9 Mayıs 2011

1 Ay-Nur (vol.1 Kanlı Kontes) (part 2 ya da arada kalmak)

Bir insanı tanımaya çalışmak aslında kendi iç dünyanda dolaşmaya çıkmaktır bu nedenle bazı insanları tanımaya çalışmak tehlikelidir, dokunmaya korktuğun noktalarına dokunursun. Kimi zaman unutmaya çalıştığın anıların canlanır kimi zaman ise utançlığın, acizliğin, korkuların. Belki bu nedenle insan kendisinden korkan tek canlıdır.

Uzun zaman tanımaya çalıştığım eylemlerini anlamaya çalıştığım bir kadınla buluşacaktım Bostanlıda. Muhabbet konuları belliydi, biraz siyaset, biraz sanat, biraz gündelik yaşam. Yaklaşık iki saate ne sığdırılırsa. Birbirimize ayırabildiğimiz zaman sadece iki saatti, gündelik yaşamında olmayan bir insana ayrılan zaman. Gündelik yaşam-yaşam arasında yaptığımız tutarsız ayrımda özel alanlarımıza ne kadar sıkıştığımızın ve özel alanlarımızdan çıkınca ne kadar boşa yaşadığımızın kanıtı konuşma konuları ve süresi…

Bostanlı İzmirin en iğrenç, iğrenç olduğu kadar ironik yeri. Elit bir yer olduğu illüzyonunu yaratmış ve bu illüzyona inanan salakları bulmuş bir bölge. Kendilerini hala aydın sanan bir insan kalabalığı; güvenli, güvenli olduğu kadar yapay. Herhangi bir mekana oturduğunuzda çalışanların ve müşterilerin eylemlerinden kendi kendinize baskı kurarsınız, özgür olduğu iddiasındadır fakat mahalle baskısının daniskası vardır. Sanırım elitizmin başkentidir. Böyle bir bölgede buluştum tanışmak istediğim fakat bir o kadar korktuğum kadınla. Küçük bir mekana oturduk fakat huzursuzdum bu buluşma huzursuz etmişti beni. Bir yandan garsona söylediğimiz 35liği ve zeytinyağlıları beklerken kabaca sanat eserimi vardır sanat ürünümü tartışmasına girmiştik, üretilmiş iki bedenin jack daniel’s reklamının altında çarpık zihniyle giriştiği çarpık tartışma. Zeki Demirkubuz filmlerindeki kadın karakteri gibiydik bir yanı güçlüyken bir o kadar da zayıf olan kadın. O kadar güçlüydük ki en soyut konuların içerisinde yüzüyorduk fakat bir o kadar zayıftık kendimizi gösteremiyorduk. Sadece an’da beliren rollerimizi oynuyorduk, ne olduğumuzdan çok karşımızdakine ne olduğumuzu düşündürmemiz daha önemliydi. Ortamdan tiksinmeye başladığım kadar kendimden tiksinmeye başlamıştım ne işim vardı benim burada, bu insanla, neyi konuşuyorduk, bu ne sikim bir muhabbetti. Muhabbetin ortalarına doğru çocuklara dair konuşurken çocuk istediğinden bahsediyordu. Okuldu, meslekti kendini toparlama süresi derken yaşı otuza gelmişti ve aslında yalnızdı. Hızlı bir yaşamın içerisinde yüzüyordu ve bir yandan bu yaşamı sürdürmek isterken bir yandan kadın ve hanım arasında çizilen ve çizildiği için büyük baskı unsuru oluşturan istekleri vardı. Fakat bu istekler bir bakıma ağır bir sorumluluk getirecekti ve bir o kadar yaşama eylemi başkası için yaşamaya dönüşecekti. Hem büyük bir korkuyu hem de büyük bir isteği içerisinde barındırıyordu. Gösterdiği parıltılı, kültürlü, başarılı eğlenmeyi seven maskesinin ardında büyük bir yalnızlığı taşıyordu. Hem bu yalnızlığı göstermek istiyor hem de bunun görülmesinden korkuyordu.

İki saatin ardından koşarcasına uzaklaşmak istiyordum bu yer yavanlığıyla sinirlendirmişti. Bindiğim 121’in bir an önce beni evime atmasını bekliyordum nefes alamıyordum. İster istemez yanımda oturan bir çiftin muhabbetini dinliyordum. Bir erkek sevgilisine, sevgilisinin yeni aldığı gözlüğün ona ne kadar yakıştığını söylüyordu, erkeklik görevi sayılan iltifatları da bulunmayı da ihmal etmiyordu. Sana daha olgun bir hava kattı gibi bir sözün kızda yaratığı gülümseme kadar bende bu çifti boğma isteği uyandırıyordu. Geçmişimde böyle salakça bir duruma düştüm mü diye düşündüm ve mutlaka düşmüştüm belki gözlük olmasa da başka bir nesneye dair, o zaman kendimi de boğmalıydım, zaten boğmuyormuydum… Gözlüğe takıldım sonra icat edildiği dönemde devrim olarak kabul eden nesnenin günümüzdeki anlamına bakıyordum. Doğanın zorunluluğu altında olmadığımızın, zamanla oluşan bedensel değişimlere bağımlı olmadığımızın simgesi. 12.-13. Yüzyılda ortaya çıkmış ve insan kurgusunda devrim yaratmış nesne şimdi sadece güzel olmanın nasıl görüldüğünün göstergelerinden biri olmuştu. İlk modelleri hatalı, ağır, odak noktası kusursuz görmeyi sağlamaktan uzak olsa da yüzyıllar içerisinde kusursuzlaştırılmıştı fakat onu kullanan insan bir o kadar aptallaştırılmıştı.

121’de o kadar bunalmıştım ki yanlış durakta indim, eve gitmem için Bornova Sokağından geçmem gerekiyordu. Bilenler bilir Alsancağın arka sokakları Beyoğlunun arka sokaklarından bile tehlikelidir. Bornova sokağı da bu sokaklardan biridir. Bunları biliyor musunuz diye reklam yapan İzmir Büyükşehir Belediyesi Bornova Sokağı gibi ayrıntıları gözden kaçırır, keşke “Türkiye’nin en tehlikeli arka sokaklarına sahip olduğumuzu biliyor musunuz” şeklinde slogan yapsa, belki oyumu alırdı. Fakat ne kartpostallarda görülür bu sokaklar ne de anlatılır. İzmirin kızı anlatılır, kordon vb. övülür fakat o anlatılan kızlar genellikle Çamdibi gibi Bulgaristan, Yugoslav göçmenlerinin yaşadığı mahallelerde yaşar. Çamdibine hiçbir kartpostalda rastlayamazsınız. Uzun+zayıf=güzel algısının bir sonucudur, İzmir kızları batılılaşma projelerinin öngörülmeyen sonucudur. Şarkılarda Karşıyaka kızları geçse de barbie bebek özentisidir, sarışın ve salak… Kumrusu da övülür fakat en güzel kumru bu görülmeyen sokaklarda yapılır, kumru ekmeği ikiye ayrılır ve bir parçanın üstüne peynir konulur ve taş fırın odun ateşinde ekmeklerin hafiften kızarmasına ve peynirin erimesine kadar beklenilir. Taşfırından çıkarıldıktan sonra peynir üstüne konulan incecik domates parçasıyla size verilir. Arka sokaklar ne kadar kartpostallarda gösterilmese de yaşamın vitrindeki manken gibi donuk, sessiz, ürkütücü şekliyle değil de daha kanlı-canlı olduğu sokaklardır. Arka sokaklar zihnimizdeki arada kalmayı gözünün içine sokar…

Bornova Sokağında tekrar rastladım Aynura ama bu sefer ilk gördüğüm gibi sessiz sakin değildi neden çıktığını anlamadığım bir kavganın içindeydi. Takım elbiseli bir adama sayıp sövüyordu. O küfrettikçe sesi şiir gibi geliyordu. Zorla incelttiği sesi bozuk plaktan çıkan duymak istenilmeyen bir tondaydı, yapaylığın ortasında o yapaylığı doğal kabul edenler için yapay kalıyordu, belki de küfürleri o yapaylığın ortasında en doğalıydı. Köşeye geçip uzun uzun izledim, mafya özentisi olduğu belli olan bir adamın üzerine yürüyordu, arkadaşları ise sürekli çekiştiriyorlardı. Kavga bitip adam gittikten sonra Aynur da yavaş yavaş köşesine doğru ilerliyordu ben de hafiften ilerlemeye başladım ve yanından geçerken sinirden alev alev gözlere bakıp bu sefer ben gülümsedim.
Devamını oku...

27 Nisan 2011

2 Ay-Nur (vol.1 Kanlı Kontes) (part 1)

Kilise sokağından evime doğru ilerlerken bir travestinin “Aynur seninkisi geliyor” sözüyle irkildim. Aynur’u ilk o zaman fark ettim, kim bilir burada kaç defa yanından geçmiştim, kim bilir kaç defa yok gibi davranmıştım. O an ise “yok” bir anda bir travestinin sesiyle “var” olmuştu, o artık yok değildi etten kemikten canlıydı, kendi kişisel tarihi olan, kendi kişisel tarihini anlamlandırmaya çalışan.

Lafı atan travesti daha önceden hareketleriyle dikkatimi çekmişti. Diğerleri gibi estetik yaptırmamıştı, göğüsleri yoktu, genelde cılız bacaklarına fileli çorap giyerdi, giydiği deri etekten erkek olduğunu rahatlıkla anlardın. Diğer travestiler müşteri bulmak için hemen hemen her geçen arabaya iş atarken (kimileri sokak lambasıyla boru dansı yapsa da) o diğerlerinden uzakta kimi zaman ayakta dimdik kimi zaman ise yolun kenarındaki güvenlik demirlerine otururdu. Sürekli efes içerdi, kimi zaman polislerle kavga ederdi. Sanırım en büyük vukuatı bizim alt komşuya kızıp giriş kapısının camlarını indirmesiydi. O yok değildi, bir şekilde eylemleriyle, öfkesiyle kendini “var” etmişti, kimi zaman yeni ösym binasının önünde içerken gözgöze gelirdik, elindeki şişeyi bana bulaşmayın dercesine sallardı. Ne kadar makyajın altına gizlense de sanırım çok büyük acılar çekmişti, nefret yumağı olmuştu.

Aynur’un yanından her zamanki sessizliğimle geçtim, sokağın karşısından apartman kapısına doğru ilerliyordum, oda kapıya doğru ilerliyordu, elbet ortada bir yerde yolumuz kesişecekti, laf atmak istiyordu, tepkisizliğime tepki vermek istiyordu. Arkamda kalan güvenliğin irkildiğini hissediyordum, her ne kadar oturduğu yerde güvenlik yazsa da ete süte karışmayan bir tipti, kaç defa güvenlik kabininin camının kırıldığını gördüm. Tek görevi vardı etraftaki dükkanların mallarına zarar gelmesini engellemek ve birkaç eve göz kulak olmaktı. O an travestiyle herhangi bir sorun yaşansa devreye girmek zorundaydı, bunun için yardımlaşma derneğinden maaşını alıyordu ama korkaktı.

Kapının önüne benden önce gelmişti ve iki adım ilerde bekliyordu, bir tepki bekliyordu varlığının onaylandığının tepkisi ya da varlığından nefret duyulduğunun tepkisi ama sadece bir tepki, kim bilir ne kadar görmezden gelinmişti, görülebilir olmak için kim bilir kaç yeri birbirine katmak zorunda kalmıştı.

Hani eve girerken yaşlı bir teyze görürsün ve gülümseyip iyi akşamlar dersin ya ona benzer bir gülümsemeyle iyi akşamlar dedim. Yavaşca eğilip kapıyı açmaya uğraşırken yanıma ilişmişti. Doğrulduğumda ise burun burunaydık. Belki de bakışlarımı kaçırmamı bekliyordu bense onun bakışlarına odaklanmıştım, daha derini görmek istiyordum, neleri taşıdığını. Şaşırmıştı ama gizlemeye çalışıyordu. Sürdüğü parfüm ise midemi bulandırıyordu, oldum olası o kadar ağır koku süren kadınlar midemi bulandırır. Ne zaman yanımdan burnumun dibini sızlatan bir koku sürmüş kadın geçse ya parfümcüde parfüm satıyor ya da burada kendini satıyor diye düşünürdüm. Bu seferki gerçekti, karşımdaki kendini satıyordu, saatine elli lira verene her şeyi yapıyordu ama yaparken de korkuyordu, elinin uzanacağı bir yerde mutlaka bir jileti vardı. Kimi zaman savaş alanı bile travestilerin bir gecesinden daha güvenli canlanır gözümde. Arkamdan topuklu seslerini duyuyordum. Aynur’du gelen, belki olay çıkmasını engellemek belki de şenliğin bir parçası olmak istiyordu. Bense en az 30 saniyedir karşımdaki gözlere bakıyordum.

Geceni daha iyi geçirteyim uzun saçlı dedi, ne cevap vereceğimi düşünürken gayrı ihtiyari elimdeki poşeti gösterip bu gece yalnız takılacam dedim. Elini mi sikecen diye önceden hazırlanmış bir cevap verdi. Sinirlenmemi istiyordu çünkü gel bu gece takılalım demeyeceğimi biliyordu, kışkırtmak istiyordu. Seni sikmekten daha zevklidir demek istedim sustum, Aynur ikimizin arasındaydı derin derin sigarasını çekiyordu, bir yandan da neden burada diye düşünüyordum, hafifçe yan dönüp kapıya doğru adım atarken sana hayırlı işler dedim. Kapıyı yavaşca kaparken Aynurun gülümsediğini gördüm, o gülümserken ben kendimi hapsediyordum…
Devamını oku...

26 Nisan 2011

1 Sosyal Meydan

Oy pusulasında sadece iki seçenek varken “Yetmez ama Evet” ve “Boykot” seçeneklerini de ekleyerek dört seçenekli bir hale soktuğumuz referandum sürecinde çok net bir şekilde gördüğümüz bir şey vardı: Sosyal paylaşım ağlarından propaganda yapmak. Şimdi her demokratik seçim öncesinde olduğu gibi çok ciddi bir sınav içindeyiz hepimiz. Artık meydanlarda olmak, kahvehaneleri dolaşmak yetmiyor. Partilerin, adayların twitter adresleri, facebook sayfaları, web adresleri var. Blog oluşturacak, youtube’a video yükleyecekler biraz daha geri kalmış adaylar ICQ üzerinden soruları yanıtlayacak. Bu esnada biz yandaşlara da önemli bir görev düşmekte: Tabi ki PROPAGANDA!

Bugünlerde twitter en popüler sosyal paylaşım ağlarından biri. Özellikle 3G’nin ülkemize girişiyle ve operatörlerin faturaya yansıttığı cihaz kampanyalarıyla herkes her yerde paylaşım yapabilmenin heyecanını yaşıyor. Bu “herkes”in bir kısmının “herkez” yazdığını düşünürsek olay can sıkıcı bir hal alabiliyor. Fakat twitter kuşunun bir güzelliği var. Birilerinin neler yazdığını görebilmek için onunla arkadaş olmak zorunda değilsiniz. Facebook gibi insanların paylaşımlarını görmek için arkadaş olmak zorunda olduğunuz ortamlarda ters bir etki söz konusu çünkü. Beğendiğiniz, görüşünüze yakın bulduğunuz bir insanla arkadaşlık kurabildiğiniz gibi arkadaşlıktan çıkardığınızda kırabileceğiniz (arkadaşlıktan çıkarmak istemediğiniz) bir arkadaşınızın ilginç(!) gelebilen paylaşımlarına da katlanmak zorundasınız. Şahsen benim sayfamda “Bor” madeninin ne denli önemli olduğunu anlatan Banu Avar videoları, 3 yaşındaki kızımdan kötü kompozisyon yazan Yılmaz Özdil’in yazıları paylaşılabiliyor. Bu bende “Yılmaz Özdil’e bir miktar katlanabilirim belki ama o koyduğun fotoğraf nedir?” sorusu eşliğinde çıldırmalara yol açıyor.

Enformasyon kesinlikle insanların (toplumun) evrimleşebilmesi için gerekli durumlardan biri. 20 yıl öncesinde Emniyet Müdürlükleri ve okullara bilgisayar girdiğinde bu tarz bir gelişim yaşayacağımızı, ben de dahil olmak üzere, bir çok kişi öngörememişti. Ama çok hızlı modernleşen toplumumuz hemen internet propagandasına adapte oldu. Tamamen siyasi, tarihi, toplumsal bilgilerden uzak olarak paylaşım yapmak bilgi kirliliğinin en güzel örneklerinden biri olsa da, siyasi kavramlardan bahsetmenin ölümlere yol açtığı ülkemizde bu kadar rahat bir biçimde konuşabilmek ve fikir belirtmek bir nebze de olsa sevindirici.

Ancak paylaşım ağlarının propaganda aracı olarak kullanılmaya başlandığından bu yana beni rahatsız eden bir şey var. Hoşuna giden bir yazıyı paylaşan ya da paylaşılmış bir yazıyı beğenen (onu RT eden) birinin kendisini İncil’i almanca basmış Luther havasında görmesi haliyle çok tehlikeli. Aktivizmin, propagandacılığın böyle bir şey olarak düşünülmesi sokağa çıkabilen aktivistler açısından da tehlikeli. 80 sonrası sokakta slogan atan herkesin “anarşik” olarak nitelenip terörist damgası yediği ülkemizde bu önyargı halen var. Naif bir bakış açısı olarak görebileceğiniz bu tehlikeyi anlamak için sokaklarda slogan atarken ya da kapılarda yandaşı olduğunuz kişileri beklerken çevrenizden geçenlere ya da civar esnafı özenle kesmeniz önerilir.

Kaldı ki yıllardır “sol” cenahın yürüyüş ve eylemlerinde daha yaratıcı olması gerektiğini söyleyen biriyimdir. 2/4’lük ritimden uzaklaşılması gerektiği, kalıplaşmış bazı sloganlardan (Susma sustukça vs.) kaçınılması gerektiğini söyler dururuz. Biraz daha yaratıcı olmanın, daha farklı eylem koymanın net sesler çıkardığını, daha çok ilgi çektiğini “Genç Siviller”in eylemlerinde ya da lisesilerin son yaptıkları “YGS” eyleminde gördük. Sosyal paylaşım ağları, video paylaşımı, şarkı göndermek ulusalcılardan biraz daha yaratıcı olan biz sosyalist cenahın (sol demeye dilim varamıyor) sıkı kullanması gereken şeylerden. Bloglarımız, viral reklamlarımız, tivitlerimiz, facebooktaki eylemlerimiz daha sıkı olmalı. Her Banu Avar videosunun altına “Peki siz Sierra Leone örneğini biliyor musunuz?” yazsanız bile çok şey kazanıyoruz. En önemlisi daha iyi bir mizah anlayışımız olduğu gerçeğini de saklamamış oluruz elbette.

Eh herhangi bir parti liderinin birileriyle sevişirken çekilmiş videolarını paylaşacak kadar seviyesiz olamayacağımıza göre, hakaretamiz, aşağılayıcı, küçümseyici, ırkçı bir dil kullanamayacağımıza göre; insanlara yanlış bildikleri sosyalizmi, ırkçılık ile aynı denize dökülen bir nehir olan milliyetçiliği, beni uykularımdan uyandıran kabuslara neden olan laikliği, gelirse hiç de fena olmayacak olan demokrasiyi sosyal paylaşım ağlarından yavaş yavaş anlatalım. Onları güldürelim, eğlendirelim bir yerlere ilgiyi çekelim… Twitter, facebook üzerinden eylemlerimizi duyuralım, insanları çağıralım…

Ve daha iyi bir önerim daha var:

Sosyalistler meydanlarda olurlar. Bir sosyalist öğrenci olabilir, sanatçı olabilir, öğretmen olabilir, doktor ya da avukat olabilir, mühendis olabilir, işsiz olabilir. Sosyalist, 1 Mayıs’larda meydanlarda olur. Bayrağını, yoksa bir kumaş parçasını alır, şarkılarını söylemek için meydanlara çıkar. Çünkü bir sosyalistin işçilerin uğradığı haksızlıklara, ülkesindeki düzensizliğe, antidemokratik uygulamalara, işkenceye, hukuksuzluğa, katliama, ırkçılığa, kadına şiddete, homofobiye ve daha nice eşitsizliğe söyleyecek bir şeyi vardır. Günümüz sosyalisti bu 1 Mayıs’ta da meydanlarda şarkı söylemeli, eylem fotoğraflarını da facebooktan paylaşmalıdır. Twitter da olur.

Not: Yazının 1 Mayıs’ta alanlara hangi kıyafetle gelinmesi gerektiğini söyleyen kısmını Melis Alphan’a bırakacaktım ama dünya hümanist bilim çevrelerinde çok daha fazla saygı gören bir “kamusal alan” uzmanı olan Felix Sarotti’ye devrettim.
Devamını oku...

22 Şubat 2011

0 Sosyal Bilimsel Bir Kavram Olarak Temizlik

“Dokunduğumuz her şey taşıdığı
tüm mikroplarla bizi takip ediyor.”*

Köklerini Aydınlanma düşüncesinde bulan modern toplum, dinselliğin egemen olduğu bir dönemin kapanışının da temsilidir aynı zamanda. Bu açıdan bakıldığında gündelik hayattan iktisadi yapılara kadar devrimci temayüller içerir. Modern toplumun en belirleyici özelliği Ortaçağın dinsel değerlerini reddederek yerine aklı egemen kılmasıdır.

Avrupa’da temizlik kültürünün modern tarihi, aynı zamanda temizlik ile ilgili süreçlerin de akılcılaşması ve bilimselleşmesinin tarihidir. Ünlü antropolog Mary Douglas’ın Saflık ve Tehlike isimli çalışmasında ifade ettiği gibi günümüz Avrupasına özgü kirlenme fikirlerimizle “ilkel” kültürlerin kirlenme fikirleri arasında göze çarpan iki ayrım bulunmaktadır. “Bunlardan ilki, kirden sakınmanın bizim için bir hijyen ya da estetik meselesi olması ve mensup olduğumuz dinle ilintili olmamasıdır.”1 Bu anlamda kir anlayışımızın dinden ayrılmasının altında toplumsal yaşamın ve kültürün sekülerleşmesi yatıyor gibi gözükmektedir. “Söz konusu ikinci ayrım ise, bizim kir anlayışımızın patojenik organizmalara ilişkin bilgimizin tesiri altında olmasıdır.”2 Hastalıkların bakteriler ve mikroorganizmalar yoluyla bulaştığının keşfi aynı zamanda modern tıbbın da yükselişe geçtiği dönemdir ve bu keşif tıp tarihinin en kökten devrimlerinden birini yaratmıştır. Öyle ki, tıp bilimi de bu dönemden sonra bilimin teknokratikleşmesine paralel olarak bu niteliği taşımaya başlamıştır. Avrupa’da özellikle Ortaçağda salgın hastalıkların yarattığı korkunun tortuları** 20. yüzyıla kadar etki etmiştir. Michel Foucault Kliniğin Doğuşu’nda doktorların, tıpkı idari yöneticiler gibi konumlandırılarak toplumsal pratikleri belirleyen ve ağızlarından çıkacak her sözün dinlendiği bölge yöneticileri haline gelişini aktarır.

Neticede 18 ve 19. yüzyılda tıp biliminde gerçekleşen bir takım dönüşümler ve gelişmeler tıbbı bir denetim aracı olma yönünde evriltmiştir. Nitekim doğanın nesneleştirilmesi ve denetim altına alınmasının, (örtük olarak) ona içkin olan insanın da denetim altına alınmasına dair bir gerekliliği içerdiği savı Aydınlanmanın radikal eleştirisi içinde hala yerini korumaktadır. Doğası gereği bu gün yine birçok radikal düşünür tarafından da denetimin ve tahakkümün egemen olduğu bir toplum biçimi olarak tanımlanan modern toplumda, tıbbın da bu denetim ve tahakküm mekanizmasının dışında kalması beklenemezdi. Nitekim 21 yüzyılın ilk on yılını geride bırakmış olsak dahi, salgın hastalıklar karşısında hala bir teknokratlar sınıfı olarak doktorlardan ve modern tıptan haliyle medet ummaktayız. Geçen yıl ortaya çıkan ve küresel bir salgına dönüşmesine ve milyonlarca insanın ölümüne neden olmasına kesin gözüyle bakılan H5N1, ya da en bilinen adıyla Domuz Gribi karşısında tüm dünyada ortaya çıkan ortak refleks bu durumun en önemli kanıtlarındandı. Oysa aynı Domuz Gribi’nin adı bu gün hiçbir yerde telaffuz edilmiyor. Öyle ki, anti-bakteriyel ürün pazarının adeta patlaması ile bu korku ve panik döneminin yükselişi de aynı sürece denk geldi. Bu gün hala, başta televizyon olmak üzere birçok iletişim kanalı yoluyla insan hayatının bakteriler ve mikropların saldırısı altında olduğuna dair ciddi bir yönlendirme yapılmaktadır. Anti-bakteriyel kategorisinde sunulan sabunlar, mendiller, kıyafetler, yataklar ise “hastalık terörü”nün yarattığı bu pazarın hiç de küçümsenmemesi gerektiğini göstermiştir.

Hayatın tıbbileşmesi karşısında insanoğlu yaşamını sürdürmenin gereği olarak doktorların ağzından çıkması beklenen sözlere biat eder oldu. Bu doğrultuda içinde yaşadığımız toplumda temizlik kültürünün tıbbi terimlerle açıklanan bir pratikler bütününü işaret ediyor olması şaşırtıcı değildir. Tabi, temizlik ürünlerinin tıbbi malzemeler gibi sunulması da… Günümüzde temizlik ürünleriyle ilgili hangi reklama bakılırsa bakılsın içinde mutlaka bir doktor figürü kullanılmaktadır. En temel temizlik pratiklerimize ve malzemelerimize müdahale eden bir doktorlar takımı mevcut artık. Ve temiz olmamız için neler tüketmemiz konusunda en yetkin kişiler onlar.

Sonuç Yerine

Suyun kutsal sayıldığı için vücudun hiçbir yerine değdirilmediği, ziyan edilmemesi gerektiği için ağza alınan suyun püskürtülerek yıkanılma işleminin gerçekleştiği dönemlerden, temizlenmenin hak olarak adlandırıldığı, estetik kaygıların bir parçası olduğu dönemlere uzanan süreçte birçok zihinsel ve fiziksel pratik haliyle dönüşüme uğradı. Bu dönüşüm içinde kapitalizmin ve modernite düşüncesinin devrimciliği, şu zamana kadar olmadığı biçimde bütün edimlerimizi, eski alışkanlıklarımızı alt-üst ederek, yaşamın her alanını rasyonalize etme çabasında yatar. Ancak asıl sorun tüm bu rasyonalitenin bir şekilde yine sistemin doğası gereği irrasyonaliteye dönüşmesidir. Tüketimin kutsadığı bir toplumsal kültür içinde tüketim pratiklerinin sürekli bir tatminsizlik üzerine kurulmasından temizliği hedef alan süreçler de bu bağlamda oldukça etkilenmiş durumdadır. Esasen hiçbir zaman tam anlamıyla temiz olamayacağımız fikri, mütemadiyen temizlenmek zorunda olduğumuz ve hep daha da temiz olmamız gerekliliğine dayanan diğer fikirlerimizle paralellik göstererek tatminin hiçbir şekilde mümkün olmadığı bir sürecin önünü açar. O halde temizlik ürünlerinin hep daha fazlasını vaat ettiği, her zaman daha temiz ve daha az kirli olmamıza hükmedeceği bir süreçten kaçınmak için temizliğe dayalı pratiklerimizin tarihsel ve kültüre dayalı, sembolik köklerini hatırlamak bir nebze de olsa kurtarıcı olacaktır.

* Anti-bakteriyel bir ürünün televizyon reklamından.
1 Mary Douglas, Saflık ve Tehlike, Metis yay., s.58
2 Mary Douglas, a.g.e., s.58
** Günümüzde de bu tortunun etkisiyle salgın hastalık korkusunun devam ettiğini ya da ettirildiğini düşünüyorum.
Devamını oku...

15 Şubat 2011

7 Uzay Yolu Dizisine Dair Çözümleyici Bir Deneme

“Gittiğimiz yere acı ve dert götürüyoruz. Uzayda ne işimiz var?
Yararlı bir iş mi yapıyoruz? Ne yararı? Uzaya zarar veriyoruz.” *

Hemen hepimizin haberdar olduğu, ilk bölümü 1966’da yayınlanan Uzay Yolu dizisi, klasik bilim-kurgu hikâyelerinin hemen her özelliğini bünyesinde barındıran bir dizi olagelmiştir. Yayınlandığı dönem çok fazla ses getirmeyen ancak yirmi birinci yüzyıl tüketim toplumunun muhalefet dâhil her şeyi pazarlayan piyasasında kendisine alıcı bulmuş ve aşama aşama bir fenomene dönüşmüş bir dizidir Uzay Yolu. Dizi, “Atılgan” isimli ve neredeyse tamamı insanlardan oluşan bir mürettebatla uzak gezegenlere seyahat eden bir geminin, dizinin tanıtımında dediği gibi “beş yıllık görevi boyunca” amacı “yeni dünyalar keşfetmek” ve “yeni hayat ve medeniyetler bulmak” olan hikâyeleri üzerine kuruludur. Atılgan gemisinin kaptanı tipik bir WASP (White, Anglo-Sakson, Protestant) olan, her şeyin kendisinden sorulduğu, hem akıllı hem de kendi dönemi için “ideal” sayılabilecek bir “erkek” olan James T. Kirk’tür. Kirk’ün en yakın arkadaşlarından biri Atılgan’ın doktoru olan Leonard McCoy’dur. İkilinin eskiye dayanan bir dostluğu vardır. Ancak aralarındaki sıkı dostluğa rağmen Kirk her zaman Kaptandır ve aralarında yaşanan ufak çaplı gerilimler sırasında bir iktidar odağı olarak Kirk, Kaptanlığını McCoy’a hissettirmektedir. Birbirlerine isimleriyle hitap eden ikilinin bu hitap şekilleri kısa dönemli gerilimlerde Kaptan ve Doktor olarak değişmektedir. McCoy sadece bir tıp doktoru değil aynı zamanda bir danışman, bir çeşit terapisttir. Gemide sıkıntısı olanlar (genelde sıradan mürettebattan çok güvertedekiler) “günah çıkarmak” için çoğunlukla McCoy’a görünmektedirler. Genel tıbbi tedavileri zaten son derece teknolojik bilgisayarlı cihazlar yapmaktadır. McCoy esasen bir vicdan temsilidir.

Dizinin kilit karakterlerinden bir diğeri ise yine Kirk’ün yakın dostu olan Mr. Spock’tır. Mr. Spock Atılgan gemisinin tek “öteki”sidir. Gemi, insan ırkı bağlamında tek bir kültürel bütünlükten mürekkep olarak tanımlandığında Mr. Spock bu bütünlüğün içinde süs bitkisi muamelesi gören bir Volkanyalıdır. Güvertenin ana karakterlerinden, siyah bir kadın olan teğmen Uhura’yı tenzih etmek gerekirse metaforik olarak Spock bir anlamda geminin tek zencisidir. Spock’ın diğer bir belirleyici niteliği insani duygulardan yalıtık olmasıdır. Bu durum dizide “insan olmaması”nın bir karşılığı olarak sunulmaktadır. Çünkü her türlü durumu, adeta bir makine edasıyla “mantıklı” ya da “mantıksız” kalıpları içinde değerlendirmektedir. Öyle ki, bu özelliği Spock’ı rasyonel aklın göstergesi yapmaktadır. Kirk ise vicdan temsili McCoy ile rasyonel aklın temsili Spock arasındaki bu dengede yolunu bulan esas figür olarak lider konumunu sürdürmektedir.

Dizinin temsil ettiği unsurlardan biri diğeri de çok kültürlü ve çok etnili bir mürettebata sahip olmasıdır. Bir WASP olan Kirk’ün kaptanlığı ve emri altında güvertede bir siyah olarak görev alan Teğmen Uhura, bir Asyalı olan Sulu, Slav aksanlı Chekov ve dizinin diğer bölümlerinde ekrana gelen diğer farklı etnik gruplardan insanlar totalde insan ırkının bir göstergesi olmaktan çok, farklı etnik grupların yurttaşlık bağıyla bağlı olduğu iddiası üzerine inşa edilmiş olan Amerikan toplumunun göstergesidirler. Özellikle kaptan James Kirk bu önermeyi pekiştiren bir figür olarak ön plana çıkmaktadır. Söz gelimi 1960’ların korku klasiklerinden, Georg A. Romero’nun tüketim toplumu ve modernite eleştirisi olarak okunabilecek filmi Night of the Living Dead filminde esas karakteri canlandıran Duane Jones bir siyahtır. Oysa Kirk Amerikan toplumunun kurucu unsuru olan bir beyazdır.

Dizinin Amerikan değerleriyle örülü olduğu iddiasını destekleyebilecek örneklerden biri de uzay gemisinin adıdır. Geminin adı Türkçeye Atılgan olarak çevrilmiş olmasına rağmen Enterprise’ın tam çevirisi “Girişim”dir. Amerikan toplumunda girişim, toplumsal ve kültürel değerler bağlamında bireylerin sahip olabileceği en önemli niteliklerden biri şeklinde tanımlanabilir. Zira Enterprise gemisi de tüm girişimciliği ile yeni medeniyetler ve uygarlıklar bulmak amacıyla yeni dünyalara seyahat etmektedir. Ancak seyahat ettikleri dünyalar ve medeniyetlere dair geliştirdikleri bakış açısı tamamen dünyevi değerler etrafında kurulmuştur. Buna ek olarak dizinin özellikle birinci sezonunda ziyaret ettikleri hemen her gezegende bazen bir araştırma ekibinin üssü, bazen de yine insanın ırkının işlettiği ve o gezegenin kaynaklarını sömüren bir maden üssü görmek olasıdır. Farklı türlerin yaşadığı gezegenlerde bile herkesin İngilizce konuşması ise yayılmacı anlayışın ve insanoğlunun geldiği tek tip halin adeta göstergesidir.

Sonuç Yerine

İnsanoğlunun teknolojik ve bilimsel ilerlemeyle ilgili tahayyülü, genellikle ortak ve tek bir kültür çerçevesinde şekillenmiş bir geleceğe dairdir. Bu tip bir ilerlemenin insan toplulukları arasındaki kültürel, dilsel veya toplumsal bir takım farkları ortadan kaldırması ve insanlık paydasında buluşulacağına dair bir öngörüdür söz konusu olan. İnsan olmaya dair ortak bir paydada buluşmanın tek tipleşmeyle ve daha da dikkat çekici olanın batı merkezli bir tek tipleşmeyle vuku bulmasına dair bir beklenti, kültürel görelilik özelinde düşünüldüğünde tam bir çıkmaz sokaktır. Her ne kadar her kültürün kendisine özgü olduğu fikri içinde yaşadığımız kimlikler çağında özel bir anlam taşısa da, ilerlemeci ve evrenselci bakış açısı birçok alanda hala ağırlığını hissettirmektedir. 1960’larda gösterime giren bir televizyon dizisi olmasıyla tarihsel açıdan Uzay Yolu belki mazur gösterilebilse de, 2000’li yıllarda da bilim-kurgu sinemasında değişen pek fazla bir şey olmadığını sezmek zor değildir.

* The Naked Time isimli bölümde asabi bir mürettebatın sitemi.
Devamını oku...
SST Atölye