24 Ocak 2012

0 Ay-Nur (vol.1 Kanlı Kontes) (part 7 ya da Kanlı Kontesin İntikamı 2)



Rakı şişesinin içine yerleştilirmiş gemiye hemen hemen hepimiz hayretler içersinde bakmışızdır; şişe gemiyi hem koruyor hem de hapsediyor, şişe kırılsa ya da patlasa en fazla gemi zarar görecek. Fakat geminin özgür olabilmesi için de şişenin kırılması gerekiyor. Şişeyle gemi aslında sevişiyor fakat bizim ilk başta düşündüğümüz bu gemiyi şişenin içine nasıl koydukları; acaba parça parça koyup içinde mi birleştirdiler, yoksa şişenin bir bölümünü sonradan mı yaptılar?

Hangi renk ojeyi beğenirsin diye soruyordu telefonda, kırmızı mı pembe mi, hayatımda hiç düşünmediğim bir tercihdi. Bana hemen hemen hepsi aynı geliyordu ama sorunun soruluş tarzı sanki Ortadoğu’daki kanlı hesaplaşmanın çözümü için gerekli anahtar gibiydi; tam ne renk oje sürüp geleceğin sikimde olmaz diyecekken ağzımdan “siyah oje olsun” lafı çıktı. Umursamadığım bir konuda umursamadığım bir tercihte bulunmuştum. Yanımda bir psikanalizci olsa bilinçaltımı merak ederdi fakat insanı yapısal kurgulamayan zihnim o psikanalizciyi yok sayardı. Siyah oldum olası sevdiğim bir renkti, aslında siyahın renk olup olmadığını bile bilmiyordum.

Planımız belliydi alışveriş yapmasında yardım edecektim, birkaç mağaza dolaşacağız ve ben de almak istedikleri hakkında yorum yapacaktım; böyle bir plana nasıl evet dedim hala düşünüyorum; bu kendi kendime attığım bir kazıktı. Fakat ilginç olacağa da benziyordu. Ne kadar yaşadığım an’a küfretsem de benim gibi dengesizler için değişik bir deneyim olacaktı. Buna benzer bir deneyimi bir hafta öncesinde de yaşamıştım; yakın bir arkadaşım beni, hiç girmediğim bir ortama sokacağını ve ortamdan nefret edeceğime ve yarım saat sonra kalkıp gitmek isteyeceğime emin olduğunu söyledikten sonra merak edip teklifi kabul etmiştim. Hangi ortam bu kadar hızlı kendinden soğutabilir diye düşünürken bir cafede bulmuştum kendimi; yaşları 20 ila 25 yaşları arasında değişen yaklaşık onbeş kadın ellerindeki avon katologlarına bakarak oradaki parfümler hakkında içlerinden birisine sorular soruyorlardı. Yanlarındaki  saplarda aralarında Fenerbahçe’nin şike soruşturması hakkında birşeyler tartışıyorlardı;  tam “nereye düştüm lan ben” diyerek kaçacakken, benim de ilgimi çeken bir şeyle karşılaşmıştım: kremalı muzlu pasta. Cafede kutlanan doğum gününün göbeğine düşmüştüm ve içimden “yarım saat dayanabilirim mutlaka” şeklinde kendimi uğrayacağım tecavüze hazırlıyordum. Masadan bir kadının “erkekle kadın arasında on santim fark olmalı” sesiyle pasta hayalimden uzaklaştım ve kadını incelemeye başladım. “Arkadan bakınca çok uyumlu görülüyor on santim” diyerek düşüncesinin nedenlerini açıklıyordu. “Aaa canım öyle de, birkaç yaş fark da olmalı” diye ekledi karşısındaki kadın; kadınlar erkeklerden daha çabuk olgunlaşıyorlar çünkü diyerek ve bilgiç sırıtması takınarak muhabbette katılımını başarıyla gerçekleştirmişti. Doğum günü sahibinin masanın altından gizlice ayakkabılarını değiştirmesi gülüşmelere yol açmıştı, “dayanamıyorum artık” diyerek gülüşmelere katılıyordu, tam “salakmısın rahatsız ediyorsa neden aldın? Hadi gerzeklik yapıp aldın daha sonra neden kullanıyorsun?” demeye yeltenmişken arkadaşım daha beş dakika oturduğumuzu işaret etti. Hayatımın en uzun beş dakikası, hayatımın en yorucu beş dakikası. Ortamımı birkaç arkadaşa mesaj atarak bildirdim. Maksadım zamanın daha hızlı geçmesini sağlamaktı; ortamdan ayrı ama ortamın içinde gizliden gizliye insanları eleştiriyordum, tıpkı orta okul yada lise yılarında sınıf arkadaşlarının bacaklarına bakarak mastürbasyon yapan yeni yetmeler gibiydim. Mesajlarıma gelen cevaplar birbirinden ilginçti, akşama birini ayarlama şansın varsa dayan diyordu birisi; bir başkası ona o an ki yüz ifademi göndermemi istiyordu. Doğum günü sahibi neden hiç konuşmadığımı sorunca içimden “hah” dedim “kaşındı, artık kanlı dişlerimi gösterebilirim”. Arkadaşım ikinci kazığını atarak o hemen hemen hiç konuşmaz dedi. Birisi yaşımı sordu 31 dedim, “inanmam, şaka” cevabını aldım. “En fazla 25 yada 26 gösteriyorsun” diyen birisine geceleri yatmadan krem kullanıyorum dedim, ben şaka yapmıştım ama o inandı “hangi markayı?” sorusuna “vereceğim spermlerden üretilen bir krem, senin dikkatini sanırım balinalardan üretilen çeker” cevabını vermeye hazırlanırken, bir garsonun elinde doğum günü pastası belirdi ve doğum günü sahibini yeni yaşından dolayı kutlama merasimi başladı, masadakileri  tek tek öpüyordu, bende öpmek zorundaydım. İçimde garip bir tiksinme vardı; neyi kutlayacaktım? Bunca yıl boşuna yaşadığını mı? Herkes artık daha yaşlı görünüyorsun esprisi yaparken “sanırım evde kaldığın tescillendi” cümlesi döküldü ağzımdan. Alınmıştı sanırım ama bozuntuya vermemeye çalışıyordu. Bense hedefime ulaşmıştım; pastamı yeme hakkını elde etmiş, sadece sıramı bekliyordum. Masadakilerin hemen hepsi rejim yapıyordu ve olabildiğince küçük dilimler istiyordu. Sıra bana geldiğinde “sen istersen toptan gerisini ver” dedim, “sanırım benden başka yiyen olmayacak”. Yalancı gülücüklerin içerisindeydim ve ayrılırken benimle tanıştıklarına memnun olduklarını söylüyorlardı, bense içimden bir daha karşıma çıkarlarsa onları nasıl öldüreceğimin planlarını yapıyordum. İçimdeki faşist ortaya çıkıyordu, aynı havayı tüketmeye hakkımız yoktu çünkü hakk yoktu.


Devamını oku...

18 Aralık 2011

3 Ay-Nur (vol.1 Kanlı Kontes) (part 6 ya da Kanlı Kontesin İntikamı 1)



Nokta cümlenin bittiğini gösterir, sesli okurken duraklarsınız ve bir nefes alırsınız; dinleyiciler cümlenin bittiğini anlar ve yeni bir cümle başlar. Üç nokta ise cümlenin bitmediğini gösterir. Cümlenin sonu okuyucunun hayal gücüne bağlıdır, yine bir nefes alırsınız, dinleyiciler duraksamanızdan cümlenin bitmediğini anlarlar ya da anlamazlar. Peki ya iki nokta? Anlamı yoktur ne cümle bitmiştir ne de cümle okuyucunun hayal gücüne bırakılmıştır. Dilbilgisi kurarları açısından böyle bir surum yanlıştır hatalıdır, daha da uzatalım yapayanlıştır, fakat Nokta, iki nokta, üç nokta arasındaki fark; bitmişlik ve bitmemişlik, bunların yanında anlamlandırılamayana dayanan bir varlık felsefesini içerir..


Aynur ile karşılaşmayalı bir aydan fazla olmuştu, ne sesini duyuyordum ne de varlığına dair herhangi bir iz vardı. Bir anda ortadan yok olmuştu ama o vardı; zihnimdeydi, İkinci Kordon’da yürürken gözlerim onu arıyordu ama yoktu. Sokağın eski tadı kalmamış gibiydi. Ya da değişimleri kabul edemeyen zihnim muhafazakarlaşıyordu sanki, Arnavut kaldırımlarında 10 santimlik topuklularıyla gezmeye çalışan İzmir kızlarına baktıkça gülemiyordum artık, içimden umarım topuğun kaldırıma sıkışır ve düşerken kırılan bileğinden çıkan ses sana ne kadar gerzek olduğunu anlatır diyemiyordum. Can sıkıntısından kendimi bilgisayarın karşısında buluyordum kim nerede ne yapıyor saçmalığıyla beraber facebooktaki tanıdığım dediğim insanları takip ediyor aynı zaman da paralı bir arkadaşlık sitesinde karşımdakiyle konuşuyordum. Kendini erkek arkadaş arayan bir kadın gibi göstermek için para alıyordu. Basit iş; siki beyninde dolaşan salak çoktu ne de olsa. Bir mail atmak için kredi satın almaya hazırlardı, gördüğü resme aşık olan, sürekli kendine baskı edilen aşık olmalısın, sevmelisin ya da sürekli sevişmelisin, dansının dans bilmeyen garip izleyicisi olmaktansa aktif dansçıları olmak istiyorlardı. Nasıl olduysa Seçil’le tanışmıştım, elindeki bilgisayardan sürekli canımlı cicimli mailler atıyordu, kime atıyordu, ne yazdığını biliyor muydu, önemsiyor muydu bilmiyorum. Sanal orospuydu kendi bedenine başka beden yaklaşmıyordu ama karşısındakine karşısındakinin bir kadınla görüşebildiğini, kadınlarla, iletişim sağlayabildiğini artık dansçılar, çapkınlar arasında olduğu izlenimini satıyordu. Ona attığım mailler dikkatini çekmişti, ne anlıyordu maillerimden bilmiyorum fakat hoşuna gidiyordu. Anlamasam bile gülüyorum diyordu, bazen zekice cümleler kuruyordu bazense içinizdeki alevi söndürecek kadar soğuktu. Sistemin nasıl çalıştığını biliyordum, sistemin nasıl çalıştığını bildiğimi biliyordu fakat dolandırıldığımı bile bile neden onunla mailleştiğimi anlayamıyordu. Bir süre sonra belki dolandırılmamı istemediğinden, belki de acıdığından, belki de içersinde ki boşluğu dindirmek için bir fırsat kolladığından, belki de tamamiyle merakını yenemediğinden sanal yaşamın özel tarafında yani facebookta arkadaş olarak ekleyerek bana kendini tanıttı. Karşımda iki tane profil vardı biri paralı sitede ki “işveli” diğeri ücretiz sitedeki “hanım hanımcık” hali. Birinde kırmızı geceliğiyle çekilmiş bir fotoğraf paylaşırken diğerinde evde yaptığı tatlıyı paylaşıyordu. Bu ikilem açıkçası gülümsetiyordu beni, çoğu erkeğin rüyalarını süsleyen yatak odasında fahişe diğer odalarda ev hanımı idealini gözlerime seriyordu. Arkadaş listesindeki kimsenin yaptığı işi bilmediğini söylüyordu ama açıkçası inanmıyordum, garip bir dürüstlük de vardı sözlerinde, dürüstlükte denilemez saflık seziyordum ama saflığı aslında sezdirmek istediği düşüncesini de içimden atamıyordum. İsminin anlamını biliyor musun, önemini, ima ettiklerini, göndermelerini?… Önemsemiyordu. Hayatta dair sorunun var mı diye sordum para vb. klasik şeyler sıraladı, bunlar dışında kendine dert ettiğin herhangi bir soru var mıydı dedim, anlamadı. Bacaklarındaki kılların uzunluğunu, isminin anlamından daha fazla merak ediyordu... Balataları yaktığımı düşünüyordu, hafiften saptığımı; kimi zaman sıkılıp kaçıyordu, kimi zaman tanımadığı insanlarla görüntülü sohbet yapıyordu benimle ilgilenmiyordu. Ev teklif edenler,araba teklif edenler arasında gülümsüyordu, bak diyordu, önüme neler seriyorlar, sana değil vajinana seriyorlar bunları diyordum, vajinan genişleyince yüzünde çizgiler artınca bunların hiç biri serilmeyecek önüne. Biliyordu, farkındaydı da bilmemezlikten geliyordu, bunlar olmadan birini kafalarım diyordu ve belki seni kafalarım diyerek sırıtıyordu.

Devamını oku...

13 Aralık 2011

2 Dışarıda Kilitli Kalmak ya da Sınırın Varlığı


“Sınır (peras) aynı zamanda hem varlığı hem de normu tanımlar.
Sınırsız, sonsuz (apeiron) açıkça tamamlanmamış,
tam halini bulmamış eksik varlıktır.”

Cornelius Castoriadis

Kilitli kalmak ifadesi insan zihninde etrafı çevrili bir alanda kendi rızası dışında kısılıp kalma, “dışarı” çıkamama hali olarak algılanır. İnsan genelde “bir yerin” içinde kilitli kaldığı düşüncesine kapılır. İnsan varlığını çevreleyen “mekan” her şartta bir kısıtlanma hali yaratır. Fiziksel dünyanın insan varlığını çevrelediği her an “kilitli kalma” hissini yaşamak olasıdır. Bu bağlamda insan acaba “içeride”mi kilitli kalır, yoksa “dışarı”da mı? Belki her ikisinde, belki de hiçbirinde.

Kanımca bu soruya verilecek cevap yaşadığımız dünyaya dair mekansal algı biçimimizi de tariflemektedir. Zira modern toplum kamusal alan-özel alan ayrımının en belirgin olduğu toplumsal bir bütüne işaret eder. Bu ayrım dahilinde modern insan açısından toplumsal, ahlaki, kültürel bir çok baskılanmadan kaçabildiği özgürlük alanı genelde kendi özel alanıdır ki, modern mimari bu özgürlüğü “sınırsızca” yaşamak için bize güzel mi güzel evler tahsis etmiştir. Kamusal alan ise toplumsal rollerimizi elimizden geldiğimizce oynamaya gayret ettiğimiz, statülerimizin konuştuğu, başkaları tarafından nasıl algılandığımız yani diğerlerinin tarifleri üzerine varlığımızı inşa ettiğimiz, beklentiler ve kompleks ilişkiler bütünü olarak karşımıza çıkar. Kamusal alandaki ilişkiler genelde belirli bir otoritenin veya iktidarın ve hatta geleneğin, kültürün hükmü ile şekillenir.* Burada bahsi geçen şekillenme, daha çok ilişkilerin, davranışların kurumsallaşmasıyla ilgilidir. Dolayısıyla kamusal alan olarak tanımlanmaya çalışılan, esasen bu modern dualite dahilinde özel alana göre, en kaba haliyle bir esaret alanıdır. Modern insanın mevcut baskılanmalardan kaçabildiği ve kendini “özgür” hissedebildiği tek yer, etrafı dört duvarla çevrilmiş olan ve özel alanı olarak tanımladığı, bir anlamda özel mülkiyet alanı da sayılabilecek şahsi mekanlardır. İnsanın kendisini özgün ve özgür zannettiği, oysa sıradan ve zavallı yaşamını sürdürdüğü mekanlar olan özel alanlar.

Oysa aynı özel alan bireyin kendisini kilitli zannettiği alandır. Dışarıdan üstüne kapı kilitlenen insan, içeride kilitli kalır, ancak kapıyı kilitleyip dışarı çıkan insan kamusalın kurumsallaşmış ve esaret dolu ortamında kendisini “dışarıda kilitli kalmış” halde hissetmez. Oysa içerisi ve dışarısı arasında fiziksel olarak sadece hacim farkı vardır. Dış dünya hacmen geniş olduğu için kilitli kalma hissi sıklıkla yaşanmaz. Ama bir yandan da insan, kilitli kaldığını düşündüğü “içeride”, kendisini “dışarıya” karşı daha özgür ve güvende hissetmektedir. Biraz paradoksal gibi görünmekle beraber benim fikrim iki tarafında kilitli kaldığıdır. Yani insan içeride de, dışarıda da kilit altındadır. Çünkü, temel olarak tartışılması gereken kilidin varlığıdır. Zaten kilitli olan hem içerisi hem dışarısı, ne içerisi ne dışarısıdır. Kilitli olan eşiğin kendisidir. Eşiğin kilitlenmiş olması ve hatta varlığı insanı iç ve dış dünya, özel ve kamusal alan dualitelerine hapseder.

Eşiğin varlığı ve kilitle denetim altına alınmasının daha büyük ölçekli hali için sınır ve ulus-devlet literatürüne kısaca bir göz atılabilir. Zira devlet aygıtı da tıpkı biz insanlar gibi iç ve dış dünya dualiteleriyle hareket eder. Sınırın ötesi ve gerisi birbirinden ayrı kuralların ve yasaların işlediği iki farklı coğrafi mekan olarak karşımıza çıkar. Bugün dünyayı bir bütün olarak değil de ulus-devletlerin toplamı, bir takım sınırlarla bölünmüş coğrafyaların bir aradalığı olarak algılamamız bu yüzdendir. Bir devlete yurttaşlık bağıyla bağlı olan insanlar olarak bu seferde içeride kilitli kalmaktayız sanki ama “özgür” yurttaşlar olarak. Çünkü devlet aygıtı gümrük kapılarıyla eşik bölgelerini kilitlemiş. Sadece legallere veya çıkarına uygun illegallere izin veriyor. Kilit altında “özgürlük” tarihin ironisi olsa gerek.

O zaman son defa soralım. İnsan içeride mi kilitli kalır, dışarıda mı? Yoksa kilidin varlığı yüzünden her şartta esaret altında mıdır ve bu bağlamda modern toplumda özgürlük bir yanılsamadan mı ibarettir? Bir mülkiyet alanı olarak özel alan nasıl bir paradoksa ev sahipliği yapar ki, modern insan kendisini sadece bu alanda “özgür” hisseder, kendi yarattıklarının kölesi olduğu halde. Ya da bu yazı biter mi?


* Elbette özel alan da tıpkı kamusal alan gibi bir takım belirlenimlerle şekillenir. Söz gelimi, daha önce hiç bulunmadığınız bir yabancının evine girdiğinizde çok kısa bir sürede tencerelerin yerini ya da ev sahibinin iç çamaşırlarını kendi elinizle koymuş gibi bulabilirsiniz. Mimari ve ideoloji bu bağlamda başka bir yazının konusu olabilir.

Devamını oku...

28 Eylül 2011

0 Ay-Nur (vol.1 Kanlı Kontes) (part 5 ya da gerç(z)ek)

Cogito ergo sum (Descartes)

mail from bulancak adam to seçil gözde

seni düşünüyorum
senin düşündüğün erkeği düşünüyorum
senin düşündüğün erkeğin düşündüğü kadını düşünüyorum
senin düşündüğün erkeğin düşündüğü kadının düşündüğü erkeği düşünüyorum
senin düşündüğün erkeğin düşündüğü kadının düşündüğü erkeğin düşündüğü kadını düşünüyorum
senin düşündüğün erkeğin düşündüğü kadının düşündüğü erkeğin düşündüğü kadını düşündüğü erkeği düşünüyorum
senin düşündüğün erkeğin düşündüğü kadının düşündüğü erkeğin düşündüğü kadının düşündüğü erkeğin düşündüğü kadını düşünüyorum.
senin düşündüğün erkeğin düşündüğü kadının düşündüğü erkeğin düşündüğü kadının düşündüğü erkeğin düşündüğü kadının düşündüğü erkeği düşünüyorum.
senin düşündüğün erkeğin düşündüğü kadının düşündüğü erkeğin düşündüğü kadını düşündüğü erkeğin düşündüğü kadının düşündüğü erkeğin düşündüğü kadını düşünüyorum.

yok burada bir sorun var.

seni düşünüyorum
senin düşündüğün erkek ya da kadını düşünüyorum
senin düşündüğün erkek ya da kadının düşündüğü erkek ya da kadını düşünüyorum
senin düşündüğün erkek ya da kadının düşündüğü erkek ya da kadının düşündüğü erkek ya da kadını düşünüyorum
senin düşündüğün erkek ya da kadının düşündüğü erkek ya da kadının düşündüğü erkek ya da kadının düşündüğü erkek ya da kadını düşünüyorum
senin düşündüğün erkek ya da kadının düşündüğü erkek ya da kadının düşündüğü erkek ya da kadının düşündüğü erkek ya da kadının düşündüğü erkek ya da kadını düşünüyorum
senin düşündüğün erkek ya da kadının düşündüğü erkek ya da kadının düşündüğü erkek ya da kadının düşündüğü erkek ya da kadının düşündüğü erkek ya da kadının düşündüğü erkek ya da kadını düşünüyorum.
senin düşündüğün erkek ya da kadının düşündüğü erkek ya da kadının düşündüğü erkek ya da kadının düşündüğü erkek ya da kadını düşündüğü erkek ya da kadını düşündüğü erkek ya da kadını düşündüğü erkek ya da kadını düşünüyorum.
senin düşündüğün erkek ya da kadının düşündüğü erkek ya da kadının düşündüğü erkek ya da kadının düşündüğü erkek ya da kadının düşündüğü erkek ya da kadının düşündüğü erkek ya da kadının düşündüğü erkek ya da kadını düşündüğü erkek ya da kadını düşünüyorum.

yok burada da sorun var

seni düşünüyorum.
senin düşündüğün insanı düşünüyorum
senin düşündüğün insanın düşündüğü insanı düşünüyorum
senin düşündüğün insanın düşündüğü insanın düşündüğü insanı düşünüyorum
senin düşündüğün insanın düşündüğü insanın düşündüğü insanın düşündüğü insanı düşünüyorum
senin düşündüğün insanın düşündüğü insanın düşündüğü insanın düşündüğü insanın düşündüğü insanı düşünüyorum
senin düşündüğün insanın düşündüğü insanın düşündüğü insanın düşündüğü insanın düşündüğü insanın düşündüğü insanı düşünüyorum.
senin düşündüğün insanın düşündüğü insanın düşündüğü insanın düşündüğü insanın düşündüğü insanın düşündüğü insanın düşündüğü insanı düşünüyorum.
senin düşündüğün insanın düşündüğü insanın düşündüğü insanın düşündüğü insanın düşündüğü insanın düşündüğü insanın düşündüğü insanın düşündüğü insanı düşünüyorum.

yok burada da sorun var ama anlatmaya çalıştım.


mail from seçil gözde to bulancak adam

:)) ama benim düşündüğüm biri yok ki...


mail from bulancak adam to seçil gözde

Maile karşılık verirken düşündüğün biri vardı o da bendim,demek ki düşündüğü biri var ve o düşündüğün birinin vazgeçilebilir olan ama tercih nesnesi olamamaktır dileği...


mail from seçil gözde to bulancak adam

Anlamadım,daha açıklayıcı olurmusun...


mail from bulancak adam to seçil gözde

Olamam.


Uyarı=Krediniz yetersiz olduğu için mailiniz seçil gözde kullanıcısına ulaşmamıştır. Lütfen kredi kartınızla kredi satın alınız.
Devamını oku...

26 Ağustos 2011

2 Toplumsalın Delilikle İmtihanı

“Delirmek bazen gerçekliğe verilebilecek en uygun tepkidir."
Philip K. Dick

Kültür vurgusunun ağır bastığı bir nitelemeyle yola çıkıldığı takdirde, içinde yaşadığımız toplumda bir deliden bir de çocuktan hesap sorulmadığı gibi genel bir yargıya varabilmemiz, deliler ve çocuklarla ilgili ortak deneyimlere sahip olduğumuzu düşünürsek, makul görülmektedir. Ancak delinin toplumsalla ve toplumsalın deliyle imtihanını irdelemeden önce bakışlarımızı öznemiz olan deliye çevirelim.

Nedir deli?

“1. Aklını yitirmiş olan, akli dengesi bozulmuş olan, mecnun. 2. Coşkun, azgın 3. Davranışları aşırı ve taşkın olan (kimse), çılgın.” (TDK)

Gayet “aklı selim” bir tanımlama yapmış olan Türk Dil Kurumu’nu kutladıktan sonra yola bu tanımlamayla devam edelim. Deli, görüldüğü üzere sadece bir akıl yitmesiyle, bir oluş hali ile değil aynı zamanda bir duygu durumuyla da tanımlanmaktadır. Hepimiz, zaman zaman delilik düzeyinde olduğunu düşündüğümüz bir duygu durumuyla belki de sonradan utanç verici olarak niteleyebileceğimiz bir takım davranışlarda bulunmuşuzdur. Bu utanca neden olan şeyin, deliliğin aslında delilik olmayanı da, daha düz bir şekilde söylenirse “normal” olanı da tanımlamasında yattığının gizil bir biçimde farkındayızdır. Gündelik hayatlarımıza “normal”in, ki o da toplumsal normlarla belirlenir, izin verdiği ölçülerde devam ederiz.** “Normal” bir biçimde davranma eğilimimiz hayatımızı bir çok alanda kolaylaştırır; onun izin verdiği ve esasen nerede başlayıp nerede bittiği çoğunlukla kestirilebilir olan sınırları sayesinde, türümüzün bir arada yaşama pratiği öngörülebilir bir hal alır. İşte, deliliği tehlikeli ve normalin dışında yapan şey tam da bu öngörülemezlik halidir. Bu noktada bilgi, iktidar, öngörü, Aydınlanma düşüncesi, modernite ve yancı olarak Frankfurt Okulu’yla el ele tutuşarak derin denizlere doğru dalmak, oturup belki bir King çevirmek isterdi yazar ama hem King dört kişiyle oynanıyor hem de böyle bir iddiası yok kendisinin.

Bizimki gibi toplumlarda neden deliye “hoşgörü” gösterilir? Her şehrin, daha büyük şehirlerde ise her semtin bir delisi vardır. Kimi saygı görür, kimisi yüzlerde bir tebessüme yol açar, kimisiyle de dalga geçilir. Delilik hayatın rasyonel ilkelere bağlandığı toplumlarda öngörülemez oluşu ve toplumsal düzeni tehdit eden niteliğiyle 18. Yüzyıldan itibaren duvarlar arasına hapsedilmiştir (Evet, bildin: Foucault). Şimdi resmi biraz tersten görmeye gayret edebiliriz. İddia odur ki, hayatın rasyonel olmaktan uzak ve hatta zaman zaman tamamıyla irrasyonel bir hal aldığı toplumlarda delilik, tolare edilebilir, görmezden gelinebilir ve hoşgörülebilir bir oluş biçimine tekabül etmektedir. John Carpenter’ın o güzel filmi “In the Mouth of Madness”da söylendiği gibi “Herkesin aklını yitirdiği bir dünyada geriye kalan son insanın hali nice olur.” Koca bir toplumun aklını yitirmeye temayül gösterdiği yerde “Avrupa’da bir yılda olan olaylar bizde bir haftada oluyor abi” geyikleri gibi deli hikayeleri de bitmez. Toplum olarak delirmeye bu kadar yakın oluşumuzdur belki de delileri sevmemize neden olan.

Not: Bir Pazar sabahı Kuzguncuk’ta yapmış olduğum güzel kahvaltının ardından beni Üsküdar sahilinde, tüm insanların arasında olduğu sırada sikini çıkarmış eline ve çimlere işeyerek karşılayan deliye ve onu izleyerek gülen benzicideki adama buradan saygılarımı iletiyor ve verdikleri ilham için teşekkür ediyorum.


* Bu yazıda bahsi geçen, özelde Türkiye toplumudur. Öncelikle bunu vurgu yapmak istiyorum ki, yukarıda çizildiği iddia edilen resim daha net bir hal alabilsin. Ayrıca bu yazının içinde Foucault’ya veya Erasmus’a akademik göndermeler yaparak mevzuyu derinlere çekme girişimi olmayacaktır. Delilik üzerine söylenecek sözler gayet sığ ve açıktır.
** Bir not düşelim ki, burada toplumsalın anıldığı yerlerde, aynı zamanda toplumsala dair mekanlardan, yani kamusal mekanlardan bahsedildiği anlaşılsın. Özel alanlarda gerçekleştirilen her türlü “anormal” ya da “delice” davranıştan okuyucuların kendileri mesuldür.
Devamını oku...
SST Atölye