Dawnspiper etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dawnspiper etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Nisan 2011

1 Sosyal Meydan

Oy pusulasında sadece iki seçenek varken “Yetmez ama Evet” ve “Boykot” seçeneklerini de ekleyerek dört seçenekli bir hale soktuğumuz referandum sürecinde çok net bir şekilde gördüğümüz bir şey vardı: Sosyal paylaşım ağlarından propaganda yapmak. Şimdi her demokratik seçim öncesinde olduğu gibi çok ciddi bir sınav içindeyiz hepimiz. Artık meydanlarda olmak, kahvehaneleri dolaşmak yetmiyor. Partilerin, adayların twitter adresleri, facebook sayfaları, web adresleri var. Blog oluşturacak, youtube’a video yükleyecekler biraz daha geri kalmış adaylar ICQ üzerinden soruları yanıtlayacak. Bu esnada biz yandaşlara da önemli bir görev düşmekte: Tabi ki PROPAGANDA!

Bugünlerde twitter en popüler sosyal paylaşım ağlarından biri. Özellikle 3G’nin ülkemize girişiyle ve operatörlerin faturaya yansıttığı cihaz kampanyalarıyla herkes her yerde paylaşım yapabilmenin heyecanını yaşıyor. Bu “herkes”in bir kısmının “herkez” yazdığını düşünürsek olay can sıkıcı bir hal alabiliyor. Fakat twitter kuşunun bir güzelliği var. Birilerinin neler yazdığını görebilmek için onunla arkadaş olmak zorunda değilsiniz. Facebook gibi insanların paylaşımlarını görmek için arkadaş olmak zorunda olduğunuz ortamlarda ters bir etki söz konusu çünkü. Beğendiğiniz, görüşünüze yakın bulduğunuz bir insanla arkadaşlık kurabildiğiniz gibi arkadaşlıktan çıkardığınızda kırabileceğiniz (arkadaşlıktan çıkarmak istemediğiniz) bir arkadaşınızın ilginç(!) gelebilen paylaşımlarına da katlanmak zorundasınız. Şahsen benim sayfamda “Bor” madeninin ne denli önemli olduğunu anlatan Banu Avar videoları, 3 yaşındaki kızımdan kötü kompozisyon yazan Yılmaz Özdil’in yazıları paylaşılabiliyor. Bu bende “Yılmaz Özdil’e bir miktar katlanabilirim belki ama o koyduğun fotoğraf nedir?” sorusu eşliğinde çıldırmalara yol açıyor.

Enformasyon kesinlikle insanların (toplumun) evrimleşebilmesi için gerekli durumlardan biri. 20 yıl öncesinde Emniyet Müdürlükleri ve okullara bilgisayar girdiğinde bu tarz bir gelişim yaşayacağımızı, ben de dahil olmak üzere, bir çok kişi öngörememişti. Ama çok hızlı modernleşen toplumumuz hemen internet propagandasına adapte oldu. Tamamen siyasi, tarihi, toplumsal bilgilerden uzak olarak paylaşım yapmak bilgi kirliliğinin en güzel örneklerinden biri olsa da, siyasi kavramlardan bahsetmenin ölümlere yol açtığı ülkemizde bu kadar rahat bir biçimde konuşabilmek ve fikir belirtmek bir nebze de olsa sevindirici.

Ancak paylaşım ağlarının propaganda aracı olarak kullanılmaya başlandığından bu yana beni rahatsız eden bir şey var. Hoşuna giden bir yazıyı paylaşan ya da paylaşılmış bir yazıyı beğenen (onu RT eden) birinin kendisini İncil’i almanca basmış Luther havasında görmesi haliyle çok tehlikeli. Aktivizmin, propagandacılığın böyle bir şey olarak düşünülmesi sokağa çıkabilen aktivistler açısından da tehlikeli. 80 sonrası sokakta slogan atan herkesin “anarşik” olarak nitelenip terörist damgası yediği ülkemizde bu önyargı halen var. Naif bir bakış açısı olarak görebileceğiniz bu tehlikeyi anlamak için sokaklarda slogan atarken ya da kapılarda yandaşı olduğunuz kişileri beklerken çevrenizden geçenlere ya da civar esnafı özenle kesmeniz önerilir.

Kaldı ki yıllardır “sol” cenahın yürüyüş ve eylemlerinde daha yaratıcı olması gerektiğini söyleyen biriyimdir. 2/4’lük ritimden uzaklaşılması gerektiği, kalıplaşmış bazı sloganlardan (Susma sustukça vs.) kaçınılması gerektiğini söyler dururuz. Biraz daha yaratıcı olmanın, daha farklı eylem koymanın net sesler çıkardığını, daha çok ilgi çektiğini “Genç Siviller”in eylemlerinde ya da lisesilerin son yaptıkları “YGS” eyleminde gördük. Sosyal paylaşım ağları, video paylaşımı, şarkı göndermek ulusalcılardan biraz daha yaratıcı olan biz sosyalist cenahın (sol demeye dilim varamıyor) sıkı kullanması gereken şeylerden. Bloglarımız, viral reklamlarımız, tivitlerimiz, facebooktaki eylemlerimiz daha sıkı olmalı. Her Banu Avar videosunun altına “Peki siz Sierra Leone örneğini biliyor musunuz?” yazsanız bile çok şey kazanıyoruz. En önemlisi daha iyi bir mizah anlayışımız olduğu gerçeğini de saklamamış oluruz elbette.

Eh herhangi bir parti liderinin birileriyle sevişirken çekilmiş videolarını paylaşacak kadar seviyesiz olamayacağımıza göre, hakaretamiz, aşağılayıcı, küçümseyici, ırkçı bir dil kullanamayacağımıza göre; insanlara yanlış bildikleri sosyalizmi, ırkçılık ile aynı denize dökülen bir nehir olan milliyetçiliği, beni uykularımdan uyandıran kabuslara neden olan laikliği, gelirse hiç de fena olmayacak olan demokrasiyi sosyal paylaşım ağlarından yavaş yavaş anlatalım. Onları güldürelim, eğlendirelim bir yerlere ilgiyi çekelim… Twitter, facebook üzerinden eylemlerimizi duyuralım, insanları çağıralım…

Ve daha iyi bir önerim daha var:

Sosyalistler meydanlarda olurlar. Bir sosyalist öğrenci olabilir, sanatçı olabilir, öğretmen olabilir, doktor ya da avukat olabilir, mühendis olabilir, işsiz olabilir. Sosyalist, 1 Mayıs’larda meydanlarda olur. Bayrağını, yoksa bir kumaş parçasını alır, şarkılarını söylemek için meydanlara çıkar. Çünkü bir sosyalistin işçilerin uğradığı haksızlıklara, ülkesindeki düzensizliğe, antidemokratik uygulamalara, işkenceye, hukuksuzluğa, katliama, ırkçılığa, kadına şiddete, homofobiye ve daha nice eşitsizliğe söyleyecek bir şeyi vardır. Günümüz sosyalisti bu 1 Mayıs’ta da meydanlarda şarkı söylemeli, eylem fotoğraflarını da facebooktan paylaşmalıdır. Twitter da olur.

Not: Yazının 1 Mayıs’ta alanlara hangi kıyafetle gelinmesi gerektiğini söyleyen kısmını Melis Alphan’a bırakacaktım ama dünya hümanist bilim çevrelerinde çok daha fazla saygı gören bir “kamusal alan” uzmanı olan Felix Sarotti’ye devrettim.
Devamını oku...

3 Aralık 2010

1 Hilmi Yavuz Hırsız Ev Sahibini Bastırır

İsmet Özel bu lafı bir şair gibi süsleyip söylerken ne kadar haklıymış. Nobel ödüllü yazar Naipaul’un Türkiye’ye gelip gelmemesi tartışılırken kendisini en bir bilirkişi ilan eden felsefeci, yazar, şair, eleştirmen, köşe yazarı ve mikro milliyetçi Hilmi Yavuz öyle bir laf etti ki, hem İsmet Özel’i haklı çıkardı hem de bizleri adının hiç anılmadığı bir alana doğru çekerek gülümsetti.

“İçimizdeki Naipaul’lar”

İnönü Stadını bilmeyenler için önce bu lafın literatürde bu kadar anılmasına sebep olan güne bir gidelim. Tarih 17 Kasım 1999 EURO 2000’e katılmak için her zaman ki gibi baraj maçlarına kalan Milli Takımımız 1-1’in rövanşında İrlanda’yı konuk ediyor. Maç 0-0 bitmişti de Türkiye Milli Takımı EURO 2000’e katılmaya hak kazanıyordu. Fakat bu maç sonrası Mustafa Denizli öyle bir laf ediyordu ki?

Grup maçları esnasında ve maçtan önce kendisini fazlaca eleştirenler için maç sonrası şöyle demişti ünlü teknik adam “İrlanda’yı yenmek önemli değil, önemli olan içimizdeki İrlandalıları yenmek”

Türkiye topraklarının yetiştirdiği en ünlü teknik adamlardan ve Çeşmelilerden biri olan, futbol insanlığının yanı sıra bir filozof bir abi, bir bilim insanı haline gelen Mustafa Denizli’nin söylediği bu lafın adresi kimine göre Hıncal Uluç kimine göre Baba Orhan’dı. Ama kendisi bir yerlerde bu lafı Ali Ece için söylediğini aktarmış.

Bakın, zannedilenin aksine bu lafı maçtan önce söylemişti Mustafa Denizli. Yani başarı yakalandıktan sonra. Mustafa Denizli eleştirileri taaa içinde hissetmiş olmalı ki bu eleştiriyi yapmış, malum lafı “içimizdeki x’ler” formülüyle kullanabilmemiz için literatürümüze sokmuştu. Sağ olsun, çok yaşasın.

Kısmet bugünlereymiş.

Tıpkı İrlandalılar gibi Naipaul da bir geri zekalı, oturup iki laf edilmeyecek, beceriksiz, iki yüzlü, yalancı, şerefsiz bir adam olduğu için Hilmi Yavuz gibi düşünmeyen herkes “İçimizdeki Naipaullar”dır.

Bizler çok dürüst, saygılı, ahlaklı bir toplum olduğumuzdan mütevellit bizim gibi düşünmeyen herkesi çabuk ve ağır yargılamalara maruz bırakabiliriz. Bırakmalıyız ki herkes bizim gibi olsun, çünkü biz en büyüğüz.

Hilmi Yavuz’un bir insanı olumlu eleştirmesi/övmesi için 3 şart lazımdır: birincisi, Hilmi Yavuz ile aynı alanda çalışma yapmamış olması lazımdır. İkincisi Hilmi Yavuz’u sevmesi lazımdır. Ve tabi ki üçüncüsü ölmüş olması lazımdır. Naipaul bu şartlardan hiç birisini gerçekleştirmemiş olduğu için o pistir onu sevenler de “İçimizdeki Naipaullar”dır. Geriatricileri kızdırmayalım ama, Sayın Hilmi Yavuz kıçınızdaki kıllar kadayıf oldu, hala içimizdeki bir şeylere bakıyorsunuz…

Keşke lafın sahibinin dediği gibi olsaydı, keşke içimizde İrlandalılar olsaydı da bir kelt mistisizmi yaşasaydık, James Joyce’u tanısaydık, Bernard Shaw’ı sevseydik, belki o zaman Naipaul gibi bir adamın gelmesine ses çıkarmaz onunla düşünceleri tartışabilirdik.
Devamını oku...

1 Aralık 2010

3 Alternatif Akademik Tez Başlıkları Vol. I

Eskilerden beridir buradaki yazarlarla yaptığımız geyiktir alternatif akademik tez başlıkları. En eski olanlarından birini bugün twitter isimli sosyal paylaşım ağına yazmamla başladı her şey. Adanın yeşilleri arasından Febinga cevap verdi. Bir tez başlığı ben yazdım, bir tez başlığı o yazdı. Şirkettekiler anlamsız sırıtışlarıma anlam veremediler. Aynısı Febinga için de geçerliymiş fakat şunu söyledim ona: “Sen zaten sosyoloji doktorusun ve şu an odanda işini yapıyorsun dude”

İşte sizlere bizim elimizden geldiği kadarıyla “Alternatif Akademik Tez Başlıkları”

Not: Tez başlıkları sırasıyla Dawnspiper-Febinga başlıklarıdır. Cüzi ücretler karşılığında, bitirme tezi yapan öğrenciler ile yüksek lisans ve doktora öğrencileri tarafından kullanılabilir.

  • Sömürgeci Dönemin Orta Doğu Etkileri, Eski Bir İstanbul Kolonyalisti Olarak Eyüp Sabri Tuncer
  • Türkiye’de Ekonomik Dönüşümün Topluma Yansımaları: Buralar Eskiden Bağ Bahçeydi Hep Oğul!
  • Sanayi Devrimi ve Makineleşmenin Sosyalizm Üzerine Etkileri: Bir Sosyalist Form Olarak Voltran
  • Uluslararası İlişkilerde Vücut İfrazatları: Tükürüğümüzle Boğarız Söylemi ve Türkiye-Yunanistan İlişkileri
  • Savaş Stratejilerinde Zamanın Doğru Kullanımı ve Ekinoks: Bir Sabah Uyandığında 82 Musul 83 Kerkük
  • Vücut-Zihin İkileminin Modern Yansımaları: Analitik bir He-Man/Orko Karsılaştırmasına Doğru
  • Karl Marx ve Max Weber'in Doğu Toplumlarına Yaklaşımı: "Hacı Şurada Pisliyor, Burada Yatıyorlar"
  • Futbol-Siyaset İlişkisinin Emperyalizm ve BOP Eksenlerinde Bir Analizi: Milli Takımımızın Sayılmayan Golleri
  • Bir Türk İslam Düşmanlığı Olarak Haçlı Seferleri Örneği: Fenerbahçe -Inter Şampiyonlar Ligi Maçı
  • Yüzyılın Başında Savaş-Şarkiyatçılık İlişkisi: "Almanya Yenilince Biz de Yenik Sayıldık"
  • Türk İktisat Düşüncesi Tarihinin Sosyolojik Analizi. Bir Semt Dokusu Örneği: Aynısı Eminönü'nde 20 lira
  • Neoliberal Fırsat Eşitsizliklerinde Anadolu Dokusu: Oxford Vardı da Biz mi Gitmedik
  • Yararcılık ve Machiavelizmin Türk İslam Kültürel Sistemi Üzerine Etkileri: Hem Penaltı Hem Gol
  • Postmodern Kimlik Bunalımının Günlük Hayattaki Yansımaları: Değil Schmeichel (Şu Maykıl) Bütün Michaellar Gelse O Topu Tutamazdı
  • Bipolar Kişilik bozukluğu Olan Kişinin Toplum Üzerinde Etkileri: O İyiydi de Çevresi Kötüydü
  • Fail/Yapı İkileminin Türkiye'deki Yansımaları: Perdenin Arkasındakiler mi, Düğmeye Basıldı mı?
  • Prens Sabahattin'in Ademi Merkeziyetçiliği İle Troçkist Sosyalizm Karşılaştırmasında Bir Mahalle Örneği Olarak Susam Sokağı
  • Türk Sözlü Tarih Çalışmalarında Yeni Açılımlar: Bizim Komşunun Kuzeninin Asker Arkadaşının Sevgilisi Söylemiş...
  • İşbirlikçi Tedarik Zincirlerinde Stratejik ve Taktiksel Planlama: Erzincanlılar Dayanışma Derneği
  • Türk Sinemasının Varoluşsal İkilemlere Yaklaşımı: Yunus idi Hızır idi, Hızır idi Yunus idi
  • Türk Sinemasının Varoluşsal İkilemlere Yaklaşımı 2: Limon mu Sirke mi?
  • Bir Anomali Olarak Gönüllü Toplumsal İzolasyon: Otobüste Uyuyor Numarası Yapan Mektepli Çocuklar
  • Ataerkil Toplumlarda Anaerkil Yapılanmalar ve Nazlı Ilıcak Örneği
  • Postmodern Bir Olgu Olarak Kimlik Klonlanması: Kara Murat Benim! Kara Murat Benim! Hayır, Kara Murat Benim!
  • 1980 Darbesi Sonrası Bütüncül Toplum Modellemelerinde Birleşme Önerileri: Dünya Türk Olsun
  • Modern Dünyada "Öteki”nin Muğlâklığı: "Ne Diyem, Mahmut mu Diyem?"
  • Sanayi Devrimi Sonrası Değişen Küresel İklimin Jeopolitik Konuma Etkileri: Ege Bir Yunan Gölü Değildir
  • İstatistiksel Araştırmalarda Örnekleme Sorunsalının Aşımına Doğru: Sallandıracaksın 3 tanesini Sultanahmet’te
  • Postmodern Mimarinin Çekirdek Toplum Üzerindeki Etkilerinin İncelenmesinde Komşuluk Örneği: Aidat Listesine Kısa Bir Bakış
  • Küresel Isınma İdeolojisine Popülist Yaklaşımlar: Kaç Gündür Kar Yağıyor, Ne Isınması!
  • Küresel Isınma Sonrası Enerji Kaynaklarının Kullanımında İktisadi Teoriler: Hani Isınacaktı Doğalgaz 150 Lira Geldi
  • Postmodern Bir Devrim Okuması Olarak "Toplu İğneyle Duvarda Delik Açıyorlar, Yakında Bu Duvar Yıkılır" Benzetmesi
  • 1980 Sonrası Türkiye’nin Değişen Demografik Yapısında Göç İzleri ve Max Weber’in Teorileri: Buralar Hep Dutluktu
  • Weberian Bir Türk Popüler Kültür Okuması: Su Gelir Güldür Gel de Yar Beni Güldür
  • Konut Sektöründe Gelişen Dünya Düzeni ve Bir Gesellschaft Örneği: Ali Ağaoğlu
  • 2009'dan 40 Bulma Örneğinde Siyaset-Matematik İlişkisi
  • Hazır Giyim Üreten Bir İşletmede Organizasyon ve Yönetim Sorunları: Fişi Yoksa Değiştiremiyoruz Ablacığım
  • Pazar Ekonomisinin Açmazları: Bozuğun Yok Mu Bey Abiciğim?
  • Türk Matematiğinin İki Büyük Dehasının Soyut Matematiğe Etkileri Cahit Arf ve Devlet Bahçeli
  • Erkek Egemen Toplumlarda Çocuğun Babayı Totemleştirmesine Bir Örnek Olarak "Barcelona'yı Babam da şampiyon yapar" Söylemi
  • Einstein’dan Stephen Hawking’e İç Bükeysel Evrenin Genişlemesi ve Kara Delikler Bağlamında Örtülü Ödenek İncelenmesi.
  • Özel Alanın Kamusal Alana Girişi: Parti Başkanı Konuşurken Hüngür Hüngür Ağlayan Milletvekilleri Üzerine Bir İnceleme
  • Postmodernizm Sonrası Oluşan Parlamenter Sosyalist Yapı Öncesi Sosyal Darwinizm ve Sosyal Oktarizm Arasındaki Farklar
  • Kentleşme Süreci İçerisindeki Bireyin Davranışsal Kültüre Etkilerinin İncelenmesinde En Az Üç Çocuk Sorunsalı
  • Gelişen Ekonomik Toplulukların Nörolinguistik Üzerine Etkileri ve İngilizcenin Engellenemeyen Yükselişine Bir Örnek: One Minute
  • Turgut Özal Sonrası Devlet Planlama Teşkilatının Yapısı Üzerine Kısa Bir İnceleme: "Ya Bir Dışarı Çıkalım Gidecek Bir Yer Buluruz"
Devamını oku...

10 Haziran 2010

2 Küresel Kupa 2010

İki sevdiğim yazardan iki cümlenin altına imzamızı atarak başlayalım yazıya, “Futbolseverlerin ramazan ayı başlıyor” ve elbette “Ben bir futbol dilencisiyim”

Tanıl Bora ve Eduardo Galeano’nun benim düşüncelerimi özetleyen sözleriyle heyecanımın arttığını fark edebiliyorsunuzdur.
Yalnızca 1 gün kaldı ilk maçın başlamasına. Beni sevindiren ise ilk maçı 86 yılından beri (tam anlamıyla hatırladığım ilk dünya kupasıdır) tuttuğum Meksika’nın oynayacak olması.

Bu kısa tanıtımdan sonra neden bu yazıyı yazmaya karar verdiğimi anlatayım. Arkadaşlar arasında işi şahsi şova dökmeden ve kumara bağlamadan tahmin oyunları oynuyoruz.
Gruplardan çıkacak takımları, skorları ve hatta şampiyonu tahmin edip puan kazanarak birbirimizi güldürmeye çalışıyoruz. Kazanmak gibi bir hırsımız olmasa da doğru tahminleri yapabilmek suretiyle bir anlamda futbol bilgimizi ölçüyoruz. İşte burada bir problem ortaya çıkıyor. Ne kadar futbol bilirsek bilelim bazı dinamikleri hesaba katmazsak kadroları ve teknik ekibi bilmemiz hiçbir işe yaramıyor. Kastettiğim futbolun, topun, sahanın, hava koşullarının dışında gelişen dinamikler…

Örneğin, ev sahibi takımın her zaman bir avantajı vardır. Bu avantaj seyirci desteği ile sınırlı kalması gerekirken hakemin seyirci baskısından etkileneceği görüşü de egemendir. Neden ki? Hakem çılgınca bağıran (bu turnuva için vuvuzela çalan) seyircilerin etkisinde kalacak kadar basiretsiz mi? Diyelim ki öyle. Ama bazı örnekler ev sahibi takım avantajının FIFA denen kurum tarafından özellikle gerçekleştirildiğini gösteriyor. En büyük ve yakın örneklerden biri de 2002 Dünya Kupasında ev sahiplerinden biri olan Güney Kore’nin İtalya ve İspanya ile oynadığı maçlar. İkisi de katıldığı her turnuvanın favorilerinden olan iki takım ev sahibi karşısında hakem tarafından linç ediliyordu. İsteyenler Youtube’a “Dirty Korea” yazarak maçları izleyebilirler (hala DNS ayarlarını yapmamış okuyucularımız için geliyor; Mazide Hoş Bir Sada İdin).

Bu durumun stadın dolmasıyla hiçbir alakası yok. Hangi iki takım oynarsa oynasın dünya kupası maçlarında stadyum dolar. Bu nümayişi kaçırmak istemeyen milyonlar akıyor turnuvanın düzenlendiği mekana çünkü. Öte yandan kafamdaki sebep ilişkisi şu: FIFA turnuvayı bir ülkeye verirken karşılığında bir şeyler istiyor. Turnuvayı düzenleyecek takım bazı kıstasları yerine getiriyor (stadyum, alt yapı, konaklama, ulaşım vs.), bu arada turnuvayı almak için kulisler düzenliyor (çünkü turnuvayı almak çok ciddi bir fayda sağlıyor ülkeye ve ülke futboluna), bazı kişilerin bazı isteklerine de çözüm buluyor. Bu gibi durumlarda “Hafız bizim takım kazaya kurban gitmez değil mi?” sorusu soruluyorsa…
Devamını oku...

2 Haziran 2010

4 Kendine Yapılmasını İstemediğin Bir Şeyi Başkasına Yapma…

Yanlış anlaşılması ve bir neslin tükenmesine yol açması muhtemel bir söz öbeği bu atasözü. “Söz öbeği” lafını da Türkçemize kazandıran ve ağzımıza pelesenk eden değerli dimağları buradan sevgi ve saygıyla kucaklıyorum elbette, parantez içinde. Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapma sözünü duyan bir erkeğin durup düşünüp seksüel hayatından vazgeçmesi çok olasıdır çünkü. Erkeğin homofobik olması algıda seçicilik katsayısını 2.25 katına çıkarabilmektedir, tarafımdan osiloskop vasıtasıyla ölçülmüştür.

Bu handikabı bir yana bırakırsak kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapma atasözü aslında çok doğru bir yere yaklaşır ve anarşist mücadelenin önünde duran en büyük sorun (!) olan “herkes özgür olursa ben istediğimi öldürebilirim” mantalitesinin önüne geçebilir. Bu atasözünü şiar edinmiş birçok düşünür olmasına rağmen dillendirilmemiş olması Türkçenin sorunudur. Öte yandan atasözüne aykırı hareket eden ve beni düşüncelere sevk etmiş kimi yazar, çizer, düşünce adamı da vardır ki aralarından en sevdiğim Thomas More olmuştur her zaman. Ada’dan çıkmış güzel şeylerden biridir aslında… Şimdilerde Rooney, Frank Lampard, Gareth Bale var, ziyadesiyle beni mutlu ediyorlar onlar da kendilerine yapılmasını istemedikleri şeyleri rakiplerine yaparak söze karşı geliyor ama ortamı güzelleştiriyor.

Anlayacağınız üzere bu atasözü orijininden hareketle sistemin en güzel hadiselerinden biri olan sigorta kavramını masaya yatıracağım. “Ah o masada ben de olsaydım” diyen diğer sistem aygıtları daha sonra inceleme altına alınacak olup hakkı “Sınıfın Sosyal Teorisyenleri”nde saklıdır.

İzmir’li vatandaşlarımızın bildiği anlamda asfalya değil bir finans oyunu olan sigortacılık bahsimiz. Son günlerde sigorta ile ilgili zorunlu bir sohbete dâhil olduğum gibi bir yanlış anlamaya mahal vermeden olayın beni rahatsız etmesi sebebiyle bu yazıyı yazmaya karar verdiğimi bir bilgi olarak buraya düşmek isterim. Sanırım Adam Smith dahi işlerin buraya varacağını hesap etmemiştir.

Sigorta ve sigortacılık, deniz taşımacılığı ticaret dünyasına adım attıktan sonra ortaya çıkmış bir kavram. Teknoloji gelişmediği ve kızgın Poseidon hala denizlerin tanrısı olduğu için daha çok gemi batıyor, zarar genelde gemi sahiplerini vuruyordu. Bunun önüne geçmek isteyen gemi sahipleri ve gemiyi kiralayan mal sahipleri ortak bir anlaşmayla “Deniz Ödüncü” denen kavramı ortaya attılar. Gemi ticaret seferine çıkarken, gemi sahibi gemiyi kiralayan mal sahibi (ya da sahiplerinden) bir miktar deniz ödüncü alıyordu. Gemi hedefine ulaşırsa deniz ödüncü misliyle geri ödeniyor, gemi batarsa para gemi sahibinde kalıyordu.

Daha sonra ortaya çıkan Rodos Kanunları ile timsah geldi, korsan deldi gibi özel koşullar da bir antant altına alındı ve sigortacılık ortaya çıktı. Hatta bu kanunlara göre gemisinin tehlikeye girdiğini hisseden kaptan malın bir kısmını denize atabiliyordu. Bu yüzdendir ki nice İspanyol şarabı, yığınla Portekiz gümüşü Hint Okyanusu’nun dibinde biz yiğit delikanlıları beklemektedir.

Bundan sonra ortamın daha da kapitalist evrim geçirişi İngiltere, hatta göbeği Londra’da ortaya çıkar ki halen dünyanın en büyük sigorta şirketlerinden biri olan Lloyd’un kuruluşudur bu hadise.

Londra’da sürekli denizcilerin takıldığı Esnaf kahvesinde oturan ve gayet işsiz bir adam olan Edward Lloyd ortamda muhabbet konusu olan, yük taşımacılığı, özel riskler, sigorta, prim gibi kavramlarda ahkâm keserek “Hafız o öyle olmaz, böyle olur.” “Ohaoo! Sen adam mı yiyorsun, bunun malını taşıma hacı” gibi diyalog başlangıçlarıyla ortamın danışman kesilen adamı olmuştur. Başlarda Edward’a “Ajan sen bi sus allasen” denmesine rağmen Edward geniş bilgisini ve tabi ki kapitalizme olan yatkınlığını retorik kabiliyeti ile birleştirmiş, ortamın balını kaymağını yemeye başlamıştır.

Tam bu sıralarda Yeni Dünya’da da mucit, bilim adamı, siyasetçi ve Amerikan Başkanı olan Benjamin Franklin insanların evlerini yangına karşı sigortalamaya başlamıştı. Fakat akıllı Benjamin yangın riski yüksek binaları sigortalamıyordu. “Dear Benjo, ahşap binaları sigortalamıyorsun ama beton mu sıçalım sene 1780’de diyen insanları” dikkate almıyor, konut sigortasında özel riskler kavramına bambaşka bir boyut getiriyordu.

Şimdi dikkat edilmesi gereken noktaya parmak basarsak gerek deniz sigortacılığında, gerekse konut sigortacılığında çalışan, üreten ya da evini inşa ederek barınmaya çalışan kişi sigortadan yararlanamıyor. Gemi batarsa muhtemelen tayfa ve kaptanların ailelerine helva dağıtılıyor, evi yanan kişiye de çadır veriliyor, o zaman bir Kızılhaç örgütü var mı bunu araştırmadım.

Bu insanların ezildiğini görerek yüreği parçalanan sigortacılar… tam olarak böyle olmadı… kapitalistlerden yeteri kadar para sömüremediğini düşünen sigortacılar sömürmesi gereken asıl insanlara yönelmişler ve bireysel sigorta kavramını başlatmışlar.

Devamını oku...
SST Atölye