26 Nisan 2011

1 Sosyal Meydan

Oy pusulasında sadece iki seçenek varken “Yetmez ama Evet” ve “Boykot” seçeneklerini de ekleyerek dört seçenekli bir hale soktuğumuz referandum sürecinde çok net bir şekilde gördüğümüz bir şey vardı: Sosyal paylaşım ağlarından propaganda yapmak. Şimdi her demokratik seçim öncesinde olduğu gibi çok ciddi bir sınav içindeyiz hepimiz. Artık meydanlarda olmak, kahvehaneleri dolaşmak yetmiyor. Partilerin, adayların twitter adresleri, facebook sayfaları, web adresleri var. Blog oluşturacak, youtube’a video yükleyecekler biraz daha geri kalmış adaylar ICQ üzerinden soruları yanıtlayacak. Bu esnada biz yandaşlara da önemli bir görev düşmekte: Tabi ki PROPAGANDA!

Bugünlerde twitter en popüler sosyal paylaşım ağlarından biri. Özellikle 3G’nin ülkemize girişiyle ve operatörlerin faturaya yansıttığı cihaz kampanyalarıyla herkes her yerde paylaşım yapabilmenin heyecanını yaşıyor. Bu “herkes”in bir kısmının “herkez” yazdığını düşünürsek olay can sıkıcı bir hal alabiliyor. Fakat twitter kuşunun bir güzelliği var. Birilerinin neler yazdığını görebilmek için onunla arkadaş olmak zorunda değilsiniz. Facebook gibi insanların paylaşımlarını görmek için arkadaş olmak zorunda olduğunuz ortamlarda ters bir etki söz konusu çünkü. Beğendiğiniz, görüşünüze yakın bulduğunuz bir insanla arkadaşlık kurabildiğiniz gibi arkadaşlıktan çıkardığınızda kırabileceğiniz (arkadaşlıktan çıkarmak istemediğiniz) bir arkadaşınızın ilginç(!) gelebilen paylaşımlarına da katlanmak zorundasınız. Şahsen benim sayfamda “Bor” madeninin ne denli önemli olduğunu anlatan Banu Avar videoları, 3 yaşındaki kızımdan kötü kompozisyon yazan Yılmaz Özdil’in yazıları paylaşılabiliyor. Bu bende “Yılmaz Özdil’e bir miktar katlanabilirim belki ama o koyduğun fotoğraf nedir?” sorusu eşliğinde çıldırmalara yol açıyor.

Enformasyon kesinlikle insanların (toplumun) evrimleşebilmesi için gerekli durumlardan biri. 20 yıl öncesinde Emniyet Müdürlükleri ve okullara bilgisayar girdiğinde bu tarz bir gelişim yaşayacağımızı, ben de dahil olmak üzere, bir çok kişi öngörememişti. Ama çok hızlı modernleşen toplumumuz hemen internet propagandasına adapte oldu. Tamamen siyasi, tarihi, toplumsal bilgilerden uzak olarak paylaşım yapmak bilgi kirliliğinin en güzel örneklerinden biri olsa da, siyasi kavramlardan bahsetmenin ölümlere yol açtığı ülkemizde bu kadar rahat bir biçimde konuşabilmek ve fikir belirtmek bir nebze de olsa sevindirici.

Ancak paylaşım ağlarının propaganda aracı olarak kullanılmaya başlandığından bu yana beni rahatsız eden bir şey var. Hoşuna giden bir yazıyı paylaşan ya da paylaşılmış bir yazıyı beğenen (onu RT eden) birinin kendisini İncil’i almanca basmış Luther havasında görmesi haliyle çok tehlikeli. Aktivizmin, propagandacılığın böyle bir şey olarak düşünülmesi sokağa çıkabilen aktivistler açısından da tehlikeli. 80 sonrası sokakta slogan atan herkesin “anarşik” olarak nitelenip terörist damgası yediği ülkemizde bu önyargı halen var. Naif bir bakış açısı olarak görebileceğiniz bu tehlikeyi anlamak için sokaklarda slogan atarken ya da kapılarda yandaşı olduğunuz kişileri beklerken çevrenizden geçenlere ya da civar esnafı özenle kesmeniz önerilir.

Kaldı ki yıllardır “sol” cenahın yürüyüş ve eylemlerinde daha yaratıcı olması gerektiğini söyleyen biriyimdir. 2/4’lük ritimden uzaklaşılması gerektiği, kalıplaşmış bazı sloganlardan (Susma sustukça vs.) kaçınılması gerektiğini söyler dururuz. Biraz daha yaratıcı olmanın, daha farklı eylem koymanın net sesler çıkardığını, daha çok ilgi çektiğini “Genç Siviller”in eylemlerinde ya da lisesilerin son yaptıkları “YGS” eyleminde gördük. Sosyal paylaşım ağları, video paylaşımı, şarkı göndermek ulusalcılardan biraz daha yaratıcı olan biz sosyalist cenahın (sol demeye dilim varamıyor) sıkı kullanması gereken şeylerden. Bloglarımız, viral reklamlarımız, tivitlerimiz, facebooktaki eylemlerimiz daha sıkı olmalı. Her Banu Avar videosunun altına “Peki siz Sierra Leone örneğini biliyor musunuz?” yazsanız bile çok şey kazanıyoruz. En önemlisi daha iyi bir mizah anlayışımız olduğu gerçeğini de saklamamış oluruz elbette.

Eh herhangi bir parti liderinin birileriyle sevişirken çekilmiş videolarını paylaşacak kadar seviyesiz olamayacağımıza göre, hakaretamiz, aşağılayıcı, küçümseyici, ırkçı bir dil kullanamayacağımıza göre; insanlara yanlış bildikleri sosyalizmi, ırkçılık ile aynı denize dökülen bir nehir olan milliyetçiliği, beni uykularımdan uyandıran kabuslara neden olan laikliği, gelirse hiç de fena olmayacak olan demokrasiyi sosyal paylaşım ağlarından yavaş yavaş anlatalım. Onları güldürelim, eğlendirelim bir yerlere ilgiyi çekelim… Twitter, facebook üzerinden eylemlerimizi duyuralım, insanları çağıralım…

Ve daha iyi bir önerim daha var:

Sosyalistler meydanlarda olurlar. Bir sosyalist öğrenci olabilir, sanatçı olabilir, öğretmen olabilir, doktor ya da avukat olabilir, mühendis olabilir, işsiz olabilir. Sosyalist, 1 Mayıs’larda meydanlarda olur. Bayrağını, yoksa bir kumaş parçasını alır, şarkılarını söylemek için meydanlara çıkar. Çünkü bir sosyalistin işçilerin uğradığı haksızlıklara, ülkesindeki düzensizliğe, antidemokratik uygulamalara, işkenceye, hukuksuzluğa, katliama, ırkçılığa, kadına şiddete, homofobiye ve daha nice eşitsizliğe söyleyecek bir şeyi vardır. Günümüz sosyalisti bu 1 Mayıs’ta da meydanlarda şarkı söylemeli, eylem fotoğraflarını da facebooktan paylaşmalıdır. Twitter da olur.

Not: Yazının 1 Mayıs’ta alanlara hangi kıyafetle gelinmesi gerektiğini söyleyen kısmını Melis Alphan’a bırakacaktım ama dünya hümanist bilim çevrelerinde çok daha fazla saygı gören bir “kamusal alan” uzmanı olan Felix Sarotti’ye devrettim.
Devamını oku...

22 Şubat 2011

0 Sosyal Bilimsel Bir Kavram Olarak Temizlik

“Dokunduğumuz her şey taşıdığı
tüm mikroplarla bizi takip ediyor.”*

Köklerini Aydınlanma düşüncesinde bulan modern toplum, dinselliğin egemen olduğu bir dönemin kapanışının da temsilidir aynı zamanda. Bu açıdan bakıldığında gündelik hayattan iktisadi yapılara kadar devrimci temayüller içerir. Modern toplumun en belirleyici özelliği Ortaçağın dinsel değerlerini reddederek yerine aklı egemen kılmasıdır.

Avrupa’da temizlik kültürünün modern tarihi, aynı zamanda temizlik ile ilgili süreçlerin de akılcılaşması ve bilimselleşmesinin tarihidir. Ünlü antropolog Mary Douglas’ın Saflık ve Tehlike isimli çalışmasında ifade ettiği gibi günümüz Avrupasına özgü kirlenme fikirlerimizle “ilkel” kültürlerin kirlenme fikirleri arasında göze çarpan iki ayrım bulunmaktadır. “Bunlardan ilki, kirden sakınmanın bizim için bir hijyen ya da estetik meselesi olması ve mensup olduğumuz dinle ilintili olmamasıdır.”1 Bu anlamda kir anlayışımızın dinden ayrılmasının altında toplumsal yaşamın ve kültürün sekülerleşmesi yatıyor gibi gözükmektedir. “Söz konusu ikinci ayrım ise, bizim kir anlayışımızın patojenik organizmalara ilişkin bilgimizin tesiri altında olmasıdır.”2 Hastalıkların bakteriler ve mikroorganizmalar yoluyla bulaştığının keşfi aynı zamanda modern tıbbın da yükselişe geçtiği dönemdir ve bu keşif tıp tarihinin en kökten devrimlerinden birini yaratmıştır. Öyle ki, tıp bilimi de bu dönemden sonra bilimin teknokratikleşmesine paralel olarak bu niteliği taşımaya başlamıştır. Avrupa’da özellikle Ortaçağda salgın hastalıkların yarattığı korkunun tortuları** 20. yüzyıla kadar etki etmiştir. Michel Foucault Kliniğin Doğuşu’nda doktorların, tıpkı idari yöneticiler gibi konumlandırılarak toplumsal pratikleri belirleyen ve ağızlarından çıkacak her sözün dinlendiği bölge yöneticileri haline gelişini aktarır.

Neticede 18 ve 19. yüzyılda tıp biliminde gerçekleşen bir takım dönüşümler ve gelişmeler tıbbı bir denetim aracı olma yönünde evriltmiştir. Nitekim doğanın nesneleştirilmesi ve denetim altına alınmasının, (örtük olarak) ona içkin olan insanın da denetim altına alınmasına dair bir gerekliliği içerdiği savı Aydınlanmanın radikal eleştirisi içinde hala yerini korumaktadır. Doğası gereği bu gün yine birçok radikal düşünür tarafından da denetimin ve tahakkümün egemen olduğu bir toplum biçimi olarak tanımlanan modern toplumda, tıbbın da bu denetim ve tahakküm mekanizmasının dışında kalması beklenemezdi. Nitekim 21 yüzyılın ilk on yılını geride bırakmış olsak dahi, salgın hastalıklar karşısında hala bir teknokratlar sınıfı olarak doktorlardan ve modern tıptan haliyle medet ummaktayız. Geçen yıl ortaya çıkan ve küresel bir salgına dönüşmesine ve milyonlarca insanın ölümüne neden olmasına kesin gözüyle bakılan H5N1, ya da en bilinen adıyla Domuz Gribi karşısında tüm dünyada ortaya çıkan ortak refleks bu durumun en önemli kanıtlarındandı. Oysa aynı Domuz Gribi’nin adı bu gün hiçbir yerde telaffuz edilmiyor. Öyle ki, anti-bakteriyel ürün pazarının adeta patlaması ile bu korku ve panik döneminin yükselişi de aynı sürece denk geldi. Bu gün hala, başta televizyon olmak üzere birçok iletişim kanalı yoluyla insan hayatının bakteriler ve mikropların saldırısı altında olduğuna dair ciddi bir yönlendirme yapılmaktadır. Anti-bakteriyel kategorisinde sunulan sabunlar, mendiller, kıyafetler, yataklar ise “hastalık terörü”nün yarattığı bu pazarın hiç de küçümsenmemesi gerektiğini göstermiştir.

Hayatın tıbbileşmesi karşısında insanoğlu yaşamını sürdürmenin gereği olarak doktorların ağzından çıkması beklenen sözlere biat eder oldu. Bu doğrultuda içinde yaşadığımız toplumda temizlik kültürünün tıbbi terimlerle açıklanan bir pratikler bütününü işaret ediyor olması şaşırtıcı değildir. Tabi, temizlik ürünlerinin tıbbi malzemeler gibi sunulması da… Günümüzde temizlik ürünleriyle ilgili hangi reklama bakılırsa bakılsın içinde mutlaka bir doktor figürü kullanılmaktadır. En temel temizlik pratiklerimize ve malzemelerimize müdahale eden bir doktorlar takımı mevcut artık. Ve temiz olmamız için neler tüketmemiz konusunda en yetkin kişiler onlar.

Sonuç Yerine

Suyun kutsal sayıldığı için vücudun hiçbir yerine değdirilmediği, ziyan edilmemesi gerektiği için ağza alınan suyun püskürtülerek yıkanılma işleminin gerçekleştiği dönemlerden, temizlenmenin hak olarak adlandırıldığı, estetik kaygıların bir parçası olduğu dönemlere uzanan süreçte birçok zihinsel ve fiziksel pratik haliyle dönüşüme uğradı. Bu dönüşüm içinde kapitalizmin ve modernite düşüncesinin devrimciliği, şu zamana kadar olmadığı biçimde bütün edimlerimizi, eski alışkanlıklarımızı alt-üst ederek, yaşamın her alanını rasyonalize etme çabasında yatar. Ancak asıl sorun tüm bu rasyonalitenin bir şekilde yine sistemin doğası gereği irrasyonaliteye dönüşmesidir. Tüketimin kutsadığı bir toplumsal kültür içinde tüketim pratiklerinin sürekli bir tatminsizlik üzerine kurulmasından temizliği hedef alan süreçler de bu bağlamda oldukça etkilenmiş durumdadır. Esasen hiçbir zaman tam anlamıyla temiz olamayacağımız fikri, mütemadiyen temizlenmek zorunda olduğumuz ve hep daha da temiz olmamız gerekliliğine dayanan diğer fikirlerimizle paralellik göstererek tatminin hiçbir şekilde mümkün olmadığı bir sürecin önünü açar. O halde temizlik ürünlerinin hep daha fazlasını vaat ettiği, her zaman daha temiz ve daha az kirli olmamıza hükmedeceği bir süreçten kaçınmak için temizliğe dayalı pratiklerimizin tarihsel ve kültüre dayalı, sembolik köklerini hatırlamak bir nebze de olsa kurtarıcı olacaktır.

* Anti-bakteriyel bir ürünün televizyon reklamından.
1 Mary Douglas, Saflık ve Tehlike, Metis yay., s.58
2 Mary Douglas, a.g.e., s.58
** Günümüzde de bu tortunun etkisiyle salgın hastalık korkusunun devam ettiğini ya da ettirildiğini düşünüyorum.
Devamını oku...

15 Şubat 2011

7 Uzay Yolu Dizisine Dair Çözümleyici Bir Deneme

“Gittiğimiz yere acı ve dert götürüyoruz. Uzayda ne işimiz var?
Yararlı bir iş mi yapıyoruz? Ne yararı? Uzaya zarar veriyoruz.” *

Hemen hepimizin haberdar olduğu, ilk bölümü 1966’da yayınlanan Uzay Yolu dizisi, klasik bilim-kurgu hikâyelerinin hemen her özelliğini bünyesinde barındıran bir dizi olagelmiştir. Yayınlandığı dönem çok fazla ses getirmeyen ancak yirmi birinci yüzyıl tüketim toplumunun muhalefet dâhil her şeyi pazarlayan piyasasında kendisine alıcı bulmuş ve aşama aşama bir fenomene dönüşmüş bir dizidir Uzay Yolu. Dizi, “Atılgan” isimli ve neredeyse tamamı insanlardan oluşan bir mürettebatla uzak gezegenlere seyahat eden bir geminin, dizinin tanıtımında dediği gibi “beş yıllık görevi boyunca” amacı “yeni dünyalar keşfetmek” ve “yeni hayat ve medeniyetler bulmak” olan hikâyeleri üzerine kuruludur. Atılgan gemisinin kaptanı tipik bir WASP (White, Anglo-Sakson, Protestant) olan, her şeyin kendisinden sorulduğu, hem akıllı hem de kendi dönemi için “ideal” sayılabilecek bir “erkek” olan James T. Kirk’tür. Kirk’ün en yakın arkadaşlarından biri Atılgan’ın doktoru olan Leonard McCoy’dur. İkilinin eskiye dayanan bir dostluğu vardır. Ancak aralarındaki sıkı dostluğa rağmen Kirk her zaman Kaptandır ve aralarında yaşanan ufak çaplı gerilimler sırasında bir iktidar odağı olarak Kirk, Kaptanlığını McCoy’a hissettirmektedir. Birbirlerine isimleriyle hitap eden ikilinin bu hitap şekilleri kısa dönemli gerilimlerde Kaptan ve Doktor olarak değişmektedir. McCoy sadece bir tıp doktoru değil aynı zamanda bir danışman, bir çeşit terapisttir. Gemide sıkıntısı olanlar (genelde sıradan mürettebattan çok güvertedekiler) “günah çıkarmak” için çoğunlukla McCoy’a görünmektedirler. Genel tıbbi tedavileri zaten son derece teknolojik bilgisayarlı cihazlar yapmaktadır. McCoy esasen bir vicdan temsilidir.

Dizinin kilit karakterlerinden bir diğeri ise yine Kirk’ün yakın dostu olan Mr. Spock’tır. Mr. Spock Atılgan gemisinin tek “öteki”sidir. Gemi, insan ırkı bağlamında tek bir kültürel bütünlükten mürekkep olarak tanımlandığında Mr. Spock bu bütünlüğün içinde süs bitkisi muamelesi gören bir Volkanyalıdır. Güvertenin ana karakterlerinden, siyah bir kadın olan teğmen Uhura’yı tenzih etmek gerekirse metaforik olarak Spock bir anlamda geminin tek zencisidir. Spock’ın diğer bir belirleyici niteliği insani duygulardan yalıtık olmasıdır. Bu durum dizide “insan olmaması”nın bir karşılığı olarak sunulmaktadır. Çünkü her türlü durumu, adeta bir makine edasıyla “mantıklı” ya da “mantıksız” kalıpları içinde değerlendirmektedir. Öyle ki, bu özelliği Spock’ı rasyonel aklın göstergesi yapmaktadır. Kirk ise vicdan temsili McCoy ile rasyonel aklın temsili Spock arasındaki bu dengede yolunu bulan esas figür olarak lider konumunu sürdürmektedir.

Dizinin temsil ettiği unsurlardan biri diğeri de çok kültürlü ve çok etnili bir mürettebata sahip olmasıdır. Bir WASP olan Kirk’ün kaptanlığı ve emri altında güvertede bir siyah olarak görev alan Teğmen Uhura, bir Asyalı olan Sulu, Slav aksanlı Chekov ve dizinin diğer bölümlerinde ekrana gelen diğer farklı etnik gruplardan insanlar totalde insan ırkının bir göstergesi olmaktan çok, farklı etnik grupların yurttaşlık bağıyla bağlı olduğu iddiası üzerine inşa edilmiş olan Amerikan toplumunun göstergesidirler. Özellikle kaptan James Kirk bu önermeyi pekiştiren bir figür olarak ön plana çıkmaktadır. Söz gelimi 1960’ların korku klasiklerinden, Georg A. Romero’nun tüketim toplumu ve modernite eleştirisi olarak okunabilecek filmi Night of the Living Dead filminde esas karakteri canlandıran Duane Jones bir siyahtır. Oysa Kirk Amerikan toplumunun kurucu unsuru olan bir beyazdır.

Dizinin Amerikan değerleriyle örülü olduğu iddiasını destekleyebilecek örneklerden biri de uzay gemisinin adıdır. Geminin adı Türkçeye Atılgan olarak çevrilmiş olmasına rağmen Enterprise’ın tam çevirisi “Girişim”dir. Amerikan toplumunda girişim, toplumsal ve kültürel değerler bağlamında bireylerin sahip olabileceği en önemli niteliklerden biri şeklinde tanımlanabilir. Zira Enterprise gemisi de tüm girişimciliği ile yeni medeniyetler ve uygarlıklar bulmak amacıyla yeni dünyalara seyahat etmektedir. Ancak seyahat ettikleri dünyalar ve medeniyetlere dair geliştirdikleri bakış açısı tamamen dünyevi değerler etrafında kurulmuştur. Buna ek olarak dizinin özellikle birinci sezonunda ziyaret ettikleri hemen her gezegende bazen bir araştırma ekibinin üssü, bazen de yine insanın ırkının işlettiği ve o gezegenin kaynaklarını sömüren bir maden üssü görmek olasıdır. Farklı türlerin yaşadığı gezegenlerde bile herkesin İngilizce konuşması ise yayılmacı anlayışın ve insanoğlunun geldiği tek tip halin adeta göstergesidir.

Sonuç Yerine

İnsanoğlunun teknolojik ve bilimsel ilerlemeyle ilgili tahayyülü, genellikle ortak ve tek bir kültür çerçevesinde şekillenmiş bir geleceğe dairdir. Bu tip bir ilerlemenin insan toplulukları arasındaki kültürel, dilsel veya toplumsal bir takım farkları ortadan kaldırması ve insanlık paydasında buluşulacağına dair bir öngörüdür söz konusu olan. İnsan olmaya dair ortak bir paydada buluşmanın tek tipleşmeyle ve daha da dikkat çekici olanın batı merkezli bir tek tipleşmeyle vuku bulmasına dair bir beklenti, kültürel görelilik özelinde düşünüldüğünde tam bir çıkmaz sokaktır. Her ne kadar her kültürün kendisine özgü olduğu fikri içinde yaşadığımız kimlikler çağında özel bir anlam taşısa da, ilerlemeci ve evrenselci bakış açısı birçok alanda hala ağırlığını hissettirmektedir. 1960’larda gösterime giren bir televizyon dizisi olmasıyla tarihsel açıdan Uzay Yolu belki mazur gösterilebilse de, 2000’li yıllarda da bilim-kurgu sinemasında değişen pek fazla bir şey olmadığını sezmek zor değildir.

* The Naked Time isimli bölümde asabi bir mürettebatın sitemi.
Devamını oku...

17 Ocak 2011

8 Hayatın Doğruları ve Yanlışları Üzerine Söylenceler

“Yanlış bir hayat doğru yaşanamaz”, Adorno’nun Minima Moralia’da ettiği “Es gibt kein richtiges Leben im falschen” sözünün tercümesi olarak dile dolanmış olan, tabiri caizse ota boka sürülmüş bir sözüdür. Hayat-yaşam eşanlamlılığını eşitsizliğin her iki tarafında senkronize edersek: “yanlış yaşam, doğru yaşanamaz.” Görüldüğü gibi ilk hali gayet şık bir motto olan ya da kullanıma göre afili bir msn iletisi konumunda olan (hatta Alamancası ulu bir kitabe gibi duran) sözümüz, bu haliyle eee yani? homurdanmalarına maruz kalacak şekilde ağırlığını biraz yitirmiş gibidir.

Sözün aslına “sahtelik içinde doğru yaşam olamaz”* şeklindeki tercümesinin daha doğru olup olmadığından ya da sözün neyi ifade etmek istediğinden ziyade, bir mantıksal önerme olarak nasıl ele alabileceğimiz üzerine ilk başta fikir yürütmek istiyorum.

Öncelikle elimizde yaşamın kendisi ile yaşam(a) biçimi olarak iki ayrı düzey ve bu düzeyleri değerlendirdiğimiz doğru-yanlış ölçekleri bulunmakta. Doğrunun ya da yanlışın neye göre değerlendirildiği verisi ise elimizde bulunmamakta. Ancak mantıksal olarak çıkaracağımız doğrunun yanlışa, yanlışın da doğruya göre değerlendirildiği şeklindedir. Eşitsizliğimiz, yanlış olan bir yaşamın kendisinin doğru biçimde yaşanamayacağı belirtse de, iki tercüme farklı düzlemlere işaret etmektedir. Yanlış yaşamı doğru olarak mı yaşayamayız, yanlış yaşam içinde doğru olarak mı yaşayamayız? İlk önermenin mantıksal formu gayet basittir: yanlış yanlış olduğundan doğru olarak kabul edilemez. Ancak ikinci önermeyi başka bir düzlemde analiz etmek gerekecektir. Nötr bir durumun olmadığını varsayarsak, yanlış yaşam içinde doğru biçimde yaşanamaz ise ancak ve ancak yanlış biçimde yaşanabilir. Buradan yola çıkarak, doğru bir yaşam içinde de yanlış biçimde yaşanamayacağını söyleyebiliriz. Böylelikle, yaşamın kendisini bizim dışımızdaki evren, yaşama biçimini ise bu evrendeki iradi yönelimimiz olarak kabul etmiş bulunmaktayız. Sonuç olarak; yanlış bir yaşamda yanlış yaşanır, doğru bir yaşamda doğru yaşanır ise yaşam(a) biçiminin ölçeğini belirleyen de yaşamın kendisidir. Yani yaşamın kendisi (bağımsız değişken) yaşam(a) biçimleri (bağımlı değişken) üzerinde belirleyicidir (determinant).

İllaki doğru yaşamak için doğru yaşam içinde mi olmamız gerekir? Yanlış bir yaşamda doğru yaşamaya çalışarak yanlış yapmış oluyorsak, yanlış içinde yanlış yaşayarak doğruyu bulmuş olmaz mıyız? Eğer cevabımız, doğru yaşamak için doğru yaşam içinde olmamız gerekir, yanlış içinde doğru yaşanamaz, yanlış yaşanır ise de doğruya ulaşmış olmayız, sadece iki yanlışın içinde olmuş oluruz ise önermeyi belirlenimci olarak kabul ederiz. O halde oyunu kurallarına göre oynayalım ve yaşamın kendisi ile yaşama biçimi arasında anlamlı bir ilişki olup olmadığını ki-kare bağımsızlık testine tabi tutalım.

Ho hipotezi: yaşamın kendisi ile yaşama biçimi arasında bir ilişki yoktur.
H1 hipotezi: yaşamın kendisi ile yaşama biçimi arasında bir ilişki vardır.

Yanlış yaşam içinde yanlış yaşayarak iki yanlışın içinde olunduğunu, doğru yaşam içinde doğru yaşayarak da iki doğruya sahip olunduğu varsayalım.

Yanlış yaşam
Doğru yaşam
Toplam
Yanlış yaşamak
-2
-1
-3
Doğru yaşamak
-1
+2
+1
Toplam
-3
+1
+2






Serbestlik derecesi = (2-1) (2-1) = 1
α 0,05 için Ki-kare dağılım tablosundaki kritik değeri: 3,84


= -9,3+-0,16+-0,16+6 = -4,5


-4,5 ‹ 3,84 olduğuna göre Ho hipotezi kabuldür.

Yani bu saçma ki-kare analizimiz göstermiştir ki, yaşamın kendisi ile yaşama biçimi arasında bir ilişki yoktur. Eğer önermenin gerçekte doğru olduğunu düşünüyorsak Adorno bu nokta da error (type II) vermiş olur. İstatistiki analizden vazgeçip diyalektiğe başvurduğumuz da ise birbirini etkileyen bir ilişkisellikten bahsetmemiz mümkün olacaktır. Ancak bu ilişki nerede başlayıp nerede sonlanacaktır. Adorno’nun diyalektiği ele alışı gibi meseleler de işin içine girdiği vakit problem daha çetrefilli bir hal alacaktır. O yüzden ilk formülasyonumuzu temel alıp, şu şekilde revize etmemiz daha yerinde olacaktır: “Yanlış bir hayat doğruy-muş gibi yaşanamaz.”

Buradan çıkaracağımız sonuç ise bu hayat oyununun mış gibi yapma oyunu olduğudur.

Örnekleyecek olursak; çeşitli insanlardan çeşitli biçimlerde bize her allahın günü yöneltilen sorular aslında bu oyunun stratejik bir parçasıdır. Ne zaman okulu bitireceksin, tezini vereceksin, askere gideceksin, iş bulacaksın, evleneceksin, çocuk sahibi olacaksın, emekli olacaksın gibi gibi uzayıp giden amansız soru trafiğine maruz kalmak…

-ne zaman bitiyo okul -bilmem, noldu ki? -ee bitir artık -sebep? -bitir, bir an önce hayata atıl. (iç ses) ulan sabah 7 evden çıkıyon, akşam 7 eve varıp zıbarıyon, tüm bu zaman zarfında ise başkalarının kesesini doldurmak adına kendini tüketiyorsun. Tek sosyal çevren kayınçon, bacanağın vs. Çalışmak dışında tek etkinliğin tv izlemek, kırk yılda bir pikniğe gitmek. Sen mi hayatın içindesin ben mi, atıl kurdum hadi bi söyle?

-ne zaman gidiyon askere? -bilmem, düşünmedim. -git git bir an önce. -sebep? -git, çıksın aradan. (iç ses) askerlik şubesinde mi görevlisin, yoksa sana görev mi verdiler, gitmeyeni teşvik et, kanına gir diye. Sen çıksan daha iyi aradan.

-iş noldu iş? -hayırdır, iş mi vercen? –yoo -iş mi buldun yoksa bana? -yoo -iş kurmam için sermaye mi vercen, yoksa ortaklık teklifin mi var? –yoo -iş için yardımcı olabilecek tanıdıkların mı var? –yoo –o yok bu yok ne diye kafama çörekleniyon? (dış ses) kaf kaf sin sin sin kafsin kafsin kaf...

Evliliğinden mutlu olmadığı halde, başkalarına ne zaman evleneceksin diye sormak, sevmediğin bir işte köle gibi çalışmanın berbat bir şey olduğunu bildiği ve gördüğü halde başkalarına ne zaman iş bulup, çalışacaksın diye sormak vs vs. Bütün bu soruların sebebi, bu soruları bana başkaları da sordu, ben de onlara uydum şimdi sana soruyorum ki sen de bizimle aynı yanlışları paylaş, paylaş ki bu şekilde yaşamanın yanlış olmadığına kendimizi inandırmaya devam edelimdir. Eğer sen böyle yaşamazsan, bizim içinde bulunduğumuz yanlışlar görünür olacaktır. Bu yaşamın yanlış olduğunu göstermeye çalışan birine, bırak yahu sen mi düzelteceksin diye soran biri acaba neyi düşünmekte. Boşuna uğraşmasına, heder olmasına mı üzülmekte acaba? Sen bu vakte kadar bana sorduklarının hepsini gerçekleştirerek gerçekten mutlu oldun mu? Aldığım yanıt çoğu zaman hayır olsa da, herkes sorunun da cevabın da rahatsız ediciliğinin farkındadır. Eğer sahtelikleri yüzüne vurursan şimdiye kadar tutunduğu varlık zemininin çökeceğini iyi bilir. Sahtelik içinde olduğunun bilincindedir. Yanlış bilinç, yanlışın bilincinde olmama hali değildir. Görmezden, duymazlıktan, anlamazlıktan gelme bu riski bertaraf etmenin en iyi yoludur. "Eee napalım hayat böyle", "herkes böyle yaşıyor" sığınılacak sözler olur (self-mystification). Bu durum bazı kağıt oyunlarındaki madem ben battım başkalarını da batırayım stratejisine benzer. Bu hayat oyununda işbirliği doğru bir yaşam kurmak yöneliminde değildir. Tüm bu sorular yanlış bir hayatı paylaşma çabasının ürünüdür. O halde Adorno’nun sözlerini yanlışın doğruymuş gibi gösterildiği bir sistemin eleştirisini yapmak olarak alımlayabilir ve bir tür hatırlatma biçimi olarak düşünebiliriz. Ve mutlu, mesut bir şekilde o meşhur şarkıyı coşkuyla söyleyebiliriz: Yanlış zaman, yanlış insan, tutunmak imkansız, yamalı sevdalardan…

*bkz. "Üniversite A.Ş.'de bir 'homo academicus': 'Ersatz' yuppie akademisyen" Hasan Ünal Nalbantoğlu, 2003, Toplum ve Bilim 97, dipnot 42.

Devamını oku...

4 Ocak 2011

2 Angsiyetik Malignite Aforizmik Arkhe

Bu yazının nereye varacağına dair en ufak bir fikrim yok. Seyir defterini yazan ben miyim, tanrı mı? Emin değilim.


Son zamanlarda doğduğum büyüdüğüm toprakları düşünmekteyim.

Daha doğrusu kendi geçmişimi düşünmekteyim.

Aklımda bir fotoğraf var sürekli. Geleneksel mimari ile yapılmış bir eve giden kopuk elektrik telleri var fotoğrafta. O kopuk elektrik teli her fotoğrafa bakışımda bana moderniteden kopuşu çağrıştırıyor. Oysa modern yaşam için terk edilmemiş miydi o ev?

Taşıyamayacağım yükün altına girmemeyi öğretmemiş mi, küçükken folluktan alıp avucuma sığmadığı için ceplerime doldurup kırdığım yumurtalar. Öğretmemiş anlaşılan.

Babaaa’nın yazısı üzerine bu yazıyı ele aldım. Bu sebeple girift ve herhangi bir dizgeye uymadan ilerleyecek ya da gidecek ya da akacak. Çünkü ilerleme tartışmalı, gidiyorsa yönü mü var, nereye gider? Akıyorsa, iki kez yıkanabilir miyim? Yıkanırsam nasıl yıkanırım? Şöyle ya da böyle yıkanırım. Ama neden? İnsanoğlu işte burada dumura uğrar, o sebepledir ki ne ne’lik ve neden sorularına saplanır?

Ben şimdi şu saatte kendimi şuracıkta öldürüversem, sabah kalktığında beni ölü bulan sevgilim ne yapar? Ne düşünür? Bu yaptığımı anlamlandırabilir mi? Kendinizi sevgilisini ölü bulan birinin yerine koyun? Neden sorusunu mu sorarsınız nasıl sorusunu mu?

Ben nedeni seçerdim. Nasıl basittir. Bir şekilde öldürürsünüz kendinizi. Kalemle de olur, tirbuşonla da olur, kalorifer borusuyla da. Ama durduk yere neden? Bu soru insanı kemirip bitirir. Konu var olmak olunca da nasılını biliyoruz. [Hitler ve Yahudi kadınlar sağ olsun, kadın hastalıkları ve doğum konusunda bugün bildiklerimizi biraz da onlara borçluyuz. Yüzlerce Yahudi kadın dokuz ay boyunca her gün öldürüldü bunun için.]

Leylekler getiriyor işte. Ama niye getiriyor? Beni bir sabah daha nefes almaya iten “nedir”, “nasıl” değil. Varoluş bir yumurta gibidir. Çok basit, çok aciz bir dokunuş onu yok etmek için yetebilir, bir o kadar da mucizevîdir, her gün kırıp yediğiniz şeyin içinden gözünüzün önünde bir canlı çıkıverir. Her neyse. Pekiyi o halde beni kendimi öldürmekten alıkoyan ne, bunca sıkıntıya katlanmama sebep ne? Tam da ölümün kendisi mi acaba? Bir an hiç ölmeyeceğimi düşünsem bunca sıkıntıyı çekmenin bir anlamı kalır mı? Sanırım kalmaz, ne de olsa illaki bir gün istediklerimi yapabilirim çünkü, belki sekiz yüz yıl sonra ama yapabilirim. Pekiyi ya sekiz yüz yıl sonra şimdi yapmak istediğim şeyin bir anlamı kalmaz ise yine de onu yerine getirmiş olmamın bir anlamı olur mu, olmaz mı? Hımmm, yoksa moda, çağın ruhu biricik mi? Yoksa aynı yerde iki kere çimemeyecek miyiz? Ya cennet? Bakın burada nasılı sorabiliriz işte.

Bir teorisyen kardeşim benden evli olmanın gündelik pratikleri ile ilgili bir yazı yazmamı istemişti? O zaman sorarım birlikte yaşayanlara sabah kalktığınızda yanınızdakini ölü bulduğunuzda ne yapacağınızı ya da onun sizi ölü bulduğunda ne yapacağını? Ya da bir şeyleri olduğu gibi bırakıp hep hayaliniz olan bir yerlere gitmenizi engelleyen nedir, bira içip sigara içmenize engel olan nedir?
Devamını oku...
SST Atölye