8 Temmuz 2013

0 LeaveMeAlone: Direniş Simgesi Olarak GTA

“GTA’da polis döven nesile sataştın”, “6 yıldız oldu tanklar gelecek” ve Vice City’de aranma seviyesini düşüren hile kodu “leavemealone” GTA oyununa atıfla direnişin dikkat çekici duvar yazılarından birkaçıydı. Bu duvar yazıları video oyun blogu Kotaku’da da “Turkish Rioters Are A Generation Raised On Grand Theft Auto” başlığı ile konu olmuş oldu. 

İlk olarak 1997 yılında çıkan Grand Theft Auto oyunu, Pc için 2002’de çıkan Grand Theft Auto III ve 2003 yılında çıkan Vice City versiyonu ile Türkiye’de de ana akım video oyunları arasında oldukça popülerleşmişti. Bu popülerliği sebebiyle birçok kişi için direnişin sloganları içinde göze çarpan ve tebessüm ettiren bir gönderim oldu. 

Çünkü oyunu sadece bir kere bile oynamış olan, görevleri geçmekten önce polisle çatışmaya girmeyi amaç edinmiştir. Suç odaklı görevler silsilesi içinde attığınız her adımda aynasızlar peşinize düşmektedir. Bir yıldız bir şekilde bertaraf edilebilse de, 2 ve 3 yıldızla birlikte çıkmaz bir yola girilir. Ya safça teslim olacaksınız ya da çatıştıkça artan yıldızlara paralel güvenlik güçlerinin nicelik ve niteliğine karşı yetti gari deyip nuttertools’ları çıkarırsınız. Sonu kodeste biten bu hikayede karakoldan çıktığınız anda geri dönüp baskınla bu döngüye devam edersiniz. Dürüstçe aldığım arabamla şehirde sakin sakin turlayayım, etliye sütlüye karışmayayım deseniz bile bela sizi bir şekilde bulur. Çünkü şehirde Truman Show’daki gibi bir kurguda şuursuzca dolaşan insanların sahte huzur ve sükunet ortamına kendinizi ait hissedemezsiniz. Aksiyon şarttır. Öte yandan San Andreas’da olduğu gibi zaten belanın ve suçun içinde doğmuşsunuzdur. Bununla beraber oyunu ele alırken başından beri semantiğinde temel olan şiddet-suç-argo-küfür odaklı yapıyı vurgulamak ve San Andreas versiyonu ile birlikte daha cinsiyetçi ve aynı zamanda ırkçı ögeler eklendiğini de belirtmek gerekir. Bu yönleri üzerinden değerlendirildiğinde; 

“GTA San Andreas oyununun ırk ve toplumsal cinsiyet ile bağlantılı özellikleri olumsuz stereotipler ile birlikte bilinçli bir şekilde işlemektedir. Bu, kültür endüstrisinin inşa ilkesi çerçevesinde sosyal azınlıkların stereotipleştirilmiş yapılarına biçim vererek, kültürel kimliklerin özsel ve dışsal görünümlerinin potansiyel tehlike olarak nitelenmesine ve aynı zamanda kültürel farklılıkları temel alan toplumsal eşitsizliğin ideolojik olarak meşrulaştırılmasına yol açabilir."[1]

Ancak şiddet-video game-yeniden üretim düzleminden öteye gidemeyen tukakacı pedagojik dil bir noktada yeniden üretim dizgesinin temelini doğrudan şiddet temalı oyunlarda görmeye başlamaktadır. Örneğin gençlerde ortaya çıkan şiddet vakalarının sebebi şiddeti doğuran sosyolojik faktörler görmezden gelinerek şiddet temalı oyunlarda görülmekte. Oysa yalnızca bir yeniden üretim olarak değil, GTA örneğinde olduğu gibi modern Amerikan toplumunun ironik bir temsili olarak da değerlendirme yapmak mümkündür. Konuya geri dönerek ifade edersek, şiddet dijital oyunlarda tanıştığımız bir şey değil, örneğin gezi direnişindeki polis şiddeti gibi gerçek hayatta tanık olduğumuz ve yaşadığımız bir şeydir. 


Peki, bu noktalar açısından bakıldığında GTA oyununu duvarlara yansıyan bir politik dışavurumun simgelerinden biri olarak ele almak mümkün mü? 

Hardcore şiddet ve suç merkezli ana akım bir oyunun direnişin simgelerin biri olduğunu iddia etmek epey abartılı olacaktır. Burada muhtemeldir ki doğrudan doğruya GTA’ya bir gönderim değil, kuşak tartışmalarında da ele alındığı gibi politika ile pek ilgili olmadığı söylenen gençliğin dijital oyun gibi ilgi noktalarından hareketle tepkilerini ifade etmeleri söz konusudur. Tepkileri ortaya çıkaran tüm deneyimleri hesaba katmaksızın dijital oyunlarla yetişen bir kuşağın aniden başlarını bilgisayarlardan kaldırıp aksiyon var dediler geldik şeklinde bu direnişe katıldıklarını söylemek ise şiddet örneğinde olduğu gibi zorlama olacaktır. 

Sosyal hareketlerin dili ve dinamiklerine dair tartışmalar açısından okuduğumuzda insanlar tepkilerini ve fikirlerini ortaya koymak için kendilerine yabancı, uzak ve sıkıcı bir dil yerine kendilerini doğrudan ifade eden, mizahi yönü baskın ve çok çeşitli bir dili tercih etmişlerdir. Bu bağlamda gezi ile başlayan direniş dalgasının en önemli noktalarından birinin de bu olduğunu düşünüyorum. 

Sonuçta, GTA bir simgeden ziyade direnişin özgün metaforlarından biri olmuştur. Ancak dünya sosyal hareketler repertuarına hediye edilen, poma adının verildiği dozerle tomayı kovalama çılgınlığını da belki buralardan açıklayabiliriz.


[1] Jahn-Sudmann, Andreas and Stockmann, Ralf; “Anti-PC Games: Exploring Articulations of the Politically Incorrect in GTA San Andreas”, Computer Games as a Sociocultural Phenomenon Games Without Frontiers War Without Tears, Palgrave Macmillan, 2008.

image source: 1- http://i.imgur.com/JoOjzLy.jpg
Devamını oku...

6 Temmuz 2013

0 Adalet Ne Ayol

Oldum olası nefret etmişimdir çocukların velayet davalarına danışmanlık yapmaktan, hele ki böyle çetrefillileri mesleği bıraktırır. Dosyayı görseniz siz de aynı tepkiyi verirsiniz, on iki yaşındaki reklam ve dizi yıldızı velede kim daha iyi bakabilir, otuz sekiz yaşında İlayda mı yoksa otuz iki yaşında Gonca mı yoksa Goncaya sperm bağışı yapan otuz altı yaşındaki Alican mı? Maddi gelir olarak bakarsak doktor olan İlayda’nın veledimizin bakımını üstlenmesi daha mantıklı görülebilir fakat zaten bu çocuk haftada İlayda’nın kazandığının beş katını kazanıyor. Goncaya bakarsak dokuz ay karnında taşımış, bedenin bir uzantısı gibi sahiplenmiş İlayda’dan farklı bir duygusal bağlantı taşıması garanti. Alican’ın ise olaya nereden dahil olduğunu anlayabilmiş değilim, Goncayla İlayda çiftimizin beraberken çocuğu sahiplenme hakkını verdiğini ama ayrılmaları durumunda çocuğun geleceğinden şüphe ettiği için kendi yanında ve gözetiminde büyümesinin çocuk için daha yararlı olacağı görüşünde. Hadi ya bizde kerizdik çocuğun kazancı için istiyorum yoksa umursamam bana ne demiyor da lafı eveleyip, geveliyor. İlayda mı yoksa Gonca mı? 

Hakime Ayça’nın bana attığı büyük bir kazık bu dava, olayda kilitleneceğimi biliyordu. Ayça’yı on yıldır tanırım, cinsiyet değiştirmeden çok önce yani, trans hakimler bu tür velayet davalarında daha adil karar verebiliyorlar sanırım. Her iki bakış açısını daha rahat okuyabiliyorlar, işin içinden çıkamamış olmalı ki beni delirtmek istedi. Ayçanın babası da hakimdi, şu eski dönem hakimlerden giydiği siyah cübbesiyle oturduğu kürsüden kimi zaman babacan kimi zaman azarlar modda davalara bakıldığı dönemlerden. Aradan geçen onca senede kürsü ortadan kalkmıştı ama bu cübbeler hala hakimlerin üstlerindeler, en azından renklerini kendilerini seçebiliyorlar. Ayça’nın cübbesi mi, tahmin edebileceğiniz gibi rengarenk. 

Of Ayça ne biçim dosya bu ya, sadece daha iyi kazanıyor diye İlayda’ya velayete verilmesini önersem Goncaya haksızlık olur, o kadar zaman karnında taşımasının yanı sıra kendisi ressam. Çocuğa çok özel bir bakış açısı kazandırabilir ve bunun maddi bir ölçütü yoktur, belki de birkaç sene eserleri milyon dolarlar eder ve velede çok daha iyi bir gelecek kurabilir. Gonca’nın geçmişte yaşadığı küçük bir soruşturma var, özgür olarak sokakta yaşayan bir köpeğe tekme atmış. Soruşturmayı yürüten ise Savcı Nalan, ne savcıdır bilseniz kılı kırk yaran en küçük ayrıntıyı kaçırmamak için bir dosyayı elli defa inceleyen cinsten. Gözünün yaşına bakmaz ve türbanlı diye dine sığınıp hoş görünmeye çalışırsanız daha da üstünüze gider. Hele ki savcının Nalan hakimin Ayça olduğu bir davaya düştünüz mü başınızı öne eğip tüm olayları olabildiğince çıplak anlatmanız gerekir çünkü birinden kaçan diğerine yakalanır. Bir zamanlar kamuya alınmıyormuş translar ve başörtülüler, büyük mücadeleler, direnişler sonucunda tüm kapılar açılmış. Sanırım Ayça da Nalan da kendilerine o kapıları açanların yüzünü kızartmak istemiyorlar ve geçmişin o acısıyla, dışlanmışlığıyla, adaletsizliğiyle adalet terazisini daha da dengede tutmak istiyorlar. 

Alican ise daha spermini bağışlamadan önce İlayda ve Gonca çiftiyle anlaşma imzalamış, çocuk babasının Alican olduğunu bilecek ve Alican ile ilişki ve iletişim kurmasına ne Gonca ne de İlayda’nın engel olabilme hakkı var. Daha çocuk dünyaya gelmeden önce bir erkek neden böyle bir anlaşma ister ki, Alican düşündüğümün aksine her duruma karşı hazırlıklı olmak için ipleri sağlam kazığa bağlamak isteyen, planlı bir tip sanırım, anlaşma yapması bu özelliğini ortaya çıkartıyor. Ayrıca çocukla görüşmek ve babası olduğunu bilmesi talebi de Alican’ın duygusal tarafını ortaya çıkartıyor. Peki, neden söze güvenmemiş ve karşılıklı imzalanmış anlaşma istemiş olabilir ki. Her ikisine mi güvenmemiş yoksa çiftimizden sadece bir kişiye mi, bu sorunun cevabını sanırım onların nasıl tanıştıkları hikayesinde saklı. Biraz eşeleyebilirsem ve Alican’la konuşabilirsem cevabını bulabilirim fakat of Hakime Ayça neden bana daha önceden vermedin ki bu dosyayı üzerinde daha fazla çalışabilirdim. 

Düşünmeye en başından başlayayım iki insan neden çift olmak ister ki, çift olunduğunu devlete onaylatır ki. Önceden sağlık sigortası, emeklilikten yararlanma hakkı gibi ekonomik nedenleri vardı fakat bunlar eski dünyanın gerçekleriydi günümüzde ise her insan doğuştan askeri dayanışma gelirine ve doğuştan kamu hizmetlerinden karşılıksız yararlanma hakkına sahip. Günümüzde çiftler genellikle başlarına bir şey geldiğinde, karar alamayacakları durumlarda adlarına karar alma hakkının kimde olduğunu belirlemek için çift olma talebiyle başvuruyorlar. Çift olmak sorumluluk almaktan ziyade sorumluluk vermekle ilgili ki ben hala sorumluluğumu verebilecek kadar güvenebileceğim bir insanla tanışmadım. Miras konusu da çift olma kararında doğrudan etkili, bir bakalım Gonca’nın ve İlayda’nın ebeveynlerinin maddi durumlarına; İlayda tarafında fazla bir şey yokken ilginç biçimde Gonca’nın yuh be dedirtecek cinsten fakat iki yıl önce ebeveynleri Goncayı miraslarından uzaklaştırmışlar. Acaba İlayda Gonca’nın mirası için mi Goncayla beraber olmaya başladı ve Gonca’nın ebeveynleri Goncayı reddedince İlayda Goncayla yollarını ayırmak istedi. Bu düşüncemi biri duysa amma da geri kafalısın olur mu öyle şey derdi; fakat insanlık tarihinde uzun süre eş seçiminde birincil faktör maddi ve statüsel durum olunca bu arkaik saplantıyı bu tip olaylarda aklımızın bir köşesinde tutmamız gerekiyor. 

Düşünceler arasında dolaşırken lensimde beliren Hakime Ayça’dan gelen “Tavsiyen ne bakayım söyle” iletisi daha çabuk karar vermem gerektiğine dair hafiften uyarı niteliğindeydi. Ne diyebilirdim ki; 

“Tarafların ekonomik ve sosyal durumları göz önüne alındığında ilk başta İlayda çocuğun geleceğine daha iyi katkı yapabileceğine dair olumlu izlenim yaratırken taraf çiftimiz İlayda ve Gonca’nın çift olma halinin ortadan kalkması kararında Gonca’nın ebeveynleri tarafından mirastan men edilmesinin bu karar üzerinde etkisi olup olmadığı araştırılmalı ve eğer bu karar üzerinde etkisi varsa İlayda bir çocuğun bakımında yeterli olmayabilir. Gonca’nın geçmişindeki sokakta bir hayvanı tekmelemesi soruşturması, dava konusu olan çocuğun velayetini üstlenmesi konusunda şüpheler doğurmaktadır. Çocuğa kiminle yaşamak istediği sorulduğunda eğer babası yönünde istek belirtirse velayet Alican’a verilebilir”. 

Evirip çevirip topu Ayça’ya ve velede atmanın bir yolunu bulmuştum, ne de olsa sosyologların işi buydu evirip çevirip topu başkasına atmak.
Devamını oku...

30 Haziran 2013

0 Göt Kılı


Dayanışmanın hiçbir zaman uğramadığı, yardımlaşmanın yoldan çıkıp sadaka toplumunun yükseldiği bir anda alay edilen, hor görülendi göt kılı. Daha farklı bir muamele de görmemişti yaşamı boyunca gri duvarların gözünde, o tüm sınıflandırmaların en altıydı; gelir düzeyi, eğitim düzeyi, yaşam standardı, reyting ölçümlerinin bile başlangıcı. Başlangıç noktasıdır bir nevi; altında sürekli ezildiği azınlığın başlangıcı. Hep o başlangıçtadır belki daha başlayamamıştır yaşamaya, yaşamadığı için her açıdan yönlendirebilir görünür, başlangıç olduğu için seçim yapamayacak kendine dair kararları alamayacak kadar kapasitesiz görülür. 

Götün hava alması, daha iyi beslenmesi, gelişmesi için; yerle göt arasında tampondur. Göt değişir sürekli fakat göt kılları stabildir. Değişen göte göre pozisyon alamaz çünkü pozisyonu baştan yazılmıştır, göt olmak isteyenleri devirirse bir gün belki pozisyonu değişir. Belki tüm götleri devirme potansiyeli vardır da götler tarafından engellenir, belki de göt kılına anlam yüklemek yeni götlerin, göt adaylarının, eski götlerin mastürbasyon oyunudur. 

Çıtır ekmekle küflenmiş ekmek arasındaki farkı bilmeyenler sürekli alay etse ve hakkında konuşurken orantısız gerzeklik uygulasa da o orda bir yerdedir, nefes alan, isyan eden gülen ağlayan. Kimdir ki göt kılı; belki kanlıgeçitte kaybetmiştir yaşamının anlamını, mevsimlik işçi adı altında ağalara satılırken istiflendiği traktörün devrilmesiyle kaybetmiştir sevdiklerini. Belki de zorla imzalatılan senetlerin istenmeyen çocuğudur. 

Yeni yeni bağımlılıklar üretebilmektedir gri duvarların gri götleri, sadakadır gri duvarların gri götlerinin bağımlılaştırma taktiklerinden bir tanesi; bunlardan bir diğeri taşeronluktur. İşe almazsın, yok sayarsın, istediğin an atabilmek için köşede bekletirsin. Taşeron firmayla kesilirse gri duvarların bağlantıları en büyük zararı görecektir göt kılları. Bu nedenledir gri duvarın üstünde tepinen götün gitmesinden korkmaları. Gitmesi elektriklerin kesilmesi demektir, gitmesi musluktan hiçin gelmesidir, bu nedenle bağlı değil bağımlıdır gri göte. 

Sivil ya da askeri anayasa fark etmez bilir çünkü her ikisinde de gelmez adalet. Demokrasinin ilerisi ya da gerisi de değildir mesele, mesele küflenmiş ekmekle çıtır ekmek arasındaki farktır gözünde.

image source: Crowd by Misha Gordin on http://www.bloodyloud.com/crowd-misha-gordin-photographer
Devamını oku...

28 Haziran 2013

3 Gezi Dediğin Nedir ki?

Alışamamıştı, alışamıyordu. İçine hapsedildiği küçük dershane odasında yüzyıllar önce dedelerinin uğradığı haksızlıkları sürekli sürekli Yavuz Sultan Selim’in başarısıymış gibi anlatmayı, karşısındaki sevimli gözleri yaşanılanlardan bihaber yetiştirmeyi ve buna zorunlu kılınmayı kaldıramıyordu.  Yaşamlarının en güzel dönemlerinde olan öğrencilerinin gözlerinin içine bakarak onlara yalan söylediği her an ruhundan bir parça koparılıyordu. Arada; acaba diyordu bu gözlerin arasında benim çocuk bakışlarım da var mı?  Aile içinde anlatılanlarla okulda anlatılanlar arasında yaşadığım gerginliği yaşayan bir göz. Arkadaşlarına bakarak benim bildiklerimi bilmiyorsunuz diye düşünen, benim bazı şeyleri bildiğimi bilseniz beni dışlarsınız korkusunu yaşayan küçük bir el. Ağzından yanlışlıkla bir şey çıkarmamak için çocukluğu bile yaşayamayan susan bir dil. 

Hatay’da küçük bir odada başlayan yaşamında, yanlış bir ülkede tarih öğretmeni olmak için yanlış etnisiteden ve yanlış mezheptendi Yasemin.  Vergi verdiği devletin akrabalarına karşı savaş hazırlığı içinde olması bile yaşamdan ve andan yeterince tiksindiriyordu. Fakat günde on saat ders anlatma, yüzlerce test sorusu hazırlama arasında yaratabilirse bir nefeslik an ve bulabilirse birkaç dost yürekle karşılıklı atılacak birkaç kadeh bile neşesini ve yaşam enerjisini geri getirebilecek kadar da yaşam doluydu.  Ona bile el uzatılmaya başlanmıştı, küçük nefes alma isteğine, sığındığı ince uzun kadehlere. 

Yaşayabilmek için çalışmak zorundaydı, kardeşlerine düzenli harçlık göndermek zorunda olmasa belki de çoktan bırakmıştı dershaneyi. Fakat sürekli şişen kredi kartlarının gölgesinde her sabah yeni bir güne değil yeni bir çalışma gününe uyanıyordu.  Gene şişmişti kredi kartları ve müşteri hizmetlerini arayıp limit artışı talebinde bulunması gerekiyordu, “umarım” diyordu içinden “işlemimi hızlı sonuçlandırırlar”, yeni taşındığı evin depozitosunu ve taşınma masraflarını ödeyebilmek için kuyumcudan altın almak ve daha sonrada gidip o altını başka bir kuyumcuya satmak zorunda bile kalmıştı. Öğrencilerine dağıttığı testlerin çözülmesini beklerken zihninde müşteri hizmetleriyle nasıl konuşacağını defalarca yaşıyordu.

O an bankanın müşteri hizmetlerinde karşısındaki numaralara bakıyordu Alper, hiçbir zaman sıfırlanmayacak olan sırada bekleyen müşteri sayılarına. Telefonun diğer ucundakiydi O, her zaman aradığınız tüm küfürleri etmeyi hak gördüğünüz, bankanın şeytani yüzü.  Büyük bir insansızlaştırma ve böylece daha fazla kar etme politikasının görmediğiniz mağduru. Boktan bir çay molasında bile süpervizörü tarafından lokmaları boğazına tıkılan beden, sürekli konuşmaktan geceleri rüyasında bile konuşan ses. Anlamını bile bilmeden iktisat bölümünü seçmiş ve sonucunda sekreter olmuş beyin.  40. müşterisini bekliyordu, küçük bir açılma sesi ve daha sonrasında derdini anlatmaya başlayan bir ses, sorulan sorular vb. sürekli sürekli içine hapsolduğu döngü.

“Buyrun ben Alper nasıl yardımcı olmamı istersiniz” cümlesiyle başlamıştı tekrar konuşmaya, arkasından uğultulu bir ses olan bir kadın derdini anlatmaya çalışıyordu, önce kimlik bilgilerini doğrulaması için ezberlediği soruları sordu.
“Buyrun” dedi “Yasemin hanım size nasıl yardımcı olabilirim”
“Kredi kartı limitini arttırmak istiyorum”
“Ben başvurunuzu ilgili birime iletiyorum”
 “Bir de” durdu biraz bekledi Yasemin  “iletişim adresimi güncellemek istiyorum”.

İletişim adresini güncellerken bir tuhaflık fark etti Alper, apartman adı, sokak, “ama” diyordu içinden “bu benim apartmanım”,  Yasemin daire numarasını söylediğinde küçük çaplı bir şok yaşadı Alper daha geçen günlerde karşısına taşınan kadındı telefondaki ses. 1.65 boylarında ince ve zarif fiziğiyle oldukça güzel bir kadın. İçinden küçük bir muzurlukla son ekstre bilgilerine baktı, kadın hakkında daha fazla bilgiye sahip olmak istiyordu. Evet diye düşündü, bilmem ne kuyumcusunda yüklü bir alışveriş demek ki altına ve takıya düşkün bir tip, uzak durmakta yarar var. Birkaç mağazanın taksitleri, bol bol dedi kıyafet alışverişi tam çıtkırıldım yani, uzak duran ayaklarım daha uzak durmalı.

Günü yoğun geçmişti Yaseminin bir yandan yeni taşındığı ve yeni taşındığı için alışamadığı evi yerleştirirken bir yandan da bölüm başkanının istediği soruları hazırlıyordu. Kaçamak zamanlarında ise facebookda birkaç eş dosta laf atmak istiyordu. Facebook’u açtığında tam olarak kavrayamadığı bir şeyler paylaşılıyordu, sürekli bir isyan hali, önemli çok önemli bir şey olmalıydı. Televizyonu açtı, haber kanallarına dolaştı büyük bir olaydan bahsedilmiyordu, arada penguenlere daldı gözü eskiden de izlediği belgesele.

Paylaşılan bir fotoğraf neler olduğunu anlatmaya başlamıştı Yasemin’in yorgun zihninine “devrim televizyonlardan yayınlanmayacak” yazıyordu fotoğrafta. Yaralı milletvekilinin durumuna dair paylaşımları görünce koca bir oha sesi çıkardı, başka bir milletvekilinin ise herhâlde gazı özlemişlerdir şeklinde yaptığı yorum ise sinirlerinin daha da gerilmesine yol açmıştı. Televizyondan bir şey gösterilmese de oradan buradan canlı yayın şeklinde paylaşımlar yapılıyordu. Alsancak’tan yayın, İstiklal’den yayın.  İnsanlar an’ı paylaşmaya başlamışlardı, tomalar altında kalan eylemcilerin haberleri, yaralıların haberleri, avukat numaraları. Devasa bir ağın içinde kaybolmuştu, neler kaçırmıştı ki neler olmuştu, bir süre sonra düşen bir fotoğraf olayların nedenini anlamasına yetmişti, kırmızı kıyafetli bir kadının yüzüne sıkılan biber gazıydı fotoğraftaki an. Sinirlenmişti, hafiften avuçları terlemiş bir şeyler yapmak istiyordu, bir şeyler yapabilmek.  İnsanlar bir yerlerde acı çekiyordu ve televizyonlar hiç bir şey göstermiyordu, büyük bir sessizliğin içine gömülmüştü –an-.  Paylaşılanları o da paylaşmaya başladı, eğer varsa yaşanılanları bilmeyen birileri belki değebilirdi,  olaylara dair her videoyu, her fotoğrafı paylaştı, o an elinden başka bir şey gelmiyordu, sadece izlemek ve paylaşmaktı etkisi.

Karşı dairede Alper’in ise aklındaki tek soru neden televizyonların sessiz kaldığıydı. Medyaydı ya bu amacı olanı olduğu gibi anlatmak olmayan, aksine olayı yönlendirmek olan ağ sessiz kalmıştı. Bu sessizlik içine şüphe düşürmüştü Alper’in, acaba diyordu içinden bu sessizleşme; korkudan ziyade olayları daha da alevlendirmek için atılan bir adım mı? Avrupa borsaları dalgalanmaktaydı ve dolar müdahaleyi gerektirecek sınıra yaklaşmıştı, altın hızla düşerken bir yandan da FED’in açıklamasına göre insanlar pozisyon almak için beklentideydi. Medyada anlatılanların aksine diken üstündeydi ekonomi çevreleri ve her an kriz yaratan, krizden beslenen bir sistemin şiş göbekleri ise ufak bir hareketlilik bekliyorlardı. İçinde daha da büyük bir şüphe oluşuyordu düşünceler arasında dolaşırken, acaba polislerin şiddeti, anlamsız şiddeti ve insanları sinirden köpürten hareketleri medyanın duruşuna paralel olabilir miydi? Bilmeden, istemeden de olsa bu olayları daha da büyütmek için hareket ediyor olabilirler miydi yoksa direk olayları alevlendirin emirlerini mi almışlardı?

İnsanlar sokaktaydı, insanlar medyaydı, insanlar aktifti, insanlar alevlenmişti, olayları anlayamıyordu Alper beyni iflas ederken küçük bir bira molası vermek istedi. Soğuk bir bira belki düşüncelerini toparlamaya yeterdi.  Mutfağa doğru ilerlerken kapısı çalındı gelen Yasemin’di eğer varsa bir miktar türk kahvesi istiyordu. Uzun zamandır unuttuğu bir hareketti bu karşı komşunun bir şeyler istemesi, kadının hareketi ve kahveyi isterken ki nezaketi tuhaf gelmişti. Bankada bilgilerine baktığında zihninde yarattığı imgeden daha farklı bir boyuttaydı sanki kadın, öz hakiki tük kahvecisi Mehmet efendi kahvelerinden iki fincanlık kadar verip Yasemini uğurladıktan sonra odasına geçip birasını yudumlarken  “İnsanlar can çekişiyor bu haspam kahve peşine düşmüş” diyordu.

Türk kahvesi içine atılan gribinle uykuyu açma taktiğini babasından öğrenmişti Yasemin, içinden bir şeyler uyumasını istemiyordu. Uyumaya karşı savaşmak, gelen haberleri yayma görevini hakkını vererek gerçekleştirmek istiyordu, hiç bilmediği cafelerin, iş yerlerinin wifi şifrelerini, o an güvenli olabilecek yerleri paylaşıyordu. Bir isyanın içinde olmasa da adım adım yaşıyordu, isyanın ateşi sarmıştı bedenini ve isyan anında uykuya yer yoktu.

Yasemin’in paylaştığı her ileti her durum güncellemesi sıkıştığı yalnız olduğuna inandığı hayatında yalnız olmadığını bağırır nitelikteydi. “Rahatsız olan, içinde öfke barındıran sadece ben değilmişim” diye düşünüyordu.  Sinirlendikçe rahatlıyor, rahatladıkça içini büyük bir heyecan kaplıyordu. Nasıl ama nasıl hareketlenmişti insanlar, tepki duyduklarını hatırlıyordu, başbakanın ağzından çıkan her sözün nasıl yaşam alanına müdahale ettiğini, televizyonda gösterilen rezistans reklamlarını, iki kelimeyi yanyana getirip cümle kuramayan milyonerleri,  cemaatçilik ayağıyla zengin olanları, kpss sınavında, üniversite sınavında yaşanılan kopya skandallarını, yakınında herkes işsizken sürekli az gösterilen işsizlik oranlarını, her gün bir yerde ortaya çıkan kadın cinayetlerini ve en önemlisi her gün özgürlüğünden kopan parçaları. Yaşamına bakıyordu ilk gençlik yıllarında kurduğu hayallerden geri kalan kırıntılara, öğrencilerinin gözlerine utangaç bakışlarını hatırlıyordu onları bekleyen daha fark etmedikleri korkunç geleceği. Belki gelecek için bir şeyler yapılabilirdi artık. Biz kaybolsak da onlar için direnebilirdik.

Direnmek, baskıya karşı direnmek. Değişik yerlerden yapılan canlı yayınları izlerken umarım diyordu Alper gençlerin başına beklemedikleri olaylar gelmez. Camilerin altına yapılan marketleri bile yandaş cemaatlere kiralayan bir anlayışın ellerindeki din pazarını kaybetmemek için askerlerini alanlara dökmemesi beklenemezdi. Ellerinde sopalar ve tekbir sesleriyle mahallere kontrolsüz dağılmış bir kalabalık kulaklara imkansız gelse de çok ama çok daha kötüsünü yaşamıştı bu toprakların sakinleri, 6-7 eylülü, darbeleri...  Her acıdan bir parça kalmıştı bu topraklarda. Sosyal medyada takip ettiği farklı politik görüşlü insanlardan benzer iletiler gelmesine şaşırıyordu. Aynı masada, aynı tabağa kaşık daldırmayacak kadar nefret dolu insanlar öfkede ortaklaşmışlardı. Bir öfke patlamasıydı sanırım yaşanılanlar. Öfkeyi patlatan gezi parkı mıydı yoksa bilerek mi patlamıştı bilmiyordu ve içinden umarım diyordu kendiliğindendir bu hareket. Kendiliğindense birçok anlamı barındırır içerisinde.

Cumhuriyet mitinglerinden kalma bir bayrakla sabahın ilk ışıklarıyla sokağa attı kendini Yasemin,  hedefinde Taksim vardı, ara sıra arkadaşlarıyla takılmak için gittiği Taksim’e bu sefer onu almaya gidiyordu.  Nasıl alacaktı, başına neler gelecekti bilmiyordu tek isteği orada olmaktı, orada direnişin içinde olmak. Mustafa Kemal’in askerleriyiz sloganını atan kalabalığın içine daldı, Mustafa Kemal birçok insandan daha farklı anlamlar taşıyordu onun için, çoğu insanın bilmediği tarih kitaplarında geçmeyen bir iç savaşı bitiren adam.  Dedelerinin komşuları tarafından katledilmesini ya da tersini engellemişti. Gizli kapalı da olsa onun açtığı yol sayesinde ibadetlerini rahatça gerçekleştirebiliyorlardı. Kötü günler unutulmuştu fakat kadim korku vardı hem kendisinde hem de tüm akrabalarında. O kadim korkunun alevlendiği günlerde sarılacak tek kişi vardı onun gözünde Mustafa Kemal.

Gözüne çarpan pankartlarda algı yönetiminin ters tepişini okuyordu Alper  taksime çıkmaya savaşırken.  Uludureyi unutturmak için kullanılan kürtaj tersine çevirerek pankartlaştırılmıştı. Neydi ki Uludere, hükümet yandaşlarının iddia ettikleri gibi iyice köşeye sıkışan Pkk’yı kurtarmak için uzaktan bir dokunuş muydu yoksa pek dile getirilemeyen kaçakçılık yollarına ve böylece kaçakçılık üzerinden güç dağılımına yön vermek için yapılan bir devlet müdahalesi miydi?  Cevapları pek bulunamazdı belki de basit bir kazaydı.  Arkadan gelen grup Mustafa Kemal’in askerleriyiz sloganlarına karşılık kimsenin askeri değiliz sloganının atıldığı kalabalığın ortasındaydı. Hiç kimsenin askeri değilim kardeşim diyordu içinden, sizin bu zihniyetiniz yüzünden şu an bu acıları yaşamıyor muyuz? Tek dil, tek bayrak, tek din. Olmuyordu, oturmuyordu zorlamayla tek tipleştirmeye çalıştılar ama olmadı.  Elit bir kesim yaratıldı, o elit kesim kaybetti gücünü, şimdi ise Mustafa Kemal’in askerleriz sloganıyla eski gücünüzü geri almak istiyoruz ama yemezler.  Daha dün akşamki kravatlı halini hatırladı, o halinden çok uzakta bir gecede öğrencilik yıllarına hızlı bir dönüş yapmıştı.  Çakma bir maske ve solüsyonla daha da öne geçmek istiyordu, boğazını yakan yoğunluğa inat ilerlediği her adımda daha da nefes alıyordu, tanımadığı bilmediği insanların arasında hatırlayan bir Ben’di.

Sevişirim evlenmem, hamile kalırım doğurmam pankartını taşıyan bir kadının yanında yürürken içindeki “sana ne lan bedenimden, nasıl doğuracağımdan, kimden doğuracağımdan“ çığlığını durduramıyordu Yasemin.  O günlerde yaşanılan tartışmalardan ne kadar etkilendiğini daha yeni yeni fark ediyordu, attığı her sloganda, gördüğü her pankartta içinde  bir yerlerde saklı kalmış tepkileri de patlatıyordu. Maça mı gidiyordu yoksa direnişin ortasında mıydı anlayamıyordu Yasemin, gerçi maçada hiç gitmemişti fakat birkaç defa denk gelmişti bu dile. Futboldan anlamasa da hiç takım tutmasa da sempati besliyordu Çarşıya.  Van depremi sonrasında kampanyalarını duymuştu ve o meşhur keskin zeka sloganları,” gel bakalım gel bakalım” diye bağırmadan kendini tutamıyordu fakat ah o küfürler.

İyice havaya girmişti Alper, “zıpla, zıpla zıplamayan…”  beklediğinin aksine eğleniyordu. Biber gazlarının etkisi kahkaha attırmak olmalıydı. “Zıpla, zıpla zıplamayan…. ”  politik dilini delikanlılık üzerinde inşa etmiş bir insana en sert tepki bu tribün dilinden geliyordu.

Susan vicdanlara seslenmek için sokak köpeklerinin fotoğraflarının altına “bir araba gelip çarpana kadar şimdilik her gün dayak yemek zorunda”  yazılır ya tam da o halin insanlaşmış formudur Tarzan. Adını kendi de unutmuştur, belki de unutmak istemiştir.  Cepçiliktir geçim kaynağı, girilmesi tehlikeli olan sokakların sahiplerindendir, tıpkı geceleri gezi parkının da olduğu gibi. Bir şafak baskınındaki şiddetten ayaklanmıştı insanlar oysa kendisi hemen hemen her sabah aynı muameleye maruz kalıyordu. Tekmeyle uyandıran, polis – vatandaş. Üniforma fark etmiyordu şiddetin boyutunda, sadece polisler tekniklerini geliştirmişlerdi. Dayakla uyandırılmak konusunda kendisi gibi olmayanlarla ilk defa ortaklaşıyordu fakat kendisi yüzlerce kere maruz kalsa da bu muameleye haklarını savunmak için yürüyen tek bir insan bile olmamıştı.  Doğduğundan beri an’a kadar “Hak” da kalmamıştı Tarzan’ın gözünde “insanda”. Sabahtan beri yaşadıklarını anlamlandıramıyordu.   “Öne gidiyorsan benim maskemi al” demişti bir okullu,  geriye doğru koşarken ayakları birbirine dolanıp sendelediğinde ise başka zaman olsa korku dolan gözlerle ona bakıp yolunu değiştirecek olan bir kadın Tarzan’a sarılıp düşmesini engellemişti.  Şimdi ise Rojin’le omuz omuza en ön saftaydı. Tam polise taş atacakken engellemişti Rojin, Tarzan ciğerlerine dolan gazın etkisini suyla bastırmak isterken de Tarzan’ın su içmesini engellemiş kusmasını sağlamıştı.  Hayatında ikinci defa bir insanla omuz omuzaydı, tam olarak neye karşı olduğunu bilmiyordu, Rojin’in kim olduğunu Rojin’in neye karşı olduğunu da ama tuhaf bir biçimde güveniyordu.  Kolkola kenetlenip yürürken bileğinden başlayıp omuzuna kadar çıkan sıra sıra façalar Rojin’i rahatsız etmiyordu, neden bu kesikler diye sormamıştı Rojin,  Tarzan’a hayatında ilk defa bir insan kesikleri sormamıştı.

1 Mayıs’a katılmamıştı Rojin, Taksime çıkmak için uğraşmak Taksimin simgesel değerini tekrar tekrar üretmek ve bu üretilen değere oluşan baskıyla denetlenmek, kontrol edilmek ve belki çıkılırsa atılacak saçma zafer çığlığına bulaşmak istememişti.  Şehir planlamacıların yönlendirme politikalarına inat öngörülemeyen yerlerde toplanmayı teklif etmişti.  Öngörülemeyen yerlerde toplanmak, rant alanlarında değil mahallelerde toplanmak orada direnmek;  eylemi, kutlamayı anlamlı kılabilirdi. Şimdi ise Taksimi almak için en ön saftaydı,  meselesi ne ağaçtı ne de neo-liberal politikaların üzerinde yarattığı etkiye isyandı. Meselesi daha derindi,  hafızasından çıkmayan bir çocukluk anısında saklıydı isyanı. Köy meydanında babasının ve akrabalarının çırılçıplak soyundurulup askerler tarafından dayak atılması anısıydı bu, olaydan iki ay sonra gelmişti babasının cenazesi. Çocukluk oyunları parklarda kaydıraklar değil de bahçelerinde buldukları bombaları yaktıkları ateşin içine arkalarına saklandıkları kayadan atarak ne kadar şiddetli patlayacağını duymaktı. Bombanın sesi onun çocuk gözlerinde hem oyun hem de korkuydu. Büyüyünce ise İstanbul macerası, gecekondularda yaşam mücadelesi.  Çözüm süreci denilen süreç önemsizdi onun gözünde, babasını akiller denilen showgirl’lerin gösterileri için kaybetmemişti. O insanlar anlayamazdı bombaların kokusunu, daha birkaç ay önce dağda domuz yiyorlar yazan biri çözemezdi bu sorunu.  Önderi de yoktu, önderlik geyiğini umursamıyordu, kendini tanrı sanan kimin kucağına oturduğu belli olmayan bir adam artık benden de tarihimden de uzak dursun diyordu. Yoldaşı yoktu artık, yolu yoktu sadece öfkesi vardı, her adımda kendini belli eden öfkesi. O öfkeye yer yoktu o an, kontrol edebilmesi gerekiyordu,  hem kendisi için hem de omuz omuza direndikleri için. Biliyordu birbirinden farklı hayat hikayeleriydi kol kola girdikleri, birbirinden farklı öfkelerdi ve büyük çoğunluğu ise acemi isyancı.

Bir biber gazı, ikincisi derken seri halinde sayılamayacak kadar atılan biber gazları. Öldürmeye geliyorlar diyordu Rojin, arkasındaki kalabalığın ara sokaklara hızlıca kaçıştığını gördü, yanındaki Tarzan’ın mermi sıkın lan bağırışları arasında güvenli geri çekilme planları yapıyordu. Hadi artık diyerek uyardı bir süre sonra Tarzan’ı, koşarak ara sokaklardan birine girdiklerinde ise yolun ortasına sendeleyen bir kadın gördü Rojin.

Nefessiz kalmıştı Yasemin; uykusuzluk,  gece boyunca yaşadığı sinir patlamaları ve gazların etkisi. İnsanların kaçışları arasında umarım birisi arkadan bana çarpmaz diyordu, yerde bir noktayı odaklamak istiyordu bakışlarında ama olmuyordu, dizlerini kontrol edemiyordu, terlemiş avuç içleri, kızarmış ve uyuşmuş bilekleriyle artık daha fazla dayanamayacaktı.  Rojin Yasemin’e doğru o düşmeden yakalayabilmek için koşarken Tarzan çoktan Yasemini kucağına almıştı. Gaz bulutu arasında zar zor seçilen bir el kendilerine gelin işareti yapıyordu. Alper’di bu işareti yapan, “üçüncü katta hemşire var” dedi Alper yaralıyı taşıyan Tarzan ve Rojin yanına yaklaştığında  “oraya çıkartın” 


Apartmanın üçüncü katı bir travestinin eviydi ve başörtülü bir hemşire gelen yaralılara imkanlar dahilinde ilk müdahaleyi yapıyordu. Umarım başını çarpmamıştır dedi hemşire Yasemin’in göz kapaklarını açıp göz bebeklerine bakarken. Yaralının yatırılması gerektiğini söyledi. Rojinle hemşire yaralıyı travestinin yatağına yatılırken odaya giren Alper gördüğü manzara karşısında şaşkınlık içindeydi. Özel alan-kamusal alan bilumum alan tartışmalarının, bilinen kimlik tartışmalarının öldüğü bir an’dı.  Rojin yaralının elinden sımsıkı sıktığı bayrağı alıp, katlayıp yaralının çantasına yerleştirirken Alper’de yaralının yüzündeki maskesinden yüzünün boşta kalan bölümünü suyla temizliyordu. Yaralının yüzüne odaklandıkça tuhaf bir şekilde yaralıyı tanıdığı hissi kapladı içini ama zaten anlamsız diyordu, şu an herkes tanıdık değil mi, şu an direnen herkes tanıdık…
Devamını oku...

9 Haziran 2013

3 Neologism in Social Movement Mediated by Social Media “Chapulling-Çapuling”

Neologism in Social Movement Mediated by Social Media “Chapulling-Çapuling” 

Introduction 

I am going to present a new word invention “Chapulling/in English-Çapuling in Turkish” that is originated from Turkish protests at 2013 based on the speech of Turkey Prime Minister Recep Tayyip Erdoğan.[1]

Word invented in social media and spread trough on it. Even a lot of people used this word on their T-shirts, posters as a slogan.[2] It became a motto during the protest and several different group organized events as a 'Çapulcu' and they defined their actions as “We are chapulling.!” 

I would like to discuss this action in order to Super-diversity, Super-vernacular and neologism concepts in social movements. One of the scope of this text is trying to explain those kind of neologisms by taking the medium into account. 

Context 

A peaceful protest to protect the last public park in Istanbul's center from being a shopping mall, turned into a big nation-wide demonstration upon unbalanced use of force (gas bombs, water cannons, beating) by police, leaving many severely injured, some killed. The prime minister, who's been governing the country as almost ignores the public opinion, did not take action, and threatened the demonstrators. Worse, police violence and demonstrations in over 40 cities didn't take place in Turkish TVs, for first 3 days which apparently have fear of the government, as many anti-government journalists are in prison, since the judiciary has been taken over by pro-government officials.[3] 

The Justice and Development Party (AKP) led by Prime Minister Recep Tayyip Erdoğan has governed since 2002. Since 2011, the AKP has increased restrictions on freedom of speech, freedom of the press and internet use [4], television content [5], as well as the right to free assembly.[6] 

Several different protest has held during the restrictions. Large internet use density and censorship on televisions led people to use social media platforms more effective. A lot of new symbol [7], motto and neologism created.[8] 

Social media played very important role and has witnessed to created new meanings and political language usage.[9]

During the social movements in which social media provided space and continuum for neologisms has had importance for internet users.[10] And yet plenty of protologisms[11] has spread out trough the internet.[12] 

Effective support of social media to the social movements has opened a new era and new concepts like social networking.[13] Some functional needs during the social movements has emerged and definitely created a natural link to social media, internet and of course to a language.[14] 

Social Media could have facilitated civic engagement and collective action[15] by strengthen outreach efforts, enable engaging feedback loops and increase the speed of communication and could have served people to create a new type of relationship.[16] 

Not just the lexical features of the words but the meanings of the words have been creating and a new horizon with a new convention totally been launching and designing on internet. What would you say if I was told you 'I'm going to coffee party'.[17] Would you say 'grab one cup of coffee for me' or do I mean “I'm going to discuss very important issues with people in coffee shops?[18] How would you know that the “Coffee Party” is a name of social movement that has occurred in USA? As seen, nowadays a lot of word and phrases are under construction. 

Chapulling-Çapuling 

Chapulling[19] is a new brand neologism created by protesters and regenerated from Turkish word “çapulcu” in the 2013 protests in Turkey and based on Prime Minister of Turkey Recep Tayyip Erdoğan's speech while describing the demonstrators.[20] Term of 'çapulcu' includes a lot of different meaning in English. We can roughly translate it to 'looter', 'marauder' or 'raider'. In fact the word itself presently has representational meaning after PM's speech. Turkish Language Association[21] changed the meaning of this word from the dictionaries in order to PM's speech.[22] 

At the beginning before the protests the meaning of the word was literally very close to “looter” but it has changed by TDK in response to PM's speech and now the new meaning is “rebel”. New representation of the word is quite fictional. According to Oriental Turkish Dictionary[23] published in France at 1870 [24], “çap” is raid and “çapulcu” is raider and evaluated into modern Turkish as “looter” later on. 

During the protests the word “çapuling-chapulling”quickly caught on, adopted and anglicized by the demonstrators and online activists with a new meaning as “fighting for one's rights.” Many took the concept and integrated it as “to act towards taking the democracy of a nation to the next step by reminding governments of their reason for existence in a peaceful and humorous manner”. 

By distribution of this word many people embraced and internalized this word as a motto as an identification of themselves. As chief data scientist of Bitly[25] Hilary Manson says: 

“The things you share are things that make you look good, things which you are happy to tie into your identity.”[26] 

People were happy to tie “chapulling” into their identity! 

Super-diverse, Super-vernacular Usage In Response to “Chapulling” 

Fast collaboration, mixed languages, diverse meaning, social network usage, derivative and connotational features of social media language practices defines the super-diverse and super-vernacular concepts. 

As we see at “chapulling” example creation of the word done by international collaboration via internet even Chomsky joined the collaboration.[27] Global flow of information strike people without any limitation of space and time. Any new word embraced by people who are already ready to understand. If the limit of our world is the limit of our language seems that our world has been enlarged by significant scale since the internet and especially social media leaked into our life. 

Globalization in the internet age has generated social , cultural and linguistic superdiversity. Increasing fragmentation and diversification of the conventional cultural patterns allowed us reifying new type of communication with the new type of language. Since now we can't define language as a whole entity and which has certain borders.[28] 

In a sociolinguistic manner shifting on borders of language described by Blommaert [29]: 

“We now observe new – or previously unnoticed – patterns of sociolinguistic distribution in which certain specific sociolinguistic resources are adopted by communities of users that share non of the traditional attributes of speech communities – territorial fixedness, physical proximity, socio-cultural sharedness and common backgrounds. People now use similar sociolinguistic resources without sharing any of these traditional features of community. And such loose, elastic, dynamic and deterritorialized communities are among the key features of superdiversity.” 

In super-diverse and super-vernacular point of view “chapulling” same as written in Turkish “çapuling” is a 'World English'[30] concept. By mixing Turkish word “çapul” with English affix “-ing” our new word “çapuling” with derivation by proper English to “chapulling” shows us two different neologism as well. One for Turkish use and one for English use. Even superdiverse structure of this case is a good example for supervernacular practice. 

As Blommeart says [31]: 

“One supervernacular that immediately appears to offer itself for such description is, of course, English – the ‘language’ that dominates the global circulation of texts and messages through the Internet. But we have to be specific about this. The so-called ‘world Englishes’ we now observe in an ever-growing literature can in actual fact be seen as dialects of a supervernacular. The supervernacular is an imagined standard of ‘English’, and the dialects are the actually occurring ‘world Englishes’: specific local or regional realizations of English, tied to and embedded in local and regional sociolinguistic economies and emerged out of processes that bear all the features of dialects. This, we can say, is a simple terminological issue in which we suggest a particular vocabulary for addressing ‘World Englishes’.” 

On the other side supervernacular situation and “World Englishes” concepts can not be understood without the aim of communication in internet and the medium of social platforms. People can represent themselves more concretely more than represents themselves in real life at face to face interaction. Even the meaning of word can be changed [32]: 

“After joining a social network site, users are prompted to identify others in the system with whom they have a relationship. The label for these relationships differs depending on the site—popular terms include "Friends," "Contacts," and "Fans." Most SNSs(social network sites) require bi-directional confirmation for Friendship, but some do not. These one-directional ties are sometimes labeled as "Fans" or "Followers," but many sites call these Friends as well. The term "Friends" can be misleading, because the connection does not necessarily mean friendship in the everyday vernacular sense, and the reasons people connect are varied.” 

What about changing dynamics of everyday supervernacular sense? 

Conclusion 

Social movements are a type of group action. Those group actions are needed to redefine since social media emerged. The question is What kind of meanings could words generate in fastest times for communication which means communication at social movements via internet?

Another question is What kind of representations do exist in social movements which are using social media?

Or could we ask: What is code-switching in political movements? 
Or can we consider “chapulling” as a supervernacular? In which sense? 

Finally can we ask that Does global social movements need “World Englishes”? 

One way or another irresistible speed of communication in between the agents of the social movements within the social platforms creates the super-diverse and super-vernacular meaning world. That world in which defines new features of social movements. 

What we have learnt just by one word on global resistance against the restrictions of governments and against the international companies is the resistance colorful, super-diverse, can be mixed languages to define their global demands. 

Isn't it the time to ask ourselves that despite the super-diverse and international character of the social movements why governents are still national and still trying to unify the nations and strengthen the borders. 

It's not time to consolidate the policies of nations it's time to consolidate the awareness of being world citizen. It's time to chapulling for all!

Sources:

[23]M. Pavet de Courteille, Dictionnaire Turk-Oriental Destiné Principalement à Faciliter la Lecture des Ouvrages de Bâber Imprimé par l'ordre de l'empereur à l'Imprimerie impériale, 1870, Paris
[28]Vertovec, S. Super-diversity and Its Implications. Ethnic and Racial Studies, 2007.
[30]Ibid. p.5
[31]Ibid. p.5

image source: 
Devamını oku...
SST Atölye