10 Kasım 2009

2 Gündemden!


Şampuanlara Dikkat!

Ulusalcı Dermatologlar Birliği’nin yapmış olduğu bir araştırma tüm gerçeği gözler önüne serdi. Prof. Dr. M. Aydın Türk başkanlığında yapılan açıklamaya göre yurtdışında üretilen ve saçları canlandırdığı ileri sürülen şampuanlar, duş sırasında vücudumuzdan akıp giderken yüz kılları ve erojen bölgelere de temas etmekte ve vatandaşlarımızın saçları sıklaşırken diğer tüyleri de farkında olmadan gürleşmektedir. Saçlar ile beraber diğer kılların da güçlenmesi jilet tüketimini arttırmakta ve ülkemizi jilet sektöründe dışa bağımlı hale getirmektedir. Bu durumdan faydalanan çok sayıda şirket ve kişi mevcut olmakla birlikte geçen yıl kurulan Açık Jilet Enstitüsü’nün de Ulusalcı Dermatologlar Birliği’nin şikâyeti üzerine müfettişler tarafından incelemeye alındığı kaynaklara ulaşan haberler arasında. Profesör Aydın açıklamasında ayrıca bunun dış mihrakların bir oyunu olduğunu ve ülkemizi bölmeye çalışan bir grup aydının da bu şampuanlara gazetelerinden destek verdiğini söyleyerek konuyu meclis taşıyacaklarını ifade etmiştir. Ulusalcı Dermatologlar Birliği’nin bu amaçla bir yürüyüş düzenleyeceği ve Anıtkabir’e giderek durumu Ata’ya şikâyet edeceği de haber ajanslarının edindiği diğer bilgiler arasında.

Tepkiler Durmuyor!

Ulusalcı Dermatologlar Birliği’nin yapmış olduğu açıklamaya akşam saatlerinde bir destek de Ulusalcı Keller Birliği’nden geldi. Yapılan açıklamada ülkemizin birliği ve bütünlüğü için kel kalmaya hazır olduklarını ifade eden birlik üyeleri basın açıklaması sırasında bir koli saç güçlendirici şampuanı yere boca etti ve beş kutu yabancı marka jileti kameralar önünde kırdı. Ulusalcı tepkilerin bu derece yoğunlaşması ve halkın infial durumuna gelmesi üzerine Komuta Kademesi de bir bildiri yayınladı; yayınlanan bildiride ülkemizin tarihindeki en zor sınavlardan birini verdiği, gerekirse bir neslin sadece sabun kullanarak kendini feda edebileceği, şampuan krizi karşısında birliğe ve beraberliğe her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulduğu ifade edildi. Bakanlar Kurulu’da yaptığı açıklamada konuyu incelemeye aldıklarını duyurdu. Muhalefet Partisi ise jilet ve şampuan kullanımı üzerinden ortaya çıkacak bu toplumsal tepkinin insanları sakal bırakmaya ve kellik yüzünden takke takmaya iteceğini savunarak bunun gerici odakların bir oyunu olduğunu açıkladı. Meclise genetiği değiştirilmiş soru önergesi veren muhalefet partisi, Komuta Kademesi’nin bu oyuna gelmemesini ve en kısa zamanda sürece müdahale etmesini ve kendilerinin demokrat insanlar olduğunu ifade etti. Ayrıca Muhalefet Partisi’nin Sosyalist Enternasyonel’den atıldığı da açıklamaya eklenen bilgiler arasında.

Tepki Sahalarda!

Futbol Federasyonu’nu da yaptığı bir açıklamayla ülkemiz üzerinde oynanan bu oyunları kınadığını belirterek, Milli Takım’ın elemelerde başarı gösteremediği halde davet edildiği Dünya Kupası’na gitmeyeceğini ifade etti. Açıklama "Türkün Türk’ten başka dostunun olmadığı bir dünyada dünya kupasını ne yapalım? Biz kendi kendimize oynarız" cümleleriyle son buldu. Ayrıca Roberto Carlos’un 50 yaşına kadar Türkiye’de futbol oynamak istediğini söylediği iddia edildi.
Devamını oku...

16 Ekim 2009

4 Mal Sahibi, Mülk Sahibi Hani Bunun İlk Sahibi?

“Papalagi (beyaz adam) türlü türlü yollarla zihin bulandırır,
sonra da kendine, insan nasıl yemeden yaşayamazsa
‘şey’siz de olamaz der.”

Samoa’lı şef Tuiavii


Mülkiyet duygusu kapitalizmin beslendiği en önemli kaynaklardan biri olması sebebi ile oldukça büyük bir önem arz eder. Onun bir “duygu” olarak tanımlanıyor olması bile kavramın aslında ne kadar hastalıklı olduğunun bir göstergesidir. İnsana, bırakın duygusal olarak, rasyonel açıdan bile içkin değildir. İnsanlık tarihi içindeki uzun serüvenini anlatmaya gerek yok (tarım, hayvancılık, artı-değer vs.). Farklılık, kapitalizmin mülkiyet üzerindeki belirleyici etkisinde ve yaptığı atıflardadır. Mülkiyetin olmayacağına dair bir tahayyül beraberinde, paylaşıma odaklı bir pencere açmaktadır insanoğluna. Atıflar bu noktadan hareketle yazılmıştır.

• “İnsan bencildir” (Varoluşa atıf)
• “Şimdi biri gelip senin malını alsa, al mı diyecen?” (Gündelik atıf)
• “Doğada bile yok” (Doğaya atıf)
• “İçgüdüseldir” (Güdüyle karıştırılır ve varoluşa atfın bir başka biçimidir)
• “Karıları da paylaşacan mı? (Çok ayıptır ve cinsiyetçi bir atıftır)
• “Ben o kadar çalışmış almışım niye vereyim?” (Artı-değere atıf)

Bu sıra uzar da gider. Ancak şöyle bir ayrıntı söz konusudur. Mülkiyet duygusunu ya da sahiplenme denilen güdüyü ortadan kaldıran iki önemli nokta vardır kanımca. Bunlardan birincisi her şeye sahip olabilecek derecede maddi olanaklara ve araçlara sahip olmak, ikincisi ise hiç ama hiçbir şeye sahip olmamak. Söz gelimi Bill Gates için biz orta sınıfların (orta sınıf diye bir şey olmadığını ben de biliyorum) değer verdiği hiçbir şey değerli değildir. Ne aptal bir cep telefonu, ne yeni aldığın sırt çantan, ne araban, ne de ayakkabın… Zaten istesen fabrikasını bile alırsın. Oysa bizim için tüm bunlar tatlıdır. Onlara iki dakikada sanki hep varlarmış gibi sahip çıkabiliriz. Bu tıpkı, 1 lira verip oyuncakçıdan alabilecekken, gidip hani şu lunaparklarda daha fazla paraya jeton atıp kancalı bir mekanizmayla almaya çalıştığın ve senin için artık 1 liradan çok daha değerli küçük tüylü oyuncaklara karşı duyduğun yakınlık gibidir. Tıpkı Bill Gates gibi sokakta yaşayan bir ideal tip olarak şarapçı amca da (Bill Gates de burada bir ideal tiptir) mülkiyet duygusundan, mülkiyetçilikten arınmıştır. Temel insani ihtiyaçlarını dahi karşılayamayacak durumda olması onu işlevsel kılmış ve ihtiyacını karşılamayacak hiçbir şeye orta sınıflar gibi saldırmamasını sağlamıştır.

Herkesin zenginleşmesi kapitalizm karşıtı mücadele açısından pek mümkün bir yöntem olarak görünmediğine göre, hadi hep beraber şarap içmeye…
Devamını oku...

10 Ekim 2009

5 Akan Koku

Evet, maddenin beşinci halini sizlere sunmaktan gurur duymaktayız; “akan koku”. Hem akar hem kokar üstelik akarken kokar. Yani hem akıcı hem uçucu. Bir madde bu haldeyken ne yapmaz ki?

Maddenin form değiştirdiği bu hallerde zihnimizin değişkenliği üzerine
denemelere çıkmışken, dilimizin zihinsel dönüşümüne ilişkin de bazı çıkarımlarda bulunmadık değil. Örneğin Türkçe'ye yeni bir tamlama biçimi kazandırdık ki ortalama bir Türk vatandaşının bu tamlamayı günde en az 10 kere kullandığı söylenebilir: Zincirleme küfür tamlaması. Ör: Ayan beyan a.q. Dipçik not (tokat gibi hesabı) : Söz konusu şey ayan beyan fakat koyulması gereken bazı hususlar olmadan sıfatımız tamamlanmış olmuyor. Burada özne çok gizli, yüklem gelecekte, olacak yani geriye kalan tek şey ayan beyan biyerlere koymak. Kesinlikle muhteşem. Başka örnekler de verilebilir mesela; apaçık (Apış arasından türemiştir), açık seçik biçimde “akan koku” da tümcelerinin içinde gizli özne ve gizli küfrü taşımaktadır. Zaten akan bir kokuya neden olan bir insan bir an önce gizlenmelidir.

Bir diğer nokta, popüler temaşaların merkezine yolculukla alakalı. Tepkilerimizi gözden geçirirken farkettik ki popülerlik, refleksif tepkilerimizle birleşmiş. Örneğin” wipe out” izlerken çok fazla tüh tüh diyebiliriz. Bu durumda “Wipe out tüh tüh!!” tam bir tepki cümlesidir. Kaldı ki akan kokuyu gören her canlı “wipe out tüh tüh” demekten başka ne yapabilir ki?


Akarı yok, kokarı yok kadar tüyler ürpertici. Durumun bu vahameti ortadayken, lazım olan tek şey musluk başlığıydı oysaki. Neticede takılınacaktır. Takılan takılır… Tüm birbiri ardına takılan sözcüklerin fail-inin meçhul olması gibi. Varılan sonuç ise: “Yapan yapar yapan yapmaz”. Neden meçhul olduğu ortada değil mi sayın okuyucular. Üstelik “gel dedim gelmedin gelmezsen gelme dedim” cümlesine alternatifte olabilecekken. Bir gazete de bunun üzerine şöyle bir manşet atmış: “Oralı değil analı nereye otur ben yaptım sen yapma” olacak iş değil. Esefle kınıyoruz. Ki zaten kına kına içmekle ilgili bir şey sonuçta.

Velhasıl yukarıdaki konudan eğitim sistemimizde yapmayı düşündüğümüz değişikliği ifade etmek istiyorum siz okuyucularımıza. Artık yeni çocuk tekerlemeleri istiyoruz. Bizim önerimiz ise şudur:
Biz buralarda takılıyoruuuuz
Gel polis amca gel polis amcaaa

Bunu sabah akşam bir kere okuyan çocuk daha da davos a gitmeyeceği gibi bir dakikadan (one minute!) fazla ingilizce konuşabilecektir.
Buradan tayyipe sesleniyoruz ve tüm arkadaşlarımızı bu sloganı her tuvaletten sonra bir kere balkona çıkıp bağıra bağıra söylemelerini istiyoruz: “Bluetooth’um Yoksa Ben de Yooookum!!!”

Sonuç olarak herkesin açılıp saçıldığı bir ortamda, bizim önerimiz şudur: “Doğ bebek doğ doğ doğ neeee yusuf yusuf yusuf!!!” ve bizce tayyipin sloganı şu olmalı: “Açılın! BEN geliyorum!” Bizzat kendisi müdahale edecektir. Peki her şeyin bir bedeli olacak mıdır?


Kuşkusuz ki burada anarşizmin ve kapitalizmin temelleri sorgulanmalıdır. Nedir kuzum bu temeller?

Anarşizmin temeli: Ödemeyen hakyemez!
Kapitalizmin temeli: Ödeyen de varyemez.

Bakın evde böyle düşünün neler değişecek. Tabi komünizmin temelini unutmayalım. Buna göre “sensiz yanak binbir çeşit”. Muazzam!!!!


Son olarak ileriki günlerde yapacaklarımıza dair ajandamızdan (gizli gündem) bir notu yayınlıyoruz.

“Analı kızlı çorbanın muhteviyatı araştırılacak, İstanbul vapurlarını zapturapt eden psikopat diş hekimine dikkat çekilecek!”

Bol saplantılı günler...
Devamını oku...

29 Temmuz 2009

8 İnsan Kadar Taş Yağsın Başınıza

Yüzyıllardır filozofundan yogisine, spiritüelinden din adamına "yok insan böyledir yok şöyledir" diyerek beynimizi yediniz. Benzetmediğiniz hayvan, börtü böcek kalmadı. Bir rahat vermediniz. Yetmedi ikiye böldünüz, bilinç ve beden diye ayırdınız. O da yetmedi, dur işleri daha fazla karıştıralım, kimse ne dediğimizi anlamasın deyip, bir de başımıza bilincin yönelimsellik (intentionalité) ilkesini çıkardınız. Ego mego, ben men yok büyük-harfle-yazılan-ben (bknz. Ben) derken, insan ne olduğunu unuttu; "yerler insanın ne olduğunu neysek oyuz işte" dedi ve uzaklaştı.

Halbuki hakikat göründüğünden daha basitti (dikkat: bu cümle görüngülerle özlerin bir olduğunu iddia etmiyor) : insan alışan bir varlıktır. İnsan herşeye her koşulda alışır. Sıcağa, soğuğa, yalana, acıya, hazza, ezmeye ezilmeye, çakallığa kurtluğa, lükse sefalete, kuzu tandıra veya poğacaya.

Ancak alıştıklarının alışkanlığa dönüşmesi ayrı meseledir. Alıştıklarımızı muhafaza etme isteği ve çabası tutuculuktur. Bu bağlamda insan budur şudur demek (tabii ki insan alışan hayvandır dışında) tutuculuktur. Ne bir eksik ne bir fazla tam anlamıyla tutuculuk.

Şimdi soracak olursanız nasıl her türlü insan üzerine yapılan önerme senin eleştirine hedef oluyor da bir seninki olmuyor diye cevabım şudur: "insan alışan hayvandır" önermesi insan ne o dur ne budur hem odur hem budur kadar kaypak bir önermedir dolayısıyla insan kurttur, politik hayvandır gibisinden önermelerle aynı eküriden değildir. Bir kere içinde zaman mefhumu, değişim idesi vardır. Diğerleri sabittir, dün bugün yarın insan ne ise odur onlar için. Ancak can alıcı soru şudur: bir gün insan alışmamaya alışabilir mi? (kendi kendini olumsuzlama dedikleri bu mu?) Cevap evet ise benim bu insan tahayyülüm, diğerlerinden farklı olmak bakımından galip gelir. Aksi taktirde diğerlerinden bir farkı kalmaz yalan olur.
Devamını oku...

22 Temmuz 2009

4 Bulanık Sularda Tatlı Su Balığı Olmak

“Tencere yuvarlanmış seninki benden kara”
Şarapçı Vecihi

Pek muhterem Dr. Heimat Lose arkadaşımın yazmış olduğu vicdan sızlatıcı sözleri esefle kabul ediyorum. Hatta sevindim demeliyim…

Aklıma matruşka bebekleri geldi Dr.’un yazıyı okuyunca. Eleştirinin eleştirisinin eleştirisi ve uzayan giden iç içelik. Aynı açtıkça bebek içinde bebek gördüğümüz matruşka bebekleri. Yazının bundan sonrasında Dr. Heimat Lose arkadaşıma matruşka diyeceğim çünkü ismi uzun.


Marx’tan bahsedilirken son dönemlerde genellikle tüketim kültürü ve meta dolaşımına ilişkin vurgular yapılır. Fakat bilinmelidir ki marksist teorinin “izm” olmadan çok önce bizzat Marx’ın yapıtlarında vurguladığı asıl konu üretimin metalaşması değil üreticinin yabancılaşması ve aynı zamanda metalaşmasıdır.
Herşey alınıp satılabileceği gibi bu çarkları döndüren asıl mevzu alınıp satılan ürünlerin yaratıcılarının “emek”lerinin bir kar olarak gasp edilmesidir. Velhasıl tüketim ancak ve ancak üretim sürecindeki emek gaspının devamı olursa ayakta durabilir. Dolayısıyla matruşka eleştirdiği konuyu kendisi bizzat yaşamaktadır. Bir tüketim kültürü vurgusudur alıp başını gitmektedir.

Bir diğer nokta Matruşka üzerinden okuma kültürüdür. Son yüzyıldır okuma kültüründe temel yapıtlar hep başkalarının yorumlarıyla okunur. Başkalarının düşünceleri temel yapıtın kendisinde varolan düşüncelermiş gibi gösterilir. Bu olsa olsa gerçeğin kötü bir kopyası olabilir ve Matruşka kardeşimiz de eminim zamanı gelince yorumları yerine Marx’ı okumayı tercih edecektir. Ne de olsa akıllı çocuktur.

Benim ise asıl dertli olduğum konu üretilen fikirlerin çoğu zaman paradigmaların esareti altında yapılmasıdır. Her fırsatta vurguladığım birşey var; kavramlar ve kelimeler aklımızın araçlarıdır, eğer doğru yerde doğru aracı kullanmazsak sonuçları karmaşıklaşan bulanıklıklara sürüklenebiliriz. Nitekim bulanık sularda tatlı su aydını olmak da buna benzer. Sonuç olarak kavramların (popüler kültür, popüler olmak, eleştirinin eleştirisi kisvesi vs..) içeriği fikirlerimizi değil fikirlerimiz kavramların içeriğini belirlemeye başlamıştır. Asıl bu popüler olmanın bir numaralı karakteristiğidir.

Son olarak eğri oturup doğru konuşmak lazım. Marx’ın dediği gibi: “Yaşamın hiçbir ayrıntısını kaçırmamacasına ona ilgi duyan onu anlamakla yetinmeyip onu değiştirmeye çalışan bilinçli insan etkinliği” yani praksis.


Matruşka’ya sorarım; hani eylem hani icraat efendiiii!

Devamını oku...
SST Atölye