Prometheus etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Prometheus etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Eylül 2014

1 Bir İmkan Olarak Kumsal

O gün Dolmabahçe’den Beşiktaş'a yürürken yarısı direnişçiler diğer yarısı da asfalt yapmak için belediye işçileri tarafından sökülmüş kaldırım taşlarının altında kum olduğunu gördüm. 68 Fransa’sının “Kaldırımların altında kumsal var” sloganı yalnızca kulağa hoş gelen bir söz, veya anlamlardan anlam beğeneceğimiz bir metafor değilmiş meğer bas baya kaldırım taşlarının altında kumsal varmış.* 

Kentin, betonun ortasında bir kumsal… Ne kadar gerçeküstü, ne kadar acayip bir durum diye düşündüm. Sonra düşünce dünyamda bir adım geri atıp kendi kendime neden bu kadar şaşırdığımı sordum. Sonuçta günümüz "korunaklı sitelerinde" hepimize çiftlik hayatı, boğaz keyfi, köy doğallığı, mahalle sıcaklığı falan vaat edebiliyorlardı. Şehrin içinde kumsal olmasına da bu kadar şaşırmamam gerekirdi. Ama Dolmabahçe Sarayı’nın karşısındaki bu kumsal, o sitelerin, Aquaparkların aksine herkese açıktı. Ayrıca bu kumsalı biz yapmış, bir şekilde biz istemiştik. Başkaları yapıp bize sunmamıştı. Bir de ne olursa olsun, kaldırımların altında gerçekten kum vardı yani bu şairane ruhlu bir 68’linin hayal dünyasından kopup gelmiş bir aforizma değildi. Kaldırım taşlarının altına bakmaya cesaret edebilmiş herkesin deneyimlediği bir olguydu. Yani tıpkı halının altında toz olması, ayranın içinde yoğurt ve su olması gibi bir şeydi. 

Ardından şaşırma meselesini bir kenara bırakıp, kumsalın ne olduğunu düşünmeye başladım: 

Kumsal nedir? Mekân. Nasıl bir mekân? Ortak duyu ve egemen sosyolojinin klişe sınıflandırması olarak kent (modern yaşam) ve kırsal (pre-modern yaşam) alan geldi aklıma… İkisine de pek benzemiyordu. 

Kumsal bir imkânı, bugüne kadar tadını ara sıra aldığımız, kısmen sezebildiğimiz ve hiçbir zaman ne olduğunu tam olarak bilemediğimiz bir mekânsallık -ve dolayısıyla yaşam biçimi- olanağıydı. Bir kere, zamansallığı kentinkinden oldukça farklıydı: Kent koşuşturma, yetişme ve gecikmeyle akarken, kumsalda yatılır, kitap okunur, gölgede sohbet edilirdi. Kentte kol saatlerimize bakarken, kumsalda güneş zamanın göstereni olur. Muhtemelen bu nedenle de kumsalda çekilen uyku kol saatlerimiz için 20 dakika iken, bizim için 2 saattir. Yaşama ritmini verenler de yine saniyelerin tiktakları değil, dalga sesleridir. 

Şehirde biriktirirsin, biriktirmek istersin, biriktirmeye gayret edersin ama kumsalda hiçbir şey birikmez. Her şeyin garip bir uçuculuğu vardır: kumdan yaptığın kale ertesi sabah orada olmayacaktır, kuma yazdığın yazıyı ya dalga ya rüzgâr alıp götürecektir. Sen onları kalıcı olsun, yatırım olsun, ileride çoluğa çocuğa kalsın diye yapmazsın. Yapmış olmak için, beraber vakit geçirmek için, eğlenmek için yaparsın. Bu aynı zamanda toplumsal örgütlenmenin temel taşlarından mirasın kumsalda yavaş yavaş eriyeceğinin habercisidir. Ardından aile çökecek, genel ahlak buharlaşacaktır muhtemelen. Ama yerine ne geleceği, nasıl geleceği hala meçhuldür. Meçhul olduğu için, henüz belirlenmemiş olandır. Henüz belirlenmediği için de nasıl istersek öyle olabilecek olandır. 

Yalnızca davranışlarımızı ve düşüncelerimizi değil, düşünme biçimlerimizi de belirleme gayretinde olan bu sistemin içinde kumsal, sistem ve ondan nemalanan aktörler ne kadar güçlü olursa olsun, “hala her şey kaybedilmiş değil, hala başka olan bir yaşam biçimi düşleyebilir ve onu gerçekleştirmek için mücadele edebiliriz” diye bağırır. Dolayısıyla “yapçak bir şey yok”ların, “işin fıtratında var”ların, “kısmet, nasip”lerin, “başa gelen çekilir”lerin ülkesinde kumsal candır. Tıpkı haziran direnişinin, toplumun her noktasına nüfus etmiş siyasi sinizme büyük bir darbe vurup, mümkün değil denilen birçok şeyin mümkün olabildiğini göstermesi gibi...

* Kaldırım üzerine yapılan sosyolojik tartışmalara giriş niteliği taşıyan F.Sarotti’nin “Kaldırım Sosyolojisi” isimli makalesine buradan ulaşabilirsiniz.



image source: http://www.glaudinet.org/wp-content/uploads/2010/07/souslespaveslaplage-72dpi.jpg
Devamını oku...

10 Ekim 2012

0 Kuyruğudiktutan

"Başarısızlık, en büyük modern tabusu. Başarıya ulaşma reçeteleriyle dolu olan popüler kitaplar, başarısızlıkla baş etme konusunda büyük ölçüde sessiz. Kişinin başarısızlıkla yüzleşmesi ve başarısızlığa yaşam öyküsünde yer vermesi meselesi, bizi için için kemiren, ama başkalarıyla nadiren tartıştığımız bir konu. Bunu yapmak yerine klişelere sığınıyoruz: Yoksulların haklarını savunan kesimler bile, ‘Başarısız oldum’ sözündeki yakınmayı gidermek için, ‘Hayır, başarısız olmadın; sen bir kurbansın’ gibi sözde rahatlatıcı bir karşılık veriyor. Açık açık konuşmaktan korktuğumuz her konuda olduğu gibi, bu durum da, içimizdeki obsesyonu ve utancı daha da şiddetlendiriyor. Kişinin zihninde yankılanan ‘yeterince iyi değilim’ düşüncesiyle değişmeden kalıyor."
Richard Sennett, Karakter Aşınması.

Hepimiz, en azından hemen hemen hepimiz sosyal ilişkilerimizde façayı bozmamaya, karızmayı çizdirmemeye gayret ederiz. Bize bugüne kadar yaşam kuyruğu dik tutmak için ne olduğumuzun veya ne olmakta olduğumuzun değil nasıl göründüğümüzün önemli olduğunu öğretmiştir. O yüzden birçok yerde kendimizi tanıtma / pazarlama faaliyetlerine girişiriz. Yani olduğumuz -düzelltiyorum olmakta olduğumuz- gibi değil başka türlü görünmeye, düşündüğümüzü veya inandığımızı söylemek yerine “mış” gibi yapmaya kalkarız. 

Üç aşağı beş yukarı herkesin maruz kaldığı bu durumla mücadelede bazılarımız kendine "yakınlar" seçer ve yakınlarla geçirdiği vakitte bu tanıtım/pazarlama işini bir kenara bırakır. Bazıları sadece yabancılarla konuşur. Bazılarıysa Kuyruğudiktutan gibi oynadığı oyuna kendini fena kaptırır.

Kuyruğudiktutan’a nasıl olduğunu sorduğunuz da hiç bir zaman bok gibiyim, çok kötüyüm diye bir yanıt alamazsınız. O her daim iyidir, ara sıra ufak tefek sorunları olur ama atlatılamayacak üzerinden gelinemeyecek şeyler değildir. Bir çok konu da iyidir. Bunlardan biri mütevazılık da olabilir. Dört dörtlük değildir. Çünkü bilir ki, kimse dört dörtlük değildir ama yine iyidir. Mutlu olmayabilir ama mutsuz kesinlikle değildir. Olsa olsa bu aralar halinden pek memnun değildir. Hep ölçülüdür, sinirinden kudurmaz, orta yerde ağlamaz. Kolay kolay yaptığı bir şey yüzünden pişman olmaz hatta pişman olmaz. Biraz önce de söylediğim gibi aslında bu bir imaj çalışmasıdır. Zaaflarından, zayıflıklarından, başarısızlıklarından  bahsetmek, kişiyi karşısındakine göre daha kırılgan daha güçsüz bir konuma iter. İşte onun tahammül edemediği konum da budur. Her zaman her yerde güçlü görünmeye, zaaflarını, komplekslerini çaktırmamaya gayret eder. Bütün acılarını, dertlerini kendisiyle paylaşır. Bu yüzden de -çok klişe olacak ama- Kuyruğudiktutanın çevresi ne kadar kalabalık olursa olsun o yalnızdır. Kurduğu her yakınlaşma bir ezen, ezilen ilişkisine dönüşebilir ve onun ezilen olmaya hiç niyeti yoktur. O halde ne gerek vardır, sırlarını, acılarını, dertlerini, sapkınlıklarını, başarısızlıklarını başkalarıyla paylaşmaya, boşu boşuna onların eline koz vermeye.

Kuyruğudiktutan’ın oynadığı bu oyun onu yalnızlaştırmış olsa da avunacak pek çok şeye sahiptir. Bir kere oynadığı bu oyunda kazandığı ustalık onu iş hayatında da, sevgili hayatında da "başarıya" götürür çünkü o ne olursa olsun güçlü görünür ve  insanlar –en azından günümüzde- gücü sever. Güçlünün yanında olmak, onları da güçlü yapar adeta. Hem kim ister ki, sıkıcı ve boktan hayatlarımızı dertleriyle sıkacak birini, bize "her şeyin yolunda" olduğunu hissettirecek, sıkmayacak eğlendirecek; üzmeyecek güldürecek birileri lazımdır. 

Sonuç olarak Kuyruğudiktutan'ın tüm ilişkileri belli bir sınır, hatta yüzey üstünde gerçekleşir. Sağa, sola; ileri, geri haraket eder. Ama hiç bir zaman aşağı ve yukarı haraket etmez. Kurduğu ilişkilerde yaşadığı bu derinlik kaybı, Kuyruğudiktutan’ın benliğine derin yaralar açar mı bilmem ama bana öyle geliyor ki içinde bulunduğumuz devir Kuyruğudiktutanın devridir.
Devamını oku...

27 Mart 2012

1 Darısı Nietzsche'nin Başına

“Kısmet ise gelir Hint'ten, Yemen'den, kısmet değilse ne gelir elden?”
Anonim

“Beni öldürmeyen her şey beni güçlendirir” diye buyurmuş Nietzsche.  Koskoca Nietzsche’nin sözüne söz söylemeyeceğiz elbette.  Burada ele alacağımız mesele  “beni öldürmeyen herşey beni güçlendirir”  sözünün gündelik yaşamlarımızdaki kullanımı, hizmet ettiği işlev ve bu bağlamdaki anlamı olacaktır. Öncelikle günümüzde bu sözün daha çok “seni öldürmeyen şey seni güçlendirir” olarak kullanılmakta olduğunu belirtmekte fayda var. Nietzsche bu cümleyi genel kullanımın aksine birinci tekil şahısta kurarak kendini aklamış yani bir nevi “beni güçlendirir ama sizi bilemem” demiş oluyor, beri yandan da bir başka önemli aforizmasinin “bu dahil bütün genellemeler yanlıştır” sözünün kısmi de olsa hakkını vermiş oluyor.*

Konunun özünden daha fazla sapmadan “seni öldürmeyen şey seni güçlendirir” mottosunun ne anlama geldiğini irdelemeye girişelim: bazı durumlar vardır, kişi ne diyeceğini bilemese de kendini bir şey söylemeye mecbur hisseder. Bu sırada söylenen şey ne kadar yuvarlak, ne kadar etliye sütlüye dokunmazsa o kadar kolay ve o kadar sıklıkla dillerden kulaklara doğru süzülür ve kulaklar tarafından hazmedilir. “Seni öldürmeyen şey seni güçlendirir” mottosu da işte tam böyle anlarda kullanılır. Karşıdaki kişinin başına hoş olmayan bir durum gelmiştir, yapacak bir şey yoktur, bu durumda söylenecek sözler üç aşağı beş yukarı bellidir: “Her işte bir hayır vardır hocam”, “kısmet”, “nasipse olur”. İşte bu sözlerle seni öldürmeyen şey güçlendirir mottosu aynı işleve sahiptir. Karşıdaki insanı telkin eder, söyleyeni söyleyecek bir şeyi yokken söylemiş gibi göstererek kurtarır.

Aynı zamanda bu sözlerin hepsi ilerlemeci bir zihniyete işaret eder. Her işte bir hayır varsa dünya veya kişisel olarak sen hep iyi olana, hayırlı olana doğru ilerlemektesinizdir. Hatta ilerlemekten başka şansınız yok demektir. Aynı şekilde beni öldürmeyen beni daha güçlü yapıyorsa bu demektir ki ölmediğim müddetçe güçleniyor, daha güçlü bir birey oluyorum. Dolayısıyla “her işte bir hayır vardır” ile “seni öldürmeyen şey seni güçlendirir” cümleleri iletişimsel anlamda aynı mesajı verirler fakat bu mesajlar farklı bağlamlar içinde varolurlar. Biri diğerine göre kulağa daha seküler, duruma göre daha “entel”, daha “cihangir” gelir. Bayramlarda ilki, barlarda ikincisi daha sık kullanılır. İkisi de doğru zamanlarda kullanılırsa hayat kurtarabilir. Yine de allah kimseyi bu lafları kullanmaya mecbur etmesin. Zira çok kullanımı her bünyede sası bir tat bırakır.

Not: Bir barın sifonuna Deleuze’den alıntı yapan arkadaşa ve bunun üzerine sorduğu soruyla bu yazıya ilham veren Felix Sarotti’ye teşekkürü bir borç bilirim.



* Tabi bir de meselenin sözü birinci tekil şahıstan alıp ikinci tekil şahısa adapte etme boyutu var. Bunu yapan hangi bilinçli varlıksa, ona kendini kimle bir tuttuğunu bir daha düşünmesini öneriyorum.
Devamını oku...

18 Aralık 2010

4 Sosyal Bilimlerde Bir Anahtar Kavram Olarak Ev

“What you choose to call hell, he calls home”
Colonel Trautman by David Morrell, Rambo: First Blood Part II

Ev nedir? 4 duvar, bir tavan ve bir kapı. Bu basit üç bileşen ilk başta sınır çizmeye yarar. Çizilen bu sınırla birlikte önce yağmur, kar gibi doğal fenomenlerin, ardından da bizim dışımızdaki sosyal evrenin bize olan etkisi kısıtlanır. Bundan böyle kapıyı çalmadan kimse «bizim» alanımıza giremez. Peki biz kapıdan içeri kimi alırız? Bize benzeyeni, tanıdığımızı veya tanıdığımızı sandığımızı. Peki kimi almayız? Bize benzemeyeni, bizi korkutanı kısacası Öteki’yi ve Yabancı’yı. Bu bağlamda ev, Öteki’yle bizim aramızdaki sınırdır. Ayrıca ev, modern popolarımızdan uydurduğumuz bir ayrım olarak, özel alanın başladığı kamusal alanın ise son bulduğu yerdir. Ev çizdiği sınırlarla bize “minimum sürpriz, maksimum güven” vaat eder. İşte bu yüzden ev, sosyal ve politik bağlamda tarafsız bir alan olamaz. O bizi ne kadar güvende hissettirir, yabancı ve ötekiyle olan etkileşimimizi ne denli azaltırsa, bizde o denli tutuculaşırız. Evden çıkmadıkça, dışarıdan daha fazla korkar, dışarıdan daha fazla korktukça da evden daha az çıkarız. Ucuz ama etkili bir sarmaldır bu, aynı zamanda korku ve tutuculuk ilişkisini anlamak için de iyi bir örnek.

Ev bu sınırları çizerken, meşruiyetini koruma iddiasından alır. Fakat “koruma” kelimesini duydun mu korkmak gerekir kanımca, çünkü tarih bize koruma iddiasında olanların, neyi kimin adına koruduklarını birçok kez gösterdi: kadınları koruyan erkekler, tanrının gazabından koruyan dini kurumlar, paramızın hem değerini hem de kendini koruyan bankalar, üniversitelerimizi koruyan güvenlikler ve polisler gibi. İşte evin koruma iddiası da böyle bir koruma iddiasıdır. O korudukça biz kendimizi korunmaya muhtaç ve bağımlı hissederiz. Ötekini tanımadığımız için stereotiplere tutunur, dışarıyı bilmediğimiz için mukayese yeteneğimizi kaybeder ve elimizde olanın en değerli, en önemli olduğunu zannederiz.

Ev aynı zamanda alışkanlıkların hüküm sürdüğü bir yerdir. Orada varolan alışkanlıklarımız pekişir ve yenileri eklenir. Herkes evinde kendi çapında bir lüks anlayışı ve ritüeli geliştirir ve o ritüellere bağlanır. Arkasından da şöyle cümleler etmeye başlar: “Abi sıvı sabun olmadan ellerimi yıkıyamıyorum o yüzden Ahmet’lerde kalmayalım bugün”, “Sibel’in ev güneş görmüyor”, “İsmet'lerde klima yok, biz en iyisi evden çıkmayalım”. Sonuç olarak kişi alıştıkça evde kalır, evde kaldıkça Öteki’den korkar, korktukça da tutuculaşır ve tutuculaştıkça da evde kalır...
Devamını oku...

26 Temmuz 2010

4 Monşer Deyip Geçme O da Erkek!

Öncelikle haddimi aşan iki konu -dil ve Türkiye’de kadın olmak- üzerine atıp tutacağım için tüm sst takipçilerinden özür dilerim.

Erkeklik, bir zihniyet olarak ülkemin her yerini, çatlak bile bırakmayacak şekilde kaplamışken, dili bu zihniyetten mahrum bıraktığını iddia etmek şüphesiz aptallık olur. Türkçe, toplumu gibi eril bir dildir ve her kullanıldığında bu zihniyeti hem meşrulaştırır hem de yeniden üretir. Bu bağlamda benim iddiam şudur: Türkçe sosyal sonuçları bakımından kadınlar için çoğu batı Avrupa diline oranla daha büyük bir imkân taşır. Fakat bu imkân zihniyetin veya ataerkil düzenin aşılması yönünde değil, kadının, erkeklik dünyasında görece de olsa bir güç kazanmasına, başka bir deyişle kendi yerini genişletmesi yönünde bir imkândır.

Tüm şu pek şahane, pek yaratıcı küfürlerimizin ataerkilliği göz önüne alındığında bu iddiaya karşılık «hadi lan ordan» denmesi pek olasıdır. Ama ben meseleyi biraz daha geriden alacağım: Türkçenin yapı taşlarından. Bildiğiniz gibi Türkçede «She» ve «He»’yi karşılayacak tek kelime vardır o da «o» dur. Bu «o», çoğu zaman söylemeye bile gerek duyulmaz, gizli özne olur. Benim derdimde bu gizliliktir esasen.

Fransızcadaysa mesele «she» ve «he» ayrımıyla bitmez. Üstüne birde bahsedilen kişinin cinsiyetine göre onu niteleyen sıfatların ve adların sonuna kimi zaman bir adet «e» getirilir, kimi zaman da tamamıyla farklı bir hal alır. Bu «e» de kendinden önce gelen harfin düzgün bir şekilde telaffuz edilmesini gerektirir. Örnek veriyorum: étudiant / étudiante. İlkini etüdian diğerini etüdiant diye okumak icap eder. Dolayısıyla hem sözlü olarak hem de yazı da birinden bahsederken onun cinsiyetini açığa çıkarmadan konuşmak pek bi zor, pek bi çetrefildir.* Konuyu başlığa, başlığı da konuya bağlayabilmek için bir örnek daha verecek olursam, «Monşer» yalnızca erkekler için kullanılabilir ve de «benim sevgili…» anlamına gelir. İlla bir kadına bu şekilde seslenmek istiyorsak o zaman da «maşeri» dememiz gerekir.

Fakat Türkçede bu cinsiyet hallerini açığa çıkarmamak daha kolaydır.

-Naptın bugün kızım?
-Liseden bir arkadaşla sinemaya gittik babacığım.
-Eve gelmeyecek misin kızım?
-Bugün arkadaşlarda kalsam olmaz mı anneciğim?

Şüphesiz, bu «bi arkadaş» söylemi çok uzun sure idare edemez. Hakiki yalanlar söylemek gerekir. O arkadaşların ismini vermek gerekir. Ancak yine de Türkçenin bu yuvarlaklığının kısmi olumlu sonuçları olur: Aileyle konuşurken bir anlık dikkatsizliğe kurban gitme, falso verme ihtimalinde kayda değer bir düşüş ve üçüncü tekil şahıslardan bahsedildiğinde, yalan söylememiş olmanın verdiği rahatlık.

Bir Fransız için düşündüğümüzdeyse durum tersine işler. Fakat bu tip kolpalara oradaki kadınların ihtiyacı yoktur. Çünkü -genelde- babaları ve çevreleri kızlarının sevişip sevişmediğine, erkek arkadaşlarıyla birlikte yaşayıp yaşamadıklarına vs. karışmamaktadır. Dolayısıyla Türkçenin, Türkiye’deki kadınlara belli bir güçlenme stratejisi geliştirmek için imkân sağlaması Türkçenin klasının değil, ancak Türkiye’deki ataerkilliğin ne kadar vahim bir boyutta olduğunun göstergesi olabilir.

*Şimdi aklıma geldi, acaba bu çetre-fil, sinefil ve filozof örneklerinde olduğu gibi çetre’yi seven anlamında olabilir mi?
Devamını oku...

13 Temmuz 2010

0 Bir Filozof Hikâyesi II

Çok sevgili dostumuz Dr. Heimat Lose’un Georg’u anlattığı bu hikâye şüphesiz çok önemlidir. Fakat Georg’la yaşadığımız şu küçük ama anlamlı olay dikkate alınmadıkça eksik kalacak, dolayısıyla Para Felsefesi’ne giden yol tam anlamıyla aydınlanmayacaktır.

1906’nın ilk aylarıydı. Sisli bir Berlin sabahına uyanmıştım. Havada her zamanki gibi çiğ ve is kokusu vardı. Saate baktım, 12 civarıydı. Hemen kalktım, üzerime Dr. Heimat Lose’dan hacıladığım, buralarda türkbezi denilen, ama esası shilebezy olan Simmel yaka gömleği giyip, altıma da bir kot çekip, kendimi dışarı attım. Yolda taze käse brötchenlarıyla ünlü pastaneden iki käse brötchen kapıp, Georg’la buluşma mekânımıza vardım. Geldiğimde Georg çoktan gelmiş, Daily Berlin News’ini okumaktaydı.

“Hacı naber?” diye olaya girdim. Georg “ne olsun hocam” diye karşılık verdi, ama ben bir şeylerin ters gittiğini o an sezmiştim. Hayrola dememe kalmadan Daily Berlin News’den bir fotoğrafı işaret etti. Fotoğrafta, üzerinde “Berlin Berlinlilerindir” yazan bir sinagog duvarı vardı. Bu yazıyı yazan kişiler, tam olarak okunmuyordu ama sanırım imza niyetine DTO veya DBO gibi bir şey de eklemişlerdi duvara. Fotoğraftan başımı kaldırdığımda Georg’un gözünden bir yaş döküldüğünü fark ettim. Orada uyandım duruma: Ayrımcılık, teorik bir bağlamda ve epistemik cemaatlerde popüler bir konu değildi belki, ama Dr. Heimat Lose’un iddiasının aksine pratik etki ve sonuçları bakımından her daim mevcuttu. Georg dışarıya çaktırmasa da, maruz kaldığı ayrımcılığı bugüne kadar hep içine atmıştı. Sonunda “ne bu abi, 20. yüzyıla geldik, adamlar bi kaç seneye teleport aletini bulacaklar, bizimkiler hala sen yahudisin, sen romansın şöyle böyle diyor” diye patladı. Ben de “abi haklısın tabii sınıf mücadelesi falan filan derken bunları hep atlıyoruz” dedim. Georg büyük ihtimal bu sözleri samimiyetle söyleyip söylemediğimden emin olamadı. Hemen konuyu değiştirdi.

Ardından bildiğiniz gibi Georg’un başına bir kapkaç olayı geldi. Bu olayla birlikte para üzerine düşünmeye başlayan Georg, parayı yalnızca insanların yabancılaşmasına neden olan soğuk ve ruhsuz bir fenomen olarak değil, aynı zamanda bir imkân olarak gördü. Çünkü para karşısında öznel ve nitel aidiyetlerin bir anlamı kalmıyordu. Para bir bakıma katolikle yahudiyi eşitliyor ve bu türden bir ayrımcılığa müsaade etmiyordu.

Görüldüğü üzere, Georg’a bu büyük eseri yazdıran yalnızca bir kapkaç olayı değildi. Georg’un ayrımcılıktan çektiklerine karşılık, kapkaç travmasıyla kendini görünür kılan para idesi, çektiklerinin nedenleri, sonuçları ve bunları aşma imkânını bulmasını sağlayacak bir anahtara dönüştü. Böylece Simmel’in kendine özgü diyalektiği, Para Felsefesi eserini meydana getiren saiklerde, kendini bir kez daha göstermiş oldu.
Devamını oku...

7 Nisan 2010

3 Acabacılık nedir?

Acabacılık, illetlerin illeti bir hastalıktır. "Acaba" bir şüphe formudur. Ancak genelde olumlu olan şüphenin, en olumsuz formu budur. Diğer şüpheciliklerden acabacılığı ayıran temel nitelik acaba sorusuna içkin olan kuruntu, pişmanlık ve yoğun miktarda kaygıdır. Bu kaygılarda öyle felsefi, çocuksu, saf meraklardan doğan kaygılar değildir, bildiğin modern hayatın modern kaygılarıdır.

Bakınız:
...acaba
• ...acaba astarı yüzünden pahalıya mı gelir? (modern insanla standart gelen anlamsız tüketimini meşrulaştırma gayreti)
• ...acaba herşeyi bırakıp güneye mi yerleşsem? (dünyayı değiştirmeden dünyasını değiştirebileceğini sanan modern insan)
• ...acaba yeni bir müzik aletine mi başlasam? (mesnetsiz, suni hevesler. "tüketmek için tüketmek")
• ...acaba ayıp mı oldu? (modern asosyal bireyin beyhude ahlak arayışları)
• ...acaba ocağı söndürmüş müydüm?
• ...acaba geri mi dönsem? (çok geç!)

Bilince "acaba" sorusu çoğunlukla spontane bir şekilde gelir fakat spontane bir şekilde gitmez. İrrefleksif bilinçten, usulca refleksif bilince süzülür ve bu süzülme sırasında 'acaba'dan 'keşke'ye doğru evrilir. Ve her keşke bilinçten bünyeye bir pişmanlık olarak dağılır. Bu durumun doğal sonucu kişi kendine güvensiz ve itaatkar olur. Her acaba, onaylayacak ya da reddedecek, kısacası kesin bir cevap verecek bir otoriteye ihtiyaç duyar. Bu bağlamda "acaba" sorusu bir kısır döngüye dönüşür. Sordukça itaat eder. İtaat ettikçe bu soruyu sorarız. Bir büyüğümüzün de belirttiği üzere "bazı soruları sormamayı öğrenmeliyiz" ki bu hastalıktan kurtulabilelim.
Devamını oku...

29 Temmuz 2009

8 İnsan Kadar Taş Yağsın Başınıza

Yüzyıllardır filozofundan yogisine, spiritüelinden din adamına "yok insan böyledir yok şöyledir" diyerek beynimizi yediniz. Benzetmediğiniz hayvan, börtü böcek kalmadı. Bir rahat vermediniz. Yetmedi ikiye böldünüz, bilinç ve beden diye ayırdınız. O da yetmedi, dur işleri daha fazla karıştıralım, kimse ne dediğimizi anlamasın deyip, bir de başımıza bilincin yönelimsellik (intentionalité) ilkesini çıkardınız. Ego mego, ben men yok büyük-harfle-yazılan-ben (bknz. Ben) derken, insan ne olduğunu unuttu; "yerler insanın ne olduğunu neysek oyuz işte" dedi ve uzaklaştı.

Halbuki hakikat göründüğünden daha basitti (dikkat: bu cümle görüngülerle özlerin bir olduğunu iddia etmiyor) : insan alışan bir varlıktır. İnsan herşeye her koşulda alışır. Sıcağa, soğuğa, yalana, acıya, hazza, ezmeye ezilmeye, çakallığa kurtluğa, lükse sefalete, kuzu tandıra veya poğacaya.

Ancak alıştıklarının alışkanlığa dönüşmesi ayrı meseledir. Alıştıklarımızı muhafaza etme isteği ve çabası tutuculuktur. Bu bağlamda insan budur şudur demek (tabii ki insan alışan hayvandır dışında) tutuculuktur. Ne bir eksik ne bir fazla tam anlamıyla tutuculuk.

Şimdi soracak olursanız nasıl her türlü insan üzerine yapılan önerme senin eleştirine hedef oluyor da bir seninki olmuyor diye cevabım şudur: "insan alışan hayvandır" önermesi insan ne o dur ne budur hem odur hem budur kadar kaypak bir önermedir dolayısıyla insan kurttur, politik hayvandır gibisinden önermelerle aynı eküriden değildir. Bir kere içinde zaman mefhumu, değişim idesi vardır. Diğerleri sabittir, dün bugün yarın insan ne ise odur onlar için. Ancak can alıcı soru şudur: bir gün insan alışmamaya alışabilir mi? (kendi kendini olumsuzlama dedikleri bu mu?) Cevap evet ise benim bu insan tahayyülüm, diğerlerinden farklı olmak bakımından galip gelir. Aksi taktirde diğerlerinden bir farkı kalmaz yalan olur.
Devamını oku...

30 Haziran 2009

5 Tüm Kalbinin Sesini Dinleyenlere

Ekip toplanmış, muhabbete dalınmıştı. Yavaş yavaş projeler, sıkıntılar, çelişkiler dökülmeye başlamıştı. Ama ekibe yeni girmiş bir zibidi lafa daldı. Sesinde en ufak bir anlama gayreti olmadan, hunharca söyleyiverdi o sözleri: “abi kasma ya -s'yi bastırarak- içinden ne geliyorsa onu yap”.

Sözün muhatabı durdu ve düşündü: “lan benim içimden ne geliyor?” Bunu sorduğunda muhabbet çoktan 'fatih terim ingilizcesi'ne kaymıştı. Dolayısıyla orada burada, yerli yersiz “kalbinin sesini dinle!... hayat kısa içinden ne geliyorsa onu yap” gibi teranelerle kendilerini ve çevrelerindekilerin aptallaştıran bu çakma-gönül-adamlarına sormak istediklerini o masada soramadı... Sorabilseydi muhtemelen sorular söyle olacaktı:


• Senin kalp, can, iç deyipte doğru düzgün tarif edemediğin şey esasen nedir? Bi deyiver yeğenim. Duygu mu?, Arzu mu?, ne ? Her ne ise o şey senin çevrenden, ait olduğun sınıftan, izlediğin mtv kliplerinden etkilenmiyor mu?

• İçimden gelen dediğin şeyin tam olarak nerenden geldiğini nasıl anlıyorsun? Hadi anladın nasıl emin olabiliyorsun?
• Kalbinin, kapasitenin veya gerçeğin ötesinde bir şeyler istediği olmuyor mu? Bu kadar mı fakir senin kalbin?
• Kalbinden çıkan sesler hiçbir zaman çelişmiyor mu?
• Haydi diyelim senin kalbinden çıkanlar ne çelişiyor, ne gerçeküstü hayallere kapılıyor, ne de beyninden ve çevreden etkileniyor; şüphe edemeyeceğin bir şekilde senin ve çevren için iyi olanı sana buyuruyor. Bir dur da düşün bakalım 'iyi' dediğin şeyin bilgisine sahip olmak bu kadar kolay mı?
• Tüm muhabbetleri şu anlamsız laflarla son buldurmaktan nasıl bir keyif alıyorsun?
• Kalbimden sana ana avrat küfretmek geliyor meşru mu?
• Bu kadar muğlak, bu kadar yuvarlak, bu kadar anlamsız bir laf etmek için harcadığın efora değer mi be yavrum? Sussan daha iyi değil mi?
• Hafta da en az 3 kere “kalbinin sesini dinle” diyorsun millete, çok yeni, çok matah bir şeyler söylermiş gibi, ama şu sorulardan bir tanesini kendine sormayı bir kez olsun akıl edemiyor musun?
Devamını oku...

2 Mayıs 2009

2 Kamusal Alanda Arkasına Basılmış Ayakkabı

-Terlik, elin hiç yardımı olmadan giyilmek üzere tasarlanmıştır.
Eğilmeye karşı duyulan nefretin anıtıdır.-
(T. Adorno, Minima Moralia'dan aktaran Felix Sarotti)

Adorno'nun terlik tanımını temel alırsak terliği terlik yapan şey onun eğilmeden giyilebilmesidir. Ancak bizim memlekette eğilmeden giyilebilen tek nesne terlik değildir. Arkasına basılmak suretiyle pekâlâ bir ayakkabı da eğilmeden giyilebilir. «Ayakkabının arkasına basma» olgusu, en başta bir tasarımın özünü başka bir tasarımın özüyle değiştirmek anlamına gelir. Bu bağlamda yenilikçi hatta devrimci bir eylem olarak yorumlanabilir. Ancak ben burada, «ayakkabının arkasına basma» problematiğini, modernleşme tarihimizin ve modernite algımızın bir metaforu olarak değerlendireceğim:
Modern ayakkabı taban kısmının geriye kalan kısımlarından farklı bir maddeden yapılmış ve de dikili olmasıyla atalarından ayrılır. Bizimde arkasına basmayı sevdiğimiz ayakkabı türü işte budur. Bu nedenle ayakkabı modernite'yi temsil eder, onu nasıl giydiğinse senin moderniteyle kurduğun ilişkiyi anlatır. Fenomenologların buyurduğu üzere bir evi, ev olarak niteleyebilmek için algı, evin ön cephesine bakmakla yetinir, arkasına sağına soluna bakmaya kasmaz. Ancak algılamakta olduğumuz nesne yalnızca ön cepheden ibaret bir film dekoru da olabilir. Bu bağlamda «görüngülerle özler bir değildir». İşte bizim arkasına basılmış ayakkabı da bu motto'ya güzel bir örnek teşkil eder. Arkasına baktığında onun özünde bir ayakkabı değil, eğilmeden giyilebildiği için bir terlik olduğunu anlarsın. Yani ayakkabı gibi görünen bir terlik. Modern gibi görünmenin, modern olmaktan daha değerli olduğu bir ülke. Bu durumda, bizler için görüngüler ve özler arasında tam anlamıyla bir ayrım olduğunu söylemeliyiz.
Görüngüleri ve görüngüler arasında ki ilişkiyi, özlerle bir tutan anlayışın adına da büyüklerimiz pozitivizm demişlerdir. Bu anlayışa göre insan, özgür irade’den yoksun, dış koşullar tarafından şekillenen ve belirlenen bir nesnedir. Bu bağlamda değiştirme, dönüştürme gücü insanın elinden alınmış, ona dış koşullara boyun eğmekten başka çare bırakılmamıştır. Böylesi bir insan tahayyülü gündelik yaşama “Yeğenim, bu memlekette hiçbir şey değişmez”, “Sana mı kaldı?” sözleriyle açığa çıkar ve mutlak kabullenişle ereğine ulaşır.
Ayrıca arkasına basılmış ayakkabı, yerinden daha kolay çıkar. Ani hareketlere gelmez. Bu yüzden basılan ayakkabıyı taşımak ayrı bir özene, ayrı bir nizama ihtiyaç duyar. Ayakkabının yerle ilişkisini mümkün olduğu kadar kesmemek icap eder. Bu amacı gerçekleştirmek için bulunmuş tekniğin adına da « ayak sürümek » denir ki aynı zamanda « gönderilen yere isteğiyle gitmemek » anlamına gelen bir deyimdir kendileri. Yoksa ayağımızı sürüyerek mi yürüyoruz biz bu yollarda, yani inanılanın aksine modern olmak için veya modern olduğumuzu ispatlamak için yanıp tutuşmuyor muyuz?

Bkz. Kamusal Alanda Terlik Sorunu
Devamını oku...

13 Nisan 2009

2 Kameralara Oynamak

005 numaralı gözetlenen, 'Kameralara oynama!' dediğinde 012 numaralı gözetlenene ne demek istemişti diye düşündüm. Herhalde şöyle bir şeydi: İzlendiğini biliyorsun ve buna göre davranışlarını değiştiriyor ve düzenliyorsun. Bu aynı zamanda izlenen '012' ile izlenmeyen '012' nin birbirinden farklı olduğunu gösteriyor. İlk bakışta bu iddiada pekte şaşırılacak bir şey yok. Hepimiz hayatımıza yeni bir uyaran girdiğinde, o uyaranın büyüklüğüne göre ya görmezden gelir, ya da onu dikkate alır ve kendimizi ve davranışlarımızı ona göre şekillendiririz. Bunda ahlaki olmayan bir şey yoktur. Ancak 005 bunu bir tür ahlaksızlık olarak hatta ikiyüzlülük anlamında kullanmıştı. O halde ikiyüzlülüğün bir erdemsizlik olduğu ön kabulüyle, ikiyüzlülüğü kötü yapan, uyaranlara göre davranışlarımızı düzenlemeyi ne iyi ne kötü veya nötr yapan nedir sorusunu sormalıyız. Davranışlarını uyaranlara göre biçimlendirmek zorunluluğun alanına girer. Çok yüksek sesin olduğu bir mekânda anlaşılmak isteyen kişinin bağırarak konuşması bir olumsallıktan (zorunluluğun olmayışı) çok zorunluluğa işaret eder. Zorunluluğun olduğu yerde seçimden söz edemeyeceğimize göre, onu ahlaki olarak iyi veya kötü olarak, erdemli veya erdemsiz olarak değerlendiremeyiz. Ancak sessiz bir mekânda derdini anlatmak isteyen kişinin bağırmak veya bağırmamak gibi bir seçeneği vardır ve ancak bu şekilde 'bağırmak' ahlakın konusu olabilir. Bir erdemsizlik olarak ikiyüzlülüğü, uyaranlara göre davranışlarını belirlemekten ayıran temel nokta işte bu ikiliktir. Tekrar başta verdiğimiz örneğe dönecek olursak 005, 012'ye 'kameralara oynama!' diyerek aslında 'sen zorunlu olmadığın halde izleyenlere kendini beğendirmek için olduğun gibi davranmıyorsun' demek istemektedir. Biz buna kısaca ikiyüzlülük diyelim. Artık bir adım öteye gidebiliriz 'kameralara oynamak' hangi durumlarda ikiyüzlülük olur? Öncelikle izleyenin bunun bir oyun olduğundan habersiz olması gerekir. Ancak bu tek başına yeterli değildir. Örneğin G. Orwell'in 1984 adlı romanında Winston Smith’te büyük birader tarafından izlendiğini düşündüğü sıralarda bir başkası gibi davranıyordu. Ve onu izleyenler onun oynadığının farkında değillerdi. Bu bağlamda Smith'i de kameralara oynamakla, ikiyüzlülükle suçlayabilir miyiz? Başka bir deyişle 012 ile Smith'i aynı kefeye koyabilir miyiz? Smith totaliter bir dünyada, o dünyayı daha az totaliter daha çok yaşanır kılmak için oynarken, 012 ve benzerleri hem bu gözetleme programlarına gönüllü girerek hem de oynama çalıştıkları oyunlarla totalitarizmi yeniden üretiyorlar. O halde insanları ister ikiyüzlülükle ister herhangi bir erdemsizlikle suçlamaya girişmeden önce dikkate almamız gereken önemli bir unsur da niyet olmalı hatta daha ileri giderek niyet-sonuç ikiliğini aşmayı denemeliyiz. İnsan davranışları daha çok düşünceden eyleme giden bir sonuç olarak kabul edilir ve bu niyet-sonuç ikiliğinde yatan temel önkabulü oluşturur. Biz bu önkabulün yani 'niyetin sonucu davranış' , 'düşüncenin sonucu eylem' yerine niyeti davranıştan, düşünceyi eylemden ayırmayan bir önkabul bulmalıyız. Ancak bu arayış ve bu arayış sırasında sorulacak sorular bize kimin kameralara oynayarak ikiyüzlü, kimin kameralara oynayarak kahramanca davrandığını söyleyebilir.
Devamını oku...
SST Atölye