30 Mayıs 2013

0 Totemden Fanboyluğa Ne Olacak Bu İnsanlığın Hali

Naklen dinlenilen Birinci Körfez Savaşına dair unutulan küçük bir ayrıntı Irak'ın savunma sistemine dairdi, savaşın birkaç yıl öncesinde Saddam tarafından beş milyar dolara satın alınan hava savunma sistemi; sistemi satan Fransızlar tarafından ilk bombardıman öncesinde uzaktan ufak bir dokunuşla etkisiz hale getirilmişti, Saddam beş milyar dolarcık kazıklanmıştı ve bu kazıklanmaya düşen bakışlar sahnelenen uluslararası gösteriyi sessiz sedasız izliyordu. İkinci Körfez Savaşı sonrasında çekilen Michael Moore belgeseli ise farklı bir ayrıntıyı taşıyordu, Amerika’nın fakir bırakılmış semtlerinin gençlerini askere katılmaları konusunda ikna etmek için koşturan deniz piyadelerinin ikna taktikleriydi belgeseldeki ayrıntı; kıtalararası yolculuklarla görülecek yeni yerler ve en önemlisi ordudan kazanılan parayla bir üniversiteye gidebilecekleriydi gençlere anlatılanlar. İster Amerikan askeri olsun ister Irak askeri tüm ölenlerin birbirinden farkı yoktu, milyar dolarlar kazanılan büyük şovun vücutları patlayan nesneleriydiler sadece ve biz aciz tüketiciler patlayan bir binayı ya da sniperla öldürülen bir Amerikan askerini şovun etkisiyle izliyorduk. Herhangi bir bilgisayar oyununda ekranda beliren rakamlar gibiydi televizyonlarda anlatılanlar; ölen asker sayısı, ölen sivil sayısı, imha edilen bina sayısı. Demokrasiydi o günlerde savaş nedeni, kutsallaştırılan demokrasi için kurbanlar önemsizleşiyordu tıpkı bugün olduğu gibi. 

Aynı belgesel kültür endüstrisinin kıyıda köşede kalmış ve pek ele alınmayan bir ürününe dair yani bilgisayar oyunlarına dair küçük bir ayrıntıyı da bünyesinde taşıyordu. Gerçek silahların tepmesiyle, kurşunun etki mesafesiyle ve sekme açısıyla, çelik yelekler gibi savunma silahlarının dayanıklılık sınırlarıyla birebir sanallaşması; oyun motorları ile gerçek görüntüyü en ince ayrıntısına kadar verebilmek için şişirdikçe şişirilen grafiklerin etkisine dair küçük bir ayrıntı dökülüyordu bir Amerikan askerinin ağzından “Oyun gibi değilmiş”.  Küçük sözde saklıydı Amerikan askerinin savaşı nasıl algıladığı ve kurguladığı, kıtalararası yolculukla ölüm kalım mücadelesine girerken zihninde yaratılan savaş ortamı. 

Daha birkaç gün önce Microsoft firması yeni oyun konsolu Xbox One’ın lansmanında, oyun konsolunun karşısındaki insanı tarayarak karşısındaki bedenin hareketleriyle oyun içindeki karakterin hareketleriyle özdeşleştiren Kinect parçasını anlatırken parçanın Amerikan ordusunun elinde bulunan akıllı füzelere en yakın teknoloji olduğunun altını özellikle çizmişti. Füzelerden farklı olarak akıllı füzeler herhangi bir noktayı değil de önceden belirtirmiş noktayı gördüğü anda o hedefi imha eden bir teknolojidir ve Microsoft’un bu açıklamasıyla birlikte sadece oyun konsolu değil aynı zamanda Amerikan ordusu, Amerika’nın diğer ülkelere göre teknolojik üstünlüğü de övülmüştür. Oyun, silah, ordu, fanboyluk arasındaki geçişleri, birbirini beslediği alanların izlerini sürebilmek ve bu iç içe geçmişliğini anlayabilmek için sanırım biraz daha derine inmek ve yol haritasının ilk durağını donanım forumları olarak belirlemek gerekir. 

Donanım forumlarındaki kullanıcı imzaları gözden kaçan ayrıntıları sergiler. Kullanıcıların her mesajının altında otomatik olarak görülmesini istedikleri yazı ve küçük görüntülerden oluşan bu imzalar çoğunlukla forum kullanıcısının kullandığı bilgisayarın bileşenlerine dairdir, imza bilgisayar bileşenlerinin sırasıyla dizilmesi olabileceği gibi forum kullanıcısının o forum içerisinde üye olduğu her hangi bir donanımın kullanıcıları kulübünün görseli de olabilir. Örnek olarak bu yazının yazıldığı bilgisayarın donanım parçalarını herhangi bir donanım forumunda imza olarak kullanmak isteseydim imzam; Amd Fx6100 (4.2 GHZ OC), Sapphire HD7870TX, Gskill Sniper 8 gb 1600mhz..... olurdu. Bilgisayar bileşenlerinin uzağındaki gözler için anlamsız markalar ve sayılar olarak görülen bu dizilimi daha anlaşılır kılmak için açarsak Amd Fx6100 (4.2 GHZ OC), ifadesi fabrika çıkışı çalışma hızı 3.3 ghz olan Amd marka bir işlemcinin çeşitli hız aşırtma tekniklerini kullanarak 4.2 ghz hızına çıkartıldığı ve o hızda stabil olarak kullanıldığını anlatır. İmzadaki bu küçük ayrıntı okumasını bilene ve forumun diğer kullanıcılarına imza sahibinin bilgisayar bileşenlerine dair bilgisini ve bu bilgiyi hangi yönde kullanabildiğini gösterir. Bu ayrıntı gündelik yaşamdaki söz- sözü söyleyen ve mekan arasındaki ilişkilerin yarattığı etkinin sanal dünyada da benzerini yaratır. Biraz açarsak; söz'ün etkisi sözü söyleyenden bağımsız değildir, söz'ün etkisi sözün söylenildiği mekandan da bağımsız değildir, sözün gücünü; söz, sözü söyleyen ve mekan oluşturur ve bu etkinin oluşumu doğal ya da olması gereken değil tamamıyla ideolojiktir. Sözün ses boyutundan metin boyutta geçişinde ise sözü söyleyen yazar iken mekan ise yazının basılı olduğu yer ya da gösterildiği alandır. Gösterildiği alan derken örneğin sadece kadınlara yönelik zayıflama formüllerinin tartışıldığı bir forumda yukarıdaki imzayı kullanmak anlamsızdır çünkü forumun admini forumun çerçevesini baştan çizmiş ve o çerçevede ilgili ve bilgili insanların bir araya gelmesini amaçlamıştır. Yukarıdaki imza örneği etkisini sadece donanıma dair özelleşmiş bir forumda gösterebilir. Etkisi ise örneğin imzasında 6100 3.3 Ghz yazan ile yukardaki imzanın sahibi arasında yapılan tartışmada forumun diğer kullanıcıları ve imzayı okuyabilenler açısından yukardaki imzanın sahibinin sözlerini daha görünebilir kılınması ve tartışmada daha fazla taraftar bulmasıdır. 

Herhangi bir forumun kullanıcı isimlerinin altında er, onbaşı, yüzbaşı... ya da bu sıralamaya paralel değişik sıralama ifadeleri görebiliriz. Kullanıcının attığı mesaj sayısıyla doğru orantılı olan bu derecelendirme sistemi askeriyedeki rütbelerin birebir sanal ortama yansımış halidir. Sözün etkisini sanal dünyaya birebir uyarlama taktiklerinden bir tanesi de büyük harf küçük harf oyunudur. “Bu bir saçmalık” ile “BU BİR SAÇMALIK” yazıları arasındaki fark forum kullanıcıları arasında “BU BİR SAÇMALIK” yazan kişinin o an bağırdığıdır. Başlık dışında büyük harflerin yan yana yazılmasıyla oluşan anlam bağırmaktır ve forumların ilk kurallarından biri yerli yersiz bağıranların forumdan atılacağıdır. Bu atılma ya da banlanma belirli bir süreliğine uzaklaştırma olabildiği gibi süresizde olabilir, bu banlama kararının veren forumun yöneticisi olabileceği gibi forumun moderatörleri de olabilir. Biraz ayrıntıya girersek, forumlarda en fazla kullanılan script Vbuletin scriptidir, bu scripti satın alıp scriptin dosyalarını ftp ile server'a gönderdiğimizi ve forumu inşa etmeye başladığımızı hayal edelim. Bu inşa etme sürecinde forumun görselleri ve teması ile birlikte adminler, moderatörler, süper moderatörler ve kullanıcılar arasında ayrım yaparak kullanıcıları daha forumu inşa etme sürecinde yetki ve bu bağlamda etkileri ile hiyerarşiye sokarsınız, bu hiyerarşiye sokmayla birlikte forumun genel kuralları da belirlenir. Fakat unutulmamalıdır ki bu inşa etme sürecinde kullandığınız tüm özellikler sizin satın aldığınız scriptin içinde olan özelliklerdir ve bu özellikler sıfırdan inşa edilmemiştir. Scriptin değişik versiyonları içerisinde scripti satın alanların ve piyasanın istekleri doğrultusunda Vbluetin’in kodlamacıları tarafından sürekli geliştirilmiş ve scripte yeni özellikler eklenmiştir. İşin belki de en fazla üzerinde durulması gereken tarafı bu scripti kullanan bir sürü anti-kapitalist ya da anti militarist forumda da scriptin bu özellikleriyle devrede olduğu ve karşıt olduklarını sanal ortamda da sürekli olarak üretmeye devam ettirdiklerini görmektir. 

Bu scriptin ilk kodlamasından son kullanıcıya kadar geçen tüm süreçte gündelik yaşamdaki baskı-dışlama ve kazanç yapıları scriptin bünyesine ve mantığına işlemiştir ve bir forumda bu yapılar doğallaşır. Örnek olarak gündelik yaşamda sürekli bağırarak konuşan bir insanın sosyal ortamdan dışlanması benzeri olarak sürekli büyük harfle yazan bir kullanıcıda forumdan banlanır. Kazanca değinmek gerekirse, Vbuletin’i üreten şirket bu scripti satarak kar elde eder, scripti satın alıp herhangi bir konuda forum açan biri ise kullanıcılarının ürettiği içerikten ve kullanıcı itaatlerinden oluşan potansiyeli satarak gelir elde eder. Bu kısmı biraz açarsak bir sitenin reklam veren açısından değeri sayfaların gösterim sayısı başka bir ifadeyle hiti, içeriği ve kullanıcılarının o siteyi tekrar ziyaret etme potansiyeli hesaplanarak bulunabilir. Kullanıcı sadakatini bu tekrar ziyaret etme potansiyeli oluşturur, gerekli veriler ise Alexa ve Google Analiz vb. gibi siteler ya da araçlar kullanılarak elde edilir. Herhangi bir forumda tüm içeriği oluşturanlar forumun kullanıcılarıdır ve forumu düzenli olarak ziyaret ederek aktif olanlar da kullanıcılarıdır. Kullanıcıların bu davranışları ve kullanıcıların ürettiği içerik site sahibinin reklam verene sattığı ürüne dönüşür ve reklam veren tarafından ise forumun kullanıcıları ve ziyaretçiler reklam verenin ürünü satın almaya en yakın müşteri kitlesini oluşturur. Herhangi bir sitede satılan ve satın alınan o sitenin sağında solunda ya da yukarısında aşağısında olan reklamlar için bekletilen boş pikseller değildir aksine bu potansiyeldir, tüm bu potansiyeli oluşturan ise kullanıcıdır ve kullanıcılar hem satılan ürünü hem de müşteriyi oluşturlar. Sanal dünyada hem müşteri hem de ürün olma durumu sadece forumlarla sınırlı değildir, sosyal medya adı altında toplanabilecek tüm sitelerde bu durum söz konusudur. Örneğin Facebook’un reklam veren bölümüne girdiğinizde vermek istediğiniz reklamı optimize edecek araçlar bulunur. Optimize etmek reklamınızı yaptığınız ürünün kullanıcı kitlesine reklamınızın görüntülenmesini sağlayabilmenin en önemli ayağını oluşturur. Optimize ederken cinsiyet, yaş aralığı gibi bölümlerle birlikte anahtar kelime mantığının kullanıldığı ilgi alanları bölümü de bulunur. Facebook kullanıcısının kendini arkadaşlarına tanıtırken ön plana çıkardığı özellikler reklam veren tarafında ürününü satın alabilecek en yakın müşteri kitlesini oluşturur. Facebook’un herhangi bir içeriği bulunmamaktadır tüm içeriği üretenler sitenin kullanıcılarıdır, kullanıcıların ürettiği içerikle birlikte kullanıcının tekrar siteye girmesi ve sürekli olarak sayfanın yenilenmesi ile oluşan reklam gösterimi reklam verene satılan gösterim sayısının oluşturur, burada satılan ve satın alınan da kullanıcı hareketleridir. 

Aynı zamanda hem müşteri hem ürün olma durumu sadece forumlar ya da sosyal medya sitelerine haz bir özellik değildir örneğin bira içmek için herhangi bir bara gittiğinizde, barın giriş kapısından başlayarak oturduğunuz masadaki fiyat listesine, biraların sunumunun yapıldığı bardaklara kadar mekan işletmecisinin anlaşması olduğu bira markasının reklamlarını görürsünüz. Bu reklamların sergilenmesi için mekan işletmecisi anlaşmalı olduğu firmadan ya belirli miktar para ya da belirli bir indirim alıyordur, anlaşmanın boyutu daha doğrusu indirimin boyutu barın bira satım kapasitesine göre farklılık gösterir. Mekanın içindeki tüm reklamlar anlaşmanın şartlarınca mekana yerleştirir ve çoğu zaman mekan sahibi tarafından anlaşma şartlarına uyulduğu fotoğraflarla kanıtlanır. Bira üreticisi markanın bu anlaşmayı yaparken tek amacı sadece o mekan içinde içilen biradan doğacak karı kaybetmemek değildir ayrıca barın müşterisinin daha sonrada kendi markasına yönelmesini sağlamak yani akılda kalıcılık ve marka bilinci oluşturmayı hedefler. Görsellerin sadece mekan içinde değil mekanın tabelasından mekanın dış duvarına kadar sergilenmesi sağlanarak hedef kitle olarak sadece barın içindeki müşteriler değil aynı zamanda barın dışından geçen herhangi birine doğru yönelir. Herhangi bir mekan sadece mekanın konumu ve mekanın genel tasarımı olarak ele alınamaz, o mekanı dışarıdan ilgi çekici ve içinde bir şeyler tüketilebilir kılan aynı zamanda içindeki müşterileridir. Herhangi bir forumun, forum serverdan silinene kadar yarattığı etkiyi bir mekanın içindeki müşteri anlık olarak yaratır, mekanın müşterisi mekan sahibinin gözünde dışarıdakileri içeri çekebilmek için pazarlanan ürüne dönüşür. Bunun en tipik örneğini lokantalar oluşturur, lokantacının gözünde müşteri çekebilmek için dolu masalar boş masalardan daha etkilidir. 


Herhangi bir donanım forumunu takip ettiğinizde forum içerisindeki tartışmaların o konu hakkında bilgi birikimi yüksek insanlar arasında gerçekleştiği izlemine kapılırsınız. Çoğu tartışmanın içeriğini ise bilgisayar işlemcileri tarafında Amd'mi yoksa Intel'mi oluşturur, tartışmaları sanki bu iki firmanın sahipleri ya da bu firmaların çalışanları arasında gerçekleştiği izlenimine kapılırsınız. Tartışmaları bir süre takip ettiğinizde devamlı olarak aynı bilgilerin değişik kullanıcılar tarafından tekrarlandığını görürsünüz. Tartışmanın içindeki insanlar değişse de kullanılan cümleler hemen hemen aynıdır, aynı bilgiler sürekli olarak tekrarlanır ve arada bazı efsanelerde dolaşmaya başlar. Bilgilerin kaynağına ulaşmaya çalıştığınızda ise sadece üreticilerin ürünlerini tanıtırken kullandığı argümanlar olduğunu fark edersiniz. Bilişim devriminin arada kalmış çocuklar markalar hakkında sadece markaların açıkladıkları kadar bilgiyle taraflarını seçmiş ve savaşa başlamışlardır. Benzer bir tartışma ekran kartı tarafında Nvida mı yoksa Amd'mi arasında sürer ve buradaki ürün gamının çeşitliliğinden dolayı tartışmalar daha da alevlidir. İki-üç gün boyunca üstünde taşıdığı iç çamaşırının özelliklerini, çamaşırının pamuklu mu yoksa polyester mi olduğunu bilmeden yaşayan insanlar hiç görmedikleri hiç kullanmadıkları ekran kartlarına dair o ekran kartının fanlarının üstünde kullanılan boyadan bile bahseder. 

Satın almak istediğiniz ya da merak ettiğiniz herhangi bir bilgisayar parçasını internette araştırmaya başladığınızda karşınızda değişik videolar çıkar, bu videoları üç farklı kategoriye ayırabiliriz. Bunlardan ilki firmaların parçanın tanıtımı için yaptığı videolardır, ikinci kategori ise tarafsız olduğu iddiasında olan ama endüstrinin genel yapısı itibariyle üreticilere bağımlı olan test merkezlerinin videolarıdır, üçüncü ve asıl ilgimizi çeken kategori ise kullanıcıların kendileri çektikleri videolardır. Üçüncü tür videolar önce kolinin açılmasıyla başlar, ortaya çıkan ürünün kutusunun üzerindeki bilgiler teker teker okunmaya başlanır, daha sonra kutunun jelatini çıkartılır ve kutunun içeriği teker teker gösterilmeye başlanır, en sonunda ise ürün kasaya monte edilir ve kasanın içi uzun uzun çekilir ve tüm bu süreç kullanıcı incelemesi olarak adlandırılır. 

Donanım forumlarındaki imzalarda, işlemci ve ekran kartı tartışmalarında ve bu kullanıcı incelemeleri videolarında fanboyluğun izleri sürülebilir. Nedir fanboyluk, biraz bu terimi açarsak: fanboyluk herhangi bir teknoloji firmasının ürünlerini koşulsuz olarak savunmak ve diğer markanın ya da markaların ürünlerine karşı iyi ve kaliteli kabul etmektir. Farklı tarafların fanboyları arasındaki tartışmalar ise iki kalite kriteri çerçevesinde gerçekleşir, bu kriterler; performans kriteri ve fiyat- performans kriteridir. Bu kriterler çerçevesinde giriş ürünleri, orta seviye ürünler ve yüksek seviye ürünler her cephede de üretilirken aynı seviyelerdeki ürünler sürekli karşılaştırmalara maruz kalır ve karşılaştırmalar firmaların verdikleri bilgiyle birlikte uzar gider. Donanım sektörünün işlemci tarafında Amd-Intel kapışması bulunurken, grafik kartı cephesinde chipset üreticisi olan Amd- Nvida kapışması bulunur. Başka fanboyluk örneklerini Apple tarafından üretilen Macler mi yoksa diğer üreticilerin piyasaya sunduğu Pcler mi tartışması, bu tartışmalara benzer Apple tarafından üretilen Iphone mu yoksa diğer üreticilerin android tabanlı telefonları mı, Microfot’un Xbox serisi mi yoksa Sony’nin Playstation serisi mi tartışmalarında görürüz.  

Markaların ürünlerini alınabilir kılmak için ön plana çıkardığı bazı özellikler bu tartışmalar çerçevesinde kalite illüzyonuna dönüşür ve daha da ileri giderek daha piyasaya sürülmeyen bir telefon sadece özellikleri açıklandığı için bir anda en kaliteli ürün olur ve özellikleri tüm kullanıcılar tarafından ezberlenir, tüm bu kullanıcı tepkileri çerçevesinde ürün ihtiyaç nesnesinden haz nesnesine dönüşür. Iphone 5'i piyasaya sürerken Apple yöneticileri bu ürün için reklam ve pazarlama bütçesi ayırmadıklarını zaten ürünün kendi kendinin reklamını yaptığı açıklamasını resmi olarak yapmışlardı. Bu açıklamayla ürünün kalitesine vurgu yaparken istemeden de olsa müşteri- ürün ve müşteri- pazarlamacı birlikteliğini bünyesinde taşıyan fanboyluğa da işaret ediyorlardı. Telefonunda herhangi bir sorun olmamasına rağmen kullandığı Iphone 4S'ten Iphone 5'e geçen bir insanın telefonuna yaklaşımı fanboyların ürün algılamalarındaki ürünün ihtiyaç nesnesinden haz nesnesine geçişi örnekleyebilir. 

Samsung firmasının yeni telefonu S4'ü tanıttıktan sadece birkaç gün sonra ön sipariş almaya başlayan bir sanal teknoloji marketinin kullanıcı yorumları bölümünde telefonun ne kadar mükemmel olduğu ve eğer bir telefon alınacaksa mutlaka bu telefonun alınması gerektiğine dair yüzlerce yorum yapılmıştı, aynı anda teknoloji forumlarında ise Samsung Apple’ı tokatladı yorumları yapılırken karşı atak olarak Apple'ın modelinden daha sonra piyasaya sürüldüğü için karşılaştırma yapılamayacağı savunması geliyordu. Burada dikkat çekilmesi gereken nokta ürüne dair yapılan tüm yorumların ürün daha piyasaya sürülmeden önce yapılmış olmasıydı; ne ürünü övenler ne de ürünün özelliklerini eleştirenler ürünü eline almamıştı bilgi kaynakları sadece markanın lansmanı sırasındaki bilgiler, piyasa için hazırlanmış brojür ve birkaç internet sitesinde çıkan haberlerdi. İki telefon firmasının fanboyluğunda dikkat çekilmesi gereken nokta fanboyluğun hem müşteri hem de pazarlamacı yönüdür. Bir fanboy çevresine sürekli olarak fanboyu olduğu markanın ürünlerini alınması gerektiğini tavsiye eder, fanboyun pazarlamacı yönüyle burada klasik pazarlama usullerinden ve pazarlamacı karakterinden bahsetmiyoruz çünkü klasik pazarlamacı pazarladığı ve sattığı ürün üzerinden ya aylık ya da birim başıma belirli bir gelir elde eder, fanboyların pazarladıkları ise tüketilen üzerinden tanımlanan olarak sosyal tam olma haline dairdir. 

Donanım sektörünün üst segment ürünlerinin iki farklı kullanıcı kesimi vardır, bunlardan ilki profesyoneller olarak tanımlanan kesimdir. İş yaşamındaki ihtiyaçlarını ancak üst düzey sistemlerin karşıladığı bu gruba üç boyutlu modelleme ile uğraşan biri örnek olarak verebilir, kullandığı tasarım programlarına uygun olarak optimize edilmiş ekran kartlarına ihtiyaç duyar ki bu ekran kartlarının giriş seviyesinin fiyatları bile normal bir notebook'un iki misli kadardır. Diğer grup ise üzerinde sıkça duracağımız oyuncular grubudur ve oyucular grubunu bilgisayarda oyun oynamasını sevenlerden ayrı tutmak gerekir. 

Bir teknoloji marketine gittiğinizde görüntü olarak sanki herhangi bir bilgisayar oyunundan çıkmış boş kasa modelleri ile karşılaşırsınız, agresif tasarım olarak adlandırılan bu tasarım genel olarak kasanın üzerindeki fan kontrolcüleriyle ve değişik ledlerle aydınlatılmış fanlarıyla dikkatinizi çeker. Oyun sistemlerinin tartışıldığı forumlarda ise sistemim şu oyunu full ayarlarda oynatabilir mi, ben şu oyundan şu kadar fps alıyorum siz kaç alıyorsunuz gibi başlıklara ve tartışma konularına rastlarsınız. Sistem performanslarını zorlayan oyunları araştırdığınızda ise donanım ürünlerine benzer videolarla karşılaşırsınız, gene üç gruba ayırabileceğimiz bu videoların ilk grubunu oyun üreticilerinin tanıtım videoları ve fragmanları oluşturur, ikinci grupta ise oyuncular için özel çıkartılan dergilerin editörlerinin oyunu inceleyen “tarafsız” videoları ile karşılaşırsınız, son grup ise tabi ki kullanıcılarının videolarıdır. Sistemlerinde bileşenlerinin oyunda kaç fps aldığına dair bilgi vermek için videoyu hazırlarlar. Donanım videoları ve oyun videolarının çeşitliliğinin benzerliği donanım ve oyun sektörünün ne kadar iç içe geçtiğini ve birbirine ne kadar bağımlı olduklarını gösterir. Bu iç içe geçmişlik üst düzey ekran kartlarının kutu tasarımlarında bile kendini gösterir; kutu tasarımında görsel olarak bazen bir oyundan bir karakter bazen de donanım üreticisinin tasarımcılarının yarattığı oyunlarda ki karaktere benzer görseller kullanılır. Bu kutu tasarımı da kasa tasarımında olduğu gibi agresiftir. Agresif tasarıma sahip ve oyunculara hitap eden diğer donanım bileşenleri ise klavye ve mouse'dur. Standart bir klavyeden farklı olarak komut atanabilen ya da özelleştirilebilen tuşlara sahip bu klavyelerde wasd tuşlarının da belirgin hale getirilip farklı bir renge boyandığı görülür. 

Ekran kartı üreticilerinin agresif kutu tasarımları, agresif klavye ve mouse tasarımları, agresif kasa tasarımlarının tartışıldığı forumlarda ve forumların bloglarına herhangi bir donanım incelemesi gibi incelenen savaş malzemeleri ile de karşılaşılır, özellikle silah fuarları sırasında daha yoğunlaşan bu silah incelemeleri donanım, oyun ve silah endüstrilerinin iç içe geçişini belirginleştirmektedir. Silah ile oyuncak arasındaki ince çizgi bu incelemelerde tamamıyla aşılmakta, savaş ile savaş oyununun algılanmasındaki fark donanım sitelerince ortadan kaldırılmaktadır. Benzer bir ortadan kaldırılma süreci gelişen ekran kartları ile daha gerçekçi grafikler ve daha gerçekçi oyun deneyimi peşinde koşan oyun üreticileri tarafında da yaşanmaktadır. Ölümü sadece sayısallaştıran ve puan toplama ya da görevi tamamlayıp bir sonraki aşamaya geçmeye indirgeyen bu yaklaşımla birlikte savaş Irak işgalinde olduğu gibi canlı yayınlarla izlenilen olmaktan çıkıp hissedilen olmaya çalışmaktadır. Bu hissedilme tamamıyla sanaldır fakat tehlikeli boyutu herhangi bir ekran kartıyla silah aynılaştırılmaktadır. 

Gücü hissedeceksin ya da savaşta en iyi silahlarını seç ya da rakiplerinin bir adım ötesine geç gibi sloganlarla satılan oyun bilgisayarları ile oyuncular için tasarlanmış bileşenlerin oyuncular üzerinde ve fanboyların fanlıklarını yaptıkları markaların onların üzerinde yarattığı algı güce dairdir, totemizmin genel karakteri olan gücünü totemden alma ya da totemi bünyesinde taşıma inancı yüzyıllar içerisinde değişerek gücünü markalardan alma, markaların müşteri kitlesine dair yarattığı -kendini tanımlama- etkisi almıştır. Bu durum sadece oyun ya da donanım sektörüne dair değildir çevremizi saran metalar dünyasında bu algının izlerini sürebiliriz. Akıllı telefonlar, akıllı saatler, akıllı evler ve çevremizi saran teknolojiyi anlatmakta kullanılan akıl; bu akıl hangi anlamda geliyor ki bağlamaktan, bağlantı kurmaktan, akletmekten doğan akıl mı yoksa us’tan anlam kaymasıyla söz dinleyene, uğradığı tahakküme herhangi bir tepki vermeyene yani uslu anlamına mı gelir. Çevremizi saran bu teknolojiyi anlatabilecek en iyi sıfat akıllı’dan ziyade uslu sıfatıdır, önceden programlanan ve bu program üzerine yeni programlar yüklenerek kullanıcının ihtiyaçlarına göre özelleştirilen uslu telefonlar, uslu evler, uslu saatler, bu özelleştirmenin dışına çıkmayan kendi kendine herhangi bir bağlantı kurmayan kendi kendine bir şey üretmeyen sadece emirleri dinlemek üzerine kururmuş uslu bir teknoloji. Belki de bu teknolojiyi tarif ederken akıllı kavramının kullanılmasının sebebi teknolojinin kendisi değil de teknolojinin hitap ettiği tüketici kitlesidir, bu aletlerin ilk kullanıcı kitlesini belirli düzeyde bir eğitim almış beyaz yakalıların oluşturması kutsanan akılın neden bu aletleri tanımlamakta kullanıldığının işaretlerini taşıyabilir. Daha ilk modellerini gördüğümüz akıllı saat reklamlarında bol bol iş toplantısında fırsat bulup telefonuna bakamayan bu nedenle telefon bildirimlerini telefonuyla iletişim halindeki saatinden alan kravatlıların kullanılmasının akıllı teknoloji adı altında pazarlananın teknoloji değil de kullanıcı olduğunu özetler niteliktedir. 

Başka bir örnek olarak, Amd de Intel de benzer firmalardır, tek amaçları kar olan ve kar oranları da benzer seviyelerde olan iki farklı firmadır, ürünlerine bakıldığında ise Intel performans üzerine yoğunlaşırken Amd fiyat-performans üzerine yoğunlaşır; fakat iki firmanın rekabeti bir bakıma Starbucksda kahve içmenin adil dağıtıma dair yarattığı illüzyonun benzerini kullanıcıları arasında yaratır ve kullanıcılar yaratılan totemlerle kendilerini anlatarak ve kendilerini kurgulayarak yaşamaya ve yeri geldiğinde ölmeye devam eder…


image source: 
1- Toxic Technology by KnightFlyte96 on DeviantART
2- assembler by Kosmur http://www.tripwiremagazine.com/2012/07/surreal-photo-manipulation.html
Devamını oku...

31 Mart 2013

0 Kaldırım Sosyolojisi

Kaldırımlar, kentsel mekanın en garip unsuru olsa gerek. Kaldırım serçesi, kaldırım yosması, kaldırım mühendisi, kaldırımlara düşmek gibi nitelemeler içerisinde aylaklığın, düşkünlüğün, biçareliğin, zorlu bir yaşamın tasvirini içerir ve toplumun en alt kesimlerinin barınağı olarak anılır. Tıpkı Necip Fazıl’ın Baudelaire esintili şiirinden zihnimize kazındığı gibi “kaldırımlar çilekeş yalnızların annesidir”. 

Kaldırımlar gridir, gecedir, tekinsizliktir, soğuktur, melankolidir, gölgedir… 

Öte yandan ironik biçimde medeniyetin ölçüsü sayılmış, kaldırımların yüksekliği üzerinden kent kültürüne dair analizler yapılmış ve modern kentlerin dizaynında önemli bir role sahip olmuştur. Haussmann, Paris’in imarında bilhassa barikatlara mani olmak amacıyla Ortaçağ’dan kalma iç içe geçmiş dar sokakları yıkıp, geniş bulvarlar inşa etmişti. Bu dönüşüm ve yıkım sürecinde kaldırımlar da yeni sınıfın arz-ı endam edeceği biçimde düzenlenir.* 

Kenti bir uçtan bir uca tavaf eden, vitrinlerin seyrine kapılan Flaneur’ün dans pisti aynı zamanda her alanda dikeyine bir yarışın varolduğu kentin yatay eksenidir. İş bekleyenlerin, temel ihtiyaçları için kuyruğa girenlerin, sefaletin arşınladığı mekandır. Modernliğin iki yüzünde salınan ve kentsel mekanda onun tüm veçhelerinin kristalize olduğu, toplumsal, kültürel, sınıfsal uzamların görünür kılındığı, toplumsal mücadelelerin eylem repertuarına da giren bir unsurdur kaldırımlar. 

Elbette memlekete özgü bir dolu vasfını da saymak gerekir. Belediyelerin daimi şantiye alanı, kentin otoparkı, işportanın sermayesi, esnafın ana tezgahı, gelir-gider defteridir. Esnafın iktisadi koşullarını kaldırımlardan öğrenebiliriz. Canı sıkıldıkça sular onları. Kaldırım taşları da zamanla gevşediği için, bastıkça foşurdayan mayın tarlasına dönüşür adeta. İşte tam da bu husus ona dair zikredebileceğimiz imgelemlerin ötesinde tüm sıradanlığını yüzümüze vurur. Üzerindeki şekillere göre belli bir zikzak çizerek yarı dalgın yürürken o foşurdama anıyla birlikte her şey altüst olur. “Flaneur’ün dans pistiymiş, yemişim imgelemi, melankoliyi, nasıl temizleyeceğim şimdi pantolonun paçasını” diyerek günlük dertlerin peşinde yoluma devam ederim. 

Böyledir işte memleketin ahvali…


*Paris 68’indeki “kaldırım taşlarının altında kumsal var” (sous les pavés, la plage) sloganının böyle bir tarihsel gönderimi de bulunmaktadır.

image source: Roger-Viollet, http://www.parisenimages.fr/fr/popup-photo.html?photo=8870-7 
Devamını oku...

3 Şubat 2013

0 Bayrakları Asma Enstitüsü

Adı sanı bilinmeyen bir ülkede zorunlu olarak askere alınmış ve şehit olmuş herkese adanmıştır.

Bayrakları Asma Enstitüsü için sıradan sayılabilecek geceydi, bir kaç acil durum bayrakçısı tarihi binanın çatısında ikişer bira bir paket sigara eşliğinde kadınlara dair deneyimlerini paylaşmaktaydı, deneyim yediğin kazıkların toplamıdır ya “hala anarım arada” demekteydi birisi ilk aşkını anlatırken, "kızıma verdim adını benimki de bir şey demiyor artık".

Ben ise bilgisayarın başında yarın akşama yetiştirmem gereken ödevimi hazırlıyordum. Enstitünün kuruluşunda etkili olmuş ve hala en büyük sponsorlarımızdan biri olan televizyon kanalına dair bir çalışma. Bir kulağım telefonda iken Rammstein melodileri eşliğinde düşüncelerimi toparlamaya çalışıyordum, şöyle afilli bir cümle kullanmalıyım ki girişte hocanın dikkatini çeksin. Belki geçmiş araştırmaları biriminde kadroya bile girebilirim, geçmiş araştırmaları birimi herhangi bir şehit haberi geldiğinde o şehidin hayatı hakkında bilgiler toplamak ve onu hızlıca metinleştirmek amacıyla kurulmuştur. Şehidin hayatında enteresan olabilecek noktaların nasıl daha etkili bir biçimde aktarılacağına dair çalışmalar yapar, örneğin evli mi ya da nişanlı mı, ne zamandan beri bir ilişkisi var, çocuğu varsa yaşı kaç, babasının mesleği vb. bir sürü hayatının önemli noktalarına dair veriler analiz edilir ve en etkili metin inşa edilir. Seviyorum geçmiş araştırmaları birimini, insanlar hakkında onları tanıma ve empati kurma adına sonsuz bilgi veriyor. Hayat hikayeleri karşılaştırmalı analizi birimi de olabilir kadromu alacağım yer, onlarsa aynı anda birkaç şehit gelirse hayatları arasında ilgi çekebilecek noktalar üzerinde analiz yaparlar ve tek bir metin hazırlarlar, hangi ayrıntının daha etkili olduğu ve televizyonlara verilecek metinde hangi ayrıntının daha üst sıralarda yer alacağına dair araştırmalar yapan bir birimdir. Örneğin üç kişinin ölüm haberi geldi birisinin beşikte bir bebeği var, biri ise sadece nişanlanmış diğerinin ise herhangi bir ilişkisi yok metinde beşikteki bebeğin bilgisi daha üst sıralarda yer alır.

Onu düşünüyordum görüntüleri birleştirme biriminde duran hayali, hayalim ya işte anlarsınız bilgisayarın başında hafiften kızarmış yanaklarını ve yorgun bileklerini ovmasını düşlüyordum. Onların bağlı olduğu görsel analiz anabilim dalı bu enstitünün bel kemiği, iş yoğunlukları bizimkinin neredeyse beş katı. Bu anabilim dalı mahalle mahalle köy köy herhangi bir şehit haberinde bayrakların hangi açılardan, hangi sırayla dizilmesi gerektiğini araştırır. Önce terör bölgesinde askerlik yapanların bulundukları evlerin her duruma karşı enstitü tarafından üç boyutlu modellemesi yapılır. Askere giden erkeğin oturduğu ev herhangi bir görsel analiz için merkeze oturacak şekilde bu eve ve diğer evlere hangi bayrakların çekileceği ya da dikileceği hesaplanır. En kazık departman ise acil durum departmanıdır, ailesinin evini değiştirmiş ya da bir anda öngöremediğimiz bölgeden yani önceden hayat hikayesi ve mahallesinin modellemesi yapılmamış şehitlere müdahale eden bilimdir. Alanlarının en iyileri buradadır ve çok hızlı hareket etmek zorundadırlar. Önceden tüm enstitüyü kapsıyorlardı diğer bilim dalları uzmanlaştıkça yani bilgi ve veri birikimi artınca onlar acil müdahale timi olarak ayrı ama üst bir köşeye çekildiler. Biz alanlarımızda ilerledikçe onların iş yükü daha da azalıyor. 

Orada görev almayı isterdim istemesine fakat hayalimden de uzaklaşmak istemezdim, ara sıra da olsa kantinde onu izleme şansını yakalıyorum. Yemek yemesindeki zarafetini, çatal bıçak kullanmasını dansa çevirmesini, bu arada benim adımı bile bilmez, arada hazırladığım metinlere kimden geldi bu dediğini duydum, içten bir gurur kapladı içimi. Dedim ya hayalim, onun merakını çekebilecek metinler hazırlamak için elimden geleni yapıyorum, onun çatal bıçak dansına karşılık benim kelimelerle dansım. Geçen ses üretimi biriminden yakın bir arkadaşı söylemişti, metine yönelik görüntü ararken çok zorlandığını ve metni çok içten bulduğu için etkilendiğini, arkadaşım söylememiş kimin hazırladığını biliyorum çakal daha iyi olmamı istiyor. Ses üretimi ise neredeyse en basitidir, şehidin memleketine göre ve durumuna göre alttan akacak müziği araştırır; kimi zaman yabancı dillerde bir ağıt kimi zaman sırf notaların akışı, metnin okunmasından önce görüntülerle birlikte metnin gücünü ne kadar arttıracağını aratılır. Artık neredeyse ulaşabilecekleri en üst seviyeye ulaştılar, alanları gittikçe daraldı ve kadrolarını yeni alımlara kapattılar. 

Bir anda çalan siren sesiyle ilkildim, burada bulunduğum iki sene içinde ilk defa bu sesi duymuştum, telefonum çalıyor arayan nöbetçi müdür acilen toplantıya diyor. Koşa koşa gidiyorum toplantı salonuna, ne olmuş olabilir ki, hızlı hızlı adımlarla giderken insanların telaşlı koşuşturmalarını fark ediyorum, herkesin herkesle konuştuğu bir an tüm enstitü alarma geçmiş vaziyette. Toplantı salonundayım artık, müdürün şişman yüzünden damlayan terleri odanın burasından görebiliyorum, üst düzey bir komutan mı öldürüldü yoksa daha büyük bir şey mi, üst düzey bir komutan olsa zaten metni ve görüntüleri hazırlanmış olurdu bu daha büyük bir olay olmalı. 32 kişi diyor müdür konuşmasının ilk başında duyduğuma inanamıyorum 32 kişi hiç bu kadar “zayiat” olmuş muydu bir saldırıda, 32 kişi 32 hikaye. Bu sefer diyor metodolojimizi değiştireceğiz, tüm birimler aynı anda çalışacak. Ayırdığımız her grup sabaha kadar sekiz kişinin bayraklarını dikmiş olacak. Bu sekiz kişinin hayat hikayesini yazacağım anlamına geliyordu, ekibim sekiz kişinin hikayesini yazacak hayat hikayesinden kareler toplayacak alttan akacak müziği belirleyecek ve bayrak dikme görevlerinde bayrakların hangi ölçülerde dikileceğini belirleyecekti. Belki cenaze görüntüleri kullanabilirdik ama yok yok sabaha kadar imkansızdı cenazelerin kaldırılması, o daha sonraki adımdı. 

Şaşkınlıkla dona kalmışken ayakta durmakta zorluk çeken hayalimi görebiliyordum, yorgunluktan mı ayakta duramıyordu yoksa şaşkınlıktan mı bilemiyorum, demek ki diyorum demek ki o da bugün nöbetçiymiş. Müdür ekip şefi olarak ismimi söylediğinde dilimin tutulduğunu hissettim bu benim liderlik görevini üstlenebileceğimi göstereceğim en önemli görev olacaktı, demek ki diyordum benim farkındaymış. Hızlıca müdürün yanına gidip elinde tuttuğu ekip listesini aldım, ilk baktığım onun adıydı acaba listede miydi hayalim evet oradaydı ilk defa varlığımdan haberi olacaktı, ilk defa nefesini daha yakın hissedecektim. Ekip üyelerimin adlarını saydıktan sonra hızlıca toplantı odasından çıkıp küçük çalışma odalarından birine geçtim, vereceğim kararlardan çok kravatımı çıkartıp çıkarmamam gerektiğini düşünüyordum, kravatı çıkarmam ekip üyelerim gözünde bu görevin altından kalkamayacağım anlamına gelip onların üstlerindeki otoritemi sarsabilirdi, aynı zamanda bu durum müdürümün gözünde de onun yanaklarından akan terin benim üzerimde yarattığı izlenimi yaratabilirdi, fakat çıkarmak ise ekibim üzerine ortak çalışmaya ve onların yaratıcı potansiyellerine ortaya koymalarına dair büyük bir istek yaratabilirdi. Ben ise hafiften gevşetmeye karar verdim, hatta onların önünde hafif hareketlerle gevşettim ki bakışları üzerimde toplayabileyim. Her ne kadar titrememeye çalışsam da birkaç ay önceki benim metnim ve hayalimin görüntü birleşmesiyle oluşan çalışmayı örnek vererek “evet dedim sabaha kadar bu kadar içten çalışmayı hazırlayabiliriz.” Bu sözlerle hayalimin gözünde daha da değerimin arttığını hissediyordum ve alttan alta onunla olan uyumumuzu ve birlikte olursak bu birlikteliğin ne kadar içten olacağını söylüyordum, bakışını üzerimde toplarken aynı anda onu yönlendiriyordum evet diyordum içimden evet bu gece benim için çok önemli. 

Sekiz kişiden ilk dördü gerçekten çok kolay geçmişti, sapsız üzümlerdi bir bakıma liseden sonra birkaç ay takılmayla askere gitmiş yirmili yaşların başındaki delikanlılar arkalarında ne bir bebek ne de bir yar bırakmışlardı. Daha sonrakilerden biri evliydi onda baya zorlanmıştım özellikle banka bilgilerini aktarırken borçlarından nasıl insanları rahatsız etmeden bahsedeceğimi düşünüyordum ve bir tane doktorun yıllarca aldığı eğitimden sonraki olaylarını, biri ise daha da beter yurtdışında doktorasını yapmış daha sonra akademide ders verirken askerliği aradan çıkarmak istemiş bir beyin, sevgilisi ünlü bir matematikçi yeni dâhilerden olarak geçiyor, evet bu metinde erkekten çok yeni neslin dâhisine odaklanacaktım. Ekip üyelerime de aynı talimatı verdim, aynı anda yeni nesil dâhinin de bulunduğu yere bayrak diktirecektim, bu alışık olunmayan bir karardı ama ne de olsa imzamı kazımak istiyordum bu geceye ve risk alabilirdim. Dört saatlik çalışma sonucunda çıkış verilmişti, çıkış ise bayrak dikicilere şematik bilgileri vermek demekti ve bayrakların asılmasıyla birlikte merkeze akacak görüntüleri beklemek kalmıştı, şansımıza verilere hızlı ulaşmıştık öngörülemeyen yerlere bayrak dikmeyecektik. 

Bayrak görüntülerini beklerken müdürün beni çağırdığı haberi geldi, hızlıca odasına giderken acaba yeni nesil dahi planım onu sinirlendirmişmiydi diye düşünüyordum, odasını kapısını çalarken kalbimin patladığını hissediyordum. Beni emretmişsiniz dememi beklemeden, size bir görev daha dedi ama durum biraz daha karışık. Elinde tuttuğu dosyayı bana uzattığında tanımadığım bir yüzle karşılaştım, kim olabilirdi ki bu, "bilirsin dedi biz ensititü çalışanlarımıza özel önem veririz ve bayrakları dikerken onlara ayrıcalık yaparız" "acaba dedim bizden miydi", "ilişki bölümüne bak dedi, tanıyor musun?" Beynimden vurulmuşa dönmüştüm, benim hayalim, benim biriciğim nişanlıydı ve bana bunu kimse söylememişti. Ne yani şimdi hayalimin ölen nişanlısının bayrağını mı dikecektim, sinirlenmiştim, onun nişanlı olması bile sinirlendirmişti aynı zamanda garip bir hüzün ve garip bir mutluluk ona ulaşmamda hiçbir engel kalmıyordu artık, emredersiniz diyerek müdürün yanından uzaklaştım ve bu kadar özel bir bayrağın nasıl dikileceğini düşündüm, küçük toplantı odasına doğru ilerlerken kameraman bir arkadaşıma rastladım, onu gördüğümde planım ortaya çıkmıştı, hayalime nişanlısının öldüğü haberine verirken kameralarda bizi çekecekti, bayrakları asma enstitüsü çalışanlarının göz yaşları ve şaşkınlıkları akacaktı kameraya ve benim onu telkin ederken kullandığım cümleler. Görüntünün üreticisi aynı zamanda görüntü olacaktı. 

Kameraman arkadaşıma durumu anlattım ve görüntüyü nasıl ona çaktırmadan çekeceğini ve odaya girince hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi nereye oturacağını söyledim ve beraber odaya geçtik. Hayalim bayrak dikicilerden akan görüntüleri incelerken kravatımı biraz daha boşalttım, cümlelerimi daha da toparlamaya çalışıyordum, içimden bir ses ise acaba hayalim işini bitirene kadar beklesem mi diyordu, şimdi ister istemez görüntüleri toparlayamaz ve projelerimiz tamamlanamaz. Olsun diyordum hemen hemen her şey hazır diğer ekiplerden destek isteriz, olmadı hepsini ben toparlarım, bu sahne kaçmaz, bu an kaçmaz. Hayalimin olduğu yere bakarak arkadaşlar derken içimden bir ses beynimi ele geçirecek şekilde bağırıyordu: “show must go on”.


image source: http://www.edebiyatdefteri.com/resim/resimli_yazi/buyuk/40639.jpg
Devamını oku...

20 Ocak 2013

0 İzdüşümsel Sevişmeler 2 - Part 1 Sosyal Tam Olma Hali

Yıllar önce dağdan inen üstadın insanları bulmak için panayıra koşması günümüzde tekrarlansa aynı üstadın sosyal medya sitelerinden bir tanesinde hesap açmasına benzerdi. Fakat üstat gösterinin ortasında izleyicilere konuşarak onları gösterinin büyüsünden kurtarmaya ve ölen tanrıyı, tanrının ölümüyle olanları anlatmaya çalışırken günümüzde gösterinin kırıcısı değil herhangi bir izleyici konumuna indirgenirdi ya da tanrının ölümünü ilan eden üstat günümüzde yaşasa neyin ölümünü ilan ederdi, belki de ölümün ölümünü... 

Bir gün sokaktan geçen bir kadını bir hafta sonra tekrar gördüğünüzü hayal edelim, kadını ilk gördüğünüzde saçları boyalıdır, bakımlıdır, ikinci gördüğünüzde ise makyajsız ve başını kapatmıştır. Bu iki görüntü arasındaki farka dair yorum ilk başta kadındaki muhafazakarlaşma eğilimi olabilir ve bu eğilimin açıklamasını güncel politik tezahürler etrafında yaparız, belki de daha ileri giderek İslam’a dair kadının bilinçsizliğinden İslam’daki kapanma usullerini kadının farklı algıladığından bahsedebiliriz, bir adım daha giderek bu değişimin eleştirisi aşağılamaya yönelebilir ve yorum kadının cehaleti olabilir. Bölgedeki kapanma usullerini bilen bir göz ise kadının ailesinden bir erkeğin öldüğünü ve kadının bu ölümün ardından öğrenilmiş acıyı öğrenilmiş usullerle gösterdiğini söyleyebilir. Ölen erkek, kadının kocası ya da oğludur. Sözsüz bir iletişim söz konusudur ve kadın bu hareketiyle belki de İslam’ın ortaya çıkmasından çok daha önce olan bir geleneği üretiyordur, kadının dine dair düşüncesinde bir değişim olmamıştır. ne muhafazakarlaşmıştır ne de çıkarları doğrultusunda hareket ediyordur, o sadece bir şeyler anlatıyordur. Burada muhafazakarlaşan kadın değil kadının eylemini yorumlayan bakıştır, bakışı çerçeveleyen paradigma ve paradigmayı gözler önüne seren kavramlarla anlatılan kadının hareketi değil yorum merkezinin ne kadar haklı olduğudur. 

Dönüştürücü radikal eleştiri olanı eleştirirken ya açık ya da gizil biçimde olması gerekeni de söyleme ve onu kutsallaştırma eğilimindedir. Olması gereken ise eleştirinin amacı yani eleştiri aracılığıyla dönüştürülmek istenen yaşamdır. Dönüştürücü radikal eleştiri geçmişte olan üzerinden değil gelecekte ya da o anda olması gereken üzerinden muhafazakardır. Dönüştürücü radikal eleştirinin sıkıntılarını radikal bir feminist grup kendi içeresinde yaşamıştır. Karşıt olarak konumlandırdıkları erili eleştirirken olması gerekeni kurguladıkları noktadan itibaren kendi içlerinde parçalanmaya başlamışlar ve bir grup aktivistin grubun içerisinden çıkmasıyla sonlanan bir süreç yaşamışlar ve güç kaybetmişlerdir.

Eleştirinin merkezini olması gereken üzerinden alınmayacaksa nerede bulabiliriz, eleştirilenin yerine yenisi konulmayacaksa ve bir öneri sunulmayacaksa susması mı gerekir sadece değişimlere bakan bir gözün. Eleştirinin merkezini değişken bir kavrama indirgeme taraftarıyım, sosyal tam olma haline... 

Bu metin sosyal medya üzerinde sosyal tam olma halinin izdüşümü olan sanal sosyal tam olma halini aramak üzerine inşa edilmiştir ve paradoksal biçimde metinde sanal sosyal tam olma haline geçecektir.

Tüketim tartışmalarındaki bir yaklaşıma göre insan başta tamlık halindedir daha sonra enerjisi azalır, tekrar o baştaki tamlık haline dönmek ister, onun için uğraşır. Örneğin toktur insan zamanla acıkmaya başlar ve doymak ister, baştaki tamlık hali tokluk halidir, yemek yemesi ise tüketim. Fakat bu tamlık düşüncesi ise tutarsız bir fantezidir örneğin yemek yeme eyleminde bile vücut o eylemi yerine getirebilmek için enerji harcamaktadır, besinlerin vücuda girmesiyle onların parçalanma işlemi de başlamaktadır. Tam olma hali ulaşılamayacak olanı simgelemektedir, ironik biçimde ideal olan hali. Ayrıca insan salt fizyolojik bir varlık değildir aynı zamanda yüzeysel olarak tanımlarsak sosyal bir varlıktır, o halde sosyal insanın sosyal tam olma hali nedir? İnsanın sosyal tam olma haline ulaşmaya çalışırken, fizyolojik tam olma haline ulaşmaya çalışırken tükettiklerinde bir kırılma yaşanmaktadır. Örneğin yemek yeme salt fizyolojik bir istek değil, mekan, yenilenin ne'liği, yemek yerken kullanılan nesneler, yemek yenilirken yemeğe olan yaklaşım vb. sonsuz değişkenin ve değişkenlere yüklenen anlamın gölgesinde sosyal tam olma halinde tüketilen olmaktadır, bu noktada tüketilen salt yemek değil yemek yemenin kendisidir.

Sosyal tam olma halini eleştirel bir kavram olarak kullanabiliriz fakat bu iddiayı öne sürmeden önce kavram karmaşasına düşmemek için; kendini gerçekleştirmek, kendine ulaşmak şeklinde kavramsallaştırabileceğimiz özelde Hint felsefesinin genel olarak ise doğu felsefesinin ısıtılıp ısıtılıp önümüze konulan insan düşüncesinden ayrılmamız gerekir. Kendini gerçekleştirme düşüncesi tehlikelidir çünkü insanları doğuştan farklılaştıran bir görünüme sahiptir. Senin bir özün var ve o öze ulaşmak için değişik aşamalardan geçmen gerekir, bu özü anlamak ve onu gerçekleştirmek kendini gerçekleştirmek olarak algılanır. Isıtılıp ısıtılıp satılan bu düşüncenin bir çok çıktısı etrafta görülebilir. Sosyal tam olma halinden kast edilen dönüştürücü eleştirinin eleştirisi ile paraleldir, hayata dair her perspektif olanı ve olması gerekeni tanımlar, bu tanımlamalar ışığında ideal sosyal tam olma halini üretir, o perspektiften yaşama bakanlar ise ideal sosyal tam olma hali için o perspektif tarafından üretilen eylemleri, beğenileri, kavramları tüketmektedir.

Tanıştığımız herhangi bir insan başlangıçta boş kağıt gibidir, daha sonra iletişim kurmadan önce bir çok faktörün devreye girmesiyle onun resmini çizmeye başlarız. Bu faktörler iletişimin ilk başladığı mekan, o an onun görünüşü, mekanda bulunma nedenleri. İletişime geçirdiği andan itibaren ses tonu, hareketleri vb. karşınızdakinin bedensel eylemleri ile o resim daha da derinleşmeye başlar. Fakat daha baştan o insana geçmişin ve sosyal tam olma halin yüklü olarak bakılmıştır, hem fırça hem de kullanacak renkler daha o insanı görmeden önce ele alınmıştır. Resim çizilirken aynı anda o resim kategorize edilmeye başlanır ve zihindeki tablolar manastırına kaldırılır. Benzerlikler ve benzerlikler üzerinden üretilen bilgi çerçevesinde o resim çizilmeye devam edilir aynı anda benzerlikler üzerinden üretilen bilgiyle hem geçmişteki hem de gelecekteki resimler çizilmeye devam eder. Benzerliklerin bilgisi salt deneyimin ürünü değildir, aynı zamanda senden önce üretilen bilginin de taşıyıcısıdır, bu bilgi üzerinden resmi tanımlamalar ve bu tanımlar çerçevesinde resme karşı eylemlerini biçimlendirirsin. Tablo çizme eylemi tek taraflı değil karşılıklıdır bu nedenle biçimlendirdiğin eylemlerle karşındakinin resmini çarpıtmaya başlarsın. Karşındaki senin sen karşındakinin yarım bozuk resimlerini çizerken aynı anda “kendi” tablonu da çizersin. Dışarıya yansıttığın sadece o tabloda kendini göstermek istediğin kısımlardır fakat o “kendi” tablosu da sürekli çizilen bir resimdir. Kendi tablosunun çizilmesinde en etkili güç o ideal sosyal tam olma hali illüzyonudur.

Bilişim teknolojisinin gelişmesiyle ortaya çıkan/çıkartılan sosyal medya terimi başlı başına sıkıntılı bir tanımlamadır. Platformlara sosyal medya denilirken kast edilen her kullanıcının kendini haber veren, haberi toplayan ve paylaşan ve yorumlayan olarak yaşamını her hangi bir yayın yapan kanala benzetilmesidir. Fakat bu tanımlama sosyal medya sitelerine bakıldığında tutarsızdır çünkü sosyal medyada haberin nesnesi kullanıcının kendisidir, haberi yayma işlemini de kullanıcı tarafından yapılır. Kullanıcı kendisini haberin nesnesi yaparken aynı anda sosyal tam olma halinin izdüşümünü yaratarak sanal sosyal tam olma halini ortaya çıkartır. Herhangi bir gezi rehberini elinize aldığınızda gördüğünüz sadece orada mutlaka görülmesi gereken yerler değil, o bölgede görülmesi istenilmeyen, gözlerden kaçırılmak istenilen yerlerdir de. Gezi rehberi hem gösterilmek istenileni hem de gizlenmek istenileni bünyesinde taşır. Benzer şekilde sosyal medya ağlarında yaratılan profiller kullanıcının hem görülebilir kılmak istediği özellikleri hem de gizlediği özellikleri bünyesinde taşır. Gezi rehberlerinin çizdiği harita o bölgede yaşanılan güç ilişkilerinin ürünüyken sosyal medya sitelerinde yaratılan profil kullanıcının sosyal tam olma halinin ürünüdür ve paradoksal biçimde sosyal tam olma halinde tükettiğidir.

image source: Imsomnio by MaxHierro on DeviantART
Devamını oku...

18 Ocak 2013

2 Izdırabınısikiyim Prospektüs


Izdırap zihninizde yarattığınız dünya ile yaşadığınız dünya arasındaki çatışmaların, çelişkilerin gene zihninizde yarattığı baskıdır. Size ızdırabınısikiyim ilaçları ile bu baskıyı en aza indirmenin en basit yolunu sunuyoruz. 

Bu kullanma talimatı ızdırabınısikiyim ilaçlarını kullanmadan önce yapmanız gereken egzersizlerden oluşur. 

Önce şöyle güzelce bir koltuğa otur, kıçını biraz sağa sola yerleştirerek oturduğun yeri güzelce ez ve hızlıca kalk, bak kıçının izi az önce oturduğun yerde, o halde ne gerek var varoluşsal problemlere, sen varsın işte kıçından daha güzel bir kanıt mı ararsın. 

Şimdi kalk bir çay koy bakayım, koyunca tekrar bu prospektüsü eline al, aldın mı, dur şimdi çayın demlenmesi bekle, demledin mi, koy bakayım hem plastik bardağa hem de cam bardağa, koydun mu şimdi iç bakayım birer yudum her ikisinden de, plastik bardakta içtiğin çayın tadı daha garip geldi değil mi, yüzünü buruşturup onaylar gibisin, işte toplumun en güzel özelliği senin yerine neyin güzel olduğunu ve neyin güzel olmadığını söyler ve asla yanılmaz, şimdi bir şeker at şöyle ve şeker görünmeyene kadar karıştır, al bir yudum, bak söz dinleyince ne kadar kolay oluyor değil mi her şey, daha sonra bir şeker daha at al bir yudum, tadı daha hoş oldu değil mi dilini damağında şaplatma isteği uyandırdı, evet dediğini duyar gibiyim, o halde at üçüncü şekeri bak bakalım nasıl olmuş. Bu cümleden sonra oturup bardağa baktıysan ızdırabınısikiyimi kullanmana gerek yoktur sen baştan kıvama gelmişindir. Eğer bakmak yerine tattıysan çayın tadındaki değişimi fark etmiş olman lazım, şimdi baştan beri attığın kadar şeker at çayın içine, şimdi al bir yudum daha kusma isteği uyandırdı değil mi, işte kabul et ki hayatta değiştirebileceklerin ve değiştiremeyeceklerin vardır, altı şekerli çayın tadı boktandır bunu değiştiremezsin sadece bunu kabullenirsin, evet sen de hayatta diğer kabullenemediğin şeylere bir daha bak, evet orada onları zihninde yaratırken yüklediğin anlamlara odaklan ne kadar çok şey yüklemişin değil mi, at şimdi zihninden birer birer bu anlamları, ağaç sadece ağaçtır ve yeri geldiğinde kesmek gerekir, nedenini sorgulama ve keseni dinle daha kolay olacak hayat senin için emin ol, vardır onu kesenin de bir bildiği. Ormanın ortasına dikilen kaçak villalara bu açıdan bak hem nerede oturacak bu kadar insan, birkaç ağacın lafımı olur insanın yanında, ormanın ortasında oturması onun hakkı değil mi sen çaya altı şeker atmak istemiyorsan o da ormanda oturmak istiyor ne var bunu bu kadar büyütecek. 

Şimdi bardağa bak ve onun televizyon olduğunu hayal et, ondan televizyon olmasını iste (eğer bakmayı bırakıp televizyon kumandasını bardağa uzattıysan ızdırabınısikiyimi kullanmana gerek yoktur) televizyon oldu mu olmadı tabi ki, onun yaratılış amacı belli ne olacağı ya da ne olamayacağı, o bardak olarak yaratılmış ve işlevi belli, ondan fazlasını bekleyemezsin. Şimdi çevrene bak, toplumdaki işlevine odaklan, sen işçiysen işçi olmak için, sekretersen sekreter olmak için, başkalarının parasını hesaplayan muhasebeciysen muhasebeci olmak için eğitildin. Senin toplum içindeki işlevin bu tıpkı bardak gibi, ne bardaktan televizyon olmasını bekleyebilirsin ne de kendinden yaşamı değiştirebilme gücünü bekleyebilirsin, sen sensin işte kaç bin yıldan beri bilinen bir mantık kuralı bu sen sensin. Büyük üstat Descartes’i hatırla, o acaba sobanın içinde oturuyor muyum diye kuşku etti ama ben soba mıyım diye sormadı kendine, sen neden sorarsın kendine acaba kadın mı erkek miyim diye, bardak nasıl bardaksa sen de karşı cinsin duygularına sahip olmazsın yaratılışına ters, sakat. Şimdi diğer bardakları hayal et, bazıları küçüktür bazıları büyük, renk renk bardaklar. Büyük bardaklar daha fazla su alırlar küçükler ise daha az su. Niye büyük insanlara neden büyüksün diye soruyorsun, nasıl büyük bardağı yapan onu daha fazla su alması için yarattıysa o büyük insanların da işlevi daha fazla şeye sahip olmak, bu kadar basit kimseden çalmıyorlar ya da kimsenin hakkını almıyorlar onlar da diğer bardaklar gibi... 

Şimdi aynı bardağa kahve koy, bardağı yıkamam gerekli mi diye düşünüyorsun değil mi, çayın tadının kahveye geçip geçmeyeceğini düşünüyorsun. Nasıl ki arada bardağı temizlemek gerekirse senin de tüm yaşamındaki eşyalarını değiştirmen gerekli, senin için sürekli olarak yenileri üretiliyor hatta o an alabilecek gücün yoksa sana bankalar kredi sağlıyor. Bankaların temel amacı bu temizlenmene yardım etmek, tüm kokuları tüm kirleri tüm izleri temizleyebilmek için toptan değişiklik yapmak gerekir, nasıl bir bardağı sürekli yıkamak senin sağlığın için gerekliyse mikroplardan arındırılıyorsa senin de sık sık çevrendeki eşyaları değiştirmen gerekir, değiştirdikçe daha sağlıklı olacaksın. 

Şimdi kahve değil de viski koy bardağa iç bakayım, çok acı değil mi yanına başka bir şey lazım al bir ya da birkaç çikolata şimdi dene, viskinin tadıyla çikolatanın tadı ne kadar güzel oldu değil mi iki farklı tat nasıl uyum sağladı. Gülümseyerek kafanı salladığını görür gibiyim, işte bu nedenle bir hayat arkadaşına gerek var, erkeksen birkaç tane de olabilir, kadınsan hemen yüzünü buluşturma bak ev işleri daha hızlı hallolur ve sana daha fazla zaman kalır. Tek başına yaşanmaz bu yaşam viski gibi olur, tadını almak için aile kurmak gerekir, büyük bardakların yanında küçük bardakları hayal et, görüntü tıpkı o büyüklü küçüklü bardaklar gibidir. Sadece ailen değil hayat senin için büyüklü küçüklü bardaklar, ızdırabınısikiyim ile bardakların raksı başlayacak hazır mısın... 

İçindekiler: Herhangi bir ekmeği alırken üretildiği buğdayın kimin tarlasından olduğunu sorguluyor musun, tabi ki hayır fırıncıya güvenirsin senin için en iyi buğdayı seçmiş, su ve tuzla birleştirerek sana mükemmel ekmeği üretmiştir. Biz de senin için en iyi malzemeleri bir araya getirdik, içinde ne olduğu önemli değil sadece senin iyiliğin için olacak her şeyin içinde olduğunu bil ve bize güven. 

Kullanım talimatı: Herhangi bir dozu yoktur, önce bir doz alınır daha sonra herhangi bir olayda koy götüne rahvan gitsin denilmediği anda tekrar alınır, bir süre sonra sizin de sloganınız koy götüne rahvan gitsin olur, o slogan ortaya çıktığında istenirse ızdırabınısikiyim bırakılır.
Devamını oku...
SST Atölye