28 Şubat 2010

2 Berber Değdirmesi

Erkek çocuğun berberle tanışması kız çocuğuna göre daha öncedir. Çünkü kızların saçının uzaması, erkeklerinkinin de kısa kalması, yurdumuz gender mevzusu açısından bakîdir. Fakat bu bakî alanın oluşumunda kız çocuğun sadece bekle(til)mesi yeterliyken, aynı durum erkek çocuğu için söz konusu değildir; bir şeylere maruz kalması, ve maalesef bir şeyleri hissetmesi gerekecektir. İşte bu sebepledir ki, yazının anlaşılması ile hissedilmesi arasındaki ilişki -zorunlu olarak- kız çocuğunu dışarıda bırakmaktadır.

ilk bakış

Tanışma mutlaka dışarıdan olacaktır, dükkanın dışından. Bu tanışmanın dışarıdan olmasına bir de “klişe çocukluk durumları”ndan biri eklenebilir: Top oynayan çocukların dükkanın camını kırması. Fakat daha az fantastik olandan da başlanabilir: Çocuğun babayı çağırması. Genellikle babayı çağırmak için gidilen mekan kahvehane olsa da, berber dükkanı (berberin aynı zamanda mahallenin erkeklerinin buluşma üssü işlevini gördüğünü de not ederek) içeri girildiği anda uyaranların yabancılığından kaynaklanan başka bir dünyayı görmek adına -klişenin tersine- daha da fantastiktir: Alengirli makaslar ve taraklar, ustura, traş sabunu (kırmızı ambalajından dolayı çocukken çikolatayı andıran; saçları arkaya doğru taranmış, hafiften sırıtan, yüzündeki traş sabununun noel babanın sakalı misali göründüğü kumral bir insan evladı kafasının bulunduğu o meşhuuur arko traş sabunu), kan taşı, fırça, fırçayı köpürtmek için kullanılan gri sabun tası... Berber tezgahının üzerindeki rafta duran (gerçekten duran!) ve dolu olduğundan hiçbir zaman emin olunamayan parfüm ve deodorant şişeleri... Saçının gerçekten öyle olmasının zor olduğunu ve bu saç stiline sahip insanların az olduğunu büyüyünce fark edeceğin, ama yine de, öyle olursa daha yakışıklı olacakmışsın gibi hissettiren, ve tüm irrasyonalitesine karşın berberde olduğunu sana ısrarla hatırlatmak adına duvarları dolduran -muhtemelen dergilerden kesilmiş- sararmış posterler... İlk bakışın anlamak için yetmediği, dağarcığındaki şeyler listesinde benzerine bile rastlamadığın ve idrakine duhul ettirmekte zorlandığın, olanca heybetiyle karşında duran berber koltuğu... Ve işte o... Birçoklarının kabusu... Birçoklarının başka bir uzuvla imtihanının ilk nesnesi... Beyaz önlüğü ve göğüs cebindeki aletleriyle en iyi ihtimalle “doktor” diyebileceğin, güven duygusunun bir türlü zihnine çıkmasını onaylayamamana neden olan tebessümüyle sana bakan o garip adam: Berber!

ilk buluş


İnsan evladının sabırla büyüyen, büyüdüğü anlaşılamayan ama görülen, büyümenin biraz da ergenlikle kafa kafaya verip “uzamda yer tutma”yla ilgili kompleksleri yavaş yavaş salmaya başlamasıyla (çüküm küçük, burnum büyük, boyum kısa vb.) iyice beliren bir varlık olduğu söylenmektedir. Berber dükkanında da, koltuk, işte bu insan evladının “malzemesine” ya da daha çıplak söylersek “etine buduna” göre ayarlanır. Bu hiçbir çağa ait olmayan koltuğun yerden yüksekliğini ayarlamak için altında, baş kısmını ayarlamak ve yaslanılan yerden daha yüksek bir noktaya baş dayamak için de (bu özellik başka hangi makinede var!) sırtın yaslandığı kısmın en üstünde çıkartılabilir dev vidalara benzer döndürgeçler vardır. Fakat bu döndürgeçler maximum! güçle çalıştırılıp son noktaya kadar döndürülse bile, çocuk, malzeme itibariyle, koltuğun bu işlevlerinden yararlanamaz. Ama, Berber, dahiyane bir fikirle çocuğa büyülü bir kapı açar: Tabure!

ilk yolculuk

Zamansız bir makine olan döndürgeçli koltuğun üstünde, rahatsız bir şekilde oturmaktan başka bir şeye yaramayan ve -yapı malzemesi olarak- ciddiyetsiz ve lakayt duran tahtadan yapma bir tabure! Fakat tam böyle düşünürken, Berber, dolabından çıkardığı bir tutam sihri havaya atar ve o sihir bir önlüğe dönüşerek çocuğun üstüne yavaşça yerleşir. Bu sihirli önlük sayesinde tabure görünmez olur ve çocuk, artık o fantastik yolculuğa başlamaya hazır hale gelir. Zaten böylesi bir yolculuğun fantastik olduğunu, Berber, çocuğun o yaşta asla muhatabı olamayacağı o büyülü soruyu sorunca vuku bulacaktır: “Alaburs mu?”

devam edecek...

Devamını oku...

2 Milli Yarak

En beylik deyimiyle, bugün içinde yaşadığımız çağın kimlikler çağı olduğunu ifade edersek sanırım buna karşı çıkan pek az olacaktır. Çoğu kurgusal olmakla birlikte, tüm bu kurgusallığının yanında sanki varoluşumuzun bir parçası, değişmez bir öz gibi bizimle birlikte durmaktadır kimliklerimiz. Bu kimliklerden kuşkusuz en baskını, insanlık tarihi içindeki yeri nispeten çok gerilere gitmeyen milli kimliktir (milli kimliğin tarihselliği tartışması bu metinde yapılmayacaktır). Benedict Anderson’ın (Bkz. Hayali Cemaatler, Metis Yayınları) imagined communities olarak tanımladığı, ulus devlet kurgusunun bir parçası olan milli kimliğin bu derece baskın olmasının en temel sebeplerinden biri hiç kuşkusuz ideolojik olmasının yanı sıra kültürel süreçlerden de beslenmesidir. Öyle ki, kültürlenme sürecinin bizatihi içinde yer almaktadır. Milli kimlik özü itibariyle karşıtı üzerinden beslenen, kurgusal bir bütündür, dolayısıyla bu karşıtlık her zaman için yeni düşmanlar yaratma potansiyeli taşır; kısacası milliyetçilik ötekileştiricidir. Söz gelimi “Türkün Türkten başka dostu yoktur” önermesinde yer aldığı gibi herkes Türklerin düşmanı olmak için sıraya girmiştir.

Milliyetçiliğin bir diğer özelliği de eril olmasıdır. Yani her yönüyle erkeksi ve ataerkildir (bu metinde patriarşinin tarihi ve toplumsal cinsiyet tartışılmayacaktır). Milliyetçiliğin eril olması, kısaca ifade etmek gerekirse kadın-erkek eşitsizliği üzerinden diğer eşitsizlik biçimlerini meşrulaştırması gibi bir takım nedenlerle açıklanabilir. Zira cinsiyetçilik ve ırkçılık/milliyetçilik çoğunlukla aynı argümanları kullanırlar. Her ikisi de biyolojik özcülük yapar; en kibar deyimiyle fizyolojik ya da biyolojik özelliklerinden dolayı bir insan grubunu diğerinden üstün tutmakta ve onun üzerinde tahakküm kurabilme hakkını kendilerinde görmektedir. Bunun bir yansıması olarak da ulusal kurguların parçası olan kahramanlık hikâyelerinin tamamına baktığınızda az sayıda kadının yanında çok sayıda erkek görmeniz olasıdır. Bu kahramanların ortak özelliği ise güçlü, kudretli, cesur, gözü kara vs. olmalarıdır. Zaten mevcut eril düzen bütün bu özellikleri erkekliğe ait gördüğü için burada da bir sorun yok.

Milliyetçilik ve cinsiyetçiliğin bu kardeşliğini en güzel şekilde porno sitelerdeki “Turkish” kategorileri üzerinden okumak mümkün. Bu “Turkish” kategorileri içindeki bir takım video isimleri bariz biçimde cinsiyetçi ve milliyetçi ideolojilerden beslenen söylemler içeriyor. Birkaç örneğe bakalım:

• “Turkish sosis”
• “Turkish karımı sikiyor”
• “Turkish man from Trabzon Fucked American Ass”
• “Turkish boy Greek girl”
• “Turkish dick”
• “Turkish yarak”

Görüldüğü üzere bir erkeklik organı olarak penise, videolar aracılığı ile etnik bir kimlik giydiriliyor. Bununla da kalmıyor “sikici Türk”, “Türk siker” gibi bir kimliğin izleri aynı videolarda bu kimliğe eklemleniyor. Hatta Türkün başka milliyetten insanları “sikme” yoluyla nasıl cezalandırdığı, onlar üzerinde nasıl bir tahakküm kurduğu da dikkat çekici bir unsur olarak karşımıza çıkıyor. (Türk-Yunan gerilimini bile aynı başlıklardan okumak mümkün) Bu yolla hem erkeklik, hem de Türklük bir şekilde olumlanıyor. Türkler sadece sikici erkeklerden, ecnebi kadınlar ise bacaklarını açmış onları bekleyen insanlardan mürekkepmiş gibi bir izlenim oluşuyor. Öyle ki, Türkiye’den olmadığı bariz biçimde fark edilmesine rağmen sırf büyük penisli diye bazı adamlar bile devşirilerek millileşiyor: Kısacası yarak millileşiyor.

Sonuç olarak -Althusserci anlamda- her iki ideoloji de (cinsiyetçilik ve milliyetçilik) bu tip çığır açıcı, zihin dünyalarını gıdıklayıcı video başlıklarıyla kendisini yeniden üretmenin bir yolunu buluyor. Ve üstad Louis Althusser ideolojiyi hayatın ayrıntılarında tanımlarken bir kez daha haklı çıkıyor:

“Bu ideoloji kuramının elverişli yanı ise, ideolojinin en somut düzleminde, bireysel ‘özneler’ düzleminde, insanlar düzleminde yani somut bireyselliklerinde, işlerinde, gündelik yaşamlarında, edimlerinde, taahhütlerinde, tereddütlerinde, kuşkularında, ama en dolaysız apaçıklıklarında var oldukları gibi insanlar düzleminde nasıl ‘işlediğini’ somut olarak bizlere göstermesidir.” Louis Althusser – İdeoloji / İthaki Yay.
Devamını oku...

21 Şubat 2010

2 Burası Elazığ

Başka bir yerde olabilirdi. Telefonu açan kişi oradaydı. Bunu ben seçemezdim. Aradığım yanlış numaraların kimlere ait olduğunu ve nerede olduğunu o kişilerin, bilemem. “Burası Elazığ” dedi. Aslında gayet normal, yüzlerce telefon görüşmesi yapıyorum ve insanlar bazen bilerek yanlış numaralar bırakıyor bizlere. Ama dün “burası Elazığ” cümlesi beni dumura uğrattı. Kendimi o kadar kaptırmışım ki (bazen akşamları evimden birilerini aramak istediğimde ev telefonumdan dış hat almaya çalıştığım oluyor) neye uğradığımı şaşırdım. Bir hal kapattım telefonu. Ben ne yapıyorum dedim kendime? Orası Elazığ ise burası neresi? Hava nasıldır acaba bugün Elazığ’da diye içimden geçirirken istemsizce pencereden dışarı bakıveriyor ve havanın kapandığını fark ediyorum, hatta biraz da çiselemiş gibi. Keşke biraz sohbet etseydim adamla, belki Elazığ’ı hiç göremeyeceğim.
Devamını oku...

15 Şubat 2010

1 Çürük Elmalar ya da Sevgililer Günü’nde Apansız Sorgulamalar

Tüketim mabedinin dolambaçlı koridorlarında şuursuzlaşmış ve sıkışmış bünyemi rahatlatmak amacıyla, benim için bu tip alışveriş merkezlerinin tek faideli tarafı olan beleş tuvaletlerine doğru yöneldim. Aslında bu rahatlama eyleminin hiç de öyle rahatça gerçekleşmeyeceğini biliyordum. Evvela erkeklerin tuvalet dünyasında fonksiyonellikten öte bir gerilim kaynağı olan pisuvar meselesini aşmak gerekiyor. Hele ki yalnız değilsen yer seçimi konusunda tam bir psikolojik harp yaşanabilir. Yan yana işemenin karşılıklı olarak yarattığı dikizlemeye dair kısırdöngü sorunsalı. Bir yandan dolu pisuvarın uzağına gitmeyle sıyrılınabilecek bir manevra çabası, diğer yandan zaruri şartların tesiriyle karşılıklı homofobik hezeyanlar ve kıyasa ilişkin ölümcül dürtüler. İşemek maksadıyla pisuvar yerine, kabini seçmeyi gerekçelendirmenin de zorlukları bulunabilir. “Er meydanı”ndan kaçmak…

Buradaki temel husus, penis boyutuna ilişkin mitlerden kaynaklı olarak tüm erkeklerin gizli veya açık nevrozun eşiğine gelmesidir. Erkeğin cinsel organına atfedilen güç, donun sıyrılması veyahut fermuarın indirilmesiyle ölümcül bir sınava girer. Kaldı ki bir çırpıda çözülebilecek bir şey değildir. Phallus mitosu daha en başında ilk günah-yasak meyve mitosu ile başlar. İlk keşif olarak çıplaklık, gören Havva’yı yadsıyan erkeğin, onun adına kendi organına bakmasıyla oluşmuş trajik bir öyküdür. Phallus kudreti, modern dünyanın hemen oracıkta, el çabukluğuyla çıkarıvermeye ve işemeye imkan tanıyan teçhizatlandırmasıyla bütünleşir. Amma velakin bu yeni sınır deneyimi tam da bu sendromu açığa vurur. Tüm sınırlar gibi, pisuvar arası soğuk mermer setler de tedirgin ediciliği ortaya çıkarır ve göz-nöbetçileri devreye sokar. Mukayeseli sınav, güç mitosunu test edecektir. Bu paranoya neden incir yaprağına sıkı sıkıya sarılındığını gösterir bize. Sahip olduğu organla bir türlü iktifa etmeyen erkeğin gizli dramıdır aslında yaşanan. Farkına varmak gerekir ki, insanın kendisiyle baş başa kaldığı evdeki tuvaletten ayrı olarak, burası adı üstünde umumidir, yani boşaltım hadisesi kamusal alanda cereyan etmektedir. İki çocuk yan yana işeyebilirken, okullaşma süreciyle birlikte -özellikle ergenlikte cinsel organın yeniden keşfini takiben- araya çekilen setler bu dünyanın zorluğunu da öğretmeye başlar. Lazımlıktan pisuvara erkeğin tuvalet dünyasını, tuvaletin genel tarihi içinde değerlendirmeyi bir başka yazıya saklayayım. Benim aslında rahatımı kaçıran husus, tuvalete ilişkin cinsiyetçi ve tarihsel semptomlar değildi. Pisuvar karşısında gördüğüm bir uyarı ve reklamın, denetimin bir şekilde artık bireyselleşmiş bu edimde de devam ediyor oluşunu sergilemesiydi.

“Pisuvarlar otomatiktir, lütfen el sürmeyiniz.”

Otomasyon çağının mantığını bir noktada anlayabilsem de, dokunma-kirletme paralelizmine dair bu uyarıyı hangi noktada anlamlandıracağımı bilemedim. Su ile çişi çakıştırma, sineğe denk getirme, izmarit sökmece, naftalin toplarını köpürtmek veyahut bu topları tazyikle sürüklemek suretiyle üç taş oynamak bilinen aktiviteler. Uyarının işaret ettiği el sürme daha ne gibi bir leş aktivitenin parçasıdır anlayamadım gitti. Velhasıl kelam, fetiş sözlüğünde ürolagninin bir parçası olup olmadığına ilişkin bilimsel araştırmalarım da sonuçsuz kaldı. Bu konudaki derinlemesine ilmühali değerli kalemlerden Dr. Heimat Lose’a bırakıyorum. 


Gelelim reklam meselesine. “Buraya da reklam verebilirsiniz, insanlar işerken zihinsel olarak da gevşer, sloganı kapar” mealinde yazılar çokça görmüştüm. Sanırım tuvalet ortamıyla özdeşleşmek istenilmediğinden, şimdiye kadar gördüğüm tek şey prostat hakkında bilgilendirici metinlerdi. Gördüğüm reklam ise, bir ilaç tekeline ait “genital herpes” riskini insanın gözüne gözüne sokan bir reklam oldu. Yaprakla uzuvlarını donatmış Adem ile Havva. Havva’nın Ademe uzattığı elmadan ise bir kurt kafasını uzatmış, gülümsüyor. Şeytani bir gülümseyiş... Slogan da ise “genital herpes riskini düşünmeden aşk yaşamımı düşünemem. Sevgililer gününüz kutlu olsun.” İronik biçimde diğer meseledeki mitosla yeniden karşılaşma. Aynı zamanda, bir virüs enfeksiyonuyla daha korku ve paranoya çemberine giren insanlığın manzarası altında işemenin tedirginliği. Pandemicon toplumu konusundaki serzenişlerimi bir önceki yazımda belirtmiştim. Sevgililer gününde google görsellerde genital herpes’i aratmanın tahribatı, korku filmi gibi bir deneyim oldu kuşkusuz. Tam olarak pisuvar karşısındaki savunmasız insanın guardını hepten düşüren bir sinsi plan. İstenen de bu sanırım. Tüm bu sendromları aşan, “genital herpes ne ola ki lan” dedirtip insanın zihnine duhul eden muamma. Sterilizayon çağında makbul olan, düz, pürüzsüz, kaygan bedenleri inşa etme hamlesi. Bedenden sızan tekinsiz sıvıları hedef alan kozmetik dünyasının neferleriyle koalisyon. Cinsel birleşme gibi, sıvı transferi ve akışkanlar mekaniğini kontrol altına alma çabası. Denilen odur ki, öyle rahatça işeyemez, sevişemezseniz. Şayet sevgililer gününde sevişmek gibi planlarınız varsa, apış aralarınıza antibakteriyel jeli boca edin. Tercihen cansınsbeybi, yok ise %80 limon kolonyası veyahut son çare limon sıkmak suretiyle mikropları kırın. Pek tabii, daha da paranoyaklaşıp, cinsel uzuvlarınıza vim, yağ çözücü gibi kimyasallar dökmenizi de salık vermiyoruz. Kozmetik dünyasının ilaç sektörüyle elele cansiparene çabaları neticesinde mutlak güvenlik ideolojisinin yeni ürünleri seçkin mağazalarda. Ha siz, hiç bu işlere gerek duymadan sevgilinize bir hediye alarak günü kurtarabilirsiniz. Ama unutmayın ensenizdeyiz. 

Beckett’ın dediği gibi, “Eğer aşkım katışıksız ve çıkarsız olsaydı, onun adını eski sığır boklarına yazar mıydım? Hem de sonradan emdiğim parmaklarımla!”… Sevgililer gününüzün çürük elmalara rağmen güzel geçmesi temennisiyle, kurtçuklara aldırmayın.



image source: 
1-Fountain by Marcel Duchamp
2- Adam and Eva
3-The Forbidden Spark by Adrian Borda http://adrianborda.com/#26
Devamını oku...
SST Atölye