaleti olabilir. Bölgedeki kapanma usullerini bilen bir göz ise kadının ailesinden bir erkeğin öldüğünü ve kadının bu ölümün ardından öğrenilmiş acıyı öğrenilmiş usullerle gösterdiğini söyleyebilir. Ölen erkek, kadının kocası ya da oğludur. Sözsüz bir iletişim söz konusudur ve kadın bu hareketiyle belki de İslam’ın ortaya çıkmasından çok daha önce olan bir geleneği üretiyordur, kadının dine dair düşüncesinde bir değişim olmamıştır. ne muhafazakarlaşmıştır ne de çıkarları doğrultusunda hareket ediyordur, o sadece bir şeyler anlatıyordur. Burada muhafazakarlaşan kadın değil kadının eylemini yorumlayan bakıştır, bakışı çerçeveleyen paradigma ve paradigmayı gözler önüne seren kavramlarla anlatılan kadının hareketi değil yorum merkezinin ne kadar haklı olduğudur. 

Dönüştürücü radikal eleştiri olanı eleştirirken ya açık ya da gizil biçimde olması gerekeni de söyleme ve onu kutsallaştırma eğilimindedir. Olması gereken ise eleştirinin amacı yani eleştiri aracılığıyla dönüştürülmek istenen yaşamdır. Dönüştürücü radikal eleştiri geçmişte olan üzerinden değil gelecekte ya da o anda olması gereken üzerinden muhafazakardır. Dönüştürücü radikal eleştirinin sıkıntılarını radikal bir feminist grup kendi içeresinde yaşamıştır. Karşıt olarak konumlandırdıkları erili eleştirirken olması gerekeni kurguladıkları noktadan itibaren kendi içlerinde parçalanmaya başlamışlar ve bir grup aktivistin grubun içerisinden çıkmasıyla sonlanan bir süreç yaşamışlar ve güç kaybetmişlerdir.

Eleştirinin merkezini olması gereken üzerinden alınmayacaksa nerede bulabiliriz, eleştirilenin yerine yenisi konulmayacaksa ve bir öneri sunulmayacaksa susması mı gerekir sadece değişimlere bakan bir gözün. Eleştirinin merkezini değişken bir kavrama indirgeme taraftarıyım, sosyal tam olma haline... 

Bu metin sosyal medya üzerinde sosyal tam olma halinin izdüşümü olan sanal sosyal tam olma halini aramak üzerine inşa edilmiştir ve paradoksal biçimde metinde sanal sosyal tam olma haline geçecektir.

Tüketim tartışmalarındaki bir yaklaşıma göre insan başta tamlık halindedir daha sonra enerjisi azalır, tekrar o baştaki tamlık haline dönmek ister, onun için uğraşır. Örneğin toktur insan zamanla acıkmaya başlar ve doymak ister, baştaki tamlık hali tokluk halidir, yemek yemesi ise tüketim. Fakat bu tamlık düşüncesi ise tutarsız bir fantezidir örneğin yemek yeme eyleminde bile vücut o eylemi yerine getirebilmek için enerji harcamaktadır, besinlerin vücuda girmesiyle onların parçalanma işlemi de başlamaktadır. Tam olma hali ulaşılamayacak olanı simgelemektedir, ironik biçimde ideal olan hali. Ayrıca insan salt fizyolojik bir varlık değildir aynı zamanda yüzeysel olarak tanımlarsak sosyal bir varlıktır, o halde sosyal insanın sosyal tam olma hali nedir? İnsanın sosyal tam olma haline ulaşmaya çalışırken, fizyolojik tam olma haline ulaşmaya çalışırken tükettiklerinde bir kırılma yaşanmaktadır. Örneğin yemek yeme salt fizyolojik bir istek değil, mekan, yenilenin ne'liği, yemek yerken kullanılan nesneler, yemek yenilirken yemeğe olan yaklaşım vb. sonsuz değişkenin ve değişkenlere yüklenen anlamın gölgesinde sosyal tam olma halinde tüketilen olmaktadır, bu noktada tüketilen salt yemek değil yemek yemenin kendisidir.

Sosyal tam olma halini eleştirel bir kavram olarak kullanabiliriz fakat bu iddiayı öne sürmeden önce kavram karmaşasına düşmemek için; kendini gerçekleştirmek, kendine ulaşmak şeklinde kavramsallaştırabileceğimiz özelde Hint felsefesinin genel olarak ise doğu felsefesinin ısıtılıp ısıtılıp önümüze konulan insan düşüncesinden ayrılmamız gerekir. Kendini gerçekleştirme düşüncesi tehlikelidir çünkü insanları doğuştan farklılaştıran bir görünüme sahiptir. Senin bir özün var ve o öze ulaşmak için değişik aşamalardan geçmen gerekir, bu özü anlamak ve onu gerçekleştirmek kendini gerçekleştirmek olarak algılanır. Isıtılıp ısıtılıp satılan bu düşüncenin bir çok çıktısı etrafta görülebilir. Sosyal tam olma halinden kast edilen dönüştürücü eleştirinin eleştirisi ile paraleldir, hayata dair her perspektif olanı ve olması gerekeni tanımlar, bu tanımlamalar ışığında ideal sosyal tam olma halini üretir, o perspektiften yaşama bakanlar ise ideal sosyal tam olma hali için o perspektif tarafından üretilen eylemleri, beğenileri, kavramları tüketmektedir.

Tanıştığımız herhangi bir insan başlangıçta boş kağıt gibidir, daha sonra iletişim kurmadan önce bir çok faktörün devreye girmesiyle onun resmini çizmeye başlarız. Bu faktörler iletişimin ilk başladığı mekan, o an onun görünüşü, mekanda bulunma nedenleri. İletişime geçirdiği andan itibaren ses tonu, hareketleri vb. karşınızdakinin bedensel eylemleri ile o resim daha da derinleşmeye başlar. Fakat daha baştan o insana geçmişin ve sosyal tam olma halin yüklü olarak bakılmıştır, hem fırça hem de kullanacak renkler daha o insanı görmeden önce ele alınmıştır. Resim çizilirken aynı anda o resim kategorize edilmeye başlanır ve zihindeki tablolar manastırına kaldırılır. Benzerlikler ve benzerlikler üzerinden üretilen bilgi çerçevesinde o resim çizilmeye devam edilir aynı anda benzerlikler üzerinden üretilen bilgiyle hem geçmişteki hem de gelecekteki resimler çizilmeye devam eder. Benzerliklerin bilgisi salt deneyimin ürünü değildir, aynı zamanda senden önce üretilen bilginin de taşıyıcısıdır, bu bilgi üzerinden resmi tanımlamalar ve bu tanımlar çerçevesinde resme karşı eylemlerini biçimlendirirsin. Tablo çizme eylemi tek taraflı değil karşılıklıdır bu nedenle biçimlendirdiğin eylemlerle karşındakinin resmini çarpıtmaya başlarsın. Karşındaki senin sen karşındakinin yarım bozuk resimlerini çizerken aynı anda “kendi” tablonu da çizersin. Dışarıya yansıttığın sadece o tabloda kendini göstermek istediğin kısımlardır fakat o “kendi” tablosu da sürekli çizilen bir resimdir. Kendi tablosunun çizilmesinde en etkili güç o ideal sosyal tam olma hali illüzyonudur.

Bilişim teknolojisinin gelişmesiyle ortaya çıkan/çıkartılan sosyal medya terimi başlı başına sıkıntılı bir tanımlamadır. Platformlara sosyal medya denilirken kast edilen her kullanıcının kendini haber veren, haberi toplayan ve paylaşan ve yorumlayan olarak yaşamını her hangi bir yayın yapan kanala benzetilmesidir. Fakat bu tanımlama sosyal medya sitelerine bakıldığında tutarsızdır çünkü sosyal medyada haberin nesnesi kullanıcının kendisidir, haberi yayma işlemini de kullanıcı tarafından yapılır. Kullanıcı kendisini haberin nesnesi yaparken aynı anda sosyal tam olma halinin izdüşümünü yaratarak sanal sosyal tam olma halini ortaya çıkartır. Herhangi bir gezi rehberini elinize aldığınızda gördüğünüz sadece orada mutlaka görülmesi gereken yerler değil, o bölgede görülmesi istenilmeyen, gözlerden kaçırılmak istenilen yerlerdir de. Gezi rehberi hem gösterilmek istenileni hem de gizlenmek istenileni bünyesinde taşır. Benzer şekilde sosyal medya ağlarında yaratılan profiller kullanıcının hem görülebilir kılmak istediği özellikleri hem de gizlediği özellikleri bünyesinde taşır. Gezi rehberlerinin çizdiği harita o bölgede yaşanılan güç ilişkilerinin ürünüyken sosyal medya sitelerinde yaratılan profil kullanıcının sosyal tam olma halinin ürünüdür ve paradoksal biçimde sosyal tam olma halinde tükettiğidir.

image source: Imsomnio by MaxHierro on DeviantART
Devamını oku...

18 Ocak 2013

2 Izdırabınısikiyim Prospektüs

Izdırap zihninizde yarattığınız dünya ile yaşadığınız dünya arasındaki çatışmaların, çelişkilerin gene zihninizde yarattığı baskıdır. Size ızdırabınısikiyim ilaçları ile bu baskıyı en aza indirmenin en basit yolunu sunuyoruz. 

Bu kullanma talimatı ızdırabınısikiyim ilaçlarını kullanmadan önce yapmanız gereken egzersizlerden oluşur. 

Önce şöyle güzelce bir koltuğa otur, kıçını biraz sağa sola yerleştirerek oturduğun yeri güzelce ez ve hızlıca kalk, bak kıçının izi az önce oturduğun yerde, o halde ne gerek var varoluşsal problemlere, sen varsın işte kıçından daha güzel bir kanıt mı ararsın. 

Şimdi kalk bir çay koy bakayım, koyunca tekrar bu prospektüsü eline al, aldın mı, dur şimdi çayın demlenmesi bekle, demledin mi, koy bakayım hem plastik bardağa hem de cam bardağa, koydun mu şimdi iç bakayım birer yudum her ikisinden de, plastik bardakta içtiğin çayın tadı daha garip geldi değil mi, yüzünü buruşturup onaylar gibisin, işte toplumun en güzel özelliği senin yerine neyin güzel olduğunu ve neyin güzel olmadığını söyler ve asla yanılmaz, şimdi bir şeker at şöyle ve şeker görünmeyene kadar karıştır, al bir yudum, bak söz dinleyince ne kadar kolay oluyor değil mi her şey, daha sonra bir şeker daha at al bir yudum, tadı daha hoş oldu değil mi dilini damağında şaplatma isteği uyandırdı, evet dediğini duyar gibiyim, o halde at üçüncü şekeri bak bakalım nasıl olmuş. Bu cümleden sonra oturup bardağa baktıysan ızdırabınısikiyimi kullanmana gerek yoktur sen baştan kıvama gelmişindir. Eğer bakmak yerine tattıysan çayın tadındaki değişimi fark etmiş olman lazım, şimdi baştan beri attığın kadar şeker at çayın içine, şimdi al bir yudum daha kusma isteği uyandırdı değil mi, işte kabul et ki hayatta değiştirebileceklerin ve değiştiremeyeceklerin vardır, altı şekerli çayın tadı boktandır bunu değiştiremezsin sadece bunu kabullenirsin, evet sen de hayatta diğer kabullenemediğin şeylere bir daha bak, evet orada onları zihninde yaratırken yüklediğin anlamlara odaklan ne kadar çok şey yüklemişin değil mi, at şimdi zihninden birer birer bu anlamları, ağaç sadece ağaçtır ve yeri geldiğinde kesmek gerekir, nedenini sorgulama ve keseni dinle daha kolay olacak hayat senin için emin ol, vardır onu kesenin de bir bildiği. Ormanın ortasına dikilen kaçak villalara bu açıdan bak hem nerede oturacak bu kadar insan, birkaç ağacın lafımı olur insanın yanında, ormanın ortasında oturması onun hakkı değil mi sen çaya altı şeker atmak istemiyorsan o da ormanda oturmak istiyor ne var bunu bu kadar büyütecek. 

Şimdi bardağa bak ve onun televizyon olduğunu hayal et, ondan televizyon olmasını iste (eğer bakmayı bırakıp televizyon kumandasını bardağa uzattıysan ızdırabınısikiyimi kullanmana gerek yoktur) televizyon oldu mu olmadı tabi ki, onun yaratılış amacı belli ne olacağı ya da ne olamayacağı, o bardak olarak yaratılmış ve işlevi belli, ondan fazlasını bekleyemezsin. Şimdi çevrene bak, toplumdaki işlevine odaklan, sen işçiysen işçi olmak için, sekretersen sekreter olmak için, başkalarının parasını hesaplayan muhasebeciysen muhasebeci olmak için eğitildin. Senin toplum içindeki işlevin bu tıpkı bardak gibi, ne bardaktan televizyon olmasını bekleyebilirsin ne de kendinden yaşamı değiştirebilme gücünü bekleyebilirsin, sen sensin işte kaç bin yıldan beri bilinen bir mantık kuralı bu sen sensin. Büyük üstat Descartes’i hatırla, o acaba sobanın içinde oturuyor muyum diye kuşku etti ama ben soba mıyım diye sormadı kendine, sen neden sorarsın kendine acaba kadın mı erkek miyim diye, bardak nasıl bardaksa sen de karşı cinsin duygularına sahip olmazsın yaratılışına ters, sakat. Şimdi diğer bardakları hayal et, bazıları küçüktür bazıları büyük, renk renk bardaklar. Büyük bardaklar daha fazla su alırlar küçükler ise daha az su. Niye büyük insanlara neden büyüksün diye soruyorsun, nasıl büyük bardağı yapan onu daha fazla su alması için yarattıysa o büyük insanların da işlevi daha fazla şeye sahip olmak, bu kadar basit kimseden çalmıyorlar ya da kimsenin hakkını almıyorlar onlar da diğer bardaklar gibi... 

Şimdi aynı bardağa kahve koy, bardağı yıkamam gerekli mi diye düşünüyorsun değil mi, çayın tadının kahveye geçip geçmeyeceğini düşünüyorsun. Nasıl ki arada bardağı temizlemek gerekirse senin de tüm yaşamındaki eşyalarını değiştirmen gerekli, senin için sürekli olarak yenileri üretiliyor hatta o an alabilecek gücün yoksa sana bankalar kredi sağlıyor. Bankaların temel amacı bu temizlenmene yardım etmek, tüm kokuları tüm kirleri tüm izleri temizleyebilmek için toptan değişiklik yapmak gerekir, nasıl bir bardağı sürekli yıkamak senin sağlığın için gerekliyse mikroplardan arındırılıyorsa senin de sık sık çevrendeki eşyaları değiştirmen gerekir, değiştirdikçe daha sağlıklı olacaksın. 

Şimdi kahve değil de viski koy bardağa iç bakayım, çok acı değil mi yanına başka bir şey lazım al bir ya da birkaç çikolata şimdi dene, viskinin tadıyla çikolatanın tadı ne kadar güzel oldu değil mi iki farklı tat nasıl uyum sağladı. Gülümseyerek kafanı salladığını görür gibiyim, işte bu nedenle bir hayat arkadaşına gerek var, erkeksen birkaç tane de olabilir, kadınsan hemen yüzünü buluşturma bak ev işleri daha hızlı hallolur ve sana daha fazla zaman kalır. Tek başına yaşanmaz bu yaşam viski gibi olur, tadını almak için aile kurmak gerekir, büyük bardakların yanında küçük bardakları hayal et, görüntü tıpkı o büyüklü küçüklü bardaklar gibidir. Sadece ailen değil hayat senin için büyüklü küçüklü bardaklar, ızdırabınısikiyim ile bardakların raksı başlayacak hazır mısın... 

İçindekiler: Herhangi bir ekmeği alırken üretildiği buğdayın kimin tarlasından olduğunu sorguluyor musun, tabi ki hayır fırıncıya güvenirsin senin için en iyi buğdayı seçmiş, su ve tuzla birleştirerek sana mükemmel ekmeği üretmiştir. Biz de senin için en iyi malzemeleri bir araya getirdik, içinde ne olduğu önemli değil sadece senin iyiliğin için olacak her şeyin içinde olduğunu bil ve bize güven. 

Kullanım talimatı: Herhangi bir dozu yoktur, önce bir doz alınır daha sonra herhangi bir olayda koy götüne rahvan gitsin denilmediği anda tekrar alınır, bir süre sonra sizin de sloganınız koy götüne rahvan gitsin olur, o slogan ortaya çıktığında istenirse ızdırabınısikiyim bırakılır.
Devamını oku...

14 Ocak 2013

4 IKEA Neden Evimizin Her şeyi?

“Önce televizyonun yerini değiştirdim. 
Sonra masanın... 
Dünyam değişti!” 
Anonim 

IKEA, Ingvar Kamprad isimli İsveç'in Smaland mezrasından bir girişimcinin 1940'larda bölgenin mobilya marketlerinin ve üreticilerinin arasında yeteri kadar deneyim elde ettikten sonra oluşturduğu bir konsept marka. Konsept olması mobilyaların üretimde basit, tasarımda fonksiyonel ve yenilikçi, kargo ve ulaşımda ucuz olması anlamına geliyor. 

Konsept sadece yukarıda bahsettiğimiz bileşenlerden ibaret değil. Tasarıma bakış açısından başlayarak, ürünlerin satışına kadar bir dizi “adamlar yapmış” tepkisini hak eden bir bütünselliği de mevcut. IKEA her türlü malzemenin yap-boz niyetine satıldığı bir konsept, dar alanları işlevsel ve en küçük noktasına kadar döşeyebilen ürün yelpazesine sahip mobilya marketler zinciri modelinin ilk örneklerinden, mağazalarındaki kısa yollarla tüketicinin mağazadan bir an önce çıkmasını sağlamak yerine tüm ürünleri görmesini amaçlayarak sadece evimizdeki mekan algısını değiştirmekle yetinmeyip tüketim sırasında da mekan algımızı değiştirmeye çalışan bir konsept. 

IKEA'yı bir konsept olarak düşünmeye başladığımız andan itibaren (ki şirketin kendisinin de ürünün tasarım – üretim ve pazarlama üçgenini tanımlarken vurguladığı nokta da 'konsept'.) 'konsept'in günümüz dünyasındaki algılaması üzerine söz etmeden ileride bahsedeceğim noktaları açıklamak zor olabilir. 

Günümüz üretim ilişkilerinin doğasına bağlı olarak iletişimde yaşanan turbo boost-hızlandırılmış ilişkiler modu, bütünselliğin herhangi bir bütünün parçası olarak algılanmaya başlamasıyla bütünsellik algısının minimalleşmesi, minimalleşen bu algının beraberinde getirdiği parçanın daha da çok parçalara ayrılması ve nihayetinde parça başı algılama ve sonu gelmez kategorileştirme ve alt-kategorileştirmeler ile gerçeğin sadece çok ufacık bir parçasına hakim olabileceğimiz algısı, bu algı ile donatılmış bireylerin kamusal alana 'kendince katkı'ları, 'bence ve bana göre fikir'leri ve doğal olarak kamusalın oluşmasında kolektif katkının bireysel ve çoklu bir işbirliğine dayalı yapısı, üretilen bilgi ve algılayışların çokluğu karşısında insan ırkının 'minima moralia' sı ve minimal etik anlayışı gereği dijital çağın bir getirisi olarak milyonların içerik sağladığı dijital dünyada içeriğin 'her noktası gerçeğe aynı uzaklıktaki fikirlerle oluşturulma güdüsü veya öyle düşünülmesi. 

Yukarıda spot olarak sunulan tüm gelişmeler ışığında öznenin gerçeği kavramada zorluk yaşarken kullanabileceği bir araç olarak “konsept”in imdada yetişmesi çok da eski olmayan bir olgu. IKEA konseptinden bahsederken de birçok 'parça başı gerçek' in bir arada bulunmasını sağlayan bir üst-algıdan bahsedeceğiz. Minimalize olmuş öznenin neden IKEA'yı sevdiği sorusuna; IKEA'nın ürünlerinde değil tüm üretim sürecinde benimsediği parça-başı gerçekler toplamına ve dolayısıyla IKEA 'konsept' ine bakacağız. 

"Come and See IKEA or We'll Come and See You!"

IKEA reklamlarında üç kocaman İsveçli, insanların evine girerler ve insanları IKEA'ya gitmeye zorlarlar. Reklamın sonunda ise insanlar bu kocaman İsveçliler tarafından şu sözlerle tehdit edilirler; “Gel ve IKEA'yı gör. Gelmezsen biz gelip seni göreceğiz!”. Tehdit edilen bu mağdur insanların IKEA'ya gidip gitmediklerini bilmiyoruz ama 2012 yılı sonu itibariyle IKEA mağazaları dünya çapında 776 milyondan fazla kere ziyaret edilmiş. İsveçli yarmalardan yılıp biz IKEA'ya gitmesek bile IKEA'nın bize geldiği ise çok açık. Ne de olsa günümüzde şirketlerden kaçabileceğimiz çok bir yer yok. 

IKEA'nın bizi, bizim de IKEA'yı görmemiz ve aramızda komşuvari bir ilişkinin oluşması IKEA'nın mekan algımıza hitap etmesiyle birlikte ivme kazanan bir süreç. IKEA'nın “mekan konsepti”, modern dönem başlangıcının büyük meydanlar, büyük binalar, büyük heykeller, geniş sokaklar, geniş ve büyük evler konseptinin tersine küçük mekanlara odaklanan, büyük anlatılar, büyük fikirler, çığır açan yönelimler yerine küçük ve basit fikirlerle bunu hayata geçiren bir konsept olarak karşımıza çıktı. “Small Pieces, Small Ideas” konsepti, modern sonrası insan oğlunun hızlı yaşamına ayak uyduran, öznelerin küçük mekan sahipliğine ve özel hayatın giderek minimize edilmiş doğasına hitap eden işlevsel bir yaklaşım sağladı. 

İnsan evladının nesnelerle ilişkisinin kompleks doğasına ilişkin IKEA'nın yaklaşımı ise konseptinin bir diğer özelliği. Artık odak bugüne kadar mekan algımızda yer etmiş oturma odası, mutfak, yatak odası gibi bütünler değil aksine odak, mutfaktaki yemek masası, buzdolabı, oturma odasındaki, televizyon, koltuk, kitaplık gibi daha küçük parçalar. Diğer bir ifadeyle oturma odasını oturma odası yapan nesnelere birebir odaklanmak IKEA konseptinin önemli bir özelliği. Sorun oturma odası değil televizyonun oturma odasındaki konumu ve işlevi olarak yeniden tayin edildi. 

Aynı zamanda öznenin nesnelerle olan ilişkisinde de IKEA konseptinin bir tavır aldığını görürüz. Nesnenin insan zihnindeki temsili ve insan duygularındaki karşılığı günümüzde hiç olmadığı kadar belirginlik taşır. Nesnenin mekan içerisindeki konumu kadar zaman içerisindeki konumu da insanın onunla kurduğu bağa etki eder ve bu bağ birçok anlamda bağımlılık içerir. Bazı nesneler vardır ki hafızamızdaki imajı onu vazgeçilmez kılabildiği gibi, bizi rahatsız da edebilir. Veya en basit anlamıyla “Bu beni rahatlatıyor”dur. IKEA konsepti ise tüketimi arttırmak için nesnelerle olan bağımızı ortadan kaldırmayı hedefler. Tahayyül nesnelerle bağ kurmamak üzerinedir. Eylül 2002'de Amerika'da yayınlanmış 60 saniyelik “IKEA Lamp” reklamında bahsi geçen lambayla ilgili söylenenler durumu netleştirmek açısından dikkate değer: “Many of you feel bad for this lamp. That is because you crazy. It has no feelings, and the new one is much better.” (Birçoğunuz lamba için üzlüyorsunuz. Çünkü siz delisiniz. O lamba hissetmiyor bile ve ayrıca yenisi çok daha iyi) 

“You Do Your Part. We Do Our part. Together We Save Money.” 

Konseptin bir diğer önemli özelliği ise sizi sadece bir tüketici olarak görmek değil aynı zamanda üretim sürecinde de konumlandırmak. Bu sayede tüketici üretim sürecinin de bir parçası olarak satın alınan ürünle daha yakında bir bağ kuruyor - nesne ile bağ kurmak ve kurmamak çelişkisi konseptin önemli bir karakteristiği-. IKEA; “Sen sana düşen kısmı yap. Ben bana düşen kısmı yapayım. Birlikte kazanalım.!” nosyonuyla tüketiciyi bir bakıma fabrikasından içeri davet ediyor. Parçalardan oluşan ürünlerle depolamadan ve kargo hizmetlerinden daha çok kar sağladığı gibi hazır ürünü alıp bir evin köşesine koyan pasif tüketici yerine, tüketiciyi onun zihnindeki ya da kılavuz kitapçıktaki örneğe göre nesnenin boyutlanması sürecinin kahramanı kılıyor. Hatta IKEA reklamlarını kahraman tüketicilerin kendisine yaptırıyor. Dolayısıyla da alışıla gelmiş üretici-tüketici ilişkisinde olduğu gibi 'Ben senin ihtiyaçlarını görür üretir ve pazarlarım sen ise tüketirsin' anlayışından ziyade daha çok tabana yayılmış, birlikte üretim ve birlikte tüketim fikrini benimseyen bir konsepti salık veriyor. 

Öte yandan aynı tür mobilya ve nesnelerin büyüklük, birleştirilme ve renk bakımından tekrarına ve türevlerine elverişli tasarım konsepti ile IKEA insanların nesne kullanımını toplumsallaştıran çoğu zaman da tek tipleştiren bir yönelimi destekliyor. Yer yer kimin evinde olduğumuz konusunda kafamız karışabiliyor. Tasarım opsiyonlarının ise bir görüşte IKEA konsepti olarak anlaşılmasını sağlayan görünüşte minimal ve bireyselliği ön plana çıkarmış fakat standarize edilmiş hali tahayyül gücümüzü okşayan fakat aynı zamanda sınırlayan da bir işleve bürünüyor. 

İsveç Köftesinden Bir Liralık İçeceğe IKEA Konseptinin İflası 

IKEA konseptinin hınzırlıkları burada bitmiyor. Mekan algımızı değiştirme iddaasının yanısıra yaşam tarzı olarak da model olmak IKEA'nın görevleri arasında. 

Örneğin IKEA'ya göre evimizi temiz ve toplu tutmalıyız. Kız arkadaşımızla sorun yaşamak istemeyeceğimiz gibi rezil de olmak istemeyiz. Evinizde olmayı hissetmelisiniz. Kamasutra teknikleri en iyi IKEA ile deneyimlenir. 

Fakat IKEA konseptine rakip sayabileceğimiz bir diğer konsept ise kuşkusuz 'Türk Konsept'tidir. IKEA Türkiye'nin bir dizi konuda küresel anlamda yaşamadığı sorunları Türkiye'de yaşadığı gözlemlenmiş. 

Nice Türk ünivesite öğrencisi başta olmak üzere, değerli vatandaşlarımızın, köftelerin ucuz ve içeceğin ucuz ve sınırsız olması sebebiyle IKEA restaurantlarını öğrenci yemekhanesi veya esnaf lokantası olarak kullandığı bilinen bir gerçek. Rivayetlere göre IKEA Türkiye mobilyacılıktan köfteciliğe doğru sektörel bir değişim yaşayacağını borsaya bildirmek üzereymiş. 

IKEA Tükiye'nin son dönem mottoları ise aşağıdaki gibi: 

“Tasarıma Değil Köfteye Ağırlık”, 
“Bir Lira Ver İstediğin Kadar İç. Dışarıda Bekleyen Arkadaşının Şişesine Doldur Evine Götür”, “Bardağını Sakla Bir Daha Kullanırsın”, 
“Kız Arkadaşınla Nerede Buluşacaksın Derdine Son; IKEA'ya gel Tasarım Harikası Mağazamızda Köfte ve Kola Eşliğinde Romantik Anlar Yaşa!” 

Sonuç Yerine 

IKEA neden evimizin herşeyi? Çünkü mobilya değil “ev konsepti” satıyorlar. Yukarıda ifade edilen ve edilemeyen birçok nedenden ötürü öznenin gündelik yaşamını çevrelemiş tüketim algısına yeni bir boyut getirmiş olması IKEA'yı bir konsept dahası popüler bir konsept yapıyor. Denilebilir ki IKEA konsepti sadece IKEA markasına ait olamayacak kadar geniş bir konsept. 

Gerçekliğin altında ezilmiş öznenin şu sıralar hayatta kalma stratejisi nesneler başta olmak üzere, parçalanmış karakter ve güdülerin yap-boz oyunuyla sürekli yeniden tanımlanması üzerine kurulu.

image source: 1- IKEA manual by Metin Seven, Seven's Heaven,   
http://www.sevensheaven.nl/imagedetails/illustraties/cartoons/ikea-handleiding/
2- Umut Sarıkaya
Devamını oku...
SST Atölye