17 Ocak 2011

8 Hayatın Doğruları ve Yanlışları Üzerine Söylenceler

“Yanlış bir hayat doğru yaşanamaz”, Adorno’nun Minima Moralia’da ettiği “Es gibt kein richtiges Leben im falschen” sözünün tercümesi olarak dile dolanmış olan, tabiri caizse ota boka sürülmüş bir sözüdür. Hayat-yaşam eşanlamlılığını eşitsizliğin her iki tarafında senkronize edersek: “yanlış yaşam, doğru yaşanamaz.” Görüldüğü gibi ilk hali gayet şık bir motto olan ya da kullanıma göre afili bir msn iletisi konumunda olan (hatta Alamancası ulu bir kitabe gibi duran) sözümüz, bu haliyle eee yani? homurdanmalarına maruz kalacak şekilde ağırlığını biraz yitirmiş gibidir.

Sözün aslına “sahtelik içinde doğru yaşam olamaz”* şeklindeki tercümesinin daha doğru olup olmadığından ya da sözün neyi ifade etmek istediğinden ziyade, bir mantıksal önerme olarak nasıl ele alabileceğimiz üzerine ilk başta fikir yürütmek istiyorum.

Öncelikle elimizde yaşamın kendisi ile yaşam(a) biçimi olarak iki ayrı düzey ve bu düzeyleri değerlendirdiğimiz doğru-yanlış ölçekleri bulunmakta. Doğrunun ya da yanlışın neye göre değerlendirildiği verisi ise elimizde bulunmamakta. Ancak mantıksal olarak çıkaracağımız doğrunun yanlışa, yanlışın da doğruya göre değerlendirildiği şeklindedir. Eşitsizliğimiz, yanlış olan bir yaşamın kendisinin doğru biçimde yaşanamayacağı belirtse de, iki tercüme farklı düzlemlere işaret etmektedir. Yanlış yaşamı doğru olarak mı yaşayamayız, yanlış yaşam içinde doğru olarak mı yaşayamayız? İlk önermenin mantıksal formu gayet basittir: yanlış yanlış olduğundan doğru olarak kabul edilemez. Ancak ikinci önermeyi başka bir düzlemde analiz etmek gerekecektir. Nötr bir durumun olmadığını varsayarsak, yanlış yaşam içinde doğru biçimde yaşanamaz ise ancak ve ancak yanlış biçimde yaşanabilir. Buradan yola çıkarak, doğru bir yaşam içinde de yanlış biçimde yaşanamayacağını söyleyebiliriz. Böylelikle, yaşamın kendisini bizim dışımızdaki evren, yaşama biçimini ise bu evrendeki iradi yönelimimiz olarak kabul etmiş bulunmaktayız. Sonuç olarak; yanlış bir yaşamda yanlış yaşanır, doğru bir yaşamda doğru yaşanır ise yaşam(a) biçiminin ölçeğini belirleyen de yaşamın kendisidir. Yani yaşamın kendisi (bağımsız değişken) yaşam(a) biçimleri (bağımlı değişken) üzerinde belirleyicidir (determinant).

İllaki doğru yaşamak için doğru yaşam içinde mi olmamız gerekir? Yanlış bir yaşamda doğru yaşamaya çalışarak yanlış yapmış oluyorsak, yanlış içinde yanlış yaşayarak doğruyu bulmuş olmaz mıyız? Eğer cevabımız, doğru yaşamak için doğru yaşam içinde olmamız gerekir, yanlış içinde doğru yaşanamaz, yanlış yaşanır ise de doğruya ulaşmış olmayız, sadece iki yanlışın içinde olmuş oluruz ise önermeyi belirlenimci olarak kabul ederiz. O halde oyunu kurallarına göre oynayalım ve yaşamın kendisi ile yaşama biçimi arasında anlamlı bir ilişki olup olmadığını ki-kare bağımsızlık testine tabi tutalım.

Ho hipotezi: yaşamın kendisi ile yaşama biçimi arasında bir ilişki yoktur.
H1 hipotezi: yaşamın kendisi ile yaşama biçimi arasında bir ilişki vardır.

Yanlış yaşam içinde yanlış yaşayarak iki yanlışın içinde olunduğunu, doğru yaşam içinde doğru yaşayarak da iki doğruya sahip olunduğu varsayalım.

Yanlış yaşam
Doğru yaşam
Toplam
Yanlış yaşamak
-2
-1
-3
Doğru yaşamak
-1
+2
+1
Toplam
-3
+1
+2






Serbestlik derecesi = (2-1) (2-1) = 1
α 0,05 için Ki-kare dağılım tablosundaki kritik değeri: 3,84


= -9,3+-0,16+-0,16+6 = -4,5


-4,5 ‹ 3,84 olduğuna göre Ho hipotezi kabuldür.

Yani bu saçma ki-kare analizimiz göstermiştir ki, yaşamın kendisi ile yaşama biçimi arasında bir ilişki yoktur. Eğer önermenin gerçekte doğru olduğunu düşünüyorsak Adorno bu nokta da error (type II) vermiş olur. İstatistiki analizden vazgeçip diyalektiğe başvurduğumuz da ise birbirini etkileyen bir ilişkisellikten bahsetmemiz mümkün olacaktır. Ancak bu ilişki nerede başlayıp nerede sonlanacaktır. Adorno’nun diyalektiği ele alışı gibi meseleler de işin içine girdiği vakit problem daha çetrefilli bir hal alacaktır. O yüzden ilk formülasyonumuzu temel alıp, şu şekilde revize etmemiz daha yerinde olacaktır: “Yanlış bir hayat doğruy-muş gibi yaşanamaz.”

Buradan çıkaracağımız sonuç ise bu hayat oyununun mış gibi yapma oyunu olduğudur.

Örnekleyecek olursak; çeşitli insanlardan çeşitli biçimlerde bize her allahın günü yöneltilen sorular aslında bu oyunun stratejik bir parçasıdır. Ne zaman okulu bitireceksin, tezini vereceksin, askere gideceksin, iş bulacaksın, evleneceksin, çocuk sahibi olacaksın, emekli olacaksın gibi gibi uzayıp giden amansız soru trafiğine maruz kalmak…

-ne zaman bitiyo okul -bilmem, noldu ki? -ee bitir artık -sebep? -bitir, bir an önce hayata atıl. (iç ses) ulan sabah 7 evden çıkıyon, akşam 7 eve varıp zıbarıyon, tüm bu zaman zarfında ise başkalarının kesesini doldurmak adına kendini tüketiyorsun. Tek sosyal çevren kayınçon, bacanağın vs. Çalışmak dışında tek etkinliğin tv izlemek, kırk yılda bir pikniğe gitmek. Sen mi hayatın içindesin ben mi, atıl kurdum hadi bi söyle?

-ne zaman gidiyon askere? -bilmem, düşünmedim. -git git bir an önce. -sebep? -git, çıksın aradan. (iç ses) askerlik şubesinde mi görevlisin, yoksa sana görev mi verdiler, gitmeyeni teşvik et, kanına gir diye. Sen çıksan daha iyi aradan.

-iş noldu iş? -hayırdır, iş mi vercen? –yoo -iş mi buldun yoksa bana? -yoo -iş kurmam için sermaye mi vercen, yoksa ortaklık teklifin mi var? –yoo -iş için yardımcı olabilecek tanıdıkların mı var? –yoo –o yok bu yok ne diye kafama çörekleniyon? (dış ses) kaf kaf sin sin sin kafsin kafsin kaf...

Evliliğinden mutlu olmadığı halde, başkalarına ne zaman evleneceksin diye sormak, sevmediğin bir işte köle gibi çalışmanın berbat bir şey olduğunu bildiği ve gördüğü halde başkalarına ne zaman iş bulup, çalışacaksın diye sormak vs vs. Bütün bu soruların sebebi, bu soruları bana başkaları da sordu, ben de onlara uydum şimdi sana soruyorum ki sen de bizimle aynı yanlışları paylaş, paylaş ki bu şekilde yaşamanın yanlış olmadığına kendimizi inandırmaya devam edelimdir. Eğer sen böyle yaşamazsan, bizim içinde bulunduğumuz yanlışlar görünür olacaktır. Bu yaşamın yanlış olduğunu göstermeye çalışan birine, bırak yahu sen mi düzelteceksin diye soran biri acaba neyi düşünmekte. Boşuna uğraşmasına, heder olmasına mı üzülmekte acaba? Sen bu vakte kadar bana sorduklarının hepsini gerçekleştirerek gerçekten mutlu oldun mu? Aldığım yanıt çoğu zaman hayır olsa da, herkes sorunun da cevabın da rahatsız ediciliğinin farkındadır. Eğer sahtelikleri yüzüne vurursan şimdiye kadar tutunduğu varlık zemininin çökeceğini iyi bilir. Sahtelik içinde olduğunun bilincindedir. Yanlış bilinç, yanlışın bilincinde olmama hali değildir. Görmezden, duymazlıktan, anlamazlıktan gelme bu riski bertaraf etmenin en iyi yoludur. "Eee napalım hayat böyle", "herkes böyle yaşıyor" sığınılacak sözler olur (self-mystification). Bu durum bazı kağıt oyunlarındaki madem ben battım başkalarını da batırayım stratejisine benzer. Bu hayat oyununda işbirliği doğru bir yaşam kurmak yöneliminde değildir. Tüm bu sorular yanlış bir hayatı paylaşma çabasının ürünüdür. O halde Adorno’nun sözlerini yanlışın doğruymuş gibi gösterildiği bir sistemin eleştirisini yapmak olarak alımlayabilir ve bir tür hatırlatma biçimi olarak düşünebiliriz. Ve mutlu, mesut bir şekilde o meşhur şarkıyı coşkuyla söyleyebiliriz: Yanlış zaman, yanlış insan, tutunmak imkansız, yamalı sevdalardan…

*bkz. "Üniversite A.Ş.'de bir 'homo academicus': 'Ersatz' yuppie akademisyen" Hasan Ünal Nalbantoğlu, 2003, Toplum ve Bilim 97, dipnot 42.

Devamını oku...

4 Ocak 2011

2 Angsiyetik Malignite Aforizmik Arkhe

Bu yazının nereye varacağına dair en ufak bir fikrim yok. Seyir defterini yazan ben miyim, tanrı mı? Emin değilim.


Son zamanlarda doğduğum büyüdüğüm toprakları düşünmekteyim.

Daha doğrusu kendi geçmişimi düşünmekteyim.

Aklımda bir fotoğraf var sürekli. Geleneksel mimari ile yapılmış bir eve giden kopuk elektrik telleri var fotoğrafta. O kopuk elektrik teli her fotoğrafa bakışımda bana moderniteden kopuşu çağrıştırıyor. Oysa modern yaşam için terk edilmemiş miydi o ev?

Taşıyamayacağım yükün altına girmemeyi öğretmemiş mi, küçükken folluktan alıp avucuma sığmadığı için ceplerime doldurup kırdığım yumurtalar. Öğretmemiş anlaşılan.

Babaaa’nın yazısı üzerine bu yazıyı ele aldım. Bu sebeple girift ve herhangi bir dizgeye uymadan ilerleyecek ya da gidecek ya da akacak. Çünkü ilerleme tartışmalı, gidiyorsa yönü mü var, nereye gider? Akıyorsa, iki kez yıkanabilir miyim? Yıkanırsam nasıl yıkanırım? Şöyle ya da böyle yıkanırım. Ama neden? İnsanoğlu işte burada dumura uğrar, o sebepledir ki ne ne’lik ve neden sorularına saplanır?

Ben şimdi şu saatte kendimi şuracıkta öldürüversem, sabah kalktığında beni ölü bulan sevgilim ne yapar? Ne düşünür? Bu yaptığımı anlamlandırabilir mi? Kendinizi sevgilisini ölü bulan birinin yerine koyun? Neden sorusunu mu sorarsınız nasıl sorusunu mu?

Ben nedeni seçerdim. Nasıl basittir. Bir şekilde öldürürsünüz kendinizi. Kalemle de olur, tirbuşonla da olur, kalorifer borusuyla da. Ama durduk yere neden? Bu soru insanı kemirip bitirir. Konu var olmak olunca da nasılını biliyoruz. [Hitler ve Yahudi kadınlar sağ olsun, kadın hastalıkları ve doğum konusunda bugün bildiklerimizi biraz da onlara borçluyuz. Yüzlerce Yahudi kadın dokuz ay boyunca her gün öldürüldü bunun için.]

Leylekler getiriyor işte. Ama niye getiriyor? Beni bir sabah daha nefes almaya iten “nedir”, “nasıl” değil. Varoluş bir yumurta gibidir. Çok basit, çok aciz bir dokunuş onu yok etmek için yetebilir, bir o kadar da mucizevîdir, her gün kırıp yediğiniz şeyin içinden gözünüzün önünde bir canlı çıkıverir. Her neyse. Pekiyi o halde beni kendimi öldürmekten alıkoyan ne, bunca sıkıntıya katlanmama sebep ne? Tam da ölümün kendisi mi acaba? Bir an hiç ölmeyeceğimi düşünsem bunca sıkıntıyı çekmenin bir anlamı kalır mı? Sanırım kalmaz, ne de olsa illaki bir gün istediklerimi yapabilirim çünkü, belki sekiz yüz yıl sonra ama yapabilirim. Pekiyi ya sekiz yüz yıl sonra şimdi yapmak istediğim şeyin bir anlamı kalmaz ise yine de onu yerine getirmiş olmamın bir anlamı olur mu, olmaz mı? Hımmm, yoksa moda, çağın ruhu biricik mi? Yoksa aynı yerde iki kere çimemeyecek miyiz? Ya cennet? Bakın burada nasılı sorabiliriz işte.

Bir teorisyen kardeşim benden evli olmanın gündelik pratikleri ile ilgili bir yazı yazmamı istemişti? O zaman sorarım birlikte yaşayanlara sabah kalktığınızda yanınızdakini ölü bulduğunuzda ne yapacağınızı ya da onun sizi ölü bulduğunda ne yapacağını? Ya da bir şeyleri olduğu gibi bırakıp hep hayaliniz olan bir yerlere gitmenizi engelleyen nedir, bira içip sigara içmenize engel olan nedir?
Devamını oku...

27 Aralık 2010

2 Kaotik İyi

Odanın büyük meydanından sağ tarafa doğru döndüğünüzde gördüğünüz pencere kenarı koltuk benim memleketim. Kütlelerin orijini, hareket noktası olan bir tekli koltuk. Etrafımda olan bitenlere sessizce bakıyorum ve yorumluyorum buradan. Aslında sağ tarafıma hiç dönmeden sadece dünyamın sol tarafını yorumluyorum. Gördüğüm şeylerin bir sınırı, deneyimlediğim olayların bir yönü olduğu fikri özgürlüğümü varoluşsal biçimlerde sınatıyor. Net cevaplar listenin çok üst sıralarında değil bugünlerde. Orijinde olmanın, tümüyle kentsel imajımı (mega sosyal ilişki yığınlarının seni çevirdiği kopya) yıkıp egomun alt katmanlarında inzivaya çekilmiş olmanın, kararlara nasıl vardığımı değil, adım adım kararları nasıl oluşturduğumu gözlüyor olmanın… sonuca giden fikirler silsilesi… ol-manın!!

Varoluşsal olarak insan ‘nasıl olduğuna’ değil ‘ne olduğuna’ saplantısal seviyede odaklanan bir canlıdır. ‘Nasıl’ın süreci içinde hiç bitmeyen bir bütünün parçaları belirir. Aslında oluş sonuçlarını içinde barındırır. Nihai sonuca gerek yoktur. Örneğin önyargı denilen şey zamanında deneyimlenmiş bir algıyı barındırır bu algı pozitif yönde toplumsal bir imaja sahip olabilir. Fakat zaman geçtikçe her pozitif algı önyargı olmaya mahkum olmaktadır. Örneğin Yahudilerin Almanya ekonomisini kalkındırdığı ve bu işte yetenekli olduğu pozitif algısı zaman içinde Yahudilerin öldürülmesi gerektiği fikrine bir argüman olmuştur. Bu bir oluşu ifade eder ve tabi ki demokrasi kavramını odağa koyduğumuzda bu böyledir. Çünkü Yahudi soykırımı demokrasilerin ayrımcılığa uğramama düsturunu güçlendiren ve yapısallaştıran bir olgu olmuştur. Demek oluyor ki bir toplumsal algı, yargı veya önyargı süreçlerini geçirerek yeni toplumsal sistemin (bütünün içindeki bir bütünün) bir parçası olarak (burada örnek olarak demokrasiden bahsediyorum* ) görev yapmaktadır. Buradaki ‘ne’ler bir şeyin sonucuna tesir ettikçe her zamanlar ‘nasıl’ları ifade eder. Dolayısıyla tarihsel olarak ‘ne’ diye bir şey yoktur.

Tanımsız olanı ifade edemeyiz dolayısıyla meşru zihin kalıplarımız içinde değildir. Biz ancak bağlı olduğumuz hareketliliği ifade edebiliriz.

«Zaman ancak hareketle, cisim hareketle, hareket cisimle vardır. O halde; cisim, hareket ve zamandan birinin diğerine bir önceliği yoktur. Galileo’nun Görelilik Prensibi, zamanla değişmeyen hareketin göreceli olduğunu; mutlak ve tam olarak tanımlanmış bir hareketsiz hâlinin olamayacağını önermekteydi. Galileo’nun ortaya attığı fikre göre; dış gözlemci tarafından hareket ettiği söylenen bir gemi üzerindeki bir kimse geminin hareketsiz olduğunu söyleyebilir.» (A.Einstein)

Aslında biz hareketli bir gemideki yolcu olarak kendimizi ifade edebiliriz. Dolayısıyla gemi hareket etmeyen şeydir tanımlaması yanlışlanmaya mahkum bir ‘ne’dir.

Son olarak bu yazıdan büyük üstadımız Marx’a bir gönderme yapalım. “Klasik Alman Felsefesi’nin Sonu ve Feuerbach Üzerine Tezler” eserinde tezlerin 11. maddesinde şöyle diyor “Bugüne kadar filozoflar dünyayı yorumlamakla yetinmişlerdir ama asıl olan onu değiştirmektir.” Tersi de doğrudur. “Bugüne kadar filozoflar dünyayı değiştirmekle yetinmişlerdir ama asıl olan onu yorumlamaktır.” ‘Yorum’ değiştirilecek gerçekliği yaratandır.

Kavramların konsensüsü; Orijin, oluş, kentsel imaj, hareket, yorum, deneyim, değişim…

Apriori veriler; oda, pencere kenarı, koltuk, sağ tarafımdakiler**


* “Burada örnek olarak demokrasiden bahsediyo-ruz!” diyecektim sonra ‘bahsediyor-um’ demeye karar verdim. “Ben veya Biz” ikiliği Türkiye’deki toplumsal algıda şizofrenik bir rol oynar.
** “Sağ” her zaman “sol”a ötekidir. Ötekileştirmek bedenden başlar. Hadi bir tez başlığı önerisi yapayım. “Bir Ötekileştirme Örneği Olarak ‘Sağımız Sarımsak Solumuz Soğan’ ”.
Devamını oku...

18 Aralık 2010

4 Sosyal Bilimlerde Bir Anahtar Kavram Olarak Ev

“What you choose to call hell, he calls home”
Colonel Trautman by David Morrell, Rambo: First Blood Part II

Ev nedir? 4 duvar, bir tavan ve bir kapı. Bu basit üç bileşen ilk başta sınır çizmeye yarar. Çizilen bu sınırla birlikte önce yağmur, kar gibi doğal fenomenlerin, ardından da bizim dışımızdaki sosyal evrenin bize olan etkisi kısıtlanır. Bundan böyle kapıyı çalmadan kimse «bizim» alanımıza giremez. Peki biz kapıdan içeri kimi alırız? Bize benzeyeni, tanıdığımızı veya tanıdığımızı sandığımızı. Peki kimi almayız? Bize benzemeyeni, bizi korkutanı kısacası Öteki’yi ve Yabancı’yı. Bu bağlamda ev, Öteki’yle bizim aramızdaki sınırdır. Ayrıca ev, modern popolarımızdan uydurduğumuz bir ayrım olarak, özel alanın başladığı kamusal alanın ise son bulduğu yerdir. Ev çizdiği sınırlarla bize “minimum sürpriz, maksimum güven” vaat eder. İşte bu yüzden ev, sosyal ve politik bağlamda tarafsız bir alan olamaz. O bizi ne kadar güvende hissettirir, yabancı ve ötekiyle olan etkileşimimizi ne denli azaltırsa, bizde o denli tutuculaşırız. Evden çıkmadıkça, dışarıdan daha fazla korkar, dışarıdan daha fazla korktukça da evden daha az çıkarız. Ucuz ama etkili bir sarmaldır bu, aynı zamanda korku ve tutuculuk ilişkisini anlamak için de iyi bir örnek.

Ev bu sınırları çizerken, meşruiyetini koruma iddiasından alır. Fakat “koruma” kelimesini duydun mu korkmak gerekir kanımca, çünkü tarih bize koruma iddiasında olanların, neyi kimin adına koruduklarını birçok kez gösterdi: kadınları koruyan erkekler, tanrının gazabından koruyan dini kurumlar, paramızın hem değerini hem de kendini koruyan bankalar, üniversitelerimizi koruyan güvenlikler ve polisler gibi. İşte evin koruma iddiası da böyle bir koruma iddiasıdır. O korudukça biz kendimizi korunmaya muhtaç ve bağımlı hissederiz. Ötekini tanımadığımız için stereotiplere tutunur, dışarıyı bilmediğimiz için mukayese yeteneğimizi kaybeder ve elimizde olanın en değerli, en önemli olduğunu zannederiz.

Ev aynı zamanda alışkanlıkların hüküm sürdüğü bir yerdir. Orada varolan alışkanlıklarımız pekişir ve yenileri eklenir. Herkes evinde kendi çapında bir lüks anlayışı ve ritüeli geliştirir ve o ritüellere bağlanır. Arkasından da şöyle cümleler etmeye başlar: “Abi sıvı sabun olmadan ellerimi yıkıyamıyorum o yüzden Ahmet’lerde kalmayalım bugün”, “Sibel’in ev güneş görmüyor”, “İsmet'lerde klima yok, biz en iyisi evden çıkmayalım”. Sonuç olarak kişi alıştıkça evde kalır, evde kaldıkça Öteki’den korkar, korktukça da tutuculaşır ve tutuculaştıkça da evde kalır...
Devamını oku...

10 Aralık 2010

3 Yeraltından Notlar

“Metro kentin ayrıksı bir parçası,
bir yeraltı dünyasıdır.”
Kevin Lynch

Bir ulaşım aracı olarak metro, kent insanının yalnızlığını gözler önüne seren en önemli temsillerden biridir kanımca. Metronun bu tip bir temsilin aracı olduğuna dair ilk izlenimlerimi kendimi metronun camından “dışarı” bakarken yakaladığım an edindim. Garip olan kendimi yakalamam değil, metroda cam olması ve insanların olmayan bir manzarayı izlermiş gibi “dışarıya” bakmasıydı. Camdaki yansımalardan birilerini kesenleri saymazsak ki bu işlevsel bir davranıştır (bkz. otobüste karşı tarafta oturan kızı camdan kesmek), kimse birbiriyle göz göze gelmemek adına yapıyordu bunu. Gerçi bizimki gibi, insanlar arası diyalogun “ne bakıyon lan?”dan cinayete kadar gidebilecek bir sonuca kadar ulaştığı memleketlerde göz göze temas ne kadar uygun bir davranıştır o da tartışılır. Gelgelelim metro doğrusal bir biçimde hareket etmesinin, yani başının kıçının belli olmamasının tasarıma dair bir sonucu olarak birincil, yüz yüze, samimi ilişkiler için en uygun ulaşım aracıdır. Tamam, herkes metroda durup bir anda sevgi yumağı olsun, sevişmeye başlasın ya da orgy yapsın demiyorum ama cam ve dışarıyı izleme davranışı da bir çeşit yabancılaşma hali gibi görünüyor. Halbuki biraz önce belirttiğim üzere metro doğrusal hareket etme zorunluluğuna bağlı olarak karşılıklı bakan koltuklara sahiptir. Bu durumda şu an yaşandığı üzere insanların “dışarı” bakmasını gerektirecek ve ikincil, resmi ilişkilerin hâkimiyetine boyun eğecek bir tandansı yok.

Metroyla alakalı olarak ortaya koyabileceğim ancak derinine inemeyeceğim ikinci husus ise metro-kent ilişkisiyle ilgili. Metronun birey ile kent arasındaki diyalektik ilişkiyi kestiğini düşünüyorum. Nitekim metronun kentin bütünsel yapısından kopuk ve seyahat esnasında şehre dair çevresel şartlardan yalıtık oluşu bu fikrimi pekiştiren bir etken. Oldukça tartışılası bir konu.

Bir diğer tartışmalı konu ise metronun haddinden fazla itibar görmesi ve totaliterliğiyle alakalı. Özellikle bizim gibi az gelişmiş ve bir takım yenilikleri henüz içselleştirememiş memleketlerde, metro adeta bir alış-veriş merkezi görüntüsü taşımaktadır. Işıltılı havası, özel güvenliği, parlak döşemeli taşları ile bir yandan da bilim kurgu filmlerindeki uzay istasyonlarını çağrıştırır. Ancak bu yeraltı dünyası bir şeylere benzese de kendine has bir dünya oluşu, yine kendisine has bir takım kuralları beraberinde getirmektedir. Bu yönüyle metronun yeraltı dünyası oldukça totaliterdir. Her şey bir nizama, kurallar bütününe bağlıdır. Geçilmemesi gereken çizgiler, insanı kışkırtacak kadar renkli ve dikkat çekici, ancak basılmaması gereken düğmeler, anonslar ve yazılar eşliğinde insanı saran talimatlar, panoptikon benzeri etrafta beliren kameralar, iradeniz dışında açılıp kapanan mekanizmalar (havalandırma, kapılar vs.) metroyu totaliter bir mekân haline getirir. Yerin üstündeki görece özgürlük, yerin altına girildiğinde ortadan kalkar. Yeraltının sınırlı dünyası, yer üstünde katlanılması mümkün olmayan belirlenimler üzerine kuruludur. Oysa metronun çok daha eskiden beri kullanıldığı birçok Batı ülkesinde bu yeraltı dünyası aynı zamanda alt-kültürlere ev sahipliği yapmaktadır. Kim bilir geleceğin ışıltılı görünen ama bir o kadar da totaliter ve baskıcı distopyalarına hazırlıktır tüm bunlar. Belli mi olur?

Ama yine de severiz metroyu.
Devamını oku...
SST Atölye