17 Ağustos 2016

0 Ölüm ve Aşırı Ölüm ya da İşid’e Dair



Nasrettin Hoca’nın en bilindik hikayesidir; hoca gölün kıyısına gider ve göle maya çalmaya başlar ve  gölün maya tutmayacağını söyleyerek yanına gelen bir köylüye “ya tutarsa” yanıtını verir. Hikaye bilinir fakat pek bilinmeyen göl’ün kadim sesteki süt gölüyle alegorik bağlantısıdır. Hocanın zihninde süt gölünün kırıntısı vardır fakat karşısında su vardır.  Zihnindekinin ortaya çıkması unutulanın ama hala yankılananın kazınmasına, görünür kılınmasına bağlıdır. Hoca göle maya çalmıyordur hikayede zihnindeki kırıntıyı anlatıcısına ve dinleyicisine aktarıyordur. Sadece süt gölü değildir günümüze kadar aktarılan, her Ocak denildiğinde Umay’ı çağırırız örneğin, her domuz’da Temmuz’u. Her Yayık’da, her An’da hep unutulan ama unutulmayan-aktarılan hikayelerdir bizi karşılayan fakat etrafımızı saran Marvel’in İskandinav sesleriyle üretip dolaşıma soktuğu, iyi’nin ve kötü’nün olmadığı sadece savaşın olduğu piksellerdir.  Pikseller kadim seslerin yerine geçiyordur günümüzde ve bu geçişte simge bilimciler yeni savaş alanları  için savaşçılarını üretmeye devam etmektedir, İşid’dir bu savaşçıların günümüzdeki yansıması.

       İşid’in katletme videolarını izleyen bakış ilk önce kurbanın neden sessiz durduğu, hareket etmediği-direnmediği sorusunu sorar, uyuşturucudur bakışın kendi kendine bulduğu cevabı, belki sürekli tekrar edilen sahnenin gerçekleşmeyeceği düşüncesi belki de sadece kurgu olduğu... Fakat soru ilk başta mantıklı gelse de eksiktir , sorulması gereken  İşid’in videoyu yaymakla videoya düşen bakışın zihninde nasıl bir görüntü çizmeye çalıştığıdır.

      Katleden; katledilenin çırpınmasını değil hareketsiz kalmasını, tamamıyla teslim olmasını istemiştir ve vermeye çalıştığı mesaj kirletenlerin saf, temiz, kutsal karşısında hareketsiz olduğudur. “Sen suçlusun, pissin” denilerek dışlananlara “Gel” diyordur İşid “seni dışlayanlar sessiz karşımızda” Dışlama- bizden sayma; uygar olmanın, çoğulların bir arada olmasının çözülemeyen sorunudur ve bu soruna basit bir cevabı vardır İşid’in uygarın, çoğulculuğun ilk başladığı yerde öldürmek. Ölüm değildir çözümü aşırı ölümdür, hedefi sadece insan bedeni değildir bedenin aktardığı seslerdir.  Bu nedenle ilk argümanı İslamın ilk haline dönüştür ve İslamın ilk hali sanılanın aksine uygarlık öncesidir.

     İşid’e katılıma dair çok şey söylenebilir fakat  Avrupa ve Amerika'dan katılımlara bakıldığında katılan her üyesine video çekmekle başlanır savaşçı üretimi, daha sonra o videolara savaşçının başarıları eklenir ve son noktaya savaşçının  ölümü konur. Cennet vaad edilmiştir savaşçıya ve cennete gidecek olan savaşçı geçmişi ve eylemleri ne olursa olsun artık saf’tır. İskandinav mitolojisindeki savaşçı prototipidir bu üretilen; artık her tecavüzü, her katli meşrudur çünkü o savaşçıdır ve önemli olan ahlak değil ne kadar çok başarı elde ettiğidir. Kaptan amerikayla, thorla, giyotinle, draxla ve sayılamayacak kahramanla büyüyen nesle yeni bir kahraman sunuyordur İşid, katılanın kendisi.

Her kahramanı-savaşçıyı  görünür-bilinir kılmakla basit bir pazarlama stratejisini tekrar üretir İşid, hem savaşçı görünür-bilinir kılınıyordur hem de savaşçı olmak isteyenler, yolunu arayanlar. Çifte bilinir ve görünür kılma işlevi yüklenen videolarda artık çete savaşından hapse giren, sonra rap sanatçısı olmaya çalışan,ondan sonra sosyal medya fenomeni olmaya çalışan erkeğe  ya da takipçileri için küvette çıplak pozlarını paylaşan kadına görünür-bilinir-kahraman olma kapıları açılmıştır. Biri videoların vazgeçilmez infazcısı rolü üstlenirken diğerine canlı bomba olma rolü kalmıştır.  


Kendisini üretenler için çöpleri tekrar kullanıma sokan ve sonra tekrar çöpleştiren bir stratejidir İşid’in ne’liği. Kullanışlı aptallar bulabilmek için her ülkeye göre farklı propaganda araçları sunan ve bu araçlarını Amerika'nın tekelindeki sosyal medya sitelerinde dolaşıma sokan, kendisini üretenler için ölümü daha karlı olacağı zamana kadar yaşamaya devam edecek olan... Fakat görüp alt edemediği bir nokta vardır simge bilimcilerin; mühendisliklerine karşı tersine mühendislik yapan, değiştirip dolaşıma sundukları mitleri, simgeleri yeni anlamlarla onlara karşı kullanan sürekli birileri olacaktır, örgütlü ya da örgütsüz ama çıkarsız...  

img:http://marekz.deviantart.com/art/Dark-Subway-tunel-255575314
Devamını oku...

18 Ekim 2014

2 Yemek Yemenin ve Kusmanın Sosyal Formları

Vakti zamanında felsefe derslerinde Kirenelilerin haz felsefesi örneklendirilirken tıka basa yiyip içtikten sonra yenilerine hemen yer açmak için sağa sola kustukları anlatılırdı. Kaynaklarda Epikuros’un da köleler tarafından hazırlanan zengin sofralarda gün boyu yan gelip yattığı ve ha bire kustuğu rivayet edilir. Rivayetlerin aslı var mıdır bilmiyorum, ancak hazzın dinamiği olarak kullanılmasından günümüzde anoreksik mankenlerin kilo almamak için kusmalarına düşünsel bir dönüşümden bahsedebiliriz.

Ortacağ’da karnavallarla özdeşleşerek ve lanet belirtisi olarak toplumdan dışlanmasından bugün thinspration felsefesinin “ideal beden”inde sosyal kabul görmeye.

Burada meseleyi “baş ağrısı-bulantı-kusma” üçlemesinin ötesinde konuşuyoruz. Yani yalnızca gastrointestinal değil felsefi ve sosyolojik açılardan kusmanın irdelenebileceği ışığında.

Yeme-içme ile kusma arasındaki kurulabilecek düşünsel bağın güzergahından yola çıkarak ve de kelimelerle biraz oynayarak, doyum ile doyma arasındaki belli belirsiz olan farkı da bu açıdan uyarlayabiliriz.

Haz alarak yemek ve hazzın aracı olarak kusma -damak tadı gibi kriterlerle nitel olarak ifade edilebilen-

Doymak için yemek ve ideal beden için kusma -kilo alma gibi kriterlerle nicel olarak ifade edilebilen-

Doyum girdiyi gözeten nitel bir süreç, doyma çıktıyı gözeten nicel bir nokta. Bir matris çarpımı yaptığımızda; doyum meşhur piyazını yediğimiz lokantanın ismi, doyma ise şimdi onlar düşünsün halidir.

Devam ederek; yemek sonrası insanların hal ve vaziyetlerini de genel bir soyutlamayla girdi-çıktı ilişkisi temelinde inceleyebiliriz. Yemeği girdiler üzerinden yani doğrudan doğruya yediği yemeğin bütünü ve bileşenleri üzerinden değerlendirenler ile yemeği bünyedeki etkileri üzerinden değerlendirenler.


Bu iki eğilimden hangisine ağırlık verdiğimiz yemekle olan ilişkimizi netleştirecektir.

Girdiciler, yemek çok lezzetliydi, şu an ağzımda çok müthiş bir tat var, yanında şu da olsa daha güzel olurdu, acısı fazla olmuş, tam istediğim gibi pişmiş gibi damak tadını ön plana çıkaran ifadeleri sıklıkla kullanırken; çıktıcılardan, öff amma gaz yaptı, ağırlık çöktü, yerken iyi de acısı sonradan fena çıkıyor, midem yanıyor, soda yok mu soda, daha dün aldık bir kasa ne zaman bitti gibi şeyler işitirsiniz.

Çıktıcılar yeme-içme konusunda belli bir ölçü ve uyum gözetmeksizin doyma noktasına odaklanır ve çoğu zaman onu aşarlar. Bu aşkın hal sebebiyle fazlasıyla samimi ve doğaldırlar. “Akşam nasıl yediysem artık kıvrana kıvrana sabah tuvalete koştum nasıl ishal olmuşum nasıl çıkarıyorum bir görsen” gibi derinlikli tasvirlerle bizim olayı bütün yönleriyle birebir yaşamamız, dertleriyle empati kurmamız için çaba gösterirler.

Girdiciler ise doyuma odaklansa da afili bir mekanda yediği beş para etmez fabrikasyon makarna için “hımm, içindeki soslar derinlik katmış” gibi bence gayet samimiyetsiz olan söylemler içinde hırpalanmaktadır. Üstüne bir de yemeğin rengine göre şarabın rengi gibi anaokulu renk oyunları bilgisi düzeyinde uzman bilgisini konuşturanları hiç çekilmez.

Aslında her iki eğilim de kendi çapında uzmanlık bilgisini işletmeye çalışır. Önemli olan ise yeme-kusma, doyum-doyma ve girdi-çıktı gibi ikiliklerle kategorize ederek incelediğimiz formlarda bu bilginin nasıl üretildiği ve dolaşıma girdiği.

Sonuçta, yiyip içerek ve çıkararak bir doğal döngüye devam ediyoruz, ancak ne yediğimizi ve nasıl çıkardığımızı sosyal boyutta biçimlendirerek.

Kimse açlıkla terbiye olmasın temennisi eşliğinde, güzelce yiyelim içelim, yiyelim içelim güzelleşelim.


image source: 
1-eyesofrome.com/curiosities/feasting-roman-style
2-leeds.ac.uk/arts/images/medieval_vomit.jpg
Devamını oku...

24 Eylül 2014

0 Karpuz Yeme Üzerine Lüzumsuz Bir Sohbet

"Karpuzun da o eski tadı kalmadı" gibi lüzumsuz görülebilecek bir yerden başlayan sohbetin hangi mühim noktalara temas ederek devam edeceği merak konusu olabilir. 

Hava durumuyla başlayan misafir sohbetlerinde esas baklayı çıkarmadan önceki anahtar tespitlerden biri olarak kullanılmasından ötürü görülen lüzumu buraya kadardır. Oysa ben buradan ilerleyip, neden artık eski tadının kalmadığına ilişkin ekonomi-politik temelinde detaylı bir sorgulama yapmak istesem de bu gereksiz sohbet hepimizin ortağı olduğu karpuzu nasıl yesek noktasına daha uygun düşecektir. Çünkü meselenin özünden ziyade, piknik ortamlarında karpuzun nasıl soğutulacağı gibi yöntemsel tartışmaları daha çok seviyoruz. 

O halde, çok sevdiğimiz karpuzu nasıl yediğimize bakabiliriz. 

Kübik olarak tabağa doğranan karpuzların çatal yardımıyla kibarca ve bir cerrah edasıyla çekirdeklerinin ayıklanarak yenmesi, özellikle misafir servislerinde esas olan bir yöntemdir. Ancak çekirdekleri tek tek ayıklama çabası, karpuzun ağızda hoşur hoşur biçimde dağılmasının akabinde verdiği hummm şeklinde yeme arzusuna yenik düşebilir. Gayet sabır gerektiren bir iştir. Dipten sıyrılan çekirdeksiz karpuz dilimlerine gözümüzü kestirmemiz bu yüzden olabilir. 

Diğer usuller ise ikiye bölünen karpuza kaşıkla girişmek ile yarım ay şeklinde dilimlenen karpuzu kabuğuna gelinceye kadar kemirip çekirdekleri püskürtmektir. Ama ev içinde bu yeme usulü çekirdeklerin oraya buraya fırlamasına yol açabilir. Ne kadar özen gösterilirse gösterilsin muhakkak bir çekirdek ayak tabanına yapışmayı bekleyecektir. İnsanlık tarihinde, yapışan o karpuz çekirdeğinden kurtulamayıp -belki de erindiği için- ayağına karpuz kök salmış birisi var mıdır bilmiyorum. Ayağında pranga gibi gezmiş, kaderinin gerçekten bu olduğuna inanarak yaşamış biri neden olmasın. 

Böyle hikayelerimiz artık yok sanırım, ama dört köşeli karpuzlarla hem ekim hem de stok alanını verimli kullanmak için gerekli hesaplar yapma, çekirdeksiz ve de ağaçta karpuz yetiştirme yolunda büyük ilerlemeler kaydedildi. Karpuzun çekirdeğini ayıklama sürecindeki memnuniyetsizliğimize de derman olacak şekilde. 

Karpuzu ağızda hiçbir engele takılmaksızın höpbedenek yeme gayreti. 

İyi de bütün mevzu bu mudur. Şiştim valla.


image source: Watermelon in the time by Liza Ray on Devianart http://lizaray.deviantart.com/art/Liza-Ray-Watermelon-eaten-in-time-377826039
Devamını oku...

3 Eylül 2014

1 Bir İmkan Olarak Kumsal

O gün Dolmabahçe’den Beşiktaş'a yürürken yarısı direnişçiler diğer yarısı da asfalt yapmak için belediye işçileri tarafından sökülmüş kaldırım taşlarının altında kum olduğunu gördüm. 68 Fransa’sının “Kaldırımların altında kumsal var” sloganı yalnızca kulağa hoş gelen bir söz, veya anlamlardan anlam beğeneceğimiz bir metafor değilmiş meğer bas baya kaldırım taşlarının altında kumsal varmış.* 

Kentin, betonun ortasında bir kumsal… Ne kadar gerçeküstü, ne kadar acayip bir durum diye düşündüm. Sonra düşünce dünyamda bir adım geri atıp kendi kendime neden bu kadar şaşırdığımı sordum. Sonuçta günümüz "korunaklı sitelerinde" hepimize çiftlik hayatı, boğaz keyfi, köy doğallığı, mahalle sıcaklığı falan vaat edebiliyorlardı. Şehrin içinde kumsal olmasına da bu kadar şaşırmamam gerekirdi. Ama Dolmabahçe Sarayı’nın karşısındaki bu kumsal, o sitelerin, Aquaparkların aksine herkese açıktı. Ayrıca bu kumsalı biz yapmış, bir şekilde biz istemiştik. Başkaları yapıp bize sunmamıştı. Bir de ne olursa olsun, kaldırımların altında gerçekten kum vardı yani bu şairane ruhlu bir 68’linin hayal dünyasından kopup gelmiş bir aforizma değildi. Kaldırım taşlarının altına bakmaya cesaret edebilmiş herkesin deneyimlediği bir olguydu. Yani tıpkı halının altında toz olması, ayranın içinde yoğurt ve su olması gibi bir şeydi. 

Ardından şaşırma meselesini bir kenara bırakıp, kumsalın ne olduğunu düşünmeye başladım: 

Kumsal nedir? Mekân. Nasıl bir mekân? Ortak duyu ve egemen sosyolojinin klişe sınıflandırması olarak kent (modern yaşam) ve kırsal (pre-modern yaşam) alan geldi aklıma… İkisine de pek benzemiyordu. 

Kumsal bir imkânı, bugüne kadar tadını ara sıra aldığımız, kısmen sezebildiğimiz ve hiçbir zaman ne olduğunu tam olarak bilemediğimiz bir mekânsallık -ve dolayısıyla yaşam biçimi- olanağıydı. Bir kere, zamansallığı kentinkinden oldukça farklıydı: Kent koşuşturma, yetişme ve gecikmeyle akarken, kumsalda yatılır, kitap okunur, gölgede sohbet edilirdi. Kentte kol saatlerimize bakarken, kumsalda güneş zamanın göstereni olur. Muhtemelen bu nedenle de kumsalda çekilen uyku kol saatlerimiz için 20 dakika iken, bizim için 2 saattir. Yaşama ritmini verenler de yine saniyelerin tiktakları değil, dalga sesleridir. 

Şehirde biriktirirsin, biriktirmek istersin, biriktirmeye gayret edersin ama kumsalda hiçbir şey birikmez. Her şeyin garip bir uçuculuğu vardır: kumdan yaptığın kale ertesi sabah orada olmayacaktır, kuma yazdığın yazıyı ya dalga ya rüzgâr alıp götürecektir. Sen onları kalıcı olsun, yatırım olsun, ileride çoluğa çocuğa kalsın diye yapmazsın. Yapmış olmak için, beraber vakit geçirmek için, eğlenmek için yaparsın. Bu aynı zamanda toplumsal örgütlenmenin temel taşlarından mirasın kumsalda yavaş yavaş eriyeceğinin habercisidir. Ardından aile çökecek, genel ahlak buharlaşacaktır muhtemelen. Ama yerine ne geleceği, nasıl geleceği hala meçhuldür. Meçhul olduğu için, henüz belirlenmemiş olandır. Henüz belirlenmediği için de nasıl istersek öyle olabilecek olandır. 

Yalnızca davranışlarımızı ve düşüncelerimizi değil, düşünme biçimlerimizi de belirleme gayretinde olan bu sistemin içinde kumsal, sistem ve ondan nemalanan aktörler ne kadar güçlü olursa olsun, “hala her şey kaybedilmiş değil, hala başka olan bir yaşam biçimi düşleyebilir ve onu gerçekleştirmek için mücadele edebiliriz” diye bağırır. Dolayısıyla “yapçak bir şey yok”ların, “işin fıtratında var”ların, “kısmet, nasip”lerin, “başa gelen çekilir”lerin ülkesinde kumsal candır. Tıpkı haziran direnişinin, toplumun her noktasına nüfus etmiş siyasi sinizme büyük bir darbe vurup, mümkün değil denilen birçok şeyin mümkün olabildiğini göstermesi gibi...

* Kaldırım üzerine yapılan sosyolojik tartışmalara giriş niteliği taşıyan F.Sarotti’nin “Kaldırım Sosyolojisi” isimli makalesine buradan ulaşabilirsiniz.



image source: http://www.glaudinet.org/wp-content/uploads/2010/07/souslespaveslaplage-72dpi.jpg
Devamını oku...

28 Ağustos 2014

1 Güneşte Demlenen Ayçiçekleri

Doğuşundan batışına usulca güneşi takip eden, güneş battığında boynunu büken bir çiçeğe neden ayçiçeği denilmiştir? Günebakan, günçiçeği, gündöndü, günaşığı gibi isimler mevcut ve söylenegelirken. 

Üstelik çiçeğin Yunancadaki kökeni güneş tanrısı Helios'tan gelmekte olup, yalnızca Avrupa dillerinde değil (tournesol, girasole, sunflower, sonnenblume gibi), örneğin Rusça, Arapça ve Japoncada da güneşe referansla isimler verilmişken. 

Biyolojik anlamda ise ayçiçeği bitkisinin özünde ‘‘heliotropism’’ yani ışığa yönelme vardır. Bulutlu havalarda bile çiçeğin doğudan batıya güneşle beraber seyahatinin durması bunun basit bir kanıtıdır. 

Bitkinin orijini olarak bilinen Amerika'da yerlilerin oluşturdukları mitlerde de güneş ile sembolize edilmektedir. Büyük Ruhun hayat veren gücü olarak, inancı, ışığı, canlılığı, doğurganlığı, iyimserliği ifade eder. Ayçiçeği, Yunan Mitolojisindeki bilindik hikayede ise şöyle geçer: bir su perisi olan Clytie, ışığın tanrısı ve daha sonra güneşle özdeşleşen Apollon'a aşıktır. Ancak Apollon’un Kral Orchamus'un kızı Leucothea ile aşk yaşamaya başlamasını kıskanan Clytie bu durumu krala anlatır. Öfkelenen Kral, Leucothea'yı öldürür. Apollon biricik aşkının ölümüne sebep olduğunu öğrendiğinde periye bir daha görünmez. Clytie rivayete göre 9 gün boyunca yemeden içmeden kesilerek umutsuzca bekledikten sonra sonsuza kadar Apollon’un ışığını takip edecek olan ayçiçeğine dönüşür. 

Ortada ciddi bir sorunsal olduğu açıktır. Egelilerin ay çekirdeğine çiğdem demesi, daha doğrusu çiğdeme neden yanlış bir şekilde çekirdek denildiğine anlam verememesi gibi bir mesele değildir söz konusu olan. Güneş merkezli mi yoksa ay merkezli mi hitap edileceği temelindeki felsefi bir tartışmada bu güzelim çiçeğin yer alması kaçınılmazdır. 

Güneş ve ay, kadim zamanlardan bu yana metaforlar aracılığıyla çeşitli ikiliklerde konumlandırılmıştır. Her gün birbirleri karşısında üstün olmak için verdikleri mücadeleleri ile karanlık taraf ve aydınlığın sembolize edildiği, zıtlığın akış haline işaret eden biçimde. 

Buraya kadar çiçeğin güneş ile tasvir edilmesi ya da ay ile ilişkilendirilen bir bahsin geçmemesi ilk bakışta yanıltıcı olabilir. Mevzuyu daha derinlerde aramak için çiçeğin psikanalizine girişmek gerecektir. 

Çiçek, mimesis ile yani güneşin varlığı kendi yüzünde bir yansımaya dönüşerek bekleyişini bir arınma ritüeli etrafında gerçekleştirir. Apolloncu anlamda sayabileceğimiz biçimleyici, yansıtıcı ve taklit edici tüm nitelikleri göstererek. Çünkü Apollonca olan bir düş kurma sanatıdır. Bu düş deneyimi, çektiği acı ve ıstırapları düşlere dalmak suretiyle yanılsamaya dönüştüren bir deneyimdir. 

Dionysoscu tavır ise travmayı görünür kılar. Ama acının ve kötülüğün ötesine geçerek hayata daha bağlı olmaya dönük bir tutumdur bu. Coşku, sırlara dolanmış gerçek, yaratıcı bir taşkınlık, kendinden geçme, kendi benliğine dönmedir. Aklı Apollon’da olan ve onun ışığını belli bir uyumla takip ederek seyre dalan çiçek, geceleri kendi benliğine, öykündüğü güneşten -göklerin tanrısı Apollon’dan-, mevcut bulduğu toprağa -yerlerin tanrısı Dionysos’a- yüzünü döner. Bu bir hicran, bu bir iç çekiş ve yepyeni bir serüven. Ayın okült nitelikleri sayesinde kendinde gelişen bir harekete heyecan duyan. 

Çünkü Apollonca duruş bir öykünme iken, Dionysosça duruş kendi başına yaratma hamlesidir. Dionysosçuluk, düşlere kapılmayı redderek en derin acımasızlığıyla hayatın kabul edilişidir. Tükenmek bilmez doğurganlığından haz duyan bir yaşama iradesi. Doğurganlığın ayrıca hem ay hem de ayçiçeğiyle sembolize edilmesi kadar, bitkileri büyütme kudretine sahip Dionysos’un ölüler ülkesi ile de bağlantılı olması bir başka izahatı gerektirir. Güneşe benzeyen bu çiçek, tohumlarını taşıyan tablası olgunlaşıp kopartıldıktan sonra kuruyarak yavaş yavaş dolunayı andırmaya başlar. Bir nevi sevdalı olduğu ve canlılığına kavuşturan güneşten ayrılmasıyla ölümünü ayın yüzeyi ile benzeştirerek mimesisi tersine çevirir. Bu, döngüye tekrardan başlamak için bir atılımdır aynı zamanda. Kusursuz bir altın oran diziliminden tohum zamanına patlayarak gelişen bir süreç. Yani Apollon’dan Dionysos’a. Dizginleyen, körükleyen, yatıştıran. 

Göründüğü yüzüyle güneşe, sakladığı gerçeğiyle aya yazgılıdır. 

Günün sonunda, bizim için iyimserlik tılsımı olan bu güzel çiçek, üstüne yazıp çizdiklerimizden haberi olmadan ya da aldırış etmeden kendi hikayesini kendisi yazmakta, kendi yazgısını kendisi çizmekte. Günebakan ile ayçiçeği arasında tercih yapmaktan ziyade, varlığın tüm görünümlerini ifade ederek bu tercihe imkan sunan dil üzerine düşünmek ya da felsefede demlenen izlenimciliği sosyal teoriye tahvil etmede kapıları aralamak hikayenin esas özü sanırım.


image source: Clytie by Catipher on Devianart http://www.deviantart.com/art/Clytie-11206107
Devamını oku...

17 Eylül 2013

3 Izdırabınısikiyim Milk Port


Abilerim Ablalarım
Forum forum fing atanlarım
Face face dolaşıp
Tweeter’da devrim yapanlarım
Duyduk ki sokağın tadını almışsınız, eve köye uğramaz olmuşsunuz
Duyduk ki kapı kapı dolaşarak kına sorar olmuşsunuz
Duyduk ki "Eylülde Gel" ezgileriyle bizi anar olmuşsunuz
 


   
     
 O halde size en özel formülüyle, İslami usullere göre üretilip, adil paylaşım mantığıyla dağıtıma sunulan ultra-mega-hega etkili post(siz bunu kullanmayı seversiniz)- ızdırabınısikiyim.
Siz istediniz biz yaptık işte ;  Izdırabınısikiyim  “Milk Port”

Tamam dünyaca ünlü bir düşünüre eklemeler yapılmış olunabilir, tamam çocuğu olmayan Damat Ferit’in torun torba sahibi olması sağlanmış olunabilir. Tamam bir padişaha fahri doktora verilip, akademik kadrolara kişiye özel ilan verirmiş olabilir. Tamam bilim yuvalarında asistanlar  hocalarına, hocalar dekana, dekanlar ise Yök’e secde ediyor olabilir. 

Tamam İngiltere’de sürücüsüz otomobiller  yollara çıkmaya hazırlanırken; maket uçaklarla gövde gösterisi yapılıyor olabilir. Tamam  dünya “İşlemcilerde arka kapı var mı yok mu?”  tartışmasını yürütürken orada burada böcek yakaladık diye sevinile bilinir. 

Tamam da güzel kardeşim; "Sana Ne?" Dönsene evine. Her yer taksimse evinde taksim değil mi, sivil itaatsizlik eylemini pc başında Sibel Kekili eşliğinde gerçekleştirsene. Oraya buraya yazmışın “Kış geliyor” diye o halde alsana sen de iki şişe sıcak şarap evine. Alkol yasağı dersin ama gündemi  takip etmezsin, orantısız zeka dersin görememişin bağlantıyı;  alkol yasağı- üç çocuğu yan yana düşün; çaktın köfteyi.  Alacaksın sıcak şarabı çağıracaksın manitayı, iki de mum , kış geliyor balıkta ucuzluyor sonra dalgana bakacaksın kardeşim bunları da mı biz söyleyelim.  Fotoğraflarda gördük gitar çalmayı bilmiyormuş bir arkadaş, bak o çözmüş meseleyi yardım istiyor devletten, bir tane çıplak vatandaş vardı oda çözmüş ama mekanı kavrayamamış.

Bak kardeşim taktik basit; biraz internet araştırması yap, birkaç ressam ismi ezberle ama çok bilinen olmasın, bul onun resimlerini döşe evinin bir kaç duvarını.  Manita sorarsa “en çok sevdiğim” dersin “şurada, doğdu, burada yaşıyor şunu anlatıyor” falan, verirsin alttan sanat akımlarını Soyut Ekspresyonizm, Tonalizm , Konstrüktivizm, Orphism, Precisionism.  Olabildiğince İngilizce karşılıklarını kullanıp seçtiğin resimler  Kübik falan olursa izlenim daha da tutar, merak etme kardeşim kimse sormaz sana "resimden bahsediyorsun ama İncil okudun mu" diye.  Köşede bir yerde fotoğraf makinası bulundur ama profesyonel ya da yarı profesyonel olursa daha şık durur.  Bir pikap odanın köşesinde bulunsun, işte gerçek insan sesi falan giydirirsin sormaz  kimse sana sormaz algının toplumsallığını. Çocukluk anılarını canlandıran birkaç objeyle süslenmiş kitaplığı da unutma sakın, kitaplıkta bugünlerin popüler düşünürü Chomsky falan olsun. Kampta çekilmiş birkaç poz, kampa hiç gitmediysen photoshop ile üretirsin, hatta kampın tuvaletinin ne kadar temiz olduğundan bahsedersin ve birkaç sivri sinek savaşına karşı kullandığın spreylerin işine yaramamasından bahsedersin,  dur sana benden tavsiye sivri sinek- küllük- kuru kahve bağlantısı (her şeyi de devletten bekleme güzel kardeşim bağlantısını araştır) seni daha  bilgili ve doğa dostu yapar.  Birkaç açılı fotoğraf, birkaç konser resmi ve tabi ki yirmi yıl önce verirmiş bir pozun aynısı. Birazda oryantalist hava vermen lazım odana her zaman tutar, halıyla mı katarsın yoksa bakır objelerle mi orası sana kalmış. Tabi ki olmazsa olmaz müzik aletleri, gitar olabilir, ney olabilir, bambudan saksafon olabilir, çalmasan da dursun köşede görünsün. Önemli olan zaten çalman, okuman ya da bilgin değil ki  yarattığın izlenim. 

İmbd listesinde ki ilk yirmi filmi mutlaka izle, oradan bağlantılar kurmaya çalış hayatla. Bir de sürekli dillerden düşmeyen quentin tarantino, emir kusturica, david fincher, stanley kubrick, david cronenberg   falan takıl, zor değil hepsini izlemen bir haftanı alır. Tabi ki japon sineması Akira Kurosava, Kenji Mizoguchi, Takaşi Miike  pek bilinmeyen alandır nokta vuruşu yapılabilir,merak etme kimse sormaz senaristleri takip ediyormusun diye, sıkıştırmaz köşeye. Müzik; olmazsa olmaz müzik, ver kardeş gazı,  Angu, Teija Niku, Dragica Radosavljevic, Sting, Chet Baker .

Ve tabi ki özgürlük; sürekli özgürlükten bahset karşında ki ne göre ver ayarı gitsin; liberalizminde ki özgürlük, sosyalizmde ki özgürlük, anarşizm de ki özgürlük.  Aralarında ne fark var diye mi düşünüyorsun boş ver kardeş Izdırabınısikiyim Milk Port tam sana göre.

Izdırabınısikiyim içinde ne var diye sorar gibisin. Hiç.
Evet yanlış duymadın;  Hiç.
 Depresyonda olmanın “entelektüel”  olunmak izlemi verildiği bir ülkede neden içine bir şey  koyalım ki, ne koysak alacaksın, bunalım takılacaksın.
O nedenle güzel kardeşim 


“Bekleme yapmayalım


Hiç’ ini alan bunalıma doğru ilerlesin”

Şiirin orijinali facebookta…


 image source:  http://25.media.tumblr.com/tumblr_m0ucd7wfv51r8gskeo1_500.jpg

Devamını oku...

13 Eylül 2013

0 Aşk dediğin nedir ki?-2

Dedik ya sıkıcı konudur aşk, yazması da konuşması da sıkıcı. Küçük bir pazar yerinde “Bu herifi aldın mı?” sorusuyla afallamaktır bir nevi. “Karılar Pazarı”dır burası satıcıların tamamının müşterilerin ise  büyük çoğunluğunun kadınların oluştuğu, Bartın  köylerinde yetişen ürünlerin satıldığı pazar. “Bu herifi aldın mı” afallamasının arkasından “Sadece yangının mı?” sorusuyla da karşılaşırsın, çiçekli basmalı kadınlar iki soruyla; hiç çıkmadıkları büyük kentten Anadolu’ya, Anadolu kadınına, feminizme dair nutuk çekenlere hafif yollu ders veriyorlardır bir nevi. 

Pazarda basit bir peynir alış verişi yaparken,  genç bir satıcı kadının öfkeli bakışlarına da rastlayabilirsin, belki de  hafif yollu azarda yiyebilirsin. Hiç anlamadığın bu tepkinin kodları basittir aslında, genç kadının “görüştüğü”  gelmemiştir ve görememiştir o gün O'nu. Pazarda teorinin dışına çıkmıştır ve çıkmakla kalmayıp sana  nanik yapıyordur yaşam, kadının bakışları ezberinde olmayan bir iletişim ağının yol bilmeyen acemisi  olduğunu anlatmış; sebzelere dair ise “acaba organik mi?” sorusunu zihninin bir köşesinden kaydırıp çoktan uzaklaştırmıştır. 

Pazar alışverişinden sonra markete de uğramak isteyebilirsin, orta alt gelir grubuna hitap eden marketlere doludur pazarın çevresi. Zincir marketlerden bir tanesine girmek istersin fakat girmekte zorlanırsın. Ya L biçimde konumlanmış itilerek açılan iki kapı karşılar seni ya da itilerek açılan kapıdan sonra  bir turnike. İlk başta saçma gelir marketin bu uygulaması, "Basit sensörlü bir kapı niye koymamışlar" sorusunu sorarsın kendine. Cevap aslında tam da elinde tuttuğun pazar poşetlerinde gizlidir.  Kapıların konumu elinde poşetlerle girmemen için tasarlanmıştır, hem güvenlik maliyetini azaltıyordur firma hem de elin boş gezerek daha fazla ürün almanı sağlıyordur.  Marketin içinde dolaşırken; birbirine yakın, az hareket alanı bırakan raflardan hızlıca bir şeyler alıp çıkmak istersin ve kasanın arkasında ki geniş alan ve sensörlü kapı seni marketten olabildiğince hızlı çıkarmak için bekler. Hızla çık ki tüketim bandına yeni kurbanını koyabilsin devasa ağ. Pazardaki gibi sözlerle yaşanan afallama yoktur burada aslında söz de yoktur, mekanın tasarımcısı  konuşmasa da sana istediğini yaptırıyordur.

Ne pazar ne de market alış verişi yapmak yerine,   hep kitaplarda okuduğun 90-91  yürüyüşünün ilk başladığı noktalardan birine yani Amasra’ya gitmek ve orada tarihin içinde küçük bir çay molası vermek isteyebilirsin.  Amasra'ya giderken  arabanın üstünden geçtiği köprüyü yıkılmadan ayakta  tutanın tavuk yumurtasının akı olması  o anki bakışından uzağa düşebilir fakat ayağını bastığın toprağın yorgunluğunu arabadan iner inmez  hissedersin.  Sen bir isyanın izini ararken    “Lala Lala Çeşme-i Cihan Bu mu Ola?” cümlesi daha adımını atar atmaz karşılar seni, yöresel el oyması ürünlerin satıldığı Çekiciler Çarşısında adımlarken de başka bir  bir tuhaflık sezersin. Bir tuhaflık tarihin, el işinin içine dalmanı engelliyordur,  beğendiğin bir el oymasını incelemek için eline alırsın ve altında, köşesinde bir yerlerde  “ Made in China” yazar.  Geç kalmışındır hem de çok geç; belki bir eve girsen yaşlı bir teyzeden anılarını paylaşmasını isteyebilirsin, bu seferde çaldığın  kapı açılır açılmaz  karşında ki teyzeden “Hoş geldin, sefa getirdin, ne zaman geldin ne zaman gideceksin” ezgisini dinlersin, daha içeri davet edilmeden ne zaman gideceğinin sorulması garibine gider, pazarda yaşanılan afallamayı tersten yaşarsın.

Tuhaf bir bölgededir adımladığın yerler, en baştan kabul etmek gerekir.  Belki de kartpostallarda gördüğün ahşap evlerin içlerini görmek istersin. Ahşap evin romantizmini aramak için bir kapıyı tıklarsın, “Yeşilçam filmlerinde gördüğüm sıcaklık burada mı?” diye sorarsın. Sürekli yangın tehlikesinin korkusu sıcak yapar ortamı tabi ki, tahta kurularının nereden geldiği belli olmayan seslerin de ise  Paul Mauriat’dan  Le Peintre Des Etoiles dinleyebilirsin, iç gıcıklayıcı, kayboluşu, çöküşü hissettiren ezgiyi.  Ev sahibinden evin bakımının ve temizliğinin  ne kadar zor olduğuna dair haykırışları ise  şarkının olmayan sözlerine eşlik eder.

Aşk, en baştan dedik ya sıkıcı konuydu hani; bilmediğin bir iletişim ağının kodlarını çözmektir bir nevi, bu ağ hem zincir marketlerin üretimidir hem de tarihin ezgisi. Kitaplardakini ararsan taklitle karşılaşırsın, uzak diyarlarda üretilip ısıtılıp ısıtılıp sana satılanla. Eski filmlerde üretilen sıcaklığı arasan beyaz perdenin hiç  göstermediği ile karşılaşırsın ;kameranın bakışından uzağa düşen an'la. Bu nedenle Ey Sevgili arayıp arayıp yorma kendini Aşk dediğin nedir ki?
 image source:  http://modelleri.kadincasayfa.com/wp-content/uploads/Otantik-Tabure-Modelleri.jpg

Devamını oku...

9 Eylül 2013

0 Aşk dediğin nedir ki?


Üstüne yazılabilecek en sıkıcı konudur aşk.Sıkıcıdır çünkü anlatmak değil unutmaktır bir nevi; kendilikle uğraşan Foucault’u okurken “fuko muko hikaye” deyip uyuyan sevgilinin yanına sessizce uzanıp “Teşekkürler”  diyebilmektir.

Aşk; onun gideceğini değil tam aksine hiç gelmediğini bilerek ve bunu unutarak tutabilmektir bir eli ve Diogenes’in karşısında ki İskender’in konumuna hazırlamaktır
kendini. Çok dillense de az anlaşılır bu hikaye;  imparator karşısında ki köpeksinin “Gölge etme başka ihsan istemem ” cümlesi amma lafı koymuş gülümsemesi yaratsa ve  “engel çıkarma “ manasında anlaşılsa da farklıdır bu hikaye.  “Güneşimi engelleme”  cümlesi;  güneşin kanını taşıyan, aile kökenini güneşe dayandıran imparatora  “Sen piçsin”  “ne olduğun, nereden geldiğin belirsiz” demektir.  Diogenes’in  kelime oyunuyla yaptığı;  unutulanı bir anda dillendirmektir.  Aşk tam da bu piçleşmeye hazırlamaktır kendini, kendinde cisimleştiğine inandıklarının silinmesini beklemektir; Diogenes’in karşısında hükmünü bekleyen İskender gibi.  Piçleşmeye kadar hem kendinin hem de onun özel olduğunu düşünsen de; bir anda aslında hiç özel olmadığını sıradan ve yaşadıklarının öğrenilmiş olduğunu hatırlarsın.  Tam da bu nedenle aşk hatırlamaktır; -unutan ve hatırlayan bir ve aynı olmasa da- aşk; “vay be sistem bana da kakaladın  barları, kafeleri, sinemaları,  ertesi gün haplarını, prezervatifleri” demektir.

Yer değiştirmelerdir aşk; her haltta uyumlu hale gelebilmek için verilen savaş.  Aynı anda boşalabilmenin sevincini yaşayabilmek ve  sonrada alışmak O bedene. Gizemli noktaları  bulma arayışının yerini alan öğrenilmiş noktalar ve heyecanın, maceranın, fantezinin yerini alan “sanırım gene sevişmek zorundayım” bakışları.  Köşeye konulan porno koleksiyonun tekrar gün ışığı görmesi, mastürbasyonun çekiciliğinin tekrar keşfedilmesi, “benim bedenimi  benden iyi kimse tanıyamaz” isyanı. Dedik ya aşk hatırlamaktır bir nevi.

Üstüne yazılabilecek en sıkıcı konudur aşk. Sıkıcıdır çünkü  kendi tuzunu kendi  yüzüne sürmektir bir nevi. Rivayet odur ki; Fatih Sultan Mehmet’in cenazesinde, cenaze arabasını çeken atların gözlerine sürürmüştür ana maddesi tuz olan özel bir karışım. Amaç atları sürekli ağlatmaktır fakat tam kararında kullanılmalıdır; atları sürekli ağlatacak kadar ama atları acıdan zapt edilmeyecek duruma sokmayacak kadar. ”Ölen basit bir insan değil, ölen daha fazlası, bu nedenle; sadece biz kullar değil doğa ağlıyor” mesajıdır atın gözyaşıyla verilmek istenen, öleni, cenazeyi izleyenlerin gözünde kutsallaştırmaktır amaçlanan.  Tuzun etkisi sadece ata değildir, cenazeyi izleyen herkesedir,  at taşıyıcıdır sadece;  hem cenazenin  hem de bu kutsallaştırmanın taşıyıcısı. Tuzunu kendi yüze sürmektir  dedik ya aşk; akan gözyaşları haklılığın, haksızlığın  ya da üzüntünün ibaresi değildir; kutsamaktır fakat ne yaşanılanı ne de beraber yaşanılanı sadece kendini. Geriye kalan ise alınanların atılması, izlerin silinmesi, küçük bir cenaze töreni  ve her zaman köşede bekleyen temizlik malzemeleri.

Dedik ya sıkıcı konudur aşk; kendi narsis izdüşümünü yaratıp  -onda olmayan özellikleri de ona yükleyerek kutsanan seçicilikle -  onun bu, bu, bu  özelliğini seviyorum demektir.. Manavdan hıyar almaktan farkı yoktur aslında ve  bazıları da hıyarla patlıcanı yan yana görmek ister; açık ilişki ya da boynuzlamadır bu alışverişin tabiri. Bu alışveriş ise” onun fikirleri, bunun bedeni, şunun esprisi;  istediklerim o kadar büyük ve yüksek ki tek bir “O” cisimleştiremez bünyesinde tek bir “O” tatmin edemez beni “ demektir bir nevi.

Dedik ya aşk, “sıradan olduğunu” ,“ karşındakinin de sıradan olduğunu” unutmaktır bir nevi ve bir anda hatırlamaktır yaşanılanların, O’nun, kendinin, özel olmadığını.   Bu nedenle Ey sevgili; özel değilsin, güzel değilsin, zeki değilsin, yetenekli değilsin,  o, bu, şu, falan filan değilsin. Sıradansın; tıpkı benim gibi. O yüzden boşuna kasma kendini;  Aşk dediğin nedir ki?
 image source:  http://falanca.com/wp-content/uploads/ask-bir-cesit-suur-bozuklugudur-390x245.jpg
Devamını oku...

3 Eylül 2013

0 Bıyıkları Bademleştirme Enstitüsü


Bıyıkları bademleştirme enstitüsü burası; devletin gizemli mahzenlerinden birinde kurulmuş bilim yuvası. Çalışanların ve çalışmalara katılan gönüllülerin mahzen hakkında konuşmasının yasak olduğu, siz bilmeseniz de on senelik kısacık geçmişinde sayısız başarıya imza atılan harikalar diyarı. 

Gizemli mahzen dememin sebebi ise 53. bölge olarak bilinmesi; hani sizin hakkında olmadık senaryolar yazdığınız gizemli askeri üs. Askeri üs olarak lanse edilmesi içerisine düşecek bakışlardan saklanması kolaylaştırdı. Kabul ederseniz ki gizemli bir üs “mükemmel ülkemizin hangi üstün silahlara sahip olduğu” hakkında ki merakı üst seviyede tutar ve güçlü devletimizin gücü ve vatandaşlarımızın devletine bağlılığını daha da artırır. Enstitü kurucumuzun mükemmel zekasının ürünüdür bu algı yönetimi.

Enstitümüzün amacı ise bellidir, meslek gruplarına ve yüz şekillerine uygun kusursuz badem bıyığı bulmak. İlk çalışmalarımıza yüz şekilleri arasında ki ortak mantığı bularak, yüz şekillerini kategorize etmekle başladık. Üçgen yüz, yuvarlak yüz vb. Daha sonra daha da ayrıntıya girebildik; alnı açık yuvarlak yüz; çekik gözlü üçgen yüz gibi alt kategorileri ortaya çıkardık. Toplamda 56 alt gruba ayırarak yüz şekillerini gruplayabildik. Ünlü sikko deneylerine ise bu gruplamalar bittikten sonra başladık, sikko1 bizim dayanak noktamızdı. Sikko1’i kim tanımaz ki inanılmaz karizması ve babacan tavrıyla yeri göğü titreten komutan. Sikko1’in mükemmel uyumunu 56 grup içinde meslek ve mesleklerdeki statüsel farkları da gözeterek tutturmaya çalışıyoruz. 

İki senedir sikko657 deneylerini sürdürüyoruz. En zorlandığımız meslek grubu, çünkü hem kendi içinde bir çok kola ayrılıyor, hem de her kol kendi içinde hiyerarşiye sahip. Biraz itimatta gösteriyoruz sikko657'ye nede olsa bizimde içinde olduğumuz grup ve bugün ben ayrı bir heyecan duyuyorum. 

Sizin işiniz amma da kolaymış demeyin sakın, badem bıyıktır bu; yarısı vardır bıyığın yarısı ise jiletle alınmıştır ve yüze uyumlu hafif kavislidir. Bıyığın hem olan hem de jiletlenen kısmı hem geleneklerimize bağlı olduğumuzu hem de yeniliğe olan açık görüşümüzü anlatır. Kavis ise şemsiyeyi sembolize eder, dış mihraklara karşı göğsümüzü nasıl siper ettiğimizi. 

Enstitü birbiriyle uyum içinde çalışan üç ana bilim dalına ayrılmıştır. Bıyıkları Ölçme ve Uygun Bıyığı Yerleştirme Anabilim Dalı sadece sanallaşan yüzün üzerinde çalışır. Olabilecek en mükemmel bıyığı bilgisayar üzerinde defalarca test eder, aynı zamanda teorik bir bilim dalıdır yeni yaratılan bıyıkların içeriğini de doldurur . Badem Bıyığı Ölçme ve Değerlendirme Anabilim Dalı ise benim de içinde olduğum daldır. B.Ö.U.B.Y ‘den gelen modellemeleri deneklerimize uygularız ve deneklerin “doğal ortamlarında” yani evlerinde, işlerinde, çevresinde bulunan insanlardan alınan tepkilere göre uygun şekilde tekrar incelemeye tabi tutarız. Bu kısım karmaşıktır; deneklerimiz bize sonsuz bağlı oldukları için üzerlerinde bir ay kamera taşımaya gönüllü olurlar. Kamera verileri sürekli olarak ana bilgisayara aktarır, ana bilgisayarda ki yüz ölçme ve değerlendirme yazılımı ise deneğin karşılaştığı herkesin deneğe verdikleri tepkileri değerlendirerek bize yorumlayabileceğimiz veriler sunar. Badem bıyık modeli tarafımızdan onaylanınca üçüncü olarak Yayma ve İkna Etme Anabilim Dalına gider. Bu anabilim dalı medyayla içli dışlı olan anabilim dalıdır, amacı ise medya da yeni bıyık modelinin ön plana çıkartıldığı alanı açmak ve en etkili biçimde tanıtımını yaparak hitap ettiği meslek ve yüz kategorisinde olan erkeklerin kendiliğinden bu bıyık modelini kendilerine uygulamasını sağlamaktır. Örneği popüler bir dizinin en sevilen karakterin mesleği yeni bıyık modeline uygunsa bu karakter daha da ön plana çıkarılarak; ön plana çıkma ve bıyık ilişkisi izleyicilere sunulur. 

Bugün özel bir gün demiştim ya; bundan yaklaşık üç ay önce sikko657’nin 48. Grubunun üçüncü aşaması için merkeze gelirken; arabada dinlediğim müziğin tesiriyle midir bilinmez, arabayla yeni açılan bir inşaat çukuruna düştüm. Zorda olsa düşme sonucu alev alan arabadan kurtuldum fakat vücudumun büyük bir bölümü yanmıştı. Günlerimi basınçlı oda da geçirsem de yüzümün bir bölümü yanmasına rağmen bıyıklarımın sağlam çıkabilmesine seviyordum. Tedavi sürecinde enstitü içinde büyük bir tartışma da başlamış. Bana ve benim gibilere yönelik önceden düşünülmemiş bir kategori açılabilir mi açılamaz mı? Önceden planlanmamış yeni bir sikko yaratılabilir mi? Bir bölüm meslektaşım doğal ortamıma bırakılıp tepkilerin ölçülemeyeceğini savunurken, diğer arkadaşlarım ise yüzü yanmış olsa da olmasa da bir insanın badem bıyıklı olma hakkının elinden alınamayacağını savunmuş. Yayma bölümü ise dizilerde sürekli olarak yüzü yanmış bir adamı ön plana çıkarmanın çocukların ruhsal ve fiziksel gelişimi üzerinde olumsuz etki yaratabileceğini savunurken; tartışmalarda orta yol bulunmuş ve dizilerde ön plana çıkarmaktansa kamu spotu olarak lanse edilebileceği kararına varmışlar. 

Yakaladığım şansı düşünebiliyor musunuz hem tüm enstitünün metodolojisinin dışında bir çalışma alanını onlara sunabildim hem de bana özel bir badem bıyığı şansını yakaladım, üstüne üstük yeni bir sikko kategorisi açtım. Konsept belli alkolün tehlikelerini anlatan bir kamu spotu olacak ve “alkollü araba kullanmayın” mesajı verilecek. Gerçi kaza anında elimde alkol değil ayran vardı ama  dedim ya size bugün özel bir heyecanlıyım ve vatanıma milletime hizmet ettiğim için gururluyum. 

 image source:  http://beytar.com/notes/wp-content/uploads/2013/08/20130803-193950.jpg
Devamını oku...

30 Ağustos 2013

4 Anatomi-politik ve Gezi Resmi


Cennetin küçük bir prototipidir Sabbah’ın vadisi, gücün ve gücün etkisinin sadece sayılarla ölçülemeyeceğinin tarihin tozlu sayfalarında kalmış eski bir kanıtı. Korku, arzu ve masumiyet arasındaki geçişlerde saklıdır Sabbah’ın oyunu, oyunun bilinen silahı ise küçük bir bitki; haşhaş.  Kadın ve haşhaş, Haşhaşi’ye cenneti kısa bir süre de olsa yaşanabilir kılar. Bu kısa cennet molasını  sonsuz kılmak için ise gereken tek şey; cennetin kapısının anahtarını tutana mutlak itaattir , mutlak itaat sadece korkuyu değil aynı anda bu cennete geri dönüş arzusunu da barındırır. “Hazza giden yol hazdan önemlidir” görüşünün tersi söz konusudur burada; gidilen yol önemsizleşmektedir. Haşhaşi’nin gözünde mutlak geçiş hakkı kazanmak için gerçekleşecek ölüm ne aranılandır ne de son nokta, sadece bir adımdır.Cennetin anahtarını elinde tutan bir insanın sözlerini dinlemek yeterlidir cennete gidebilmek için, bu nedenle fazla okumaya gerek yoktur. Görev ne olursa olsun eğer görev emrini cennetin anahtarını elinde tutan veriyorsa o görev masumdur çünkü cennetin anahtarını elinde tutabildiğine göre o komutan masum bir komutandır. Hassan Sabbah cenneti kısa süreli de olsa görünür ve ulaşılabilir kılarak dolaylı yoldan kendi masumluğunu ve görevlerin masumluğunu tesis eder. Hassan Sabbah’ın gücü bu masumluktan da beslenir. Temelleri Sümerlerin yer altını ve gök yüzünü kapsayan mitolojisinde bulunan iki başlı hayvanın vücuda gelmiş halidir Sabbah, hem bu dünyayı görebilir hem de öte dünyayı.Haşhaşın etkisi vadideki hurilere ya da vadiyi kaplayan bitki örtüsüne dair değildir, haşhaşın etkisi Haşhaşi’nin algı dünyasınadır. Fakat burada küçük bir sorun vardır, haşhaşın etkisi Haşhaşi’nin geçmişinde bulunan korkuları ya da unutmak istediği olayları da patlatabilir ve Sabbah’ın Haşhaşi’yi içine sokmak istediği cennet Haşhaşi tarafından cehenneme dönüşebilir. Bu sorunu atlatmak için mutlaka Sabbah’ın taktikleri olduğunu ve Haşhaşi’nin algısı üzerinde haşhaşın da dışında Sabbah’ında yönlendirmesi olduğunu varsayabiliriz. Burada Sabbah salt cennetin göstericisi, anahtarın sahibi değil aynı zamanda cennetin kurucusu ve yönlendiricisidir. 

“Artırılmış Gerçeklik” tam da Hasan Sabbah’ın konumuna işaret eder; nesneyi değil nesnelerin algılanmasını değiştiren Artırılmış Gerçeklik, ürünü kullanan kullanıcıya farklı bir dünya açar. Bu açma da kullanılan araç ise Sabbah’ın haşhaşı değil bilgisayar tarafından üretilen ses ve görüntüdür. Burada gerçekliği değiştiren bilgisayardır ve bilgisayar bu değişikliği kodlamacılarının algoritmaları çerçevesinde gerçekleştirir. Artırılmış Gerçeklik ile artık masa sadece masa değildir, bilgisayar desteği sayesinde istenildiği anda bilgisayara karşı satranç oynanabilen bir oyun alanıdır ve ortada satranç takımı yoktur, satranç sadece artırılmış gerçekliği kullanıcının algılamasını sağlayan görüntüleme teknolojilerinde vardır. Sanal ve gerçeğin iç içe geçmişliği söz konusudur burada ve zihin her iki dünyayı da algılayabiliyordur, Artırılmış Gerçeklik ile iki başlı hayvan noktasına bu sefer son kullanıcı geçmiştir. 

Artırılmış Gerçeklik’in tam da iki başlı hayvan yaratma noktasını Adorno’nun kültür endüstrisi tartışmalarına atıfla; kültür endüstrisinin ürünlerinden etkilenen ve bu ürünleri değişime uğratarak geçmişini, anı’nı ya da tanık olduğu olayları ya da eleştirisini bu değiştirdiği ürünlerle anlatan fakat bu değişim sonucunda kar beklemeyen, kısacası ana güdülenmesi kar olmayan ve bu yarattığı eseri sanal ortamda dolaşıma sunan sanatçının konumu anlatabilmek içinde kullanabilir miyiz?

Öncelikle Adorno kültür endüstrisi terimini kullanırken endüstrinin sınırlarını çizerken kar beklentisini odak noktaya yerleştirmiştir ve burada endüstri ile ifade edilen ürünün dağıtımının rasyonelleşmesi ve malın standartlaşma sürecidir. Ayrıca  kültür endüstrisinin önemli  özelliklerinden birinin ise kendisinin tüketicilere değil tüketicileri kasıtlı olarak uydurması olduğunu vurgular. Foucault’un panapticon metaforuyla anlatılmak istenen nettir; Hayatın her noktasını iktidarın nesnesi haline gelirken,  iktidarın  “görünür” kılmak ve  göründüğü anın mahkum tarafından  bilinip bilinmemesinin   belirsizliği  nedeniyle “salt görünür olunduğu bilgisi” mahkum  eylemlerine yön verilir ve bu noktadan sonra mahkum için  görünmek önemsizdir  ana tuzak “görünür” olmaktır. Tamda görünür kılınma noktasında mahkumların hayatlarını kontrol etmeye yarayan bio-iktidar geliştirilmiştir ve anatomi-politik ile bio-politik iki anahtar kavram olarak karşımıza çıkar. Bio-politik nüfusa hedeflenmiş iken anatomi-politik bedene hedeflenmiştir. Bio-politik ile nüfus denetim altında tutulurken anatomi politikle beden denetim altında tutulur. Denetim altında tutma onu engelleme, baskı altına almaktan ziyade onu dönüştürmedir ve iktidarın üreticiliği bu noktada ortaya çıkar. Artırılmış Gerçeklik’i bu noktada farklı bir okumaya tabi tutabiliriz, kültür endüstrisi kitleleri nesneleştirmekle kalmayıp “kitlenin” algılanmasını da yönlendirmektedir,  aynı anda bedeni nesneleştirmekle kalmayıp  “bedenin” algılanmasını da yönlendirmektedir. Artırılmış Gerçeklik  ise örneğin karşınızda gördüğünüz koltuktan akan filmi izlemektir fakat sadece gözlüğe düşen koltuğun görüntüsü üzerine gözlük film ile bu görüntüyü birleştirmiştir. Koltuk sizin gözlükle ya da gözlüksüz algıladığınızdan daha fazlasıdır fakat bakışınız koltuğu hapseder bu salt görme noktası kültür endüstrisinin kitleye yaptığıdır, kitle kültür endüstrilerinin değiştirip yansıttığından  çok daha fazlasıydır . Artırılmış Gerçeklik  koltuk olarak hapsedilen ve algılanan nesnenin üzerine algoritmalar çerçevesinde üretilmiş görüntüyü giydirir ve nesne değişmese de nesnenin algısı ikinci defa değişir. Benzer etkiyi kültür endüstrilerinin ürünlerini değiştirerek tekrar dolaşıma sokan ve kar beklentisi içinde olmadığı için kültür endüstrisinden ayrılan sanatçıda yapar. Sanatçının endüstrinin ürünlerini değiştirirken kullandığı bakış ise Artırılmış Gerçeklik’i  arkasında yatan algoritma paraleldir.
     
Bu açıdan bakıldığında sanatçının bakışı, algoritma ve Hasan Sabbah’ın teknikleri aynı düzlemde okunabilir. Fakat burada sanatçı bu tekrar üretim sürecinde kültür endüstrisinin etkisinden ne kadar kurtulabilmiştir sorusu karşımıza çıkar. Sanatçının ürünü değiştirmesi ve kültür endüstrisinin ürünlerden kar noktasında ayrılması endüstrinin nesneyi algılama noktasındaki etkilerinden sanatçının sıyrıldığı anlamına mı gelir? Bu sorunun cevabını ise Gezi sürecinde ve sonrasında üretilen ve dağıtıma sokulan ve kar amacı gütmeyen amacı direnişe destek olmak ve direnişin sanatçı üzerinde yarattığı etkiyi yansıtmak olan eserlerde arayabiliriz.

(Kültür endüstrisinde sıkça kullanılan
 orantısız beden -masumiyet örneği)                                     (Kültür endüstrisinde sıkça kullanılan
                                                                                                   orantısız beden- komedi örneği) 



                                                                         
 (Kültür endüstrisinde sıkça kullanılan
 orantılı  beden  güç ve haz örneği)
      
Gezide kullanılan “zıplamak selüloitlere iyi gelir” “ direniş zayıflatır” “biber gazı cildi güzelleştirir” sloganları kültür endüstrisinin görünür ve ulaşılabilir kıldığıanatomi-politik’e tepki olarak okumak mümkündür. Kültür endüstrisi ürünlerinde bedenin zayıf, deformesiz ,kaslı, orantılı hatlı yönlendirmesi salt beyaz yakalı bedeninin değil, makbul vatandaşın izdüşümüdür ve sürekli ekrana düşerek görünür kılınması bedeni salt tüketim nesnesine indirgemek değil “makbül bedenin” anatomi-politiğidir. Bedenin bu algısından farklı olarak özellikle Japon Mangalarında etkisiyle üretilen ve dolaşıma sokulan fakat direniş öğesi olarak okuyamayacağımız daha çok “komedi” ya da “korku” unsurunu artırmak için kullanılan orantısız bedende bulunur. Orantılı beden arzu, güç iken orantısız beden korkulan ya da gülünen bedendir. Orantısız beden içerdiği komedi öğelerinden ve orantılı bedende olduğu gibi arzulanan ve ulaşılmak için rekabet halinde olunan beden olmadığı için  aynı zamanda masumiyeti de içerir.
Komedi, korku ve masumiyet unsuru olarak kullanılan orantısızlık ve güç, etki, haz unsuru olarak kullanılan orantılı beden kültür endüstrisiyle dolaşan anatomi-politik’in yansımalarıdır. Bu “orantılı olma” ve “orantısız olma” ve günümüzün “makbül beden” görüntüsünün ve buna tepkinin gezi sonrasında ve gezi sürecinde dolaşıma sokulan ve amacı direnişe destek olmak ya da direnişin sanatçının zihninde yaratığı etkiyi yansıtmak olan eserlere artık odaklanabiliriz.


(Gezi resminde  üretilen orantılı beden-güç-haz örnekleri)


                                              



















                                                                           









































                                                                      
















  






 (Gezi resminde  üretilen  orantısız beden -masumiyet örnekleri)


































































(Gezi resminde  üretilen  orantısız beden-Korku örnekleri)





















Tüm resimleri tek tek inceleyecek kadar alana sahip olmadığımızdan dolayı birkaç tanesini analize tabi tutabiliriz.Örneğin kitap okuyan direnişçi imgesi Gezi sırasında ve sonrasında tekrar tekrar dolaşıma sokulmuştur.Gücü’nü kültürden alan bu imge’de "IQ’izm ve diplomacılık" olarak tanımlanan ve modern elitist eğitim anlayışının fırsat yaratma ya da fırsatlara ulaşma noktasında denklik ilizyonuyla ürettiği ve meşrulaştırdığı eşitsizliğin “direnişçi” tarafından baskıya uğrayan  bedeni koruyan "en meşru simge" haline dönüştürülmektedir. Benzer "en meşru simge" bayrak imgesinde görülebilir.Bayrak simgesinin kullanılmasında bayrak herhangi bir sokak dövüşü konseptine sahip bilgisayar oyununda kullanılan silahın yerine geçmektedir. Burada bayrak bedeni koruyanın bir adım ötesine geçerek dövüşçünün elinde diğerini alt etmekte kullanılan silah olması bakımından bayrağa simgesel gücünü veren kaynakların dövüşçü istediği zaman sömürebileceğinin ve bu mantığın ürediği ve ürettirdiği eşitsizliği meşrulaştırma noktasına gitmektedir. Gezi olaylarını salt çevreciliğe indirgeyen ve bunu genel profil olarak gören yeşili hem koruyan hem de deniz gözlüğünün biber gazının etkilerinden koruması gibi bedeni koruyan olarak imgeleştirilen bakıştaki gibi tek başınalık ve ülkeyi “sen” mi kurtaracaksın sorusuna yanıt olarak verilen “ben” yanıtı ile zihnindeki doğruyu tek doğru sanan ve diyaloğa kapatan modern özne’nin kısa bir özeti gibidir.

Sanatçıların söylemek istedikleri tam olarak söylediklerimizin tersidir fakat kültür endüstrisinin yayımcısı olduğu beden ve bu bedenin kullanış özellikleri ile tam da söylemek istediklerinin tersine kendileri düşmekte ve  bunu yaymaktadırlar. Burada sanatçının konumu iki başlı hayvandır çünkü her ne kadar iki başlı da olsa farklı noktaları gördüğünü iddia etse de hayvan, bedeni tektir. O beden bir yere hapistir ve birilerinin hapishanesidir.

Adorno'nun kültür endüstrisi hakkındaki makalesine buradan
Yazı için  alıntılanan gezi resimlerine  ve daha fazlasına ise  buradan ulaşabilirsiniz. 
Devamını oku...
SST Atölye