29 Haziran 2012

1 Ay-Nur (vol.1 Kanlı Kontes) (part 8 ya da Kanlı Kontesin İntikamı "Son")

“Ekonomik hayatın incelenmesinden çıkaracağımız en önemli ders, bir ulusun rekabet yeteneği kadar, refahının da tek ve yaygın bir kültürel karakteristikte koşullandırıldığıdır. O da, toplumda doğuştan gelen güven düzeyidir”. 
Francis Fukuyama- Güven 

“Hassiktir ordan” 
Bulancak Adam - Hemen Hemen Her Yer 

Belki de insanlığın en merak ettiği soru dünyanın nasıl sona ereceğidir. Başka bir ifade ile kıyamet nasıl kopacak; yanacak mıyız yoksa sular altında mı kalacağız. Temizliğe dair bakış da dünyanın sonuna dair bakışla paraleldir, ya su ile temizlik yaparız ya da ateşle. Ateşle suyu birbirine hem karşıt hem de birbirini besleyen olarak kurgularız; birbirleriyle savaşını izler, hangisinin galip geleceğini düşleriz. Fakat hiç birimiz tam da orada kıyametin kopuşuna şahit ya da temizlikte üsten atılan pislik olmayı istemeyiz, sadece bilen olmayı isteriz ama yaşayan değil… 

Alsancak ikinci kordon oldukça dar sokaklara sahiptir herhangi bir yangında itfaiyenin girişi çok zordur. Hele ki tam da insanların eğlence adı altında zamanlarını tüketmeye geldikleri gecelerde bu sokaklarda açık hava park şenliği yaşanır, dar olan sokak daha da darlaşır, kimse herhangi bir yangın ihtimalini düşünmez, herhangi bir evde çıkan yangında park ettiğiniz araba yüzünden itfaiye müdahale edemezse suçlusu zaten itfaiyedir, belediyedir, ya da tanımadığınız herkestir. 

Kalabalığın arasından geçerken duyduklarım benzerdi: diğer binalara sıçrar mı, içeride kimse var mı, itfaiye nerde, kordonda biralarını yudumlayanlara tahmin edemeyecekleri eğlence çıkmıştı, karşı binadakiler içeriyi gözlüyor olmalı ki binalarda kimse yok ya da şurada bir karartı var bağrışları geliyordu; gecenin bir yarısı tanımadıkları komşularının hayatını merak eder olmuşlardı. Selam vermediğiniz, konuşmadığınız belki de hiç görmediğiniz biri içeride olabilirdi ve siz küçük bir etkiyle varlığından habersiz olduğunuz bir insanın hayatının kurtarılmasında yardımcı olabilir ve gereksiz varoluşunuzu gözünüzde anlamlandırmak için yarattığınız bahanelere bir tanesini daha ekleyebilirdiniz. 

Ne kalabalığı sikime takıyordum ne de yangını; kordon taşlarına oturmuş suyu dinliyordum, hafif bir rüzgarda canlanan su yaşamımızda ki en küçük bir değişiklikte telaşlanan zihnimize benziyordu, uzatılan birayı çok geç fark ettim. Aynur’du yanımdaki, kim bilir ne zamandan beri yanımdaydı sessizce manzarayı izliyordu, alevleri… 

Arkadaşı ölmüştü. Hiçbir gazetede göremediniz öldürüldüğünü, birkaç feminist örgüt hariç herhangi bir açıklama da yapılmadı. Sadece öldü. Küçücük bir sütunda öldürüldü yazısına bile razıydım oysa, daha az küfrederdim insanlara, gazete sütunlarında “katledildiği” aramayı, “katledildi” yazmadıkları için saydırmayalı çok olmuştu, sessizce öldü. Birkaç travesti biz buradayız gitmeyiz eylemi yaptı, insanlar ise her zaman ki tepkileriyle ellerinde fotoğraf makineleri ya da telefonlarla anı kaydettiler. Kim bilir kaç kişiyle bu an paylaşıldı. Sokak ortasında bir grup travesti kaçırılmayacak görüntüydü, ben bunu yaşadım, buna şahit oldum deme fırsatı, içerde biri var mı diye bakan komşular misali yaşadığını gördüğünü belgelediğini, seçici paylaşımcı olduğunu belgeleme fırsatı. Her yerde panayır vardı ama durun beni dinleyin diyen Zerdüşt, adının bu ikiyüzlülüğe karıştırılmasından bıkıp intihar edeli çok olmuştu. 

Ürkekçe ne oldu diye sordu. Soruyu ilk başta anlamadım. Ne olmuştu ki, neyi kast ediyordu; çok şey olmuştu ama anlatılmaya değer hiçbir şey olmamıştı, onun anlatmasını daha çok isterdim, o an konuşmasını, kusmasını. Bana soruyordu ne oldu diye. Keşke bilsem, hafızamı zorlamaya çalıştım, kast ettiği ne olabilirdi. 

1 gün önce… 

Hastaneden çıkmamın üçüncü günüydü. Dinmeyen bir baş ağrısıyla uyanmak, tam bir hassiktir amma da içmişim sabahı, ama ağzıma içki koymamıştım, yasaktı bir süre içki içmem. Seçil de doktorun koyduğu yasaklara harfiyen uymamı sağlıyordu. Doktoru dinle iyileşeceksin diyordu. Bense bu ilaçlar iyileştirmez sadece normalleştirir diyordum. Bu bizim günaydın şeklimiz olmuştu. Adını hatırlayamadığım bir koku kaplamıştı o sabah evi, çok sevdiğim bir şey ama ne. Sigaramı yakıp kahvaltıda beni bekleyen sürprizi dinliyordum, hem bir cızıltı hem hoş bir koku, adını hatırlayamadığım şey kızartılıyor olmalıydı. Oldukça yavaş hareket ediyordum, sürprize adım adım yaklaşmak… Yumurtalı ekmek değil mi bu bildiğimiz, fakat o an gözüme dünyanın yapılması en zor ve en güzel yemeği olarak geldi, özlemiştim çünkü. Adını hatırlamayacak kadar uzaklaşmıştım. Beni gördüğünde soracağı ilk soruyu biliyordum, -ilaçlarını yuttun mu, -hayır yutmadım, -neden yutmadın neden saçmalıyordun, koca bir çocuk gibisin… Çünkü güvenmiyorum, doktor bu ilaçları sadece kendine karı pazarlayan ilaç tanıtımcısının gönlünü hoş ettirmek için bana vermiş olabilir, siktiğim prospektüslerde kimin için belli değil, ulan bunları anlasam neden doktora gideyim ki sadece eczaneye giderim, hadi onu da bıraktım birilerinin cebine para girsin diye aldık bari taşak geçer gibi beklenmeyen bir etkide doktora başvurunuz yazmasınlar… ve benzeri bir sürü cümle. Hiç katlanamazdım yumurtalı ekmeğin hatırına, sadece bir gülümsemem için kim bilir kaç saatlik uğraşın hatırına bu tartışmaya giremezdim. Bu sefer cevabım hazırdı evet yuttum, baştan verdiğim cevap günaydın olarak algılanmıştı ama olsun, evet hapı yuttum. 
Devamını oku...

24 Haziran 2012

4 Rüyada Sosyolog Görmek

Tesadüf eseri rüya tabirleri sitelerinde “Rüyada Sosyolog Görmek” diye bir tabir olduğuyla karşılaştım. İlk başta acayip gelse de, neticede rüya bu, insan her şeyi görebilir ama yine de bunun bir tabirinin olması ilgimi çekmedi değil. 

Anlamı “sosyal işlerle yeteri kadar uğraşmadığınızı, maddi imkânlarınızın da buna uygun olmadığını gösterir” imiş. Ne kadar manidar. 

Peki dedim, sosyoloji tarihinden kim rüyamıza duhul ederse neye yormak lazım gelir diye doğaçlama fikir yürütmeye karar verdim. Böylelikle “Açıklamalı Büyük Sosyolojik Rüya Tabirleri Ansiklopedisi” için de kuramsal temelleri atmış oluruz.

Comte “Yalnızlıktan sıkıldığına, halden anlayacak birilerini aradığına işarettir.”

Yani nerden buldun da gördün Comte’u, rüyanda ne işi var o zaten muamma. İnan sana bir faydası dokunmaz. Öyle bir bedbaht, öyle bir mecnun. Baht olmayınca başta, ne kuruda biter ne yaşta demişler.

Marx “Üç vakte kadar hayatında değişimlerin olacağını gösterir.”

Rüyada Marx’ı görünce hemen akla ilk gelebilecek çağrışım ak sakallı dededir sanırım. Saçını okşar, evlat gibi davranırdı sana. Eli leş gibi adi puro kokuyor da olabilir tabi. Varsa bir sıkıntın hiç erinmeden, sıkılmadan yolunu, yordamını anlatır. Ama meseleyi de bir yerde muhakkak sınıf mücadelelerine getirir.  Ne yapar ne eder konu oraya bağlanır. Amma velakin, rüyayı gören bir sermayedar ise aynı muameleyi çekeceğini zannetmem. Yaşar Usta gibi bak beyim diye tirat da atmaz. Musa gibi belirip, elinde kapitalle kul hakkı yemeyecektin diye girişmesi kuvvetle muhtemeldir.

Weber “Maddi konularda dikkatli ve akıllıca davranman gerektiğine alamettir.”

Onda hemen bir sıcaklık yakalamanız pek mümkün değildir. Hırlı mıdır hırsız mıdır vergi memuru mudur diye bakarsınız öyle bir yüzüne. O da sana bakar tip tip. İlk başta iyi bir izlenim yaratmasa da muhabbet koyulaştıkça fark edersin ki anlar seni. Kafana takılan ne varsa sor. Seni her an oyuna da getirebilir. Derken rüyayı fırsat bilip şuracığa da ben kıvrılayım bari diyebilir.

Durkheim “Eğitimle ilgili konularda muvaffak olacağını gösterir.”

Rüyada Durkheim’ı görmek sıkıntılıdır aslında. Bazen Fransız mürebbiyesi kılığında göründüğü de olmuştur. Nereden geldiyse, hiç de çekilmez şimdi dersin.  Yaa bi kere, kalk la kalk yeter uyuduğun demezse ben ne olayım. Durkheim dayı, rüya alemindeyiz azıcık rahat ol desen de, bu rüya bile toplumsal der. Sıkıntı üstüne sıkıntı yaratır. Aksidir, bir şey demeye gelmez.

Simmel “Sosyal işlerle yeteri kadar uğraşmadığınızı, maddi imkânlarınızın da buna uygun olmadığını gösterir” tabiri sanırım rüyada en çok Simmel’i görmeye delalettir. Yedin demi bütün parayı konken partilerinde.

Adorno “Hayatındaki hataları düzeltmekten yorgun düştüğün anlamına gelir.”

Adorno da pek huylandırıcıdır. Kendi rüyalarının bile kaydını tutan bir adam, seninkileri de elaleme afişe edebilir. Walter Benjamin’e bile gına gelmiş, Adorno rüyalarımda bile beni takip ediyor demiş. Ya zaten onu gördüysek artık rüyanın en derin noktasındayızdır. Ondan ötesi Freud, Lacan falan. Bir de sakatlanmış bir yaşamın var der, travmaların der durduk yere moralini de bozar. Hacı yok bi sıkıntım, iyiyim desen de kar etmez. Hacı dediğime bakma, öyle pek senli benli de olmaz.  Belli bir mesafe koyar.


Parsons “Çevrenle olan ilişkilerinde uyum problemlerinin olduğunu, aile içi meselelere ağırlık vermen gerektiğini gösterir.”

Rüyana karışır. Ne işine yarayacak şimdi bu rüya, amerikan rüyası neyine yetmiyor diyebilir. Sevimsizin, suratsızın tekidir. Zaten eksantrik, cümbüşlü rüyalarda ortaya çıkmaz.

Foucault “Ona buna kafayı takıp mapus damlarına düşmeye işarettir”

Foucault aslında güzel insandır da, çevresi onu çok bozdu. Bonzayi ortamlarına çok takıldı. Gelir rüyanda sana gülümser. Sen sanırsın ki ne kadar sevecen bir insan. Oysa onun kafa bi milyon. Ama harbi adamdır, her türlü muhabbete gelir. Rüyanda çok görürsen, hayra alamet de değildir.

Bourdieu “Geçmiş yaşantılarının manevi konumunu etkileyebileceğini gösterir.”

Eğer rüya aleminin bir yerlerinde kaybolduysak Bourdieu bize yardım edebilir. İki şekil çizer, aga bak biz şimdi şuradayız der. Çalışkan çocuktur. Evden işe, işten eve. Efendidir ama damarına basılırsa girişmekten de hiç çekinmez. Öyle bir köy çocuğudur. İmececidir. Bir el atıvereyim der. Eline üç-beş kuruş vereyim gitsin demeyin sakın, gurur yapar. Konuşun onunla. Elemanın sanki hep anlatamadığı bir sıkıntısı okunur yüzünden, içini dökmek ister gibidir.

Giddens “Karşına üç tane yol çıkacak, hangisini seçersen seç dünya küresel dostum.”

Hayırdır, ne iş. Giddens’la muhabbetin nerden. Rüya müya, iş kapısı çıkar belki, kapı kapıyı açar muhabbeti değil mi?  Sistemi kapmışsın. Kariyer konularında başarılı adımlarla ilerliyorsun.

Habermas “İnsanlarla iletişim kurmakta zorluk çektiğini, kendini anlatabilmek için önce senin başkalarını anlamaya çalışman gerektiğini gösterir.”

Aga bi dur ya, tamam kendini durduramıyorsun ama rüyama geldin, konferans vermeye değil. Hemen öyle başlama iletişimsel eylem, kamusal alan, etik, big bang falan filan. -Ha, sen o değildin doğru.- Adam teoriyle doğmuş mübarek. Ben senin, rüyada biranın yanında gelen turşuyu yedikten sonra mayışan halini seviyorum.

Baudrillard “Gerçekleşmesini beklediğin şeyler yüzünden boş umutlara kapılmaman gerektiğini gösterir.”

Rahatsız yatmışsın belli. Üstün açılmış, sivri ısırmış, bir şeyler olmuş. Gördüğün de ne düştür ne de gerçek. Düşselliktir. Astral bir seyahat halindesin… 
Devamını oku...

14 Haziran 2012

1 Bir Metafor Olarak Tuzluk



“Kanmaz, en uzun bûseye, öptükçe susuzdur,
Zirâ, susatan zevk, o dudaklardaki tuzdur.
İnsan ne yaratmışsa yaratmıştır o tuzdan,
Bir sır gibidir az çok ilâh olduğumuzdan.” 
Yahya Kemal Beyatlı 


Basit bir güzergâhtan yola çıkalım; tuzluk adını, mahiyetini, işlevsel varlığını ihtiva ettiği tuzdan almaktadır. Sofradaki tuzluk bize önümüzdeki yemeğe tuz atıp atmama gibi nesnel işlevler dışında bir şey ifade etmekte midir? 

Bir film sahnesinde masadaki tuzluğun varlığı semiyolojik açıdan fallik bir obje olarak değerlendirilebilir. Bu noktada tuzluk -salt- bir obje olmanın ötesine getirilmiştir. Yani nesnel hüviyetinden çıkarak fetiş niteliği kazanmıştır. Fallus etrafında şekillenen arzu, çıkar, erk, tehdit vb. stratejileri içerebilir. Ayrıca tuzluk, sofradaki erksel –ve de fallik– konumuyla, mitsel göndermelerinde beliren dişil maddeyi muhafaza eden, ‘çoğu zarar, azı karar’ bu maddeyi kontrol altında tutan bir mekanizmaya sahip görünmekte. Kanımca tartışmayı daha derinlikli kılacak soru, tuzluğa yüklenen fetiş karakter sebebiyle oluşan konumunun, tuz ihtiva edip, onu ekmeye yaramak biçimsel varlığıyla birlikte ele alınma imkanının olup olmamasıdır. Kendinde olmayan bir konuma getirilerek nesne-benliği yok edilen tuzluk, kurulabilecek metaforik anlamlarına nesne-benliğiyle taşınabilir mi? 

Tuzluğun Fenomenolojisi 

Tuz ve tuzluğu mevzu eden deyimlere bakıldığında; işe yaramayan, bir etkisi bulunmayan kişiler için –senin yerine tuzluk koysak, o da aynı işi yapardı denir. Öte yandan, çorbada tuzu olmak deyiminde ise bir katkıdan bahsedilir. Her iki nesnenin kendine has bir takım göndermeleri olduğu da ortadadır. Dolayısıyla, nesneler hem kendi biçemleriyle ve kendine içkin anlamlarıyla hem de ilişkili olduğu nesne ve onlara yüklenen anlamlarıyla birlikte betimlenmekteler. Husserl, bilincin nesneye yönelmişliğini oluşturan yapı olarak “noema”nın renk, tat lezzet duygulanımları gibi maddesel faktörler ve nesneyi algılama, anımsama ya da o nesne üzerine düşünme edimlerinden oluşan, onların üzerini örten anlam tabakasıyla ilgili unsurlar olmak üzere iki bileşeninden söz eder. Masada tuzluğu görsel olarak algıladığım zaman, onda deneyimimin bir karakterini algılarım ve benim tuzluğa ilişkin algım, fiziksel olarak tuzluktan öncedir. “Tuzluğu uzatır mısın” sözünden önce tuzluğu istemeye yönelik motivasyonun algıda belirdiğini ifade eder. Ancak sözün kendisinde de bir anlam inşa edilmeyecek midir? Belki de bunun en yalın cevabını Yaşar Usta’lı “Bizim Aile” filmindeki masada tuz isteme sahnesi verecektir. 
Tuzluğun iktidar alanı

Film boyunca kaderleri birbirine daha sıkı bağlanan ‘yabancı’ kardeşlerin o gerilimli ilk yemeklerinde, tuzluk üzerinde kurulacak hakimiyet, evde kimin sözünün geçeceğinin, odaları nasıl paylaşacaklarının da göstergesidir. O zaman tuzluğun masada konumlanışının bir iktidar mücadelesi olduğunu zikredebiliriz. Eğer masadakiler kendilerini birbirlerinin dengi olarak görüyorsa, tuzluk hep ortada durur. Ama eğer biri kendini masanın hakimi pozisyonuna çekmek istiyorsa ya da masada sadece kendi yemek yiyormuş gibi düşüncesizlik içindeyse tuzluğu alıp kendi yanına koyar. Tuzluk ondan istenmek zorunda kalınır. Özellikle İtalyan eşyalarının moda olduğu 16. yüzyılda ‘büyük tuz’ adı verilen şık tuzluğun yemek boyunca büyük efendinin, davet sahibinin ya da şeref misafirinin yanında bulundurulması gibi. Yemek yemenin de otoriter bir forma sahip olduğu ve psikolojik bir deneyimleme alanı olarak düşünülebilecek bir yemekhanede uzunca bir süre gözüme takılan bir vakıa vardı. Yemekhanedeki masalarda tuzluk yoksa insanlar –tuz yok der. Ama eğer masalara boş bir tuzluk konulursa –tuz bitmiş denilecektir. İkisi arasında talep etme biçimi ve karşılığındaki cevapların stratejisi açısından önemli bir fark bulunmaktadır. Tuzun bittiğine işaret boş bir tuzluk, ilkine göre daha geçiştiricidir. İlki ise isyan başlatabilir. Kaldı ki, tuz üzerinden kurulan iktidarlar ve tuzu tekelleştiren, vergilendiren hükümranlıklara karşı isyanlar tarihsel bellekte de yer edinmiştir. Romalılar için tuzun imparatorluk kurmanın zorunlu bir parçası olması, 17. yüzyıl Fransa’sında tuz vergisi toplayıcılarının ağır cezaları ve Gandhi’nin “Tuz Yürüyüşü” ile tarihin ilk büyük ‘sivil itaatsizlik eylemi’ne imzasını atması gibi örnekler en başta belirmektedir.

Tuzun ateşten veçheleri

Tuzlukta sembolize edilen formları gözden geçirirken, muhteviyatındaki tuzu da bu formlardan ayırmaksızın değerlendirmek gerektiğini düşünebiliriz. Tuz için de benzer soruları sorarak başlayalım. Bir kimyacı tuzu sodyum klorüre indirgeyebilir, ancak sofradaki tuzun bunun ötesine geçen, ona indirgenemeyecek bir şey olduğu aşikardır. Yemeklerde tuz kullanıp kullanmamamız, az ya da çok kullanmamız, bazı yemeklere ekip, bazı yemeklere ekmemiz gibi öznel tercihlerin konusudur. Ama öznel konumunu damak tadı gibi bir göreceliliğin ötesine taşıyarak tartışmak niyetindeyim. Tuz, insanların kullanımında olduğu tarihsel serüveni içinde kültürel, toplumsal, dinsel, mitsel bir takım anlamlar kazanmıştır. Tuz, çeşitli kültürlerde bilgeliğin, dengenin sembolü olarak görülmüş ve vaftiz suyunda olduğu gibi kutsanma-arınma ritüellerinde kullanılmıştır. Simyasal olarak ise, Gizli Ateş Tuz’da -maddi beden- ‘saklıdır’ ve açığa çıkmak isteyen bilinçaltı güçlerini simgeler. Bazen kontrolsüz ve zayıf bir şekilde açığa çıktığında "Cehennem Ateşi" de denilir. 


Eski Ahit'in Tekvin Kitabı'nda ‘sapkınlık’larıyla anılan Sodom ve Gomora kentlerine dair anlatıda da ‘tuz’ kendine ilginç bir yer edinir. Anlatıya göre, gökyüzünden yağan ateşle kent yerle bir olurken, Lut ailesini de alıp kentten uzaklaşır. Asla arkalarına bakmamaları salık verilmesine rağmen, Lut’un karısı kendini yok olan kente bakmaktan alıkoyamaz ve orada tuzdan bir heykele (pillar of salt) dönüştürülür. Kutsal metinlerde insanlık ışıkla birlikte “yeryüzünün tuzu olmak” (Matthew 5:13) ile tasvir edilmiştir –Sümerlilerin kendilerini “toprağın tuzu” olarak adlandırması gibi-, ancak Sodom ve Gomora anlatısında tuz ateşle birlikte anılıp ‘sapkınlığın ve ‘günahkarlığın’ temsiline dönüşür. Burada tıpkı Sodom ve Gomora kentleri gibi anlamın da ters yüz edilişi söz konudur. Peki, neden bir başka madde değil de tuz? Sorunun mistik cevapları bir kenara, anlatının geçtiği bölgedeki Lut Gölünde tuz yoğunluğunu oldukça yüksektir. Aynı zamanda burada bir coğrafi kodlama da söz konusudur. Benzer bir coğrafi kodlama Pier Paolo Pasolini’nin, Marquis de Sade’ın eserinden uyarladığı Salò ya da Sodom’un 120 günü (Salò o le 120 giornate di Sodoma) filminde karşımıza çıkmaktadır. Filmde tuzla ilgili gönderme yoktur, ancak bizatihi filmin adı dikkat çekicidir. Filmdeki olaylar, II. Dünya Savaşı'nda İtalya'nın kuzeyinde Nazi Almanya’sının desteği ile kurulan kukla devlet “Salò Cumhuriyeti”nde geçmektedir. Salò, bugün Lombardiya bölgesine bağlı Brescia şehrindeki bir kasabadır. ‘Salo’ ise İtalyancada tuzlamak –salare- fiilinin geniş zaman birinci tekil şahıs çekimidir. Her ne kadar accento ile anlamın yönü değişse de, kentin bir zamanlar önemli bir tuz merkezi olmasından kaynaklı adının buradan gelebileceğine ilişkin tarihsel ipuçları bizi sürüklemektedir. Bir zamanlar maaşlarını tuz ile alan Romalı askerlerden kurulu otorite, bir başka tarihsel kesitte zorbalığını tuz şehrinde tekrar kurmuştur. Ve gene bir tuz şehrinde biat etmeyenler cezalandırılmıştır. 
Tüm bu anlatılar ve iz sürmeler boyunca tuzun kutsanmadan-cezalandırmaya ikili anlamlarda karşımıza çıktığını görsek de, artık başta sorduğumuz sorulara istinaden tuzluğun metaforik etkileşimlerinde gizil olan forma temas etmek gerekecektir. 

Tuzun erotik bileşimi 

Seks esnasında ateşle kavrulan bedenler ter aracılığıyla tuzu ortaya çıkarırlar. Cinsel iştah önce ateş, sonra su halini alır ve nihai noktası tuzda bulur. Artık gel-gitler sayesinde kabaran sular, tuzu bedenlerin kıyısına vurur. Vücudun kaybettiği tuzlar, güçlü bir iç çekişle karşılıklı olarak geri alınmış olur. Arzunun gücü tuzun da oranını belirler. Arzu güçlüyse, daha fazla tuz ortaya çıkarır ve daha fazla susamışlık insanın içini kurutan bir hal alır. Tıpkı parmağa tuz ekip emmek gibi. İç çekişler, yatışmak bilmeyen sinirler ve dudak kuruması… 

Cinsel elektrolit. Suların tuzla buluşması iletkenliği de artıracaktır. Karşılıklı enerji transferi ortaya yeni ve aşkın bir enerji formunu ortaya çıkarır. Bedensel çekim artık karşı konulamaz safhadadır. 

Salofili (Salophilia), tuzun ya da tuzlu şeylerin cinsel edimde cazibeli bir hal alma durumudur. Cinsel birleşimde ortaya çıkan tuz odak noktadadır, daha da güçlendirilmek istenir. Tuzun tadı alınmaksızın beden artık uyarılamaz. Turist Ömer Uzay Yolunda filminde gezegeninde tuz bittiği için musallat olan, kurbanının vücudundaki bütün tuzu emen ‘canavar’ gibidir artık. 

Bir metafor olarak tuzluk hakkındaki serüvenimiz belki de, en güçlü arzularımızdan birini açığa çıkarma derdinde: yalama arzusu… Nihayetinde, nesnelerde -hem nesnelerin (eşyanın) formları hem de soyut düzeyde göndermeleriyle- kurulan anlatılar, öz-benliğimizdeki tutkuları gizleme, kontrol altına alma niyetinde olabilir. Bu sebeple yolculuğumuz, üstümüzde biriken yükleri atmak için bir başlangıç olarak da düşünülebilir.
Devamını oku...

7 Haziran 2012

3 Élan vital

Yeni çıkan yaprak testleri –biteceği korkusuyla- bir an evvel alma telaşı içinde koşuşturan, bilinci kapalı, gözlerini kan bürümüş memur adaylarının arasında, bir koridorun tam ortasındayım. Koridorun sağ tarafındaki paravanın üzerinde kocaman harflerle “çalışma alanı”, sol tarafında ise “yaşam alanı” yazmakta. “Çalışma alanı” dersliklerin olduğu, etütlerin yapıldığı yani yaşam savaşının bizatihi verildiği alan; “yaşam alanı” ise kantin, tuvalet, seminer ve sinema salonu gibi çalışmaya-yeniden çalışmaya yönelik ihtiyaçların karşılandığı, gidilecek hedefte bir durak, verilecek savaşta bir ikmal tesisi konumunda. Köprüden aşağıya savruluyorum… 

Neyse ki tekrar nefes alabiliyorum. Otobüs durağına doğru –kaçıracağı korkusuyla- bir an evvel varma telaşı içinde koşuşturan, bilinci yitik, gözlerinin feri sönmüş memurların arasında, bir sokağın tam ortasındayım. Üzerime doğru gelen insanlardan sıyrılma manevraları sonucunda kendimi bir mağazanın içinde buluyorum. Gözüm tv sehpasının üzerinde kocaman harflerle yazan “yaşam ünitesi” etiketine takılıyor. Yere kapaklanıp, düşüyorum… 

Bugün yaşam hakkında öğrendiğim yeni şeyler beni epey yordu ve bir hayli kafamı karıştırdı. 

Çalışmanın sonunda ve yeniden çalışmanın öncesinde yaşam ünitesine bağlanan, sürekli koşuşturmaca içindeki bu insanlar, çalışma yoluyla aslında kendilerinin olmayan bir yaşama bağlanmaktalar. Ben ise çalışmayı, yaşamın içinde daha fazla coşkun ve aynı ölçüde sakin, yaratmaya ve aşmaya hevesli, rutinsiz ve de mesai mefhumu gözetmeksizin eylemde olma hali olarak tarif edebilirim. Oysa “mesai mefhumu gözetmemeye” yüklenen anlam da benim düşündüğümden oldukça farklıymış. 

Eğer onlar gibi değilseniz, onlar gibi davranmaya, onların yükledikleri anlamları paylaşmaya her koşulda zorlanırsınız. Her şey bir kenara, çalışmıyorsanız ya da ciddiye alınan bir iş yapmıyorsanız ciddiye de alınmazsınız, sözlerinize değer verilmez. İş çıkışı sürekli projelerden, tatil planlarından, iş ve eğitim hedeflerinden bahseden insanların içinde “ben de bütün gün evde limonata içip, saçma sapan flash oyunlarda rekorlar kırdım” diyemezsiniz. Şampiyon siz değilsiniz. Öyle bir ortamda böyle bir söz sarf ettikten sonra yaşam felsefesi üzerine derinlikli laflar da etseniz boştur. 

Boşluğun içinde ve yaşama dair anlamların karıştığı bir noktada Georg Simmel’in “mehr-Leben” (daha fazla yaşam) ve “mehr-als-Leben” (yaşamdan daha fazlası, bu yaşamdan daha ötesi) kavramları zihnimde beliriyor. Simmel’e göre insanlar çifte-aşkın bir kapasiteye sahiplerdir. Öncelikle insanlar bitip tükenmez, yaratıcı kapasiteleri (daha-fazla-yaşam) nedeniyle kendilerini aşabilirler. İkinci olarak, bu aşkın, yaratıcı kapasite insanların sürekli olarak kendilerini aşacak objeler üretmelerini mümkün kılar. Bu olguların nesnel mevcudiyeti (daha-fazla-yaşam) ilk planda bu objeleri ürettikleri yaratıcı güçler (bu-yaşamdan-daha-ötesi) ile uzlaşmaz bir karşıtlık içindedir. Başka deyişle, toplumsal yaşam “yaşam-olmayan”, “ancak özel bir öneme sahip ve kendi yasalarına uygun hareket eden” bir şey yaratır ve onu kendi yasasından kurtarır. Yaşam birlik içindedir ve ikisi arasında çatışma vardır. Simmel şu sonuca ulaşır: “Yaşam kendi özünü, kendi ilerlemesini daha-fazla-yaşam ve bu-yaşamdan-daha-ötesi olmada bulur”. 

Toplumsalda biçimlenen bu hikâyede yaşam felsefesinden (Lebensphilosophie) bahsederken, yaşamın bir sosyolojisi -gündelik olanı değil, bizatihi kendisi- var mıdır? Yoksa sosyoloji bizden bir şeyler mi saklamaktadır? 

Sorularımı düşünürken bir bardak limonata içiyorum. Yaşamın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden, yani bütün işim gücüm yaşamak olarak…
Devamını oku...
SST Atölye