Babaaa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Babaaa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ağustos 2013

0 Kara Gölge Ormanı; Huzursuzlar Bandosu

Suyu kaynatırken mutfakta geçirdiğin her saniye, mikrodalgada ısıttığın yemeği beklerken geçirdiğin her dakika, sıcak suda sallandırdığın her poşet çayın 5 dk. bekle önerisine her isyanın seni huzursuz kılar.

Kara sineğin halini yadırgadığın, her konduğu yerde bir hijyen davası güttüğün, her içtiğin şekerli içeceğin bir yerine konma telaşını kaygıyla izlediğin, yer yer elini savurarak etmiş olduğun isyanın seni huzursuz kılar.

Diş fırçasını ağzına götürdüğün an binbir şüpheye düşerek yukarı aşağı dişlerini yoklamaya başladığın, aslında fırçayı ıslatmadan macunu sürmek lazım, yok efendim köpürürse daha ince noktalara girer inançlarının zaman zaman müridi olduğun ve her diş fırçalama zamanında dişçilik okumamışlığın suçluluğunu hissetmen seni huzursuz kılar.

Büyük bir iştahla kupana doldurduğun sıcak içeceğin kaşığını kupa karıştırıldıktan sonra nereye koyacağını bilememen, koyduğun yer ıslaksa mikrop, kuruysa tozlu, başka bir tabak çıkarılırsa fazladan iş ise sen ufacık birşeyden bile huzursuz olmuşsun demektir.

Huzursuz olmuşluğun hikayesi huzursuzlar bandosunun iç gıcıklayıcı yaşamlarından alınmış deneyimler olsaydı başına geleni bir daha tekrarlamak isteyemeyeceklerine emin olabilirdik. Böylece aslında öğrenilmeyen şey deneyim olamazdı. Bando hiçbirşey öğrenecek durumda değildi çünkü gereğinden fazla huzursuzdu.

Zamanında koca meydana açılan yollardan Baba Korkusun'dan geçmiş bir kısım huzursuz ilginç bir şekilde huzur bulduklarını söylemişti. Kara Gölge ormanı içinde olan biten değil ama belki de olmayan ve bitmeyene bu kadar takmış ve bu şekilde huzur bulamamış başka bir takım bulamazsın derlerdi ormanın meydanında.

Yine gecelerden bir gece karanlığın gündüz, gündüzün gece olduğu bir gece. Elinle tokmağını yoklarken kapının gıcırtsını düşünüp huzursuzlanan Kaynana gece vakti kimin işkillenip kapısına geleceğini ise hiç düşünemiyordu. Hafiften elini yakan üstü delik gaz lambasının nezaketen yanan ışığı eşliğinde geceye çıktığında gaz lambasının alevleri ancak kendini aydınlatabiliyordu. Aklında başına bir şey gelirse daha hızlı kaçabilsin diye acaba ayakkabı mı giyseydim kuşkusuyla ağır aksak yeter derecede huzursuzlanarak bahçe kapısına gitti bizim Kaynana.

Gaydalı İbrahim es verdi taktukasıyla. Kaynana hemen arka cebine atıldı ince uzun tüftüfüyle. Kapıda ikisi huzursuz bir müzik çalıyorlardı. Bu ani karşılaşmanın ikilisi huzursuzlar bandosunun bir üyesiydiler. Zaman zaman yola çıktıklarında tüftüfü taktuk etmeleri taaa orman meydanından duyulurdu.

Birden;

Huzur,
Üstünden hızla geçtiğin ne varsa bu hayatta                      

Toplanıp geldi sana
Hiç de hoş gelmedi oraya.
Meymenetsiz suratıyla Tıfıl Osman
Vurdu teline toynağının
Şimdi çıkan ses bir huzursuzluğa aşina.

Diye bağırdı tıfıl Osman. Tıfılın bahçe kapısında belirmesiyle gaydalı İbrahim'e eşlik edişi Kaynana'nın  yüreğini titretti binbir serzenişle. Toynaklı tüftüfü taktuk eseri kapkara kargaları kaçırdı sap sarı yaprakları boca etti Huzursuzlar Bando'sunun üstüne. Huzursuzluk daha yeni başlıyordu.

“Gündelik yaşam dokusunu, bireyin oluşturduğu bir eylem değil çevreleyen sosyal-üst sistemlerin belirlediği bir edilgenlik olarak kurgulamaya başladığımız andan itibaren kişinin gündelik yaşamındaki etkinliği yoğun bir anksiyeteden öteye gidememektedir. Beklentilerin tek başına kişisel alanları oluşturması şişmiş süper egonun kişiliğe geri dönülmez zararlar verdiği bir şov dünyasına isteksizce girmemize vesile oldu. Huzursuzluğumuz ilk bakışta görünen sonuçlara değil arkasında yatan belirsiz nedenlere hasıl oldukça, nesnesiz soyut düşüncemiz bir diş fırçasının şekline takılabilecek bir minimal problem noktasına geldi. Huzursuzluk kişiyi değiştiren an etken olmaya ve onu güdülemeye başladı. Nihayetinde huzura kavuşmanın tek başına bir edim olduğu dünyada huzuru aramak mantıksız bir hale geldi.” dedi Harbici Kemal.

image source: 
1- by Arda Oskay on http://www.arsivfotoritim.com/yazi/arda-oskay-portfolyo
2- by Hasan Aycın on http://cizer.wordpress.com/2008/07/17/hasan-aycin-cizgileri/#jp-carousel-139
Devamını oku...

27 Temmuz 2013

2 Kara Gölge Ormanı; Velet

Kara gölge ormanında bir kulübe.

Birden kapı çaldı... Tırstım.

Sonra gerisin geri odama gittim. Odadaki herşey “Bilader ne işin var burada. Kapı çalıyor” der gibiydi. İnanıp banyoya gittim. Temizlediğim tüm günahlar lavaboda mı daha çoktu yoksa küvette mi birikmişti? Aynaya zaten bakamadım, oradan çıktım. Sonra birden kendimi oturma odasında buldum. Ne kadar oturmuştum bu odada? Bu birden kendimi evin ayrı köşelerinde bulmuşluğum ne olacaktı? O da mı yaşanacaktı oturma odasında? Neler yaşandı oturma odasında?

Derken kapıyı açtım... Karşımdaki kapıda sadece 3 saniye beklemiş gibiydi. Bekletmediğim için çok utandım...

Yatak odama girdiğimde çoktan misafirimi uğurlamıştım. Yatağım birçok şeyi unutmuş gibiydi. Her geçen geceden sabaha orada bıraktığım, unuttuğum, kaçtığım, inkar ettiğim, umut ettiğim, iddia ettiğim herşey gözün kapanması ve ardından açılması kadardı. Oysaki her gün çok göz kırpıyordum...

“Fragmanlar bilinenin aksine parçalanmış ve kopuk şeyler değildir. Günümüzde hız, hayatımızın bütününü fragmanlar haline çevirmiştir. Bu durumda artık fragmanlar parçalanmış ve kopuk şeyler değil hayatın parçalanmış ve kopuk halini tümleyen birer parçadırlar. Göz kırpışınızda bir hayat yatar.” Padualı Eyüp

Harbi mi?!

Bir de odanın kileri vardı ki orada olmam çok gecikmedi. Yatak odasından kilere geçmek de çok abesti sanki...

Bir yıl 3 ay 2 gün önce son kullanma tarihi dolmuş açılmamış konserve kutusuna baka kalmam sanırım belirli bir süremi aldı. Kilerdeydim ve son kullanma tarihiyle ilgiliydim. Cebimdeki sigara paketinin son kullanma tarihine ise akıl erdiremedim.

“Son kullanma tarihi insanoğlunun medeniyet kurmasındaki önemli olgulardan biridir. Tarih son kez kullanılması gereken yiyeceklerin, bir başka mevsime kadar son kez kullanılması gereken barınma alanlarının, son kez yapılması gereken ritüellerin not edildiği yerdir ilk bakışta. Son kullanma tarihi insan düşünüşünde bir 'sonluluk' kavrayışını da besler ve büyütür. Ve son bugün gelinen noktada hüzün ve keder ile karşılanan değil coşkuyla arkasındakine uzanılan bir mefhum. 'Son' bitmişliğin değil başlamamışlığın doruk noktası. Dolayısıyla tarih de birçok doruk noktasından oluşur.” Mektepli Gülnihal

Oha!

Gece karanlığında korkup ışığa sığınanlar ise korkanlar sivrisineklerin korkaklığı tamamıyla tabiidir. Ama işte tam uyumaya yakın ısırmayacaktın beni korkak sinek! Kilerden yatak odasına kendimi özenle sivrisineklere servis etmiş mazoşist ordövr tabağı idim. Kendi ayakları üzerinde bir tabak ve yaklaşık 190 cm.

Uykunun bilumum teferruatları (yastığı, döşeği, çarşafı, öncesinde diş fırçalama veya kitap okuma ritüelleri vs..) herkes için farklı hazırlık gerektiriyor sanırım. Kendimi hazırlamam uzun sürmemeliydi. Ama şimdi hazırdım...

“ 'Sene bilmem kaç ve insanlar...' diye başlamayan bir hikayenin bir yerinde bitivermek, oluvermek, uykudaki hayalin en güzel yönü. Hayalin gerçek olup olmaması olabildiğince ilgisizken hayalin gerçekliğini sorgulayan sabahki uyanmış insanın sefaleti ise çoğumuzun bildiği abesle iştigal. Kültür,  sabah uyandığımızda üzerimize giydiğimiz gerçekliğin elbise odası gibidir. Her sabah kalktığımızda yaptığımız ilk iş nerede olduğumuzu, hangi odada yattığımızı (oda; bir ev içerisinde kültürel olarak çeşitlendirilmiş, sınırlandırılmış veya bölümlendirilmiş mekanlardır.), etrafımızda ne tür nesnelerin olduğunu, bir aile evinde mi yoksa arkadaş evinde mi yoksa kendi evinde mi olduğunu algılamak gibi birçok kimlik, konum ve algı bütününü kavramaktır. Üstelik bunu çok hızlı yaparız. Bu durumda 'hayal' gayri ihtiyarı gerçeğin karşısında durmak ve hatta ona direnmek yeri geldiğinde de galebe çalmakla muktedir Bülent Somay'ın deyişiyle “because he can” dir.” Oralı Buralı'dan aktaran Oralının Buralısı.

Fragmanlar dostlar, sonra “son”lar hemen ardından gerçekliğe hasım hayaller. Velet'in hop oturup hop kalkmak değil de hayal oturup geçek kalkmak halleri. Bir bilseniz.! Anlaşılan o ki Velet oraların çocuğu olarak birçok dikkat çekecek. Kocaman harflerle “Oğlanlar Koğuşu” yazan bir kulübenin bilinen tek sakini o çocuk. İşte o çocuk bu çocuk...Velet.!

image source: by Tuomas Korpi on http://www.desktopas.com/dark-forest-trees-lights-lanterns-wide.html
Devamını oku...

9 Haziran 2013

3 Neologism in Social Movement Mediated by Social Media “Chapulling-Çapuling”

Neologism in Social Movement Mediated by Social Media “Chapulling-Çapuling” 

Introduction 

I am going to present a new word invention “Chapulling/in English-Çapuling in Turkish” that is originated from Turkish protests at 2013 based on the speech of Turkey Prime Minister Recep Tayyip Erdoğan.[1]

Word invented in social media and spread trough on it. Even a lot of people used this word on their T-shirts, posters as a slogan.[2] It became a motto during the protest and several different group organized events as a 'Çapulcu' and they defined their actions as “We are chapulling.!” 

I would like to discuss this action in order to Super-diversity, Super-vernacular and neologism concepts in social movements. One of the scope of this text is trying to explain those kind of neologisms by taking the medium into account. 

Context 

A peaceful protest to protect the last public park in Istanbul's center from being a shopping mall, turned into a big nation-wide demonstration upon unbalanced use of force (gas bombs, water cannons, beating) by police, leaving many severely injured, some killed. The prime minister, who's been governing the country as almost ignores the public opinion, did not take action, and threatened the demonstrators. Worse, police violence and demonstrations in over 40 cities didn't take place in Turkish TVs, for first 3 days which apparently have fear of the government, as many anti-government journalists are in prison, since the judiciary has been taken over by pro-government officials.[3] 

The Justice and Development Party (AKP) led by Prime Minister Recep Tayyip Erdoğan has governed since 2002. Since 2011, the AKP has increased restrictions on freedom of speech, freedom of the press and internet use [4], television content [5], as well as the right to free assembly.[6] 

Several different protest has held during the restrictions. Large internet use density and censorship on televisions led people to use social media platforms more effective. A lot of new symbol [7], motto and neologism created.[8] 

Social media played very important role and has witnessed to created new meanings and political language usage.[9]

During the social movements in which social media provided space and continuum for neologisms has had importance for internet users.[10] And yet plenty of protologisms[11] has spread out trough the internet.[12] 

Effective support of social media to the social movements has opened a new era and new concepts like social networking.[13] Some functional needs during the social movements has emerged and definitely created a natural link to social media, internet and of course to a language.[14] 

Social Media could have facilitated civic engagement and collective action[15] by strengthen outreach efforts, enable engaging feedback loops and increase the speed of communication and could have served people to create a new type of relationship.[16] 

Not just the lexical features of the words but the meanings of the words have been creating and a new horizon with a new convention totally been launching and designing on internet. What would you say if I was told you 'I'm going to coffee party'.[17] Would you say 'grab one cup of coffee for me' or do I mean “I'm going to discuss very important issues with people in coffee shops?[18] How would you know that the “Coffee Party” is a name of social movement that has occurred in USA? As seen, nowadays a lot of word and phrases are under construction. 

Chapulling-Çapuling 

Chapulling[19] is a new brand neologism created by protesters and regenerated from Turkish word “çapulcu” in the 2013 protests in Turkey and based on Prime Minister of Turkey Recep Tayyip Erdoğan's speech while describing the demonstrators.[20] Term of 'çapulcu' includes a lot of different meaning in English. We can roughly translate it to 'looter', 'marauder' or 'raider'. In fact the word itself presently has representational meaning after PM's speech. Turkish Language Association[21] changed the meaning of this word from the dictionaries in order to PM's speech.[22] 

At the beginning before the protests the meaning of the word was literally very close to “looter” but it has changed by TDK in response to PM's speech and now the new meaning is “rebel”. New representation of the word is quite fictional. According to Oriental Turkish Dictionary[23] published in France at 1870 [24], “çap” is raid and “çapulcu” is raider and evaluated into modern Turkish as “looter” later on. 

During the protests the word “çapuling-chapulling”quickly caught on, adopted and anglicized by the demonstrators and online activists with a new meaning as “fighting for one's rights.” Many took the concept and integrated it as “to act towards taking the democracy of a nation to the next step by reminding governments of their reason for existence in a peaceful and humorous manner”. 

By distribution of this word many people embraced and internalized this word as a motto as an identification of themselves. As chief data scientist of Bitly[25] Hilary Manson says: 

“The things you share are things that make you look good, things which you are happy to tie into your identity.”[26] 

People were happy to tie “chapulling” into their identity! 

Super-diverse, Super-vernacular Usage In Response to “Chapulling” 

Fast collaboration, mixed languages, diverse meaning, social network usage, derivative and connotational features of social media language practices defines the super-diverse and super-vernacular concepts. 

As we see at “chapulling” example creation of the word done by international collaboration via internet even Chomsky joined the collaboration.[27] Global flow of information strike people without any limitation of space and time. Any new word embraced by people who are already ready to understand. If the limit of our world is the limit of our language seems that our world has been enlarged by significant scale since the internet and especially social media leaked into our life. 

Globalization in the internet age has generated social , cultural and linguistic superdiversity. Increasing fragmentation and diversification of the conventional cultural patterns allowed us reifying new type of communication with the new type of language. Since now we can't define language as a whole entity and which has certain borders.[28] 

In a sociolinguistic manner shifting on borders of language described by Blommaert [29]

“We now observe new – or previously unnoticed – patterns of sociolinguistic distribution in which certain specific sociolinguistic resources are adopted by communities of users that share non of the traditional attributes of speech communities – territorial fixedness, physical proximity, socio-cultural sharedness and common backgrounds. People now use similar sociolinguistic resources without sharing any of these traditional features of community. And such loose, elastic, dynamic and deterritorialized communities are among the key features of superdiversity.” 

In super-diverse and super-vernacular point of view “chapulling” same as written in Turkish “çapuling” is a 'World English'[30] concept. By mixing Turkish word “çapul” with English affix “-ing” our new word “çapuling” with derivation by proper English to “chapulling” shows us two different neologism as well. One for Turkish use and one for English use. Even superdiverse structure of this case is a good example for supervernacular practice. 

As Blommeart says [31]

“One supervernacular that immediately appears to offer itself for such description is, of course, English – the ‘language’ that dominates the global circulation of texts and messages through the Internet. But we have to be specific about this. The so-called ‘world Englishes’ we now observe in an ever-growing literature can in actual fact be seen as dialects of a supervernacular. The supervernacular is an imagined standard of ‘English’, and the dialects are the actually occurring ‘world Englishes’: specific local or regional realizations of English, tied to and embedded in local and regional sociolinguistic economies and emerged out of processes that bear all the features of dialects. This, we can say, is a simple terminological issue in which we suggest a particular vocabulary for addressing ‘World Englishes’.” 

On the other side supervernacular situation and “World Englishes” concepts can not be understood without the aim of communication in internet and the medium of social platforms. People can represent themselves more concretely more than represents themselves in real life at face to face interaction. Even the meaning of word can be changed [32]

“After joining a social network site, users are prompted to identify others in the system with whom they have a relationship. The label for these relationships differs depending on the site—popular terms include "Friends," "Contacts," and "Fans." Most SNSs(social network sites) require bi-directional confirmation for Friendship, but some do not. These one-directional ties are sometimes labeled as "Fans" or "Followers," but many sites call these Friends as well. The term "Friends" can be misleading, because the connection does not necessarily mean friendship in the everyday vernacular sense, and the reasons people connect are varied.” 

What about changing dynamics of everyday supervernacular sense? 

Conclusion 

Social movements are a type of group action. Those group actions are needed to redefine since social media emerged. The question is What kind of meanings could words generate in fastest times for communication which means communication at social movements via internet?

Another question is What kind of representations do exist in social movements which are using social media?

Or could we ask: What is code-switching in political movements? 
Or can we consider “chapulling” as a supervernacular? In which sense? 

Finally can we ask that Does global social movements need “World Englishes”? 

One way or another irresistible speed of communication in between the agents of the social movements within the social platforms creates the super-diverse and super-vernacular meaning world. That world in which defines new features of social movements. 

What we have learnt just by one word on global resistance against the restrictions of governments and against the international companies is the resistance colorful, super-diverse, can be mixed languages to define their global demands. 

Isn't it the time to ask ourselves that despite the super-diverse and international character of the social movements why governents are still national and still trying to unify the nations and strengthen the borders. 

It's not time to consolidate the policies of nations it's time to consolidate the awareness of being world citizen. It's time to chapulling for all!

Sources:

[23]M. Pavet de Courteille, Dictionnaire Turk-Oriental Destiné Principalement à Faciliter la Lecture des Ouvrages de Bâber Imprimé par l'ordre de l'empereur à l'Imprimerie impériale, 1870, Paris
[28]Vertovec, S. Super-diversity and Its Implications. Ethnic and Racial Studies, 2007.
[30]Ibid. p.5
[31]Ibid. p.5

image source: 
Devamını oku...

14 Ocak 2013

4 IKEA Neden Evimizin Her şeyi?

“Önce televizyonun yerini değiştirdim. 
Sonra masanın... 
Dünyam değişti!” 
Anonim 

IKEA, Ingvar Kamprad isimli İsveç'in Smaland mezrasından bir girişimcinin 1940'larda bölgenin mobilya marketlerinin ve üreticilerinin arasında yeteri kadar deneyim elde ettikten sonra oluşturduğu bir konsept marka. Konsept olması mobilyaların üretimde basit, tasarımda fonksiyonel ve yenilikçi, kargo ve ulaşımda ucuz olması anlamına geliyor. 

Konsept sadece yukarıda bahsettiğimiz bileşenlerden ibaret değil. Tasarıma bakış açısından başlayarak, ürünlerin satışına kadar bir dizi “adamlar yapmış” tepkisini hak eden bir bütünselliği de mevcut. IKEA her türlü malzemenin yap-boz niyetine satıldığı bir konsept, dar alanları işlevsel ve en küçük noktasına kadar döşeyebilen ürün yelpazesine sahip mobilya marketler zinciri modelinin ilk örneklerinden, mağazalarındaki kısa yollarla tüketicinin mağazadan bir an önce çıkmasını sağlamak yerine tüm ürünleri görmesini amaçlayarak sadece evimizdeki mekan algısını değiştirmekle yetinmeyip tüketim sırasında da mekan algımızı değiştirmeye çalışan bir konsept. 

IKEA'yı bir konsept olarak düşünmeye başladığımız andan itibaren (ki şirketin kendisinin de ürünün tasarım – üretim ve pazarlama üçgenini tanımlarken vurguladığı nokta da 'konsept'.) 'konsept'in günümüz dünyasındaki algılaması üzerine söz etmeden ileride bahsedeceğim noktaları açıklamak zor olabilir. 

Günümüz üretim ilişkilerinin doğasına bağlı olarak iletişimde yaşanan turbo boost-hızlandırılmış ilişkiler modu, bütünselliğin herhangi bir bütünün parçası olarak algılanmaya başlamasıyla bütünsellik algısının minimalleşmesi, minimalleşen bu algının beraberinde getirdiği parçanın daha da çok parçalara ayrılması ve nihayetinde parça başı algılama ve sonu gelmez kategorileştirme ve alt-kategorileştirmeler ile gerçeğin sadece çok ufacık bir parçasına hakim olabileceğimiz algısı, bu algı ile donatılmış bireylerin kamusal alana 'kendince katkı'ları, 'bence ve bana göre fikir'leri ve doğal olarak kamusalın oluşmasında kolektif katkının bireysel ve çoklu bir işbirliğine dayalı yapısı, üretilen bilgi ve algılayışların çokluğu karşısında insan ırkının 'minima moralia' sı ve minimal etik anlayışı gereği dijital çağın bir getirisi olarak milyonların içerik sağladığı dijital dünyada içeriğin 'her noktası gerçeğe aynı uzaklıktaki fikirlerle oluşturulma güdüsü veya öyle düşünülmesi. 

Yukarıda spot olarak sunulan tüm gelişmeler ışığında öznenin gerçeği kavramada zorluk yaşarken kullanabileceği bir araç olarak “konsept”in imdada yetişmesi çok da eski olmayan bir olgu. IKEA konseptinden bahsederken de birçok 'parça başı gerçek' in bir arada bulunmasını sağlayan bir üst-algıdan bahsedeceğiz. Minimalize olmuş öznenin neden IKEA'yı sevdiği sorusuna; IKEA'nın ürünlerinde değil tüm üretim sürecinde benimsediği parça-başı gerçekler toplamına ve dolayısıyla IKEA 'konsept' ine bakacağız. 

"Come and See IKEA or We'll Come and See You!"

IKEA reklamlarında üç kocaman İsveçli, insanların evine girerler ve insanları IKEA'ya gitmeye zorlarlar. Reklamın sonunda ise insanlar bu kocaman İsveçliler tarafından şu sözlerle tehdit edilirler; “Gel ve IKEA'yı gör. Gelmezsen biz gelip seni göreceğiz!”. Tehdit edilen bu mağdur insanların IKEA'ya gidip gitmediklerini bilmiyoruz ama 2012 yılı sonu itibariyle IKEA mağazaları dünya çapında 776 milyondan fazla kere ziyaret edilmiş. İsveçli yarmalardan yılıp biz IKEA'ya gitmesek bile IKEA'nın bize geldiği ise çok açık. Ne de olsa günümüzde şirketlerden kaçabileceğimiz çok bir yer yok. 

IKEA'nın bizi, bizim de IKEA'yı görmemiz ve aramızda komşuvari bir ilişkinin oluşması IKEA'nın mekan algımıza hitap etmesiyle birlikte ivme kazanan bir süreç. IKEA'nın “mekan konsepti”, modern dönem başlangıcının büyük meydanlar, büyük binalar, büyük heykeller, geniş sokaklar, geniş ve büyük evler konseptinin tersine küçük mekanlara odaklanan, büyük anlatılar, büyük fikirler, çığır açan yönelimler yerine küçük ve basit fikirlerle bunu hayata geçiren bir konsept olarak karşımıza çıktı. “Small Pieces, Small Ideas” konsepti, modern sonrası insan oğlunun hızlı yaşamına ayak uyduran, öznelerin küçük mekan sahipliğine ve özel hayatın giderek minimize edilmiş doğasına hitap eden işlevsel bir yaklaşım sağladı. 

İnsan evladının nesnelerle ilişkisinin kompleks doğasına ilişkin IKEA'nın yaklaşımı ise konseptinin bir diğer özelliği. Artık odak bugüne kadar mekan algımızda yer etmiş oturma odası, mutfak, yatak odası gibi bütünler değil aksine odak, mutfaktaki yemek masası, buzdolabı, oturma odasındaki, televizyon, koltuk, kitaplık gibi daha küçük parçalar. Diğer bir ifadeyle oturma odasını oturma odası yapan nesnelere birebir odaklanmak IKEA konseptinin önemli bir özelliği. Sorun oturma odası değil televizyonun oturma odasındaki konumu ve işlevi olarak yeniden tayin edildi. 

Aynı zamanda öznenin nesnelerle olan ilişkisinde de IKEA konseptinin bir tavır aldığını görürüz. Nesnenin insan zihnindeki temsili ve insan duygularındaki karşılığı günümüzde hiç olmadığı kadar belirginlik taşır. Nesnenin mekan içerisindeki konumu kadar zaman içerisindeki konumu da insanın onunla kurduğu bağa etki eder ve bu bağ birçok anlamda bağımlılık içerir. Bazı nesneler vardır ki hafızamızdaki imajı onu vazgeçilmez kılabildiği gibi, bizi rahatsız da edebilir. Veya en basit anlamıyla “Bu beni rahatlatıyor”dur. IKEA konsepti ise tüketimi arttırmak için nesnelerle olan bağımızı ortadan kaldırmayı hedefler. Tahayyül nesnelerle bağ kurmamak üzerinedir. Eylül 2002'de Amerika'da yayınlanmış 60 saniyelik “IKEA Lamp” reklamında bahsi geçen lambayla ilgili söylenenler durumu netleştirmek açısından dikkate değer: “Many of you feel bad for this lamp. That is because you crazy. It has no feelings, and the new one is much better.” (Birçoğunuz lamba için üzlüyorsunuz. Çünkü siz delisiniz. O lamba hissetmiyor bile ve ayrıca yenisi çok daha iyi) 

“You Do Your Part. We Do Our part. Together We Save Money.” 

Konseptin bir diğer önemli özelliği ise sizi sadece bir tüketici olarak görmek değil aynı zamanda üretim sürecinde de konumlandırmak. Bu sayede tüketici üretim sürecinin de bir parçası olarak satın alınan ürünle daha yakında bir bağ kuruyor - nesne ile bağ kurmak ve kurmamak çelişkisi konseptin önemli bir karakteristiği-. IKEA; “Sen sana düşen kısmı yap. Ben bana düşen kısmı yapayım. Birlikte kazanalım.!” nosyonuyla tüketiciyi bir bakıma fabrikasından içeri davet ediyor. Parçalardan oluşan ürünlerle depolamadan ve kargo hizmetlerinden daha çok kar sağladığı gibi hazır ürünü alıp bir evin köşesine koyan pasif tüketici yerine, tüketiciyi onun zihnindeki ya da kılavuz kitapçıktaki örneğe göre nesnenin boyutlanması sürecinin kahramanı kılıyor. Hatta IKEA reklamlarını kahraman tüketicilerin kendisine yaptırıyor. Dolayısıyla da alışıla gelmiş üretici-tüketici ilişkisinde olduğu gibi 'Ben senin ihtiyaçlarını görür üretir ve pazarlarım sen ise tüketirsin' anlayışından ziyade daha çok tabana yayılmış, birlikte üretim ve birlikte tüketim fikrini benimseyen bir konsepti salık veriyor. 

Öte yandan aynı tür mobilya ve nesnelerin büyüklük, birleştirilme ve renk bakımından tekrarına ve türevlerine elverişli tasarım konsepti ile IKEA insanların nesne kullanımını toplumsallaştıran çoğu zaman da tek tipleştiren bir yönelimi destekliyor. Yer yer kimin evinde olduğumuz konusunda kafamız karışabiliyor. Tasarım opsiyonlarının ise bir görüşte IKEA konsepti olarak anlaşılmasını sağlayan görünüşte minimal ve bireyselliği ön plana çıkarmış fakat standarize edilmiş hali tahayyül gücümüzü okşayan fakat aynı zamanda sınırlayan da bir işleve bürünüyor. 

İsveç Köftesinden Bir Liralık İçeceğe IKEA Konseptinin İflası 

IKEA konseptinin hınzırlıkları burada bitmiyor. Mekan algımızı değiştirme iddaasının yanısıra yaşam tarzı olarak da model olmak IKEA'nın görevleri arasında. 

Örneğin IKEA'ya göre evimizi temiz ve toplu tutmalıyız. Kız arkadaşımızla sorun yaşamak istemeyeceğimiz gibi rezil de olmak istemeyiz. Evinizde olmayı hissetmelisiniz. Kamasutra teknikleri en iyi IKEA ile deneyimlenir. 

Fakat IKEA konseptine rakip sayabileceğimiz bir diğer konsept ise kuşkusuz 'Türk Konsept'tidir. IKEA Türkiye'nin bir dizi konuda küresel anlamda yaşamadığı sorunları Türkiye'de yaşadığı gözlemlenmiş. 

Nice Türk ünivesite öğrencisi başta olmak üzere, değerli vatandaşlarımızın, köftelerin ucuz ve içeceğin ucuz ve sınırsız olması sebebiyle IKEA restaurantlarını öğrenci yemekhanesi veya esnaf lokantası olarak kullandığı bilinen bir gerçek. Rivayetlere göre IKEA Türkiye mobilyacılıktan köfteciliğe doğru sektörel bir değişim yaşayacağını borsaya bildirmek üzereymiş. 

IKEA Tükiye'nin son dönem mottoları ise aşağıdaki gibi: 

“Tasarıma Değil Köfteye Ağırlık”, 
“Bir Lira Ver İstediğin Kadar İç. Dışarıda Bekleyen Arkadaşının Şişesine Doldur Evine Götür”, “Bardağını Sakla Bir Daha Kullanırsın”, 
“Kız Arkadaşınla Nerede Buluşacaksın Derdine Son; IKEA'ya gel Tasarım Harikası Mağazamızda Köfte ve Kola Eşliğinde Romantik Anlar Yaşa!” 

Sonuç Yerine 

IKEA neden evimizin herşeyi? Çünkü mobilya değil “ev konsepti” satıyorlar. Yukarıda ifade edilen ve edilemeyen birçok nedenden ötürü öznenin gündelik yaşamını çevrelemiş tüketim algısına yeni bir boyut getirmiş olması IKEA'yı bir konsept dahası popüler bir konsept yapıyor. Denilebilir ki IKEA konsepti sadece IKEA markasına ait olamayacak kadar geniş bir konsept. 

Gerçekliğin altında ezilmiş öznenin şu sıralar hayatta kalma stratejisi nesneler başta olmak üzere, parçalanmış karakter ve güdülerin yap-boz oyunuyla sürekli yeniden tanımlanması üzerine kurulu.

image source: 1- IKEA manual by Metin Seven, Seven's Heaven,   
http://www.sevensheaven.nl/imagedetails/illustraties/cartoons/ikea-handleiding/
2- Umut Sarıkaya
Devamını oku...

10 Eylül 2012

0 Ters Polarizasyon

“Gitarla beraber gözlüklüyü götüme soksalar bu kadar acı çekmezdim amk”.! Bu yorumlardan biri. Ben bu yorumun bu yazının başlığı olmasını çok istedim aslında ama yazımızın anlaşılmaya çalışılacak temel kavramı “ters polarizasyon”. Yazının tüm ruhunu içeriyordu maalesef. Ama yine de “Gitarla beraber gözlüklüyü götüme soksalar bu kadar acı çekmezdim amk.!” başlıklı başka bir yazı yazmayı düşünebilirim. 

İsterseniz önce konuyu kısaca özetleyelim. Mevzu bahis “Sıla "Seni Görmeseydim" Joy Türk Akustik Performansı” konulu bir video klip. Klip son dönemlerde aşırı popüler olmuş “akustik performans” havasında. Video, çıplak sesle canlı perfromans sergileyen Sıla ve ona eşlik eden akustik gitaristin aşırı modern-arabesk parçalarından oluşuyor... 

Neyse ki konu video değil. Asıl konumuz bu videonun altına yorum yapan milletimin aziz vatandaşları. Yorumların hemen hemen hepsinde ayrı bir zeka, önemli incelikler, muhteşem yaratıcılık örnekleri görebilirsiniz. Dolayısıyla yeteri kadar kafanız güzel değilse bu güzel yorumların eriştiği mertebeye yakın sayılamazsınız. Ama yine de bir ihtimal siz bu yorumları ayık okuyor da gülüyorsanız... İşte! Sizi esaret altında tutan zincirlerinizden kurtulup özgür olmanın keyfini yaşıyorsunuz demektir! Keyfini çıkarın ve önemli bir akıl devriminin eşiğinde olan Türk Milleti'nin bir ferdi olmaktan istediğinizi duyun. Sonuçta uzun süre Ne Mutluyduk!“... şimdi başka duyumsamalarımıza da kulak verme zamanı (başka duyumsamalara kulak verdiğimizde her halükarda “işitme duyusuna da kulak veriyoruz” ve paradoksu salık veriyoruz). 

Yorumları yapanların bulundukları ruh hali ve bu halin meydana geldiği mekanın ne gibi mucizevi koşullardan oluşageldiğini bilmek güzel olabilirdi ama yine de empati-leri-mizi kullanmakta sıkıntı çekmemekte fayda var diyerek “ters polarizasyon” kavramı hakkında detaylı analizimize girmek istiyorum. Fakat hemen öncesinde bu kavramın önemini iyice kavramak adına başka bir kelimenin geçmişine göz atmakta fayda var. 

İngilizce'de “Dude” kavramı bugün birçok gençlik grubunca kullanılan, birbirlerini ifade etmekte sakınca görmedikleri, modern anlamıyla Amerika'da zenci alt kültürlerinin kullana geldiği bir kelime. Şimdiki anlamıyla Türkçe'de “dostum”, “hacım”, “hocam” anlamına gelebilir. Fakat bu kelimenin modern olmayan tarihi tıpkı “ters polarizasyon” kavramı gibi öngörülemez anlamlar içeriyor. Hikaye şu: 1883 yılında Jonathan Periam tarafından yazılmış olan “The Home and Farm Manual” (Ev ve Çiftlik Rehberi çn.) adlı kitapta “dude” adab bilmez, burnu büyük fakat gösterişli, şehirden gelen insanları, çoğunlukla da erkekleri tanımlayan bir kelime olarak kullanılmış. Ev ve çiftlik konulu üstelik rehber niteliğindeki bir kitapta neden 'adab bilmez, burnu büyük fakat gösterişli şehir erkeği'nden bahsedildiği konusu da çok ayrı bir araştırma konusu. Fakat yine de bu konunun bazı bölümleri bizim “ters polarizasyon” kavramımızla yakından bağlantılı. 

Hikayeye geri dönersek; “Dude” kelimesini bu profildekiler için kullanılmaya başlaması demek şehirden köye giden her insanın “dude” olduğu anlamına gelebilir. Lakin bu dönemlerde bu kelime pek yaygın olmadığı için kullanımı da sınırlı kalmış bir süre. Fakat geçen 20 senenin ardından 1900'lü yılların başlarında patlamalı büyüyen Newyork'un bir gazetesinde köy yaşamı başlıklı bir haber-araştırma çıkıyor. Araştırmanın bir numaralı kelimesi “dude”. Çok geçmeden Newyork şehri popüler kültür ürünü haline gelen “dude”u adab bilenden bilmeyene, köyden gelenden, uzaydan istilaya gelenlere kadar herkes için kullanmaya başlıyor. Hatta son geldiğimiz nokta hakkında ufak bir fikir edinmek istiyorsanız her karakterine “dude” denilen hatta “South Park Dude” olgusunu yaratan Southpark dizisinin bir videosunu izleyelebilirsiniz. 

Sonuç olarak “ters polarizasyon” kavramının içinde doğduğu sosyal platform da 20. yüzyılın başlarında gazete ve fiskos aracılığıyla yayılmış “dude” kelimesiyle benzer doğuş izleri taşıyor. Hem kelimenin hem kavramın temsil ettiği topluluk tam bir baş aşağı durumu. Her iki durumda da profil köyden-şehire, şehirden-köye hareketliliğin ürünleri. 

Evet yeteri kadar “ters polarizasyon” kavramına dikkati çekebildiysek video-yorum ilişkisinin milletimin ne tür cevherlerini ortaya çıkarttığına bakalım. Kavramın doğuşuna tanıklık eden video altı yorumu şu: Önce bir arkadaşımız youtube a yüklenen bu videodan bağımsız olarak merakını gidermek üzere de olsa gelişi güzel bir yer olarak Sıla’nın bu videosunun altında soruyor: 

“Nasıl türksünüz lan hiç küfreden olmamış amk vol2” 

Cevap kavramı da birlikte getiriyor: “Bu müzik hepsini sikti, küfür edecek halleri kalmadı, sevdiğim kızın da adı Sıla olduğu için [video ile bu durumdan kaynaklı yakın ilişki kurulmuş hatta bir de empati kurulmuş] bende ters polarizasyon yaptı, kendime geldim, küfür edebiliyorum amk” 

Evet sonuç olarak küfür edilebiliyorsa hayata geri dönülmüş demektir. Bu yoruma cevaben başka bir erkek arkadaştan şöyle bir yorum geliyor: “Sen çok yaşa arkadaşım :)) [gülme işareti yorumda var yn.] Allah'ım seni gönlünün muradına bağışlasın, çok güldürdün sabah sabah. bu kadın; "içimde bir sıkıntı var, akşam çöktü ondandır...." dedi mi dalıp, dolup gidiyor gözlerim Mustafa abinin (Sandal) gidenlerine, sahip olup, tutulamayanlara....Seni görmeseydim yoklar mıydı bilmem bu hasret ağrısı?..” diyor mucizevi bir yerden. Kelimelerdeki akışı anlıyoruz sadece ve Mustafa Sandal'dan “Geri dön ve tekrar tuşuma bas!” parçasıyla anlam bakımından eşit uzaklıkta bir ilişki kuruyor. Aslında hadi itiraf edelim ilgili yoruma yönelik bir mana çıkartamıyoruz bu cevaptan. Ama “ters polarizasyon” a uğramış arkadaşımız bir anlam çıkartıyordur eminim. 

Fakat diğer yandan başka bir video altı yorumcumuz “ters polarizasyon” kavramındaki çelişkilere dikkati çekiyor: “Polar zaten zıt demektir 'ters zıt yaptı' diyerek türklüğe birkez daha atıfta bulunarak savunduğun tezi çürüttün laf oyununa gerek yok vesselam” diyor ve kavramımıza son şeklini veriyor Alamancı bir arkadaşımız. Diğer video altı yorumcu arkadaşımızsa konuyu kapatıyor. Alamancı kardeşimiz de almanyadan selamlar gönderiyor. “Ters Polarizasyon” kavramımız da bu şekilde dünyaya geliyor. 

Yine ilgili videonun altındaki yorumlardan “ters polarizasyon” a uğramış çeşitli vatandaş örnekleri görelim: “Sik bizi Sıla!” “Anamı siktin amk...seviyoruuum la seviyom ben seviyom walla billa, lan burcu”. Burcu bu samimiyet karşısında bence Romeo'suna inanmış ve geri dönmüştür.

“Of Uleenn... Dünyada Tek Bu Kadınya. Yemin Ediyorum Daha İyisi Yoktur.. "3" Öl. Bit. Geber. Lan Ben Bu Kadın İçin Herşeyi Yaparım. O derecee :)” “3” en az üç 'marka'sını hak ediyor Sıla. Nedir onlar Öl, bit geber!

“O son bakış beni benden aldı amk :D”

Ve tabi “ters polarizasyon” un yoğun etkisine maruz kalmış değerli bir arkdaşımız yapılan yorumlara aşağıdaki gibi tepki gösteriyor: “Hay sizin yorumlarrınıza emi :))))) gülmekten efkarlanamadım ya :D şimdi bu şarkıyı her dinlediğimde gülücem :D:D” [Açıkçası böyle bir parça da olsa ben de gülücem sanırım yn.]

Ama ters polarizasyonun temel bakış açısını ifade eden şu yorum tamamiyle kavramın billur halidir: “Ahhbe öküz kız....” Sizce de gurur dolu bir yorum değil mi? Tıpkı: Ah be kız, ah be öküz kız, sen oralarda o videolara çıktın ama olmadı. Ben burda senin için en uygun kişiyken sen gittin neler yapıyorsun. Bensiz, benden uzak..!

Zurnanın zırt dediği yerden seslenmek gerekirse, “dude” un en eski bilinen kullanımından örnek vermek iyi olabilir: “Şimdilerde 'muhallebi çocuğu-acemi' ile Batıdaki eşdeğeri, insanoğlunun zaman içinde gelişmiş ve suiistimal edilmiş ilginç bir türü olan tüm içtenliğiyle kendinden menkul “dude” u arasında bir benzerlik kurmak zordur. Montana Kovboyları bile ikincisinin ne anlama geldiğinin farkında. Tabi ki böyle bir prototipin ilk görüldüğü zamanlar onların bir elin parmakları kadar olduğu zamanlardı. Fakat inanıyorum ki onları beyaz kuşak takarken ve sanki daha yeni traş olmuş ve yüzünü yıkamış şekilde dolaşırken görebileceğinizi söylemek en doğrusu ve uygunu olacaktır.” (“Random Notes and Observations of a Trip Through the Great Northwest”, “The Medical Record”, Oct. 20, 1883)

Tüm içtenliğiyle kendinden menkul “dude”ların ters polarizasyona uğramış halleriyle sosyal medyada gururla kendilerini ifade etmesi artık bir “olgu”. “Öküz kız”ına yalvaran yorumcumuzun kullandığı isimi de burda belirtmekte fayda var: “oksijenli suyum”. Yıllardır oksijensiz solunum yapan gençlerin bu oksijeni eser miktarda nereden aldıklarını merak ediyorduk. Demek oksijenli su varmış.

Nedir oksijenli su: “Gereksiz gurur. Yaşamda herhangi bir alışkanlığınızdan kolayca edinebileceğiniz... yani, bayinizden istemeyi unutmayın. Kendinden menkul kişilik olmanın en kolay yolu!
Devamını oku...
SST Atölye