27 Mart 2012

1 Darısı Nietzsche'nin Başına

“Kısmet ise gelir Hint'ten, Yemen'den, kısmet değilse ne gelir elden?”
Anonim

“Beni öldürmeyen her şey beni güçlendirir” diye buyurmuş Nietzsche.  Koskoca Nietzsche’nin sözüne söz söylemeyeceğiz elbette.  Burada ele alacağımız mesele  “beni öldürmeyen herşey beni güçlendirir”  sözünün gündelik yaşamlarımızdaki kullanımı, hizmet ettiği işlev ve bu bağlamdaki anlamı olacaktır. Öncelikle günümüzde bu sözün daha çok “seni öldürmeyen şey seni güçlendirir” olarak kullanılmakta olduğunu belirtmekte fayda var. Nietzsche bu cümleyi genel kullanımın aksine birinci tekil şahısta kurarak kendini aklamış yani bir nevi “beni güçlendirir ama sizi bilemem” demiş oluyor, beri yandan da bir başka önemli aforizmasinin “bu dahil bütün genellemeler yanlıştır” sözünün kısmi de olsa hakkını vermiş oluyor.*

Konunun özünden daha fazla sapmadan “seni öldürmeyen şey seni güçlendirir” mottosunun ne anlama geldiğini irdelemeye girişelim: bazı durumlar vardır, kişi ne diyeceğini bilemese de kendini bir şey söylemeye mecbur hisseder. Bu sırada söylenen şey ne kadar yuvarlak, ne kadar etliye sütlüye dokunmazsa o kadar kolay ve o kadar sıklıkla dillerden kulaklara doğru süzülür ve kulaklar tarafından hazmedilir. “Seni öldürmeyen şey seni güçlendirir” mottosu da işte tam böyle anlarda kullanılır. Karşıdaki kişinin başına hoş olmayan bir durum gelmiştir, yapacak bir şey yoktur, bu durumda söylenecek sözler üç aşağı beş yukarı bellidir: “Her işte bir hayır vardır hocam”, “kısmet”, “nasipse olur”. İşte bu sözlerle seni öldürmeyen şey güçlendirir mottosu aynı işleve sahiptir. Karşıdaki insanı telkin eder, söyleyeni söyleyecek bir şeyi yokken söylemiş gibi göstererek kurtarır.

Aynı zamanda bu sözlerin hepsi ilerlemeci bir zihniyete işaret eder. Her işte bir hayır varsa dünya veya kişisel olarak sen hep iyi olana, hayırlı olana doğru ilerlemektesinizdir. Hatta ilerlemekten başka şansınız yok demektir. Aynı şekilde beni öldürmeyen beni daha güçlü yapıyorsa bu demektir ki ölmediğim müddetçe güçleniyor, daha güçlü bir birey oluyorum. Dolayısıyla “her işte bir hayır vardır” ile “seni öldürmeyen şey seni güçlendirir” cümleleri iletişimsel anlamda aynı mesajı verirler fakat bu mesajlar farklı bağlamlar içinde varolurlar. Biri diğerine göre kulağa daha seküler, duruma göre daha “entel”, daha “cihangir” gelir. Bayramlarda ilki, barlarda ikincisi daha sık kullanılır. İkisi de doğru zamanlarda kullanılırsa hayat kurtarabilir. Yine de allah kimseyi bu lafları kullanmaya mecbur etmesin. Zira çok kullanımı her bünyede sası bir tat bırakır.

Not: Bir barın sifonuna Deleuze’den alıntı yapan arkadaşa ve bunun üzerine sorduğu soruyla bu yazıya ilham veren Felix Sarotti’ye teşekkürü bir borç bilirim.



* Tabi bir de meselenin sözü birinci tekil şahıstan alıp ikinci tekil şahısa adapte etme boyutu var. Bunu yapan hangi bilinçli varlıksa, ona kendini kimle bir tuttuğunu bir daha düşünmesini öneriyorum.
Devamını oku...

5 Mart 2012

3 Aforizmalar Çağında Özdemir Asaf Olamamak


“Düşünebilen herkesin insan olması, insan olan herkesin düşünebildiği manasına gelmiyor ne yazık ki.”

Sigmund Frued

Aforizmalar çağında yaşıyoruz. Kısa cümleler kuruyor ve en doyurucu anlamların çıkarılmasını bekliyoruz. Artık bağlaçlar azaldı. Çok hızlıyız çünkü. Söylenmesi gereken hemen söylenmeli, anlaşılması gereken hemen anlaşılmalı ve unutma işlemi hemen gerçekleşmeli. Hafızamız, dağarcığımız ve hatta anlam dünyamız 140 karakterle sınırlanmaya başladı. Bir twit mesafesinde iletişim kurmaya çalışıyoruz. Devir artık çok okuyan, çok yazan, üretenlerin değil, çok az, çok zekice tasarlanmış ve çok kısa sürede tüketilmeye ihtiyaç duyulan 140 karakterlik yazarların devri. Özdemir Asaf yaşasaydı ve bir twitter hesabı olsaydı muhtemelen sosyal medya denilen mecrada en fazla takipçisi olan kişiydi şimdi. Aslında şimdi ona da gerek yok, nasıl olsa herkes yuvarlağın bir köşesi olmaya aday. Etraf aforizmalardan geçilmiyor. Herkes, bilgece tasarlanmış ve yüzde küçük bir tebessüme yol açacak mizah yüklü tanımlamalarla birbirine her an hayatın anlamına dair mottolar yolluyor.


Peki hangi ara bu duruma geldik? Bu kadar mı hızlandı hayat? Bu kadar mı hızlı tüketmek zorundayız her şeyi? Milan Kundera “Yavaşlık” isimli eserinde hız ile unutma arasındaki bağlantıya dikkat çekici bir biçimde yaklaşır. Ona göre düşünen insan yavaşlar. Unutma ile hız arasında kesin bir bağlantı vardır ve hız akıl almaz biçimde unutmayı kolaylaştırır. Hatta Kundera yolda yürürken aklına bir şey gelen insanın yavaşladığı ve bazen durduğu örneğini verir. Modern kapitalist toplumun dinamik yapısı bizi apansız biçimde içine hapsettiğinden beri bu hızla doğru orantılı olarak daha çabuk unutmaya başladık her şeyi. Artık slogan atarak konuşan, haberlerin sadece başlıklarını tartışan ve herhangi bir konuda derinlik kazanmaktansa her konudan biraz anlayan bireylere dönüşmeye başladık. Başladık ki, tam o sırada tweeter imdadımıza yetişti. Biriktirdiğimiz tüm entelektüel kapasiteyi 140 karaktere sığacak biçimde küçük bir hap haline getirip, üzerine birazcık mizah sosu ekleyerek sanal alemde sunmaya ve en zeki ödülünü almaya çalışıyoruz şimdilerde. Ne kadar çok takip ediliyorsak o kadar zeki sayılıyoruz. Uzun metinler okunmuyor, hatta sıkıcı bulunuyor. Sen bile kim bilir yazının burasına gelene kadar arada neler düşündün. Bu noktaya kadar okuduysan ayrıca tebrik ederim seni sayın okuyucu. Demek ki hala umut var.

Diğer yandan da insan merak etmiyor değil; 140 karaktere sığacak biçimde tasarlanmış zeka ve mizah yüklü tüm bu cümleler acaba dili zenginleştiriyor mu yoksa kısırlaştırıyor mu? Lexicon ne alemde? Belki de sorular bunlar olmamalı. Belki de Kaptialist toplumun “az laf, çok iş” twittinin somut karşılığıdır tüm bunlar ya da basit bir karikatürü.

Tamam, seni daha fazla bunaltmayacağım. Zaten iyi kötü twitterdan haberin varsa, 140 karakterlik aforizmalar sayesinde her şeyi kısa yoldan anlamaya çalışan beynin, burada nispeten daha uzun bir biçimde anlatılan hikayeyi çoktan kavramıştır.
Devamını oku...

24 Ocak 2012

0 Ay-Nur (vol.1 Kanlı Kontes) (part 7 ya da Kanlı Kontesin İntikamı 2)



Rakı şişesinin içine yerleştilirmiş gemiye hemen hemen hepimiz hayretler içersinde bakmışızdır; şişe gemiyi hem koruyor hem de hapsediyor, şişe kırılsa ya da patlasa en fazla gemi zarar görecek. Fakat geminin özgür olabilmesi için de şişenin kırılması gerekiyor. Şişeyle gemi aslında sevişiyor fakat bizim ilk başta düşündüğümüz bu gemiyi şişenin içine nasıl koydukları; acaba parça parça koyup içinde mi birleştirdiler, yoksa şişenin bir bölümünü sonradan mı yaptılar?

Hangi renk ojeyi beğenirsin diye soruyordu telefonda, kırmızı mı pembe mi, hayatımda hiç düşünmediğim bir tercihdi. Bana hemen hemen hepsi aynı geliyordu ama sorunun soruluş tarzı sanki Ortadoğu’daki kanlı hesaplaşmanın çözümü için gerekli anahtar gibiydi; tam ne renk oje sürüp geleceğin sikimde olmaz diyecekken ağzımdan “siyah oje olsun” lafı çıktı. Umursamadığım bir konuda umursamadığım bir tercihte bulunmuştum. Yanımda bir psikanalizci olsa bilinçaltımı merak ederdi fakat insanı yapısal kurgulamayan zihnim o psikanalizciyi yok sayardı. Siyah oldum olası sevdiğim bir renkti, aslında siyahın renk olup olmadığını bile bilmiyordum.

Planımız belliydi alışveriş yapmasında yardım edecektim, birkaç mağaza dolaşacağız ve ben de almak istedikleri hakkında yorum yapacaktım; böyle bir plana nasıl evet dedim hala düşünüyorum; bu kendi kendime attığım bir kazıktı. Fakat ilginç olacağa da benziyordu. Ne kadar yaşadığım an’a küfretsem de benim gibi dengesizler için değişik bir deneyim olacaktı. Buna benzer bir deneyimi bir hafta öncesinde de yaşamıştım; yakın bir arkadaşım beni, hiç girmediğim bir ortama sokacağını ve ortamdan nefret edeceğime ve yarım saat sonra kalkıp gitmek isteyeceğime emin olduğunu söyledikten sonra merak edip teklifi kabul etmiştim. Hangi ortam bu kadar hızlı kendinden soğutabilir diye düşünürken bir cafede bulmuştum kendimi; yaşları 20 ila 25 yaşları arasında değişen yaklaşık onbeş kadın ellerindeki avon katologlarına bakarak oradaki parfümler hakkında içlerinden birisine sorular soruyorlardı. Yanlarındaki  saplarda aralarında Fenerbahçe’nin şike soruşturması hakkında birşeyler tartışıyorlardı;  tam “nereye düştüm lan ben” diyerek kaçacakken, benim de ilgimi çeken bir şeyle karşılaşmıştım: kremalı muzlu pasta. Cafede kutlanan doğum gününün göbeğine düşmüştüm ve içimden “yarım saat dayanabilirim mutlaka” şeklinde kendimi uğrayacağım tecavüze hazırlıyordum. Masadan bir kadının “erkekle kadın arasında on santim fark olmalı” sesiyle pasta hayalimden uzaklaştım ve kadını incelemeye başladım. “Arkadan bakınca çok uyumlu görülüyor on santim” diyerek düşüncesinin nedenlerini açıklıyordu. “Aaa canım öyle de, birkaç yaş fark da olmalı” diye ekledi karşısındaki kadın; kadınlar erkeklerden daha çabuk olgunlaşıyorlar çünkü diyerek ve bilgiç sırıtması takınarak muhabbette katılımını başarıyla gerçekleştirmişti. Doğum günü sahibinin masanın altından gizlice ayakkabılarını değiştirmesi gülüşmelere yol açmıştı, “dayanamıyorum artık” diyerek gülüşmelere katılıyordu, tam “salakmısın rahatsız ediyorsa neden aldın? Hadi gerzeklik yapıp aldın daha sonra neden kullanıyorsun?” demeye yeltenmişken arkadaşım daha beş dakika oturduğumuzu işaret etti. Hayatımın en uzun beş dakikası, hayatımın en yorucu beş dakikası. Ortamımı birkaç arkadaşa mesaj atarak bildirdim. Maksadım zamanın daha hızlı geçmesini sağlamaktı; ortamdan ayrı ama ortamın içinde gizliden gizliye insanları eleştiriyordum, tıpkı orta okul yada lise yılarında sınıf arkadaşlarının bacaklarına bakarak mastürbasyon yapan yeni yetmeler gibiydim. Mesajlarıma gelen cevaplar birbirinden ilginçti, akşama birini ayarlama şansın varsa dayan diyordu birisi; bir başkası ona o an ki yüz ifademi göndermemi istiyordu. Doğum günü sahibi neden hiç konuşmadığımı sorunca içimden “hah” dedim “kaşındı, artık kanlı dişlerimi gösterebilirim”. Arkadaşım ikinci kazığını atarak o hemen hemen hiç konuşmaz dedi. Birisi yaşımı sordu 31 dedim, “inanmam, şaka” cevabını aldım. “En fazla 25 yada 26 gösteriyorsun” diyen birisine geceleri yatmadan krem kullanıyorum dedim, ben şaka yapmıştım ama o inandı “hangi markayı?” sorusuna “vereceğim spermlerden üretilen bir krem, senin dikkatini sanırım balinalardan üretilen çeker” cevabını vermeye hazırlanırken, bir garsonun elinde doğum günü pastası belirdi ve doğum günü sahibini yeni yaşından dolayı kutlama merasimi başladı, masadakileri  tek tek öpüyordu, bende öpmek zorundaydım. İçimde garip bir tiksinme vardı; neyi kutlayacaktım? Bunca yıl boşuna yaşadığını mı? Herkes artık daha yaşlı görünüyorsun esprisi yaparken “sanırım evde kaldığın tescillendi” cümlesi döküldü ağzımdan. Alınmıştı sanırım ama bozuntuya vermemeye çalışıyordu. Bense hedefime ulaşmıştım; pastamı yeme hakkını elde etmiş, sadece sıramı bekliyordum. Masadakilerin hemen hepsi rejim yapıyordu ve olabildiğince küçük dilimler istiyordu. Sıra bana geldiğinde “sen istersen toptan gerisini ver” dedim, “sanırım benden başka yiyen olmayacak”. Yalancı gülücüklerin içerisindeydim ve ayrılırken benimle tanıştıklarına memnun olduklarını söylüyorlardı, bense içimden bir daha karşıma çıkarlarsa onları nasıl öldüreceğimin planlarını yapıyordum. İçimdeki faşist ortaya çıkıyordu, aynı havayı tüketmeye hakkımız yoktu çünkü hakk yoktu.


Devamını oku...

18 Aralık 2011

3 Ay-Nur (vol.1 Kanlı Kontes) (part 6 ya da Kanlı Kontesin İntikamı 1)



Nokta cümlenin bittiğini gösterir, sesli okurken duraklarsınız ve bir nefes alırsınız; dinleyiciler cümlenin bittiğini anlar ve yeni bir cümle başlar. Üç nokta ise cümlenin bitmediğini gösterir. Cümlenin sonu okuyucunun hayal gücüne bağlıdır, yine bir nefes alırsınız, dinleyiciler duraksamanızdan cümlenin bitmediğini anlarlar ya da anlamazlar. Peki ya iki nokta? Anlamı yoktur ne cümle bitmiştir ne de cümle okuyucunun hayal gücüne bırakılmıştır. Dilbilgisi kurarları açısından böyle bir surum yanlıştır hatalıdır, daha da uzatalım yapayanlıştır, fakat Nokta, iki nokta, üç nokta arasındaki fark; bitmişlik ve bitmemişlik, bunların yanında anlamlandırılamayana dayanan bir varlık felsefesini içerir..


Aynur ile karşılaşmayalı bir aydan fazla olmuştu, ne sesini duyuyordum ne de varlığına dair herhangi bir iz vardı. Bir anda ortadan yok olmuştu ama o vardı; zihnimdeydi, İkinci Kordon’da yürürken gözlerim onu arıyordu ama yoktu. Sokağın eski tadı kalmamış gibiydi. Ya da değişimleri kabul edemeyen zihnim muhafazakarlaşıyordu sanki, Arnavut kaldırımlarında 10 santimlik topuklularıyla gezmeye çalışan İzmir kızlarına baktıkça gülemiyordum artık, içimden umarım topuğun kaldırıma sıkışır ve düşerken kırılan bileğinden çıkan ses sana ne kadar gerzek olduğunu anlatır diyemiyordum. Can sıkıntısından kendimi bilgisayarın karşısında buluyordum kim nerede ne yapıyor saçmalığıyla beraber facebooktaki tanıdığım dediğim insanları takip ediyor aynı zaman da paralı bir arkadaşlık sitesinde karşımdakiyle konuşuyordum. Kendini erkek arkadaş arayan bir kadın gibi göstermek için para alıyordu. Basit iş; siki beyninde dolaşan salak çoktu ne de olsa. Bir mail atmak için kredi satın almaya hazırlardı, gördüğü resme aşık olan, sürekli kendine baskı edilen aşık olmalısın, sevmelisin ya da sürekli sevişmelisin, dansının dans bilmeyen garip izleyicisi olmaktansa aktif dansçıları olmak istiyorlardı. Nasıl olduysa Seçil’le tanışmıştım, elindeki bilgisayardan sürekli canımlı cicimli mailler atıyordu, kime atıyordu, ne yazdığını biliyor muydu, önemsiyor muydu bilmiyorum. Sanal orospuydu kendi bedenine başka beden yaklaşmıyordu ama karşısındakine karşısındakinin bir kadınla görüşebildiğini, kadınlarla, iletişim sağlayabildiğini artık dansçılar, çapkınlar arasında olduğu izlenimini satıyordu. Ona attığım mailler dikkatini çekmişti, ne anlıyordu maillerimden bilmiyorum fakat hoşuna gidiyordu. Anlamasam bile gülüyorum diyordu, bazen zekice cümleler kuruyordu bazense içinizdeki alevi söndürecek kadar soğuktu. Sistemin nasıl çalıştığını biliyordum, sistemin nasıl çalıştığını bildiğimi biliyordu fakat dolandırıldığımı bile bile neden onunla mailleştiğimi anlayamıyordu. Bir süre sonra belki dolandırılmamı istemediğinden, belki de acıdığından, belki de içersinde ki boşluğu dindirmek için bir fırsat kolladığından, belki de tamamiyle merakını yenemediğinden sanal yaşamın özel tarafında yani facebookta arkadaş olarak ekleyerek bana kendini tanıttı. Karşımda iki tane profil vardı biri paralı sitede ki “işveli” diğeri ücretiz sitedeki “hanım hanımcık” hali. Birinde kırmızı geceliğiyle çekilmiş bir fotoğraf paylaşırken diğerinde evde yaptığı tatlıyı paylaşıyordu. Bu ikilem açıkçası gülümsetiyordu beni, çoğu erkeğin rüyalarını süsleyen yatak odasında fahişe diğer odalarda ev hanımı idealini gözlerime seriyordu. Arkadaş listesindeki kimsenin yaptığı işi bilmediğini söylüyordu ama açıkçası inanmıyordum, garip bir dürüstlük de vardı sözlerinde, dürüstlükte denilemez saflık seziyordum ama saflığı aslında sezdirmek istediği düşüncesini de içimden atamıyordum. İsminin anlamını biliyor musun, önemini, ima ettiklerini, göndermelerini?… Önemsemiyordu. Hayatta dair sorunun var mı diye sordum para vb. klasik şeyler sıraladı, bunlar dışında kendine dert ettiğin herhangi bir soru var mıydı dedim, anlamadı. Bacaklarındaki kılların uzunluğunu, isminin anlamından daha fazla merak ediyordu... Balataları yaktığımı düşünüyordu, hafiften saptığımı; kimi zaman sıkılıp kaçıyordu, kimi zaman tanımadığı insanlarla görüntülü sohbet yapıyordu benimle ilgilenmiyordu. Ev teklif edenler,araba teklif edenler arasında gülümsüyordu, bak diyordu, önüme neler seriyorlar, sana değil vajinana seriyorlar bunları diyordum, vajinan genişleyince yüzünde çizgiler artınca bunların hiç biri serilmeyecek önüne. Biliyordu, farkındaydı da bilmemezlikten geliyordu, bunlar olmadan birini kafalarım diyordu ve belki seni kafalarım diyerek sırıtıyordu.

Devamını oku...

13 Aralık 2011

2 Dışarıda Kilitli Kalmak ya da Sınırın Varlığı


“Sınır (peras) aynı zamanda hem varlığı hem de normu tanımlar.
Sınırsız, sonsuz (apeiron) açıkça tamamlanmamış,
tam halini bulmamış eksik varlıktır.”

Cornelius Castoriadis

Kilitli kalmak ifadesi insan zihninde etrafı çevrili bir alanda kendi rızası dışında kısılıp kalma, “dışarı” çıkamama hali olarak algılanır. İnsan genelde “bir yerin” içinde kilitli kaldığı düşüncesine kapılır. İnsan varlığını çevreleyen “mekan” her şartta bir kısıtlanma hali yaratır. Fiziksel dünyanın insan varlığını çevrelediği her an “kilitli kalma” hissini yaşamak olasıdır. Bu bağlamda insan acaba “içeride”mi kilitli kalır, yoksa “dışarı”da mı? Belki her ikisinde, belki de hiçbirinde.

Kanımca bu soruya verilecek cevap yaşadığımız dünyaya dair mekansal algı biçimimizi de tariflemektedir. Zira modern toplum kamusal alan-özel alan ayrımının en belirgin olduğu toplumsal bir bütüne işaret eder. Bu ayrım dahilinde modern insan açısından toplumsal, ahlaki, kültürel bir çok baskılanmadan kaçabildiği özgürlük alanı genelde kendi özel alanıdır ki, modern mimari bu özgürlüğü “sınırsızca” yaşamak için bize güzel mi güzel evler tahsis etmiştir. Kamusal alan ise toplumsal rollerimizi elimizden geldiğimizce oynamaya gayret ettiğimiz, statülerimizin konuştuğu, başkaları tarafından nasıl algılandığımız yani diğerlerinin tarifleri üzerine varlığımızı inşa ettiğimiz, beklentiler ve kompleks ilişkiler bütünü olarak karşımıza çıkar. Kamusal alandaki ilişkiler genelde belirli bir otoritenin veya iktidarın ve hatta geleneğin, kültürün hükmü ile şekillenir.* Burada bahsi geçen şekillenme, daha çok ilişkilerin, davranışların kurumsallaşmasıyla ilgilidir. Dolayısıyla kamusal alan olarak tanımlanmaya çalışılan, esasen bu modern dualite dahilinde özel alana göre, en kaba haliyle bir esaret alanıdır. Modern insanın mevcut baskılanmalardan kaçabildiği ve kendini “özgür” hissedebildiği tek yer, etrafı dört duvarla çevrilmiş olan ve özel alanı olarak tanımladığı, bir anlamda özel mülkiyet alanı da sayılabilecek şahsi mekanlardır. İnsanın kendisini özgün ve özgür zannettiği, oysa sıradan ve zavallı yaşamını sürdürdüğü mekanlar olan özel alanlar.

Oysa aynı özel alan bireyin kendisini kilitli zannettiği alandır. Dışarıdan üstüne kapı kilitlenen insan, içeride kilitli kalır, ancak kapıyı kilitleyip dışarı çıkan insan kamusalın kurumsallaşmış ve esaret dolu ortamında kendisini “dışarıda kilitli kalmış” halde hissetmez. Oysa içerisi ve dışarısı arasında fiziksel olarak sadece hacim farkı vardır. Dış dünya hacmen geniş olduğu için kilitli kalma hissi sıklıkla yaşanmaz. Ama bir yandan da insan, kilitli kaldığını düşündüğü “içeride”, kendisini “dışarıya” karşı daha özgür ve güvende hissetmektedir. Biraz paradoksal gibi görünmekle beraber benim fikrim iki tarafında kilitli kaldığıdır. Yani insan içeride de, dışarıda da kilit altındadır. Çünkü, temel olarak tartışılması gereken kilidin varlığıdır. Zaten kilitli olan hem içerisi hem dışarısı, ne içerisi ne dışarısıdır. Kilitli olan eşiğin kendisidir. Eşiğin kilitlenmiş olması ve hatta varlığı insanı iç ve dış dünya, özel ve kamusal alan dualitelerine hapseder.

Eşiğin varlığı ve kilitle denetim altına alınmasının daha büyük ölçekli hali için sınır ve ulus-devlet literatürüne kısaca bir göz atılabilir. Zira devlet aygıtı da tıpkı biz insanlar gibi iç ve dış dünya dualiteleriyle hareket eder. Sınırın ötesi ve gerisi birbirinden ayrı kuralların ve yasaların işlediği iki farklı coğrafi mekan olarak karşımıza çıkar. Bugün dünyayı bir bütün olarak değil de ulus-devletlerin toplamı, bir takım sınırlarla bölünmüş coğrafyaların bir aradalığı olarak algılamamız bu yüzdendir. Bir devlete yurttaşlık bağıyla bağlı olan insanlar olarak bu seferde içeride kilitli kalmaktayız sanki ama “özgür” yurttaşlar olarak. Çünkü devlet aygıtı gümrük kapılarıyla eşik bölgelerini kilitlemiş. Sadece legallere veya çıkarına uygun illegallere izin veriyor. Kilit altında “özgürlük” tarihin ironisi olsa gerek.

O zaman son defa soralım. İnsan içeride mi kilitli kalır, dışarıda mı? Yoksa kilidin varlığı yüzünden her şartta esaret altında mıdır ve bu bağlamda modern toplumda özgürlük bir yanılsamadan mı ibarettir? Bir mülkiyet alanı olarak özel alan nasıl bir paradoksa ev sahipliği yapar ki, modern insan kendisini sadece bu alanda “özgür” hisseder, kendi yarattıklarının kölesi olduğu halde. Ya da bu yazı biter mi?


* Elbette özel alan da tıpkı kamusal alan gibi bir takım belirlenimlerle şekillenir. Söz gelimi, daha önce hiç bulunmadığınız bir yabancının evine girdiğinizde çok kısa bir sürede tencerelerin yerini ya da ev sahibinin iç çamaşırlarını kendi elinizle koymuş gibi bulabilirsiniz. Mimari ve ideoloji bu bağlamda başka bir yazının konusu olabilir.

Devamını oku...
SST Atölye