13 Temmuz 2014

0 Sınıfın Sosyal Teorisyenleri'nden Küçük Bir Not


Sevgili arkadaşlar, 

Sınıfın Sosyal Teorisyenleri, yazarlarının hayatındaki dönüşümler ve yer değişikliklerinden kaynaklı
meşguliyetler yüzünden bir süre daha yayınına devam edemeyecektir. 

Felix Sarotti'nin dediği gibi, oyunlarda buluşmak dileğiyle...

Okuyun, okutun...


...Sınfın Sosyal Teorisyenleri... 

Not: Sst Tv ara ara devam ediyor.
Devamını oku...

17 Eylül 2013

2 Izdırabınısikiyim Milk Port

Abilerim Ablalarım
Forum forum fing atanlarım
Face face dolaşıp
Tweeter’da devrim yapanlarım
Duyduk ki sokağın tadını almışsınız, eve köye uğramaz olmuşsunuz
Duyduk ki kapı kapı dolaşarak kına sorar olmuşsunuz
Duyduk ki "Eylülde Gel" ezgileriyle bizi anar olmuşsunuz
 


   
     
 O halde size en özel formülüyle, İslami usullere göre üretilip, adil paylaşım mantığıyla dağıtıma sunulan ultra-mega-hega etkili post(siz bunu kullanmayı seversiniz)- ızdırabınısikiyim.
Siz istediniz biz yaptık işte ;  Izdırabınısikiyim  “Milk Port”

Tamam dünyaca ünlü bir düşünüre eklemeler yapılmış olunabilir, tamam çocuğu olmayan Damat Ferit’in torun torba sahibi olması sağlanmış olunabilir. Tamam bir padişaha fahri doktora verilip, akademik kadrolara kişiye özel ilan verirmiş olabilir. Tamam bilim yuvalarında asistanlar  hocalarına, hocalar dekana, dekanlar ise Yök’e secde ediyor olabilir. 

Tamam İngiltere’de sürücüsüz otomobiller  yollara çıkmaya hazırlanırken; maket uçaklarla gövde gösterisi yapılıyor olabilir. Tamam  dünya “İşlemcilerde arka kapı var mı yok mu?”  tartışmasını yürütürken orada burada böcek yakaladık diye sevinile bilinir. 

Tamam da güzel kardeşim; "Sana Ne?" Dönsene evine. Her yer taksimse evinde taksim değil mi, sivil itaatsizlik eylemini pc başında Sibel Kekili eşliğinde gerçekleştirsene. Oraya buraya yazmışın “Kış geliyor” diye o halde alsana sen de iki şişe sıcak şarap evine. Alkol yasağı dersin ama gündemi  takip etmezsin, orantısız zeka dersin görememişin bağlantıyı;  alkol yasağı- üç çocuğu yan yana düşün; çaktın köfteyi.  Alacaksın sıcak şarabı çağıracaksın manitayı, iki de mum , kış geliyor balıkta ucuzluyor sonra dalgana bakacaksın kardeşim bunları da mı biz söyleyelim.  Fotoğraflarda gördük gitar çalmayı bilmiyormuş bir arkadaş, bak o çözmüş meseleyi yardım istiyor devletten, bir tane çıplak vatandaş vardı oda çözmüş ama mekanı kavrayamamış.

Bak kardeşim taktik basit; biraz internet araştırması yap, birkaç ressam ismi ezberle ama çok bilinen olmasın, bul onun resimlerini döşe evinin bir kaç duvarını.  Manita sorarsa “en çok sevdiğim” dersin “şurada, doğdu, burada yaşıyor şunu anlatıyor” falan, verirsin alttan sanat akımlarını Soyut Ekspresyonizm, Tonalizm , Konstrüktivizm, Orphism, Precisionism.  Olabildiğince İngilizce karşılıklarını kullanıp seçtiğin resimler  Kübik falan olursa izlenim daha da tutar, merak etme kardeşim kimse sormaz sana "resimden bahsediyorsun ama İncil okudun mu" diye.  Köşede bir yerde fotoğraf makinası bulundur ama profesyonel ya da yarı profesyonel olursa daha şık durur.  Bir pikap odanın köşesinde bulunsun, işte gerçek insan sesi falan giydirirsin sormaz  kimse sana sormaz algının toplumsallığını. Çocukluk anılarını canlandıran birkaç objeyle süslenmiş kitaplığı da unutma sakın, kitaplıkta bugünlerin popüler düşünürü Chomsky falan olsun. Kampta çekilmiş birkaç poz, kampa hiç gitmediysen photoshop ile üretirsin, hatta kampın tuvaletinin ne kadar temiz olduğundan bahsedersin ve birkaç sivri sinek savaşına karşı kullandığın spreylerin işine yaramamasından bahsedersin,  dur sana benden tavsiye sivri sinek- küllük- kuru kahve bağlantısı (her şeyi de devletten bekleme güzel kardeşim bağlantısını araştır) seni daha  bilgili ve doğa dostu yapar.  Birkaç açılı fotoğraf, birkaç konser resmi ve tabi ki yirmi yıl önce verirmiş bir pozun aynısı. Birazda oryantalist hava vermen lazım odana her zaman tutar, halıyla mı katarsın yoksa bakır objelerle mi orası sana kalmış. Tabi ki olmazsa olmaz müzik aletleri, gitar olabilir, ney olabilir, bambudan saksafon olabilir, çalmasan da dursun köşede görünsün. Önemli olan zaten çalman, okuman ya da bilgin değil ki  yarattığın izlenim. 

İmbd listesinde ki ilk yirmi filmi mutlaka izle, oradan bağlantılar kurmaya çalış hayatla. Bir de sürekli dillerden düşmeyen quentin tarantino, emir kusturica, david fincher, stanley kubrick, david cronenberg   falan takıl, zor değil hepsini izlemen bir haftanı alır. Tabi ki japon sineması Akira Kurosava, Kenji Mizoguchi, Takaşi Miike  pek bilinmeyen alandır nokta vuruşu yapılabilir,merak etme kimse sormaz senaristleri takip ediyormusun diye, sıkıştırmaz köşeye. Müzik; olmazsa olmaz müzik, ver kardeş gazı,  Angu, Teija Niku, Dragica Radosavljevic, Sting, Chet Baker .

Ve tabi ki özgürlük; sürekli özgürlükten bahset karşında ki ne göre ver ayarı gitsin; liberalizminde ki özgürlük, sosyalizmde ki özgürlük, anarşizm de ki özgürlük.  Aralarında ne fark var diye mi düşünüyorsun boş ver kardeş Izdırabınısikiyim Milk Port tam sana göre.

Izdırabınısikiyim içinde ne var diye sorar gibisin. Hiç.
Evet yanlış duymadın;  Hiç.
 Depresyonda olmanın “entelektüel”  olunmak izlemi verildiği bir ülkede neden içine bir şey  koyalım ki, ne koysak alacaksın, bunalım takılacaksın.
O nedenle güzel kardeşim 


“Bekleme yapmayalım


Hiç’ ini alan bunalıma doğru ilerlesin”

Şiirin orijinali facebookta…


 image source:  http://25.media.tumblr.com/tumblr_m0ucd7wfv51r8gskeo1_500.jpg

Devamını oku...

13 Eylül 2013

0 Aşk dediğin nedir ki?-2

Dedik ya sıkıcı konudur aşk, yazması da konuşması da sıkıcı. Küçük bir pazar yerinde “Bu herifi aldın mı?” sorusuyla afallamaktır bir nevi. “Karılar Pazarı”dır burası satıcıların tamamının müşterilerin ise  büyük çoğunluğunun kadınların oluştuğu, Bartın  köylerinde yetişen ürünlerin satıldığı pazar. “Bu herifi aldın mı” afallamasının arkasından “Sadece yangının mı?” sorusuyla da karşılaşırsın, çiçekli basmalı kadınlar iki soruyla; hiç çıkmadıkları büyük kentten Anadolu’ya, Anadolu kadınına, feminizme dair nutuk çekenlere hafif yollu ders veriyorlardır bir nevi. 

Pazarda basit bir peynir alış verişi yaparken,  genç bir satıcı kadının öfkeli bakışlarına da rastlayabilirsin, belki de  hafif yollu azarda yiyebilirsin. Hiç anlamadığın bu tepkinin kodları basittir aslında, genç kadının “görüştüğü”  gelmemiştir ve görememiştir o gün O'nu. Pazarda teorinin dışına çıkmıştır ve çıkmakla kalmayıp sana  nanik yapıyordur yaşam, kadının bakışları ezberinde olmayan bir iletişim ağının yol bilmeyen acemisi  olduğunu anlatmış; sebzelere dair ise “acaba organik mi?” sorusunu zihninin bir köşesinden kaydırıp çoktan uzaklaştırmıştır. 

Pazar alışverişinden sonra markete de uğramak isteyebilirsin, orta alt gelir grubuna hitap eden marketlere doludur pazarın çevresi. Zincir marketlerden bir tanesine girmek istersin fakat girmekte zorlanırsın. Ya L biçimde konumlanmış itilerek açılan iki kapı karşılar seni ya da itilerek açılan kapıdan sonra  bir turnike. İlk başta saçma gelir marketin bu uygulaması, "Basit sensörlü bir kapı niye koymamışlar" sorusunu sorarsın kendine. Cevap aslında tam da elinde tuttuğun pazar poşetlerinde gizlidir.  Kapıların konumu elinde poşetlerle girmemen için tasarlanmıştır, hem güvenlik maliyetini azaltıyordur firma hem de elin boş gezerek daha fazla ürün almanı sağlıyordur.  Marketin içinde dolaşırken; birbirine yakın, az hareket alanı bırakan raflardan hızlıca bir şeyler alıp çıkmak istersin ve kasanın arkasında ki geniş alan ve sensörlü kapı seni marketten olabildiğince hızlı çıkarmak için bekler. Hızla çık ki tüketim bandına yeni kurbanını koyabilsin devasa ağ. Pazardaki gibi sözlerle yaşanan afallama yoktur burada aslında söz de yoktur, mekanın tasarımcısı  konuşmasa da sana istediğini yaptırıyordur.

Ne pazar ne de market alış verişi yapmak yerine,   hep kitaplarda okuduğun 90-91  yürüyüşünün ilk başladığı noktalardan birine yani Amasra’ya gitmek ve orada tarihin içinde küçük bir çay molası vermek isteyebilirsin.  Amasra'ya giderken  arabanın üstünden geçtiği köprüyü yıkılmadan ayakta  tutanın tavuk yumurtasının akı olması  o anki bakışından uzağa düşebilir fakat ayağını bastığın toprağın yorgunluğunu arabadan iner inmez  hissedersin.  Sen bir isyanın izini ararken    “Lala Lala Çeşme-i Cihan Bu mu Ola?” cümlesi daha adımını atar atmaz karşılar seni, yöresel el oyması ürünlerin satıldığı Çekiciler Çarşısında adımlarken de başka bir  bir tuhaflık sezersin. Bir tuhaflık tarihin, el işinin içine dalmanı engelliyordur,  beğendiğin bir el oymasını incelemek için eline alırsın ve altında, köşesinde bir yerlerde  “ Made in China” yazar.  Geç kalmışındır hem de çok geç; belki bir eve girsen yaşlı bir teyzeden anılarını paylaşmasını isteyebilirsin, bu seferde çaldığın  kapı açılır açılmaz  karşında ki teyzeden “Hoş geldin, sefa getirdin, ne zaman geldin ne zaman gideceksin” ezgisini dinlersin, daha içeri davet edilmeden ne zaman gideceğinin sorulması garibine gider, pazarda yaşanılan afallamayı tersten yaşarsın.

Tuhaf bir bölgededir adımladığın yerler, en baştan kabul etmek gerekir.  Belki de kartpostallarda gördüğün ahşap evlerin içlerini görmek istersin. Ahşap evin romantizmini aramak için bir kapıyı tıklarsın, “Yeşilçam filmlerinde gördüğüm sıcaklık burada mı?” diye sorarsın. Sürekli yangın tehlikesinin korkusu sıcak yapar ortamı tabi ki, tahta kurularının nereden geldiği belli olmayan seslerin de ise  Paul Mauriat’dan  Le Peintre Des Etoiles dinleyebilirsin, iç gıcıklayıcı, kayboluşu, çöküşü hissettiren ezgiyi.  Ev sahibinden evin bakımının ve temizliğinin  ne kadar zor olduğuna dair haykırışları ise  şarkının olmayan sözlerine eşlik eder.

Aşk, en baştan dedik ya sıkıcı konuydu hani; bilmediğin bir iletişim ağının kodlarını çözmektir bir nevi, bu ağ hem zincir marketlerin üretimidir hem de tarihin ezgisi. Kitaplardakini ararsan taklitle karşılaşırsın, uzak diyarlarda üretilip ısıtılıp ısıtılıp sana satılanla. Eski filmlerde üretilen sıcaklığı arasan beyaz perdenin hiç  göstermediği ile karşılaşırsın ;kameranın bakışından uzağa düşen an'la. Bu nedenle Ey Sevgili arayıp arayıp yorma kendini Aşk dediğin nedir ki?
 image source:  http://modelleri.kadincasayfa.com/wp-content/uploads/Otantik-Tabure-Modelleri.jpg

Devamını oku...

9 Eylül 2013

0 Aşk dediğin nedir ki?

Üstüne yazılabilecek en sıkıcı konudur aşk.Sıkıcıdır çünkü anlatmak değil unutmaktır bir nevi; kendilikle uğraşan Foucault’u okurken “fuko muko hikaye” deyip uyuyan sevgilinin yanına sessizce uzanıp “Teşekkürler”  diyebilmektir.

Aşk; onun gideceğini değil tam aksine hiç gelmediğini bilerek ve bunu unutarak tutabilmektir bir eli ve Diogenes’in karşısında ki İskender’in konumuna hazırlamaktır
kendini. Çok dillense de az anlaşılır bu hikaye;  imparator karşısında ki köpeksinin “Gölge etme başka ihsan istemem ” cümlesi amma lafı koymuş gülümsemesi yaratsa ve  “engel çıkarma “ manasında anlaşılsa da farklıdır bu hikaye.  “Güneşimi engelleme”  cümlesi;  güneşin kanını taşıyan, aile kökenini güneşe dayandıran imparatora  “Sen piçsin”  “ne olduğun, nereden geldiğin belirsiz” demektir.  Diogenes’in  kelime oyunuyla yaptığı;  unutulanı bir anda dillendirmektir.  Aşk tam da bu piçleşmeye hazırlamaktır kendini, kendinde cisimleştiğine inandıklarının silinmesini beklemektir; Diogenes’in karşısında hükmünü bekleyen İskender gibi.  Piçleşmeye kadar hem kendinin hem de onun özel olduğunu düşünsen de; bir anda aslında hiç özel olmadığını sıradan ve yaşadıklarının öğrenilmiş olduğunu hatırlarsın.  Tam da bu nedenle aşk hatırlamaktır; -unutan ve hatırlayan bir ve aynı olmasa da- aşk; “vay be sistem bana da kakaladın  barları, kafeleri, sinemaları,  ertesi gün haplarını, prezervatifleri” demektir.

Yer değiştirmelerdir aşk; her haltta uyumlu hale gelebilmek için verilen savaş.  Aynı anda boşalabilmenin sevincini yaşayabilmek ve  sonrada alışmak O bedene. Gizemli noktaları  bulma arayışının yerini alan öğrenilmiş noktalar ve heyecanın, maceranın, fantezinin yerini alan “sanırım gene sevişmek zorundayım” bakışları.  Köşeye konulan porno koleksiyonun tekrar gün ışığı görmesi, mastürbasyonun çekiciliğinin tekrar keşfedilmesi, “benim bedenimi  benden iyi kimse tanıyamaz” isyanı. Dedik ya aşk hatırlamaktır bir nevi.

Üstüne yazılabilecek en sıkıcı konudur aşk. Sıkıcıdır çünkü  kendi tuzunu kendi  yüzüne sürmektir bir nevi. Rivayet odur ki; Fatih Sultan Mehmet’in cenazesinde, cenaze arabasını çeken atların gözlerine sürürmüştür ana maddesi tuz olan özel bir karışım. Amaç atları sürekli ağlatmaktır fakat tam kararında kullanılmalıdır; atları sürekli ağlatacak kadar ama atları acıdan zapt edilmeyecek duruma sokmayacak kadar. ”Ölen basit bir insan değil, ölen daha fazlası, bu nedenle; sadece biz kullar değil doğa ağlıyor” mesajıdır atın gözyaşıyla verilmek istenen, öleni, cenazeyi izleyenlerin gözünde kutsallaştırmaktır amaçlanan.  Tuzun etkisi sadece ata değildir, cenazeyi izleyen herkesedir,  at taşıyıcıdır sadece;  hem cenazenin  hem de bu kutsallaştırmanın taşıyıcısı. Tuzunu kendi yüze sürmektir  dedik ya aşk; akan gözyaşları haklılığın, haksızlığın  ya da üzüntünün ibaresi değildir; kutsamaktır fakat ne yaşanılanı ne de beraber yaşanılanı sadece kendini. Geriye kalan ise alınanların atılması, izlerin silinmesi, küçük bir cenaze töreni  ve her zaman köşede bekleyen temizlik malzemeleri.

Dedik ya sıkıcı konudur aşk; kendi narsis izdüşümünü yaratıp  -onda olmayan özellikleri de ona yükleyerek kutsanan seçicilikle -  onun bu, bu, bu  özelliğini seviyorum demektir.. Manavdan hıyar almaktan farkı yoktur aslında ve  bazıları da hıyarla patlıcanı yan yana görmek ister; açık ilişki ya da boynuzlamadır bu alışverişin tabiri. Bu alışveriş ise” onun fikirleri, bunun bedeni, şunun esprisi;  istediklerim o kadar büyük ve yüksek ki tek bir “O” cisimleştiremez bünyesinde tek bir “O” tatmin edemez beni “ demektir bir nevi.

Dedik ya aşk, “sıradan olduğunu” ,“ karşındakinin de sıradan olduğunu” unutmaktır bir nevi ve bir anda hatırlamaktır yaşanılanların, O’nun, kendinin, özel olmadığını.   Bu nedenle Ey sevgili; özel değilsin, güzel değilsin, zeki değilsin, yetenekli değilsin,  o, bu, şu, falan filan değilsin. Sıradansın; tıpkı benim gibi. O yüzden boşuna kasma kendini;  Aşk dediğin nedir ki?
 image source:  http://falanca.com/wp-content/uploads/ask-bir-cesit-suur-bozuklugudur-390x245.jpg
Devamını oku...

3 Eylül 2013

0 Bıyıkları Bademleştirme Enstitüsü

Bıyıkları bademleştirme enstitüsü burası; devletin gizemli mahzenlerinden birinde kurulmuş bilim yuvası. Çalışanların ve çalışmalara katılan gönüllülerin mahzen hakkında konuşmasının yasak olduğu, siz bilmeseniz de on senelik kısacık geçmişinde sayısız başarıya imza atılan harikalar diyarı. 

Gizemli mahzen dememin sebebi ise 53. bölge olarak bilinmesi; hani sizin hakkında olmadık senaryolar yazdığınız gizemli askeri üs. Askeri üs olarak lanse edilmesi içerisine düşecek bakışlardan saklanması kolaylaştırdı. Kabul ederseniz ki gizemli bir üs “mükemmel ülkemizin hangi üstün silahlara sahip olduğu” hakkında ki merakı üst seviyede tutar ve güçlü devletimizin gücü ve vatandaşlarımızın devletine bağlılığını daha da artırır. Enstitü kurucumuzun mükemmel zekasının ürünüdür bu algı yönetimi.

Enstitümüzün amacı ise bellidir, meslek gruplarına ve yüz şekillerine uygun kusursuz badem bıyığı bulmak. İlk çalışmalarımıza yüz şekilleri arasında ki ortak mantığı bularak, yüz şekillerini kategorize etmekle başladık. Üçgen yüz, yuvarlak yüz vb. Daha sonra daha da ayrıntıya girebildik; alnı açık yuvarlak yüz; çekik gözlü üçgen yüz gibi alt kategorileri ortaya çıkardık. Toplamda 56 alt gruba ayırarak yüz şekillerini gruplayabildik. Ünlü sikko deneylerine ise bu gruplamalar bittikten sonra başladık, sikko1 bizim dayanak noktamızdı. Sikko1’i kim tanımaz ki inanılmaz karizması ve babacan tavrıyla yeri göğü titreten komutan. Sikko1’in mükemmel uyumunu 56 grup içinde meslek ve mesleklerdeki statüsel farkları da gözeterek tutturmaya çalışıyoruz. 

İki senedir sikko657 deneylerini sürdürüyoruz. En zorlandığımız meslek grubu, çünkü hem kendi içinde bir çok kola ayrılıyor, hem de her kol kendi içinde hiyerarşiye sahip. Biraz itimatta gösteriyoruz sikko657'ye nede olsa bizimde içinde olduğumuz grup ve bugün ben ayrı bir heyecan duyuyorum. 

Sizin işiniz amma da kolaymış demeyin sakın, badem bıyıktır bu; yarısı vardır bıyığın yarısı ise jiletle alınmıştır ve yüze uyumlu hafif kavislidir. Bıyığın hem olan hem de jiletlenen kısmı hem geleneklerimize bağlı olduğumuzu hem de yeniliğe olan açık görüşümüzü anlatır. Kavis ise şemsiyeyi sembolize eder, dış mihraklara karşı göğsümüzü nasıl siper ettiğimizi. 

Enstitü birbiriyle uyum içinde çalışan üç ana bilim dalına ayrılmıştır. Bıyıkları Ölçme ve Uygun Bıyığı Yerleştirme Anabilim Dalı sadece sanallaşan yüzün üzerinde çalışır. Olabilecek en mükemmel bıyığı bilgisayar üzerinde defalarca test eder, aynı zamanda teorik bir bilim dalıdır yeni yaratılan bıyıkların içeriğini de doldurur . Badem Bıyığı Ölçme ve Değerlendirme Anabilim Dalı ise benim de içinde olduğum daldır. B.Ö.U.B.Y ‘den gelen modellemeleri deneklerimize uygularız ve deneklerin “doğal ortamlarında” yani evlerinde, işlerinde, çevresinde bulunan insanlardan alınan tepkilere göre uygun şekilde tekrar incelemeye tabi tutarız. Bu kısım karmaşıktır; deneklerimiz bize sonsuz bağlı oldukları için üzerlerinde bir ay kamera taşımaya gönüllü olurlar. Kamera verileri sürekli olarak ana bilgisayara aktarır, ana bilgisayarda ki yüz ölçme ve değerlendirme yazılımı ise deneğin karşılaştığı herkesin deneğe verdikleri tepkileri değerlendirerek bize yorumlayabileceğimiz veriler sunar. Badem bıyık modeli tarafımızdan onaylanınca üçüncü olarak Yayma ve İkna Etme Anabilim Dalına gider. Bu anabilim dalı medyayla içli dışlı olan anabilim dalıdır, amacı ise medya da yeni bıyık modelinin ön plana çıkartıldığı alanı açmak ve en etkili biçimde tanıtımını yaparak hitap ettiği meslek ve yüz kategorisinde olan erkeklerin kendiliğinden bu bıyık modelini kendilerine uygulamasını sağlamaktır. Örneği popüler bir dizinin en sevilen karakterin mesleği yeni bıyık modeline uygunsa bu karakter daha da ön plana çıkarılarak; ön plana çıkma ve bıyık ilişkisi izleyicilere sunulur. 

Bugün özel bir gün demiştim ya; bundan yaklaşık üç ay önce sikko657’nin 48. Grubunun üçüncü aşaması için merkeze gelirken; arabada dinlediğim müziğin tesiriyle midir bilinmez, arabayla yeni açılan bir inşaat çukuruna düştüm. Zorda olsa düşme sonucu alev alan arabadan kurtuldum fakat vücudumun büyük bir bölümü yanmıştı. Günlerimi basınçlı oda da geçirsem de yüzümün bir bölümü yanmasına rağmen bıyıklarımın sağlam çıkabilmesine seviyordum. Tedavi sürecinde enstitü içinde büyük bir tartışma da başlamış. Bana ve benim gibilere yönelik önceden düşünülmemiş bir kategori açılabilir mi açılamaz mı? Önceden planlanmamış yeni bir sikko yaratılabilir mi? Bir bölüm meslektaşım doğal ortamıma bırakılıp tepkilerin ölçülemeyeceğini savunurken, diğer arkadaşlarım ise yüzü yanmış olsa da olmasa da bir insanın badem bıyıklı olma hakkının elinden alınamayacağını savunmuş. Yayma bölümü ise dizilerde sürekli olarak yüzü yanmış bir adamı ön plana çıkarmanın çocukların ruhsal ve fiziksel gelişimi üzerinde olumsuz etki yaratabileceğini savunurken; tartışmalarda orta yol bulunmuş ve dizilerde ön plana çıkarmaktansa kamu spotu olarak lanse edilebileceği kararına varmışlar. 

Yakaladığım şansı düşünebiliyor musunuz hem tüm enstitünün metodolojisinin dışında bir çalışma alanını onlara sunabildim hem de bana özel bir badem bıyığı şansını yakaladım, üstüne üstük yeni bir sikko kategorisi açtım. Konsept belli alkolün tehlikelerini anlatan bir kamu spotu olacak ve “alkollü araba kullanmayın” mesajı verilecek. Gerçi kaza anında elimde alkol değil ayran vardı ama  dedim ya size bugün özel bir heyecanlıyım ve vatanıma milletime hizmet ettiğim için gururluyum. 

 image source:  http://beytar.com/notes/wp-content/uploads/2013/08/20130803-193950.jpg
Devamını oku...
SST Atölye