<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-5088978919000079926</id><updated>2012-02-08T09:15:38.552-08:00</updated><category term='Dr. Psinoza Bento'/><category term='Felix Sarotti'/><category term='Febinga'/><category term='Prometheus'/><category term='Bulancak Adam'/><category term='Dr. Heimat Lose'/><category term='Babaaa'/><category term='Zinos'/><category term='Dawnspiper'/><title type='text'>Sınıfın Sosyal Teorisyenleri</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>sosyalteorisyenler</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15152343344747451123</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/S69_tPKz7tI/AAAAAAAABFg/yO6wVzgC4Jk/S220/t%C4%B1hglnjglgjlg.png'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>93</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5088978919000079926.post-6639084156301025121</id><published>2012-01-23T15:21:00.000-08:00</published><updated>2012-01-30T15:45:57.609-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bulancak Adam'/><title type='text'>Ay-Nur (vol.7) (ya da Kanlı Kontesin İntikamı 2)</title><content type='html'>&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;Rakı şişesinin içine yerleştilirmiş gemiye hemen hemen hepimiz hayretler içersinde bakmışızdır; şişe gemiyi hem koruyor hem de hapsediyor, şişe kırılsa ya da patlasa en fazla gemi zarar görecek. Fakat geminin özgür olabilmesi için de şişenin kırılması gerekiyor. Şişeyle gemi aslında sevişiyor fakat bizim ilk basta düşündüğümüz bu gemiyi şişenin içine nasıl koydukları; acaba parça parça koyup içinde mi birleştirdiler; yoksa şişenin bir bölümünü sonradan mı yaptılar?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-Uf-3roPhzHs/Tx3sqFrA3fI/AAAAAAAABpY/FULdQjwy6rI/s1600/Skull+Kontes.gif" imageanchor="1" style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://2.bp.blogspot.com/-Uf-3roPhzHs/Tx3sqFrA3fI/AAAAAAAABpY/FULdQjwy6rI/s1600/Skull+Kontes.gif" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;Hangi renk ojeyi beğenirsin diye soruyordu telefonda, kırmızı mı pembemi; hayatımda hiç düşünmediğim bir tercihdi. Bana hemen hemen hepsi aynı geliyordu ama sorunun soruluş tarzı sanki Ortadoğu’daki kanlı hesaplaşmanın çözümü için gerekli anahtar gibiydi; tam ne renk oje sürüp geleceğin sikimde olmaz diyecekken ağzımdan “siyah oje olsun” lafı çıktı. Umursamadığım bir konuda umursamadığım bir tercihte bulunmuştum; yanımda bir psikanalizci olsa bilinç altımı merak ederdi fakat insanı yapısal kurgulamayan zihnim o psikanalizciyi yok sayardı. Siyah oldum olası sevdiğim bir renkti, aslında siyahın renk olup olmadığını bile bilmiyordum.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;Planımız belliydi alış veriş yapmasında yardım edicektim, birkaç mağaza dolaşacağız ve ben de almak istedikleri hakkında yorum yapacaktım; böyle bir plana nasıl evet dedim hala düşünüyorum; bu kendi kendime attığım bir kazıktı. Fakat ilginç olacağa da benziyordu. Ne kadar yaşadığım an’a küfretsem de benim gibi dengesizler için değişik bir deneyim olacaktı. Buna benzer bir deneyimi bir hafta öncesinde de yaşamıştım; yakın bir arkadaşım beni, hiç girmediğim bir ortama sokacağını ve ortamdan nefret edeceğime ve yarım saat sonra kalkıp gitmek isteyeceğime emin olduğunu söyledikten sonra merak edip teklifi kabul etmiştim. Hangi ortam bu kadar hızlı kendinden soğutabilir diye düşünürken bir cafede bulmuştum kendimi; yaşları 20 ila 25 yaşları arasında değişen yaklaşık onbeş kadın ellerindeki avon katologlarına bakarak oradaki parfümler hakkında içlerinden birisine sorular soruyorlardı. Yanlarındaki&amp;nbsp; saplarda aralarında Fenerbahçe’nin şike soruşturması hakkında birşeyler tartışıyorlardı;&amp;nbsp; tam “nereye düştüm lan ben” diyerek kaçacakken, benim de ilgimi çeken bir şeyle karşılaşmıştım: kremalı muzlu pasta. Cafede kutlanan doğum gününün göbeğine düşmüştüm ve içimden “yarım saat dayanabilirim mutlaka” şeklinde kendimi uğrayacağım tecavüze hazırlıyordum. Masadan bir kadının “erkekle kadın arasında on santim fark olmalı” sesiyle pasta hayalimden uzaklaştım ve kadını incelemeye başladım. “Arkadan bakınca çok uyumlu görülüyor on santim” diyerek düşüncesinin nedenlerini açıklıyordu. “Aaa canım öyle de, birkaç yaş fark da olmalı” diye ekledi karşısındaki kadın; kadınlar erkeklerden daha çabuk olgunlaşıyorlar çünkü diyerek ve bilgiç sırıtması takınarak muhabbette katılımını başarıyla gerçekleştirmişti. Doğum günü sahibinin masanın altından gizlice ayakkabılarını değiştirmesi gülüşmelere yol açmıştı, “dayanamıyorum artık” diyerek gülüşmelere katılıyordu, tam “salakmısın rahatsız ediyorsa neden aldın? Hadi gerzeklik yapıp aldın daha sonra neden kullanıyorsun?” demeye yeltenmişken arkadaşım daha beş dakika oturduğumuzu işaret etti. Hayatımın en uzun beş dakikası, hayatımın en yorucu beş dakikası. Ortamımı birkaç arkadaşa mesaj atarak bildirdim. Maksadım zamanın daha hızlı geçmesini sağlamaktı; ortamdan ayrı ama ortamın içinde gizliden gizliye insanları eleştiriyordum, tıpkı orta okul yada lise yılarında sınıf arkadaşlarının bacaklarına bakarak mastürbasyon yapan yeni yetmeler gibiydim. Mesajlarıma gelen cevaplar birbirinden ilginçti, akşama birini ayarlama şansın varsa dayan diyordu birisi; bir başkası ona o an ki yüz ifademi göndermemi istiyordu. Doğum günü sahibi neden hiç konuşmadığımı sorunca içimden “hah” dedim “kaşındı, artık kanlı dişlerimi gösterebilirim”. Arkadaşım ikinci kazığını atarak o hemen hemen hiç konuşmaz dedi. Birisi yaşımı sordu 31 dedim, “inanmam, şaka” cevabını aldım. “En fazla 25 yada 26 gösteriyorsun” diyen birisine geceleri yatmadan krem kullanıyorum dedim, ben şaka yapmıştım ama o inandı “hangi markayı?” sorusuna “vereceğim spermlerden üretilen bir krem, senin dikkatini sanırım balinalardan üretilen çeker” cevabını vermeye hazırlanırken, bir garsonun elinde doğum günü pastası belirdi ve doğum günü sahibini yeni yaşından dolayı kutlama merasimi başladı, masadakileri&amp;nbsp; tek tek öpüyordu, bende öpmek zorundaydım. İçimde garip bir tiksinme vardı; neyi kutlayacaktım? Bunca yıl boşuna yaşadığını mı? Herkes artık daha yaşlı görünüyorsun esprisi yaparken “sanırım evde kaldığın tescillendi” cümlesi döküldü ağzımdan. Alınmıştı sanırım ama bozuntuya vermemeye çalışıyordu. Bense hedefime ulaşmıştım; pastamı yeme hakkını elde etmiş, sadece sıramı bekliyordum. Masadakilerin hemen hepsi rejim yapıyordu ve olabildiğince küçük dilimler istiyordu. Sıra bana geldiğinde “sen istersen toptan gerisini ver” dedim, “sanırım benden başka yiyen olmayacak”. Yalancı gülücüklerin içerisindeydim ve ayrılırken benimle tanıştıklarına memnun olduklarını söylüyorlardı, bense içimden bir daha karşıma çıkarlarsa onları nasıl öldüreceğimin planlarını yapıyordum. İçimdeki faşist ortaya çıkıyordu, aynı havayı tüketmeye hakkımız yoktu çünkü hakk yoktu.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;Yaklaşık bir hafta dalga malzemesi olmuştum. Mailime avon kataloğu gönderecek kadar ileri gidenler bile olmuştu. Bu kadarına katlanınca Seçil’in isteği bana gayet katlanılabilir görünmüştü. Ne olacaktı ki, birkaç torba taşıyacağım, birkaç mağazada sahte gülücüklerle yakışıp yakışmadığını söyleyecektim ve o soyunma kabinindeyken paltosunu ve çantasına göz kulak olacaktım. En azından kanlı dişlerimi ortaya çıkarabilecektim.&lt;br /&gt;Eve geldikten birkaç dakika sonra bir şeyler yiyip yemediğimi sordu. Gelirken börek getirmişti fakat ben de aç gelir belki düşüncesiyle su böreği almıştım ama evde yapılan&amp;nbsp; gibi asla olmazdı, içine ne koydukları belirsizdi, yapılan mutfak pis olabilirdi, oydu, şuydu seri halinde darbeler alıyordum. Boş gözlerle neyi anlatmaya çalıştığını anlamaya çalışıyordum. Durup nefes alsa “istediğini yeriz” diyecektim. “Vakit kaybetmeyelim ketılda su ısıtalım, sallama çay içeriz” diyecekken mutfaktaki çaydanlığa uzanmaya çalıştığını gördüm. Artık yapabileceğim bir şey yoktu, ikinci bir seri halindeki sözler silsilesini istemiyordum, kısaca ne haltı varsa yesin modundaydım.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;Kahvaltıda nelerden bahsettiğimizi hemen hemen hiç bilmiyordum. Bilmediğim olaylar silsilesini anlatıyor, ben de bilmediğim olaylara anlamadığı yorumlar yapıyordum. Fakat bir ara beyaz gömleğinin açılan düğme boşluklarında tam sütyeninin göğsünü kapatan kısmı ile göğsünü görmüştüm ve bu görüntü o an sevişme isteği uyandırmıştı, sadece sevişmek istiyordum; anlattıkları umurumda değildi, yediklerimizde…&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-79jrV0RB-Qk/Tx3kK0bi19I/AAAAAAAABpQ/AWOvEF7Wa_4/s1600/Se%25C3%25A7il.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" src="http://3.bp.blogspot.com/-79jrV0RB-Qk/Tx3kK0bi19I/AAAAAAAABpQ/AWOvEF7Wa_4/s320/Se%25C3%25A7il.jpg" width="267" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;Yanığını okşayarak kendime doğru yaklaştırmıştım. “Dur ne yapıyorsun!” demeye başlamışken, “ne zaman başlayacağını merak ettiğin şeyi başlatıyorum sadece” dedim. Birkaç dakika sonra yatağa uzanmış, bacağının yan kısmında tırnaklarımı ve parmak uçlarımı gezdiriyordum. Çok ama çok yavaş hareketlerle parmaklarımı gezdirirken gözlerinin içine bakıyordum, gözlerinin yavaş yavaş kısılmasını izliyordum, arada dudaklarında öpüyor, ne kadar dayanacağını merak ediyordum. Zevki uzatmaktı niyetim. Olabildiğince fazla uyarmak ama ne zaman birleşmeye başlayacağımızı tahmin etmemesini sağlamak, garip bir durumdu ne düşündüğümü soruyordu. Arada neden öyle baktığımı soruyordu. Bense sadece bacaklarında parmak uçlarımı gezdiriyordum. Arada bacaklarını istemsiz hareket ettiriyordu. Bazen boynundan öpüp hafif&amp;nbsp; ıslaklığa doğru üflüyorum ve bunu her yapışımda gözlerinin içine bakıyordum. Gözlerindeki hareketleri, yüzündeki değişimleri incelemek, zevk noktalarını yavaş yavaş keşfetmek büyük bir atlasta küçük bir ülkeyi aramak gibiydi. Kimi zaman kulağının arkasına bir öpücük kimi zaman boynuna... Bir zaman sonra sadece külotunu çıkartıp vajinasının derinliklerini yalamayı istedim, sadece yalamak istiyordum. Yalarken çıkacak iniltilerini duymak, yüzüm bacaklarının arasındayken nefes alış verişini hissetmek, bacaklarının hareketleriyle senkrolize bir dans etmek, onun zevk noktalarına değdikçe onun hareketlerini kestirebilmek... Asla ne düşündüğünden emin olamazdım. Belki o an bir kadının kendisini yaladığını düşünecekti, belki de geçmişteki bir erkeğin, belki de sadece selam verdiği birinin ama asla benim değil. Bazen nefes alamayacağım kadar sıkıştırıyordu başımı kimi zaman ise bacaklarını tamamiyle açıyordu, bense bakmadan gömleğinin düğmelerini çözmüştüm ve göğüs uçlarına dokunuyorum fakat gene ilk başta bacaklarına dokunduğum gibi asla tam değmeden. Sadece parmak uçlarım göğüs uçlarında dolanıyordu, önce hafif bir titreme daha sonra ise daha da sert bir titreme; güçlü titremeden sonra onu izlemeye başladım. Kapattığı gözlerini hafifçe açmasını ve hayalinden yavaş yavaş sıyrılmasını; yavaş yavaş an’a ve mekana dönmesini. “Hoşlandın mı?” diye fısıldadım. Gülümsedi, “bu sadece fragmandı” diye devam ettim, “asıl film akşama”. Birbirimize sarılmış uzanıp, diğer yandan sigaramı içerken “iyi ki vajinası kokmuyordu” diye düşünüyordum. Yoksa tekrar isterdi ve ben en az altı biradan sonra cesaret edebilirdim.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;Ellerini yüzümde gezdirirken neden hep mutsuz göründüğümü sordu. Bu soruyu ilk soran kişi değildi fakat o an bu soru an’ın büyüsünü bozmuştu. Neyi anlatmamı istiyordu ki, çocukluğumu mu yoksa yoksa yaşadığım acıları mı,içip içip dertlenecek miydik, ya da ne bileyim nasıl bir hikaye bekliyor du ki? Kendimi seviştikten sonra “anlat bakayım bu hayata nasıl düştün” diye sorulan bir fahişeye benzettim. Mutlak bir kaybedilmişlik bir hikayesi beklenen an, “nasıl düştün?”&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;Yükselmek ya da alçalmak bir şeyin uzayda dikey harektidir, düşmek ise o şeyin yere doğru istenmeyen ve beklenmeyen eylemidir. Fakat bu nesne hareketinin sosyal yaşamdaki yansıması zihnimizde oluşmuş, oluşturulmuş ve dilimize işlemiş hiyerarşik düzeni gösterir. Toplumsal yaşamda bir dip noktası olduğu ve bir tepe noktası olduğu ve bu noktalar arasındaki hareketin düşmek ya da yükselmek olduğu üstüne fazla düşünülmeden kabul edilir. Eleştirilmeden yükselmek onaylanan bir eylemken, düşmek kaçınılan, acınılan, korkulan bir yer değiştirmedir. Bu zihinsel çarpıklığı ise dilimizle üretiriz, onaylarız, doğallaştırırız.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;Az sonra dışarı çıkacaktık. Seçil’e ihtiyacı olduğu için değil sadece güzel görünmek istediği için bir sürü şey alacaktık. Ona neden güzel görünmek istediğini sorgulatabilirdim fakat bu içten gelen güzel olma, güzel görünme, beğenilme isteğini yenmesini nasıl engelleyebilirdim? Seçil’le de alakası yoktu. Herhangi bir gömleği giydiğimde aynada nasıl durduğuna bakmam bile kendi içimdeki isteği dizginleyemediğimi gösterirdi.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;Gömleğin arasında göğüsleri ve sütyeni çok güzel görünüyordu. O an, o görüntü tüm hormonlarımı etkilemişti. Görüntü psikolojimde, psikolojim fizyolojimde etki yaratmıştı ve aç köpeklerin&amp;nbsp; ete saldırması gibi saldırmıştım. Saatlerce köşeye sıkıştırdığı fare ile dalga geçen kedi gibi Seçil’in bacaklarıyla oynamıştım. Neden Seçil değil de Aynur yanımda değildi? Zihnimde oluşturulan ve sorguladığım bir güzellik algısı olsa da ondan kaçabilmiş miydim? Kaçamamıştım, yönlendiriliyordum, belki daha ince, daha derinden eleştirdiğimi kendim uyguluyor ve bunu maskeliyordum. Yönlendirmenin arkasında devasa bir tek bilinç yoktu. Benim de içinde olduğum bir bilinçler silseli vardı. Sözü yazıyla hapsetmiştik, dizginlemiştik, müziği notayla, eylemi ise teoriyle. Dizgenleyen tarafın en korkunç yüzüydüm. Sürekli ve sürekli yeni dizginleme modelleri üretiyordum ve utanmadan, aynaya bakmadan, neden böyle değil de şöyle diyebilecek, neden insanlar bir şeylerin kölesi diyebilecek kadar iki yüzlüydüm. Geminin şişeye nasıl sokulduğu değil, gemi ve şişe arasındaki sevişme, savaşma ilişkisi de değil, asıl odaklanılması gereken, geminin de, şişenin de nasıl parçalanacağıydı. Fakat bu parçalama düşüncesi bile eylemi hapsedecekti.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;Zihnimde patlamalar olurken yerin kaydığını hissediyordum. Seçil’in “dikkat!” diye bağırdığını duyar gibiydim. Gözlerimi açtığımda Alsancak devlet hastanesindeydim, tansiyonum bir anda düşünce bayılmış ve başımı sehpaya çarpmıştım. Ağlamaklı gözlerle Seçil karşımdaydı. Nasıl olduysa acilde başımda beklemesine izin vermişlerdi; başım çatlarken nasıl içeri girdiğini merak ediyordum. Sonrasında sadece meslek sırrı olduğunu öğrendim.&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;Yaşlı bir doktor “çok ağlattın bu kızı” diyerek yanıma oturdu. Gözüme tutulan bir ışık, sonrasında birkaç dize vurma seromonisi ve doktor “çıkabilirsin” dedi. Neden dizime vurduğunu soracakken vazgeçtim, Seçil’e “yoksa bu mu müşterin?” diyebildim. Acilin harekete duyarlı kapısından çıkarken kanlar içinde birisini getiriyorlardı, önümüzden geçerken zorda olsa tanıdım. “Aynur, seninkisi bak” diyen travestiydi. Sanırım bıçaklanmıştı; dışarıda birisi ağız dolusu küfürler ediyordu, her adımımda sesi tanır gibiydim. “Orospu çocukları” diye bağırıyordu. “Neden yardım etmediniz lan?” Polisler travestiye doğru yaklaşırken “kucağımda taşıdım lan şerefsizler, insan mısınız piçler” diyordu. Daha yüzünü görmeden tanımıştım Aynur’du. Elinde bir bıçak&amp;nbsp; tam “hepinizin amına koyayım” derken, Paşazade camisinden ezan sesi yükselmeye başlamıştı. Taksicilerden birinin “yeter ama ezan başladı” demesiyle ortalık tam karıştı. Aynur elindeki bıçakla göbeğini doğramaya başlamıştı ve “bunu mu istiyorsunuz piçler” diye bağırıyordu bir yandan da. Donmuş kalmıştım, adım atamıyordum. Zihnimde, “acaba herhangi bir kadın olsa taksicinin tavrı nasıl olurdu”yu canlandırmaya çalışıyordum; ya da avaz avaz bağıran bir erkek olsa nasıl sakinleştirilmeye çalışılırdı biliyordum. O an için Aynur’un bağırması önemsizdi. İnsanların gözünde ne olmuş ki, bir travesti bıçaklanmış diğeri onu taşımış. Bıçaklayanın kim olduğunu polislerin araştıracağından bile şüpheliydim. Aynur da farkındaydı. Bağırışları bu dışlamanın, yoksaymanın, hapsetmenin acısıydı. Sözü yazı, müziği nota, eylemi teori hapsederken, daha canlı, daha kanlı bir biçimde esas hapsedilme karşımda duruyordu: bedeni ise toplumdu.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-dFowTx40dTc/Tx3kJinNOII/AAAAAAAABpA/jXis7hTEvn8/s1600/Kontes+Resim.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/-dFowTx40dTc/Tx3kJinNOII/AAAAAAAABpA/jXis7hTEvn8/s1600/Kontes+Resim.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&amp;nbsp;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;Seçil’e yaslanmış sadece manzarayı izliyordum. Tam gücümü toparlamışken Aynur hızla bize doğru döndü ve göz göze geldik. Gözleri alev topuydu, göbeği kanlar içersindeydi. Omzumla Seçil’in önüne geçmek istedim. O an Aynur’un Seçil’e ya da bana zarar vereceğinden korkuyordum. Bana zarar vermesi önemli değildi ama Seçil’e zarar vermesini istemezdim. Garip bir dürtüyle onu arkama aldım. Aynur daha gördüklerinden yaşadığı şaşkınlığı atlatamadan polisler tarafından çevrelenmişti; Seçil ise herşeyden habersiz “hadi gidelim” diyordu….&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: small;"&gt;&lt;br /&gt;Sadece “hadi gidelim”…&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5088978919000079926-6639084156301025121?l=sosyalteorisyenler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/feeds/6639084156301025121/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5088978919000079926&amp;postID=6639084156301025121&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/6639084156301025121'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/6639084156301025121'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/2012/01/ay-nur-vol7-ya-da-kanl-kontesin-imtikan.html' title='Ay-Nur (vol.7) (ya da Kanlı Kontesin İntikamı 2)'/><author><name>sosyalteorisyenler</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15152343344747451123</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/S69_tPKz7tI/AAAAAAAABFg/yO6wVzgC4Jk/S220/t%C4%B1hglnjglgjlg.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-Uf-3roPhzHs/Tx3sqFrA3fI/AAAAAAAABpY/FULdQjwy6rI/s72-c/Skull+Kontes.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5088978919000079926.post-5711863561784128428</id><published>2011-12-17T16:06:00.000-08:00</published><updated>2012-01-23T15:29:25.990-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bulancak Adam'/><title type='text'>Ay-Nur (vol. 6) (ya da Kanlı Kontesin İntikamı 1)</title><content type='html'>&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: #444444; font-family: Helvetica; font-size: x-small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: Helvetica; font-size: 10pt;"&gt;&lt;span style="color: #444444;"&gt;Nokta cümlenin bittiğini gösterir, sesli okurken duraklarsınız ve bir nefes alırsınız; dinleyiciler cümlenin bittiğini anlar ve yeni bir cümle başlar. Üç nokta ise cümlenin bitmediğini gösterir. Cümlenin sonu okuyucunun hayal gücüne bağlıdır, yine bir nefes alırsınız, dinleyiciler duraksamanızdan cümlenin bitmediğini anlarlar ya da anlamazlar. Peki ya iki nokta? Anlamı yoktur ne cümle bitmiştir ne de cümle okuyucunun hayal gücüne bırakılmıştır. Dilbilgisi kurarları açısından böyle bir surum yanlıştır hatalıdır, daha da uzatalım yapayanlıştır, fakat Nokta, iki nokta, üç nokta arasındaki fark; bitmişlik ve bitmemişlik, bunların yanında anlamlandırılamayana dayanan bir varlık felsefesini içerir..&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: Helvetica; font-size: 10pt;"&gt;&lt;span style="color: #444444;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: #444444; font-family: Helvetica; font-size: x-small;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-IfNqKeFKw8g/Tu0kc8XPunI/AAAAAAAABn4/tXWjFY5Qr1o/s1600/%25C4%25B0sci.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="240" src="http://4.bp.blogspot.com/-IfNqKeFKw8g/Tu0kc8XPunI/AAAAAAAABn4/tXWjFY5Qr1o/s320/%25C4%25B0sci.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: Helvetica; font-size: 10pt;"&gt;&lt;span style="color: #444444;"&gt;Aynur ile karşılaşmayalı bir aydan fazla olmuştu, ne sesini duyuyordum ne de varlığına dair herhangi bir iz vardı. Bir anda ortadan yok olmuştu ama o vardı; zihnimdeydi, İkinci Kordon’da yürürken gözlerim onu arıyordu ama yoktu. Sokağın eski tadı kalmamış gibiydi. Ya da değişimleri kabul edemeyen zihnim muhafazakarlaşıyordu sanki, Arnavut kaldırımlarında 10 santimlik topuklularıyla gezmeye çalışan İzmir kızlarına baktıkça gülemiyordum artık, içimden umarım topuğun kaldırıma sıkışır ve düşerken kırılan bileğinden çıkan ses sana ne kadar gerzek olduğunu anlatır diyemiyordum. Can sıkıntısından kendimi bilgisayarın karşısında buluyordum kim nerede ne yapıyor saçmalığıyla beraber facebooktaki tanıdığım dediğim insanları takip ediyor aynı zaman da paralı bir arkadaşlık sitesinde karşımdakiyle konuşuyordum. Kendini erkek arkadaş arayan bir kadın gibi göstermek için para alıyordu. Basit iş; siki beyninde dolaşan salak çoktu ne de olsa. Bir mail atmak için kredi satın almaya hazırlardı, gördüğü resme aşık olan, sürekli kendine baskı edilen aşık olmalısın, sevmelisin ya da sürekli sevişmelisin, dansının dans bilmeyen garip izleyicisi olmaktansa aktif dansçıları olmak istiyorlardı. Nasıl olduysa Seçil’le tanışmıştım, elindeki bilgisayardan sürekli canımlı cicimli mailler atıyordu, kime atıyordu, ne yazdığını biliyor muydu, önemsiyor muydu bilmiyorum. Sanal orospuydu kendi bedenine başka beden yaklaşmıyordu ama karşısındakine karşısındakinin bir kadınla görüşebildiğini, kadınlarla, iletişim sağlayabildiğini artık dansçılar, çapkınlar arasında olduğu izlenimini satıyordu. Ona attığım mailler dikkatini çekmişti, ne anlıyordu maillerimden bilmiyorum fakat hoşuna gidiyordu. Anlamasam bile gülüyorum diyordu, bazen zekice cümleler kuruyordu bazense içinizdeki alevi söndürecek kadar soğuktu. Sistemin nasıl çalıştığını biliyordum, sistemin nasıl çalıştığını bildiğimi biliyordu fakat dolandırıldığımı bile bile neden onunla mailleştiğimi anlayamıyordu. Bir süre sonra belki dolandırılmamı istemediğinden, belki de acıdığından, belki de içersinde ki boşluğu dindirmek için bir fırsat kolladığından, belki de tamamiyle merakını yenemediğinden sanal yaşamın özel tarafında yani facebookta arkadaş olarak ekleyerek bana kendini tanıttı. Karşımda iki tane profil vardı biri paralı sitede ki “işveli” diğeri ücretiz sitedeki “hanım hanımcık” hali. Birinde kırmızı geceliğiyle çekilmiş bir fotoğraf paylaşırken diğerinde evde yaptığı tatlıyı paylaşıyordu. Bu ikilem açıkçası gülümsetiyordu beni, çoğu erkeğin rüyalarını süsleyen yatak odasında fahişe diğer odalarda ev hanımı idealini gözlerime seriyordu. Arkadaş listesindeki kimsenin yaptığı işi bilmediğini söylüyordu ama açıkçası inanmıyordum, garip bir dürüstlük de vardı sözlerinde, dürüstlükte denilemez saflık seziyordum ama saflığı aslında sezdirmek istediği düşüncesini de içimden atamıyordum. İsminin anlamını biliyor musun, önemini, ima ettiklerini, göndermelerini?… Önemsemiyordu. Hayatta dair sorunun var mı diye sordum para vb. klasik şeyler sıraladı, bunlar dışında kendine dert ettiğin herhangi bir soru var mıydı dedim, anlamadı. Bacaklarındaki kılların uzunluğunu, isminin anlamından daha fazla merak ediyordu... Balataları yaktığımı düşünüyordu, hafiften saptığımı; kimi zaman sıkılıp kaçıyordu, kimi zaman tanımadığı insanlarla görüntülü sohbet yapıyordu benimle ilgilenmiyordu. Ev teklif edenler,araba teklif edenler arasında gülümsüyordu, bak diyordu, önüme neler seriyorlar, sana değil vajinana seriyorlar bunları diyordum, vajinan genişleyince yüzünde çizgiler artınca bunların hiç biri serilmeyecek önüne. Biliyordu, farkındaydı da bilmemezlikten geliyordu, bunlar olmadan birini kafalarım diyordu ve belki seni kafalarım diyerek sırıtıyordu.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Helvetica; font-size: 10pt;"&gt;&lt;span style="color: #444444;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Helvetica; font-size: 10pt;"&gt;&lt;span style="color: #444444;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Helvetica; font-size: 10pt;"&gt;&lt;span style="color: #444444;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: Helvetica; font-size: 10pt;"&gt;&lt;span style="color: #444444;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: Helvetica; font-size: 10pt;"&gt;&lt;span style="color: #444444;"&gt;Sadece ev eşyalarımızı düzenlemek değil marketten bu eşyaları alırken onları torbalara ayırmamız bile yaşam alanlarımıza, eylemlerimize işleyen denetimi gözler önüne serer. Banyo için alınan temizlik malzemeleri aynı torbada, başka torbaya yemeklikler, başka bir torbada ise sebzeler. Eve gidildiğinde daha rahat yerleştirebilmek için rasyonel bir eylem olarak düşünürüz. Fakat…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: Helvetica; font-size: 10pt;"&gt;&lt;span style="color: #444444;"&gt;Attığım her adımda önünden geçtiğim hangi evin içi şaşırtabilir beni diyerek düşünüyordum. Birinin kapısını çalsam ve acaba ekmek bıçağı mutfakta değil de yatak odası olarak adlandırdığınız bölgede mi desem, ya da salonun ortasına küvet koyma fikrine ne dersiniz diye sorsam dayak mı yerdim yoksa bir delinin güncesine mi şahit olduklarını düşünürlerdi? &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: Helvetica; font-size: 10pt;"&gt;&lt;span style="color: #444444;"&gt;Hedefim Kemeraltın’da bir mekandı, cafe ma; Van depremine bağış toplamak için düzenlenen bir etkinliğe davetliydim. Mekanın adı oldukça garip gelmişti; kimilerine göre su, kimilerine göre ise deri ile kıyafet arasında ki boşluk. Aynı sessin iki farklı dilde yarattığı karşılık. Etnik kimliklerini ön planda tutanların ve bu etnik kimlik üzerinden yaşanan dayanışma, çıkar, biz ilişkisinin çırılçıplak soyunduğu bir mekan. Yoldan geçerken dışardan görüp beğenip oturacağınız bir mekan da değildir, ara sokaktadır gizildir. Bu nedenle sadece bilmesi gerekenler bilir, kendini gizlemeye çalışmasa da mekan, Kemaraltı’nın akşamları korkutucu görüntüsü mekanı gizlemiştir. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: Helvetica; font-size: 10pt;"&gt;&lt;span style="color: #444444;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-PwD_oandfjA/Tu0q8bRFDmI/AAAAAAAABoI/_8pZ9C7OiKQ/s1600/Earthquake.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: #444444;"&gt;&lt;img border="0" height="238" src="http://4.bp.blogspot.com/-PwD_oandfjA/Tu0q8bRFDmI/AAAAAAAABoI/_8pZ9C7OiKQ/s320/Earthquake.jpg" width="320" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: Helvetica; font-size: 10pt;"&gt;&lt;span style="color: #444444;"&gt;Yardım kampanyaların temel vurgusu olan kardeşlik, dayanışma düşüncesi aynı zamanda etnik farklılık illüzyonuna ne kadar kaptırdığımızı da gösteriyordu. Oturacağınız herhangi bir kahvede duyabileceğiniz twitter mesajları ya da televizyondaki birkaç şempanzenin sözleri “ideal olan” oyununa kapılmamıza yol açıyor, bu tip sözleri bize yakışmaz düşüncesi iki yüzlü varoluşumuza kaçış fırsatı veriyordu. Bir anda Biz’in murdarını düşman yaratıyordu, küçük çaplı bir linç kampanyasıydı içinde bulunduğumuz fakat dönüp daha birkaç gün öncesine kadar edilen toplu küfürler unutuluyordu. Murdarı yaratırken aynı zamanda kutsalını da yaratıyordu Azra bebek ya da Yusuf; çocuklar gene ölümü pazarlama uzamanı olan bir medyanın avucuna düşmüştü; hangi depremde kayıt edildiği belli olmayan kadın çığlığıyla başlayan jenerik, az sonra haber verilecek Azra bebeğin durumuna izleyiciyi hazırlıyordu. Tüketim ağında bu sefer depremde ki sayılar vardı yıkılan bina sayısı, ölen insan sayısı, sayılaştırdığımız hayatlar ve ancak sayılarla anlayabildiğimiz acı. Canlı yayında bağlanılan spikerler soğuktan titreyerek verdikleri anın resimlerinde bölgede yaşanan durumu, çarpıcı geleceğini düşündükleri ayrıntılarla aktarırken aynı zamanda yönetim odasında reklamlara geri sayım yapılıyordu. Ölümün şovunun izleyicileri ise durumdan kendilerine çıkan üzülme payını çıkarıyorlardı fakat hemen hemen hiçbir izleyici acaba ilk çığlığını duyduğumuz kadın kimdi, acaba öldü mü ya da acaba biz neyi tükettik sorusunu sormuyordu. Siyasi partiler, büyük ölçekli şirketler açısından deprem bulunmayacak reklam kampanyası fırsatı yaratmıştı, bağış toplama kampanyasına canlı yayında bağlanan bir parti lideri kendi partisine bağlı belediyelerde yapılan yardım çalışmalarını anlatırken cevabını başka bir partinin belediye başkanı bizde şunları yaptıklarıyla başlayan cümleler kuruyordu. Bölge belediyesi sitesine bakıldığında ise başka partili yandaşlarından bahsediyordu. Sidik yarışı kimin pipisi daha büyük yarışına dönüşmüştü tecavüze uğrayan seyirci ise üstüne düşen üzülme ve yardımseverleri alkışlama görevini yapıyordu. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: Helvetica; font-size: 10pt;"&gt;&lt;span style="color: #444444;"&gt;Cafe ma’ya adım adım yaklaşırken bu şovun neresindeyim diye düşünüyordum. Yapılan amatör bir çalışmaydı; amatör olduğu için dürüst bir çalışma; sahne alacakların reklam gibi bir dertleri yoktu; medyanın etkisinden miydi yoksa murdara kini kutsala bağlılıklarını mı gösteriyorlardı? Topyekün bir şovun parçası mıydılar, yoksa içlerinde anlatamadıkları gizil kalmış bir acıyı mı dışarı vuruyorlardı bilmiyordum. Sadece ilerliyordum. Ma’nın üç sokak üstünde Rus kızlarının pazarlandığı başka bir mekan vardır. Bu mekanda gizildir fakat Ma da olduğu gibi sokakların yarattığı bir gizillik yoktur, istenilen amaç zaten sadece bilmesi gerekenlerin bilmesidir. Pazarlık Alsancak İkinci Kordon’da ya da Bornova Caddesi’nde olduğu gibi sokak ortasında yapılmaz; metalaşan bedenin değeri yüksektir çünkü. Piyasa koşullarında güveni sağlamak için aile babası görünümünde olması gereken kravatlılarla doludur, üst düzey yöneticiyi de bulabilirsiniz kamu görevlisini de. Birkaç sokak ilerisinde ise İzmir Amargi’nin olduğu han vardır. Kendimi ilginç bir üçgenin içersinde hissediyordum ma’da yardım etkinliğini izlerken, saatler ilerledikçe etkinliği organize edenlerin yüzleri asılıyordu. İstenilen başarıya ulaşılamamıştı, acaba diyordum para babalarının o an biraz ilerde Rus kızlarıyla olduğunu söylesem ne düşünürlerdi, anlatamadıkları acı kine dönüşür müydü? &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: Helvetica; font-size: 10pt;"&gt;&lt;span style="color: #444444;"&gt;Çalınan müzikten ayrı kendi içimde hüssam makamını dinliyordum, bir yandan etnisiteye dayalı kimlik politikalarının depremde nasıl savaş alanına dönüştüğünü düşünürken bir yandan bu Biz’ler arasındaki savaşın nasıl sona erdirilebileceğini düşünüyordum. Biz hapseder, biz öldürür desem doğduğun toprak seni tanımlayamaz desem, insan eşya değildir, doğdukları yere, inançlarına göre kategorize edip istifleyemezsiniz desem, ana dil yoktur sadece ilk öğrenilen dil vardır ve tüm diller gibi o da yabancıdır, hapsedicidir desem… Ben’in ve Biz’in aşılması gereken duvarlar olduğunu söylesem, bitmeyen çığlığın Ben’in ve Biz’in aşılmasıyla dindirilebileceğini söylesem… Hiçbir şey söyleyemedim sadece o’na bir mesaj attım.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family: Helvetica; font-size: 10pt;"&gt;&lt;span style="color: #444444;"&gt;Mutsuzum dedim…Keyfini çıkar dedi.&lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5088978919000079926-5711863561784128428?l=sosyalteorisyenler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/feeds/5711863561784128428/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5088978919000079926&amp;postID=5711863561784128428&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/5711863561784128428'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/5711863561784128428'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/2011/12/ay-nur-vol-6-ya-da-kontesin-intikam-1.html' title='Ay-Nur (vol. 6) (ya da Kanlı Kontesin İntikamı 1)'/><author><name>sosyalteorisyenler</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15152343344747451123</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/S69_tPKz7tI/AAAAAAAABFg/yO6wVzgC4Jk/S220/t%C4%B1hglnjglgjlg.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-IfNqKeFKw8g/Tu0kc8XPunI/AAAAAAAABn4/tXWjFY5Qr1o/s72-c/%25C4%25B0sci.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5088978919000079926.post-6553072050198767294</id><published>2011-12-12T17:21:00.000-08:00</published><updated>2011-12-17T16:14:29.825-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Dr. Heimat Lose'/><title type='text'>Dışarıda Kilitli Kalmak ya da Sınırın Varlığı</title><content type='html'>&lt;div style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right" class="MsoNormal" style="text-align: right;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="right" class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="font-size: 10pt;"&gt;&lt;span style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;“Sınır (peras) aynı zamanda hem varlığı hem de normu tanımlar.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right" class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="font-size: 10pt;"&gt;&lt;span style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Sınırsız, sonsuz (apeiron) açıkça tamamlanmamış, &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right" class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="font-size: 10pt;"&gt;&lt;span style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;tam halini bulmamış eksik varlıktır.”&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right" class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right" class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="font-size: 10pt;"&gt;&lt;span style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Cornelius Castoriadis&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: 10pt;"&gt;&lt;span style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Kilitli kalmak ifadesi insan zihninde etrafı çevrili bir alanda kendi rızası dışında kısılıp kalma, “dışarı” çıkamama hali olarak algılanır. İnsan genelde “bir yerin” içinde kilitli kaldığı düşüncesine kapılır. İnsan varlığını çevreleyen “mekan” her şartta bir kısıtlanma hali yaratır. Fiziksel dünyanın insan varlığını çevrelediği her an “kilitli kalma” hissini yaşamak olasıdır. Bu bağlamda insan acaba “içeride”mi kilitli kalır, yoksa “dışarı”da mı? Belki her ikisinde, belki de hiçbirinde.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-2w9yqg37uAg/Tu0vjVIpNaI/AAAAAAAABoQ/zZe243-CLSo/s1600/Kap%25C4%25B1+kilidi.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="200" src="http://1.bp.blogspot.com/-2w9yqg37uAg/Tu0vjVIpNaI/AAAAAAAABoQ/zZe243-CLSo/s200/Kap%25C4%25B1+kilidi.jpg" width="150" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;span style="font-size: 10pt;"&gt;Kanımca bu soruya verilecek cevap yaşadığımız dünyaya dair mekansal algı biçimimizi de tariflemektedir. Zira modern toplum kamusal alan-özel alan ayrımının en belirgin olduğu toplumsal bir bütüne işaret eder. Bu ayrım dahilinde modern insan açısından toplumsal, ahlaki, kültürel bir çok baskılanmadan kaçabildiği özgürlük alanı genelde kendi özel alanıdır ki, modern mimari bu özgürlüğü “sınırsızca” yaşamak için bize güzel mi güzel evler tahsis etmiştir. Kamusal alan ise toplumsal rollerimizi elimizden geldiğimizce oynamaya gayret ettiğimiz, statülerimizin konuştuğu, başkaları tarafından nasıl algılandığımız yani diğerlerinin tarifleri üzerine varlığımızı inşa ettiğimiz, beklentiler ve kompleks ilişkiler bütünü olarak karşımıza çıkar. Kamusal alandaki ilişkiler genelde belirli bir otoritenin veya iktidarın ve hatta geleneğin, kültürün hükmü ile şekillenir.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size: 10pt;"&gt;*&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size: 10pt;"&gt;&amp;nbsp;Burada bahsi geçen şekillenme, daha çok ilişkilerin, davranışların kurumsallaşmasıyla ilgilidir. Dolayısıyla kamusal alan olarak tanımlanmaya çalışılan, esasen bu modern dualite dahilinde özel alana göre, en kaba haliyle bir esaret alanıdır. Modern insanın mevcut baskılanmalardan kaçabildiği ve kendini “özgür” hissedebildiği tek yer, etrafı dört duvarla çevrilmiş olan ve özel alanı olarak tanımladığı, bir anlamda özel mülkiyet alanı da sayılabilecek şahsi mekanlardır. İnsanın kendisini özgün ve özgür zannettiği, oysa sıradan ve zavallı yaşamını sürdürdüğü mekanlar olan özel alanlar.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-gZBCjeOr0dU/Tu0vlLRX-BI/AAAAAAAABoY/Oih4yJj7RZU/s1600/Yaln%25C4%25B1z+kilit.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://2.bp.blogspot.com/-gZBCjeOr0dU/Tu0vlLRX-BI/AAAAAAAABoY/Oih4yJj7RZU/s1600/Yaln%25C4%25B1z+kilit.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: 10pt;"&gt;&lt;span style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Oysa aynı özel alan bireyin kendisini kilitli zannettiği alandır. Dışarıdan üstüne kapı kilitlenen insan, içeride kilitli kalır, ancak kapıyı kilitleyip dışarı çıkan insan kamusalın kurumsallaşmış ve esaret dolu ortamında kendisini “dışarıda kilitli kalmış” halde hissetmez. Oysa içerisi ve dışarısı arasında fiziksel olarak sadece hacim farkı vardır. Dış dünya hacmen geniş olduğu için kilitli kalma hissi sıklıkla yaşanmaz. Ama bir yandan da insan, kilitli kaldığını düşündüğü “içeride”, kendisini “dışarıya” karşı daha özgür ve güvende hissetmektedir. Biraz paradoksal gibi görünmekle beraber benim fikrim iki tarafında kilitli kaldığıdır. Yani insan içeride de, dışarıda da kilit altındadır. Çünkü, temel olarak tartışılması gereken kilidin varlığıdır. Zaten kilitli olan hem içerisi hem dışarısı, ne içerisi ne dışarısıdır. Kilitli olan eşiğin kendisidir. Eşiğin kilitlenmiş olması ve hatta varlığı insanı iç ve dış dünya, özel ve kamusal alan dualitelerine hapseder. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: 10pt;"&gt;&lt;span style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Eşiğin varlığı ve kilitle denetim altına alınmasının daha büyük ölçekli hali için sınır ve ulus-devlet literatürüne kısaca bir göz atılabilir. Zira devlet aygıtı da tıpkı biz insanlar gibi iç ve dış dünya dualiteleriyle hareket eder. Sınırın ötesi ve gerisi birbirinden ayrı kuralların ve yasaların işlediği iki farklı coğrafi mekan olarak karşımıza çıkar. Bugün dünyayı bir bütün olarak değil de ulus-devletlerin toplamı, bir takım sınırlarla bölünmüş coğrafyaların bir aradalığı olarak algılamamız bu yüzdendir. Bir devlete yurttaşlık bağıyla bağlı olan insanlar olarak bu seferde içeride kilitli kalmaktayız sanki ama “özgür” yurttaşlar olarak. Çünkü devlet aygıtı gümrük kapılarıyla eşik bölgelerini kilitlemiş. Sadece legallere veya çıkarına uygun illegallere izin veriyor. Kilit altında “özgürlük” tarihin ironisi olsa gerek.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: 10pt;"&gt;&lt;span style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;O zaman son defa soralım. İnsan içeride mi kilitli kalır, dışarıda mı? Yoksa kilidin varlığı yüzünden her şartta esaret altında mıdır ve bu bağlamda modern toplumda özgürlük bir yanılsamadan mı ibarettir? Bir mülkiyet alanı olarak özel alan nasıl bir paradoksa ev sahipliği yapar ki, modern insan kendisini sadece bu alanda “özgür” hisseder, kendi yarattıklarının kölesi olduğu halde. Ya da bu yazı biter mi?&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: 10pt;"&gt;&lt;span style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size: 10pt;"&gt;&lt;span style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoFootnoteText"&gt;&lt;span style="font-size: x-small;"&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;&lt;span style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;*&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt; Elbette özel alan da tıpkı kamusal alan gibi bir takım belirlenimlerle şekillenir. Söz gelimi, daha önce hiç bulunmadığınız bir yabancının evine girdiğinizde çok kısa bir sürede tencerelerin yerini ya da ev sahibinin iç çamaşırlarını kendi elinizle koymuş gibi bulabilirsiniz. Mimari ve ideoloji bu bağlamda başka bir yazının konusu olabilir.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: Helvetica; font-size: 9pt;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;div id="ftn1"&gt;  &lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;div id="ftn1"&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5088978919000079926-6553072050198767294?l=sosyalteorisyenler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/feeds/6553072050198767294/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5088978919000079926&amp;postID=6553072050198767294&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/6553072050198767294'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/6553072050198767294'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/2011/12/dsarda-kilitli-kalmak-ya-da-snrn-varlg.html' title='Dışarıda Kilitli Kalmak ya da Sınırın Varlığı'/><author><name>sosyalteorisyenler</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15152343344747451123</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/S69_tPKz7tI/AAAAAAAABFg/yO6wVzgC4Jk/S220/t%C4%B1hglnjglgjlg.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-2w9yqg37uAg/Tu0vjVIpNaI/AAAAAAAABoQ/zZe243-CLSo/s72-c/Kap%25C4%25B1+kilidi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5088978919000079926.post-1417615770892566100</id><published>2011-09-28T08:40:00.000-07:00</published><updated>2011-09-28T08:40:39.929-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bulancak Adam'/><title type='text'>Ay-Nur (vol.5) (ya da gerç(z)ek)</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-t0OQfUkoqC4/ToM_plOPyeI/AAAAAAAABmo/jfP3QXdNmWA/s1600/transexuel_cabaret_by_decomulticrea-d3ejaoo.png" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://2.bp.blogspot.com/-t0OQfUkoqC4/ToM_plOPyeI/AAAAAAAABmo/jfP3QXdNmWA/s1600/transexuel_cabaret_by_decomulticrea-d3ejaoo.png" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;i&gt;Cogito ergo sum (Descartes)&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;mail from bulancak adam to seçil gözde&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;seni düşünüyorum&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;senin düşündüğün erkeği düşünüyorum&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;senin düşündüğün erkeğin düşündüğü kadını düşünüyorum&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;senin düşündüğün erkeğin düşündüğü kadının düşündüğü erkeği düşünüyorum&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;senin düşündüğün erkeğin düşündüğü kadının düşündüğü erkeğin düşündüğü kadını düşünüyorum&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;senin düşündüğün erkeğin düşündüğü kadının düşündüğü erkeğin düşündüğü kadını düşündüğü erkeği düşünüyorum&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;senin düşündüğün erkeğin düşündüğü kadının düşündüğü erkeğin düşündüğü kadının düşündüğü erkeğin düşündüğü kadını düşünüyorum.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;senin düşündüğün erkeğin düşündüğü kadının düşündüğü erkeğin düşündüğü kadının düşündüğü erkeğin düşündüğü kadının düşündüğü erkeği düşünüyorum.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;senin düşündüğün erkeğin düşündüğü kadının düşündüğü erkeğin düşündüğü kadını düşündüğü erkeğin düşündüğü kadının düşündüğü erkeğin düşündüğü kadını düşünüyorum.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;yok burada bir sorun var.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;seni düşünüyorum&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;senin düşündüğün erkek ya da kadını düşünüyorum&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;senin düşündüğün erkek ya da kadının düşündüğü erkek ya da kadını düşünüyorum&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;senin düşündüğün erkek ya da kadının düşündüğü erkek ya da kadının düşündüğü erkek ya da kadını düşünüyorum&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;senin düşündüğün erkek ya da kadının düşündüğü erkek ya da kadının düşündüğü erkek ya da kadının düşündüğü erkek ya da kadını düşünüyorum&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;senin düşündüğün erkek ya da kadının düşündüğü erkek ya da kadının düşündüğü erkek ya da kadının düşündüğü erkek ya da kadının düşündüğü erkek ya da kadını düşünüyorum&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;senin düşündüğün erkek ya da kadının düşündüğü erkek ya da kadının düşündüğü erkek ya da kadının düşündüğü erkek ya da kadının düşündüğü erkek ya da kadının düşündüğü erkek ya da kadını düşünüyorum.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;senin düşündüğün erkek ya da kadının düşündüğü erkek ya da kadının düşündüğü erkek ya da kadının düşündüğü erkek ya da kadını düşündüğü erkek ya da kadını düşündüğü erkek ya da kadını düşündüğü erkek ya da kadını düşünüyorum.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;senin düşündüğün erkek ya da kadının düşündüğü erkek ya da kadının düşündüğü erkek ya da kadının düşündüğü erkek ya da kadının düşündüğü erkek ya da kadının düşündüğü erkek ya da kadının düşündüğü erkek ya da kadını düşündüğü erkek ya da kadını düşünüyorum.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;yok burada da sorun var&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;seni düşünüyorum.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;senin düşündüğün insanı düşünüyorum&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;senin düşündüğün insanın düşündüğü insanı düşünüyorum&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;senin düşündüğün insanın düşündüğü insanın düşündüğü insanı  düşünüyorum&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;senin düşündüğün insanın düşündüğü insanın düşündüğü insanın düşündüğü insanı  düşünüyorum&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;senin düşündüğün insanın düşündüğü insanın düşündüğü insanın düşündüğü insanın düşündüğü insanı  düşünüyorum&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;senin düşündüğün insanın düşündüğü insanın düşündüğü insanın düşündüğü insanın düşündüğü insanın düşündüğü insanı düşünüyorum.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;senin düşündüğün insanın düşündüğü insanın düşündüğü insanın düşündüğü insanın düşündüğü insanın düşündüğü insanın düşündüğü insanı düşünüyorum.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;senin düşündüğün insanın düşündüğü insanın düşündüğü insanın düşündüğü insanın düşündüğü insanın düşündüğü insanın düşündüğü insanın düşündüğü insanı düşünüyorum.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;yok burada da sorun var ama anlatmaya çalıştım.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;mail from seçil gözde to bulancak adam&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;:)) ama benim düşündüğüm biri yok ki...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;mail from bulancak adam to seçil gözde&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Maile karşılık verirken düşündüğün biri vardı o da bendim,demek ki düşündüğü biri var ve o düşündüğün birinin vazgeçilebilir olan ama tercih nesnesi olamamaktır dileği...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;mail from seçil gözde to bulancak adam&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Anlamadım,daha açıklayıcı olurmusun...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;mail from bulancak adam to seçil gözde&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Olamam.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;Uyarı&lt;/b&gt;=Krediniz yetersiz olduğu için  mailiniz seçil gözde kullanıcısına ulaşmamıştır. Lütfen kredi kartınızla kredi satın alınız.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5088978919000079926-1417615770892566100?l=sosyalteorisyenler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/feeds/1417615770892566100/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5088978919000079926&amp;postID=1417615770892566100&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/1417615770892566100'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/1417615770892566100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/2011/09/ay-nur-vol5-ya-da-gerczek.html' title='Ay-Nur (vol.5) (ya da gerç(z)ek)'/><author><name>sosyalteorisyenler</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15152343344747451123</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/S69_tPKz7tI/AAAAAAAABFg/yO6wVzgC4Jk/S220/t%C4%B1hglnjglgjlg.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-t0OQfUkoqC4/ToM_plOPyeI/AAAAAAAABmo/jfP3QXdNmWA/s72-c/transexuel_cabaret_by_decomulticrea-d3ejaoo.png' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5088978919000079926.post-726683603605070384</id><published>2011-08-26T09:04:00.000-07:00</published><updated>2011-08-26T09:04:25.168-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Dr. Heimat Lose'/><title type='text'>Toplumsalın Delilikle İmtihanı</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-qohG67u6XQo/TlfD7bhb9XI/AAAAAAAABkA/-ILwziciITM/s1600/cinnet+geciren+fuko.png" imageanchor="1" style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/-qohG67u6XQo/TlfD7bhb9XI/AAAAAAAABkA/-ILwziciITM/s1600/cinnet+geciren+fuko.png" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;i&gt;“Delirmek bazen gerçekliğe verilebilecek en uygun tepkidir."&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Philip K. Dick&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Kültür vurgusunun ağır bastığı bir nitelemeyle yola çıkıldığı takdirde, içinde yaşadığımız toplumda bir deliden bir de çocuktan hesap sorulmadığı gibi genel bir yargıya varabilmemiz, deliler ve çocuklarla ilgili ortak deneyimlere sahip olduğumuzu düşünürsek, makul görülmektedir. Ancak delinin toplumsalla ve toplumsalın deliyle imtihanını irdelemeden önce bakışlarımızı öznemiz olan deliye çevirelim.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Nedir deli?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;“1. Aklını yitirmiş olan, akli dengesi bozulmuş olan, mecnun. 2. Coşkun, azgın 3. Davranışları aşırı ve taşkın olan (kimse), çılgın.” (TDK)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Gayet “aklı selim” bir tanımlama yapmış olan Türk Dil Kurumu’nu kutladıktan sonra yola bu tanımlamayla devam edelim. Deli, görüldüğü üzere sadece bir akıl yitmesiyle, bir oluş hali ile değil aynı zamanda bir duygu durumuyla da tanımlanmaktadır. Hepimiz, zaman zaman delilik düzeyinde olduğunu düşündüğümüz bir duygu durumuyla belki de sonradan utanç verici olarak niteleyebileceğimiz bir takım davranışlarda bulunmuşuzdur. Bu utanca neden olan şeyin, deliliğin aslında delilik olmayanı da, daha düz bir şekilde söylenirse “normal” olanı da tanımlamasında yattığının gizil bir biçimde farkındayızdır. Gündelik hayatlarımıza “normal”in, ki o da toplumsal normlarla belirlenir, izin verdiği ölçülerde devam ederiz.** “Normal” bir biçimde davranma eğilimimiz hayatımızı bir çok alanda kolaylaştırır; onun izin verdiği ve esasen nerede başlayıp nerede bittiği çoğunlukla kestirilebilir olan sınırları sayesinde, türümüzün bir arada yaşama pratiği öngörülebilir bir hal alır. İşte, deliliği tehlikeli ve normalin dışında yapan şey tam da bu öngörülemezlik halidir. Bu noktada bilgi, iktidar, öngörü, Aydınlanma düşüncesi, modernite ve yancı olarak Frankfurt Okulu’yla el ele tutuşarak derin denizlere doğru dalmak, oturup belki bir King çevirmek isterdi yazar ama hem King dört kişiyle oynanıyor hem de böyle bir iddiası yok kendisinin.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Bizimki gibi toplumlarda neden deliye “hoşgörü” gösterilir? Her şehrin, daha büyük şehirlerde ise her semtin bir delisi vardır. Kimi saygı görür, kimisi yüzlerde bir tebessüme yol açar, kimisiyle de dalga geçilir. Delilik hayatın rasyonel ilkelere bağlandığı toplumlarda öngörülemez oluşu ve toplumsal düzeni tehdit eden niteliğiyle 18. Yüzyıldan itibaren duvarlar arasına hapsedilmiştir (Evet, bildin: Foucault). Şimdi resmi biraz tersten görmeye gayret edebiliriz. İddia odur ki, hayatın rasyonel olmaktan uzak ve hatta zaman zaman tamamıyla irrasyonel bir hal aldığı toplumlarda delilik, tolare edilebilir, görmezden gelinebilir ve hoşgörülebilir bir oluş biçimine tekabül etmektedir. John Carpenter’ın o güzel filmi “In the Mouth of Madness”da söylendiği gibi “Herkesin aklını yitirdiği bir dünyada geriye kalan son insanın hali nice olur.” Koca bir toplumun aklını yitirmeye temayül gösterdiği yerde “Avrupa’da bir yılda olan olaylar bizde bir haftada oluyor abi” geyikleri gibi deli hikayeleri de bitmez. Toplum olarak delirmeye bu kadar yakın oluşumuzdur belki de delileri sevmemize neden olan.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Not: Bir Pazar sabahı Kuzguncuk’ta yapmış olduğum güzel kahvaltının ardından beni Üsküdar sahilinde, tüm insanların arasında olduğu sırada sikini çıkarmış eline ve çimlere işeyerek karşılayan deliye ve onu izleyerek gülen benzicideki adama buradan saygılarımı iletiyor ve verdikleri ilham için teşekkür ediyorum.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="MsoFootnoteText" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: x-small;"&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;*&lt;/span&gt; Bu yazıda bahsi geçen, özelde Türkiye toplumudur. Öncelikle bunu vurgu yapmak istiyorum ki, yukarıda çizildiği iddia edilen resim daha net bir hal alabilsin. Ayrıca bu yazının içinde Foucault’ya veya Erasmus’a akademik göndermeler yaparak mevzuyu derinlere çekme girişimi olmayacaktır. Delilik üzerine söylenecek sözler gayet sığ ve açıktır.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoFootnoteText" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: x-small;"&gt;&lt;span class="MsoFootnoteReference"&gt;**&lt;/span&gt; Bir not düşelim ki, burada toplumsalın anıldığı yerlerde, aynı zamanda toplumsala dair mekanlardan, yani kamusal mekanlardan bahsedildiği anlaşılsın. Özel alanlarda gerçekleştirilen her türlü “anormal” ya da “delice” davranıştan okuyucuların kendileri mesuldür.&lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5088978919000079926-726683603605070384?l=sosyalteorisyenler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/feeds/726683603605070384/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5088978919000079926&amp;postID=726683603605070384&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/726683603605070384'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/726683603605070384'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/2011/08/toplumsaln-delilikle-imtihan.html' title='Toplumsalın Delilikle İmtihanı'/><author><name>sosyalteorisyenler</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15152343344747451123</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/S69_tPKz7tI/AAAAAAAABFg/yO6wVzgC4Jk/S220/t%C4%B1hglnjglgjlg.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-qohG67u6XQo/TlfD7bhb9XI/AAAAAAAABkA/-ILwziciITM/s72-c/cinnet+geciren+fuko.png' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5088978919000079926.post-4285463367962919777</id><published>2011-07-27T05:57:00.000-07:00</published><updated>2011-07-27T05:57:32.315-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Babaaa'/><title type='text'>İhtarname</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-VpWmium6MPQ/TjAKa2rnMOI/AAAAAAAABjo/RBNh0jDi7nA/s1600/053_angel_in_a_deep_dark_forest.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="248" src="http://4.bp.blogspot.com/-VpWmium6MPQ/TjAKa2rnMOI/AAAAAAAABjo/RBNh0jDi7nA/s320/053_angel_in_a_deep_dark_forest.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;BİR SONRAKİ GÜN; KARAGÖLGE ORMANI&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;i&gt;"Fanteziyi gerçeklikten çıkarırsak,bizzat gerçeklik tutarlılığını yitirip dağılır. ‘Ya gerçekliği kabul et ya da fanteziyi tercih et’ arasında seçim yapmak yanlış: Sosyal gerçekliğimizi gerçekten değiştirmek ya da ondan kaçmak istersek, yapılacak ilk şey bu gerçeklikle uyum sağlamamıza yol açan fantezilerimizi değiştirmektir."&amp;nbsp;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;i&gt;Slavoj Zizek,Yamuk Bakmak&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Bir gece önceden gördüğüm rüyaların herbiri bir sonraki güne referans veriyor. Bir önceki gün planladığım şeylerin hepsi bir sonraki güne hazırlık. Bir gece önceden düşündüklerim bir sonraki günde gerçekleşme umudu taşıyor. Fakat bir tek bir sonraki gün var elimde. Soyutlaştırarak, rüya görerek, planlayarak, düşünerek geçirilen bir önceki gün baştan sona gerçekleştirilmiş bir gün olabilir mi?  Zaten ondan da önceki gün düşünülmüş müydü?... Sonraki gün planlamalarla geçen önceki günün ardından israf edilmemesi gereken, geriye kalan tek gün mü?... &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Bir sonraki gün geldiğinde beyin jimnastiği yapmanın bir anlamı kalmamıştı. Plan, program eşliğinde çıkılan yolda tesiri yüksek ve hayattaki payı büyük “belirsizlik” unsuru herzamanki gibi espiriliydi. Her plan ve düşünce onun nüktedanlığına bağımlı, gergefinde sıkışık, denkleminde basit ve belirli. Öyle miydi? &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Bir gece önce planlanan ve o gün geldiğinde belirsiz anların, ruhu allak bullak ettiği bir yürüyüşün hikayesi... &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Sabahın erken saatleri İzmir’de ayrı yaşanır. Sabahın erken saatlerini İzmir’de yakalamak kolaydır. İzmir’de “erken” ayrıcalıklıdır. İzmir’de zamanın bu bölümü izmirlilerin çok az kısmına eşlik eder. Bana da eşlik ediyordu. Ağaçlı ve boş yolda ilerlerken baş ucu saati daha çalmamış evlerin sıcaktan açık bırakılmış pencereleri davetkardı. Her pencereden içeri girilebilir, hafif sabah esintisiyle birlikte yumuşak ve deterjan kokan nevresimlerle örtülmüş geniş yataklarda yatılabilirdi. Yürümeye devam ettim!&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Bornova’nın en büyük parkına geldiğimde bir önceki geceden hazırladığım 400 gr’lık leblebiyi teker teker ağzıma attığım anların, ruhu dolduran tadını yavaş yavaş hissetmeye başlıyordum. Yol boyunca görebildiğim insan sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu. Hayattan tad almanın İzmir’deki ayrıcalıklı zamanı yaşamak olması gerektiğini tercih edenler vardı ve tercihleri bedenlerine yansımıştı. Oradaydılar ve vardılar. Tercih ettikleri “erken” saatte bir elin parmaklarını geçmeyenler kulübünün üyeleri olarak birbirlerini selamlamaları çok normaldi. Ne işe gidiyorlar, ne de bir yere yetişiyorlardı. Gün doğumu ile birlikte uyanmışlar ve Bornova’nın en büyük parkında geziniyorlardı. Aralarındaki tek farklı kulüp üyesi bendim çünkü leblebi artık mideme ulaşmış ve oturmuştu!! Leblebi kuru, leblebi çekici, leblebi davetkar, leblebi tehlikeliydi.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Saat 08:30’da Küçük Park tarafından metroya gitmek isterken beni, küçük parkın küçük dünyasına çeken plan dışı bir arzunun varlığı rahatsız etmeye başladı.  Kendimi korunaksız hissediyordum. Bastığım yerin yumuşamaya ve ayaklarımın yere gömüldüğünü farketmeye başladım. Küçük park kafeler girişi önce geniş bir yol ağzı ile başlayan sonra gittikçe daralıp nokta haline gelen bir derinliğin girişi gibiydi. Yumuşak zeminde tökezleyerek, kafamdan ayaklarıma kadar sürekli ve hızlı tekrarla elektrik titreşimleri gönderen bedenimin can havli telaşıyla kendimi karadeliğe doğru tüm enerjimi, tüm yükümü atmak üzere bıraktım. Gözlerimi açtığımda küçük park kafeler sokağında açık olan ve çayı olan tek kafede en dış masada otururken buldum kendimi. Ama kendimi arıyordum hala. Orada olmam dışında nasıl ve neden orada olduğumu bilemedim.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Önümde bir çay ve soğuk su, oturduğum koltuğun yanında sırt çantam ve durmadan kafamdan aşşağı su fışkırtan serinletme fıskiyeleri vardı. Ellerim titriyor, dizlerim bükülmek ve açılmak suretiyle sürekli hareket ediyordu. Ensemden kafenin brandasına asılmış bir pamuk ipliğinin sağlamlılığı kafamı olanca hızla masaya vurmamı engelliyor gibiydi. Bir su bardağına, bir çay bardağına bakan gözlerim arada sarmaldan çıkmak ister gibi boş kafeler sokağını kolaçan ediyordu. Bense bedenimin içinde biryerde oturuyor, dümeni bozulmuş geminin kaptan köşkünü el yordamıyla tanımaya çalışıyordum. İçerden bir ses garsondan istediğim hesabın sesiyle birbirine girdi. Hesap mı istedim yoksa garson mu seslendi?...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Gözlerimi açtığımda aynı şekilde oturuyordum. Elimde su bardağı önümde kolonyalı mendil ve garip birşekilde bana bakan Galatasaray forması giymiş sağ karşı çaprazdaki kafenin garsonu. Arka fonda Amy Winehouse’dan “You know I’m no good ”. Algılar açıktı! Fakat bedenimde hakim olabildiğim tek yer beynim kalmıştı. Artık fiziksel değil zihinsel bir mücadelenin tam ortasındaydım. Aklıma gelen tüm rasyonel içerikler, şiirler, romanlar, sosyal teorinin içinden çıkılması en zor alanları, düşünürler, gazeteciler, yazarlar ve daha onlarca  kişi ve kurum zihnimde inanılmaz bir hızla dönmeye başladı. Herbirinin üzerinde duruyor, herbiri ve her konu hakkında kendi yorumlarımı gözden geçiriyor ve bu sırada da çantamdan çıkartıp önüme birşekilde koyabildiğim psikanaliz kitabını okuyordum. Aklımdaki her simge kitaptaki her kavramla eşleşiyor sonra da karşı kafedeki garsonun masaları kullanıma hazırlama gayretine bağlanıyordu. Bunların hepsini yapabildiğime inanmış olmalıyım ki gittikçe hızlanan nabzıma eşdeğer kafeler sokağının insan trafiği teker teker suratlarıyla birlikte zihnime kazınıyordu. Kafeler sokağı benim için bir kara delikti, şimdiyse zihnim etrafımdaki herşeyi yutan kara deliğin ta kendisi olmuştu..! Arka fonda The Doors’tan “The End” çalıyordu.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;“This is the end&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Beatiful friend&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;This is the end&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;My only friend, the end&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Of our elaborate plans, the end&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Of everything that stands, the end...”&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Gözlerimi açtığımda kafelerin sıkışık ve yüksek binaların güneşi engellediği bir ortamda gökyüzünü görebiliyordum. Kafamı kaldırmak istediğimde yoktu!! Arkamda oturan garsonun yüzü önümde, 300m ötedeki,  gitmek istediğim pastanenin çalışanları yanımda, karşı çaprazdaki kafenin masası oturduğum masaydı. Kafeler sokağının dar yolunun başlangıcından dar yolu ve bitişinden yine dar yolu görebiliyordum. Heryerdeydim..! Küçük park alanı içerisinde bulunduğum ve gördüğüm heryer capcanlı karşımdaydı.  Her maddeye nüfuz edebilmiş gibiydim. Bir tek sağ ayağım masanın altında sıkışmış sızlıyordu. Çıkardım..!&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Hangi gerçeğin gerçek olduğuna emin olamazken, titreyen ve hızlanan soluklarımın kalbimi zorladığını hissetmeye başladım. Paniğe kapılmamla ayağa kalkmam bir oldu. Bedenime akın eden kan, 8 şekerli küçük çayımın dibini üzerime dökmeme sebep oldu. Bardağı kaldırdım, hesabı istedim. Sırt çantamı elimde tutuyordum. Garson hesabı söylediğinde ne söylediğini duymadığımı anladım. Parayı uzattım üstünü aldım ve kafeden ayrıldım. Yürüyorken...duyduğum seslerin hiçbirinin gerçek olmadığını farkettim. Zihinsel mücadeleyi kaybetmiştim. Sıra derinlere inmekti. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;İndim...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Mecbur değildim, tercih ettiğimi biliyordum. Ne bildiğimse sorun değildi. Her iki ucu da sorumsuzdu. Her iki uçtan da kanıyordum. Ne tercih ettiğimi bilmiyor fakat mecbur kalıyordum. Fakat hissettiğim zorlanma veya baskı değil özgürlüktü.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;İndim...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Karaormanın içinde havuzlarla beslenmiş, tüm bünyesine hem rüzgarı hem de güneşi çekebilen bir meydan. Öyle ki meydandan çıktığında kara gölge ormanında kaybolabilirdin. Meydanda sıralanmış oturakların herbiri onu hak etmiş sahibinin sınırsız güçleriyle bir hakim alanı ifade ediyor. Yan oturakta oturan bir insan diğer yanında oturanla meydana hakim olabilir. Meydan, oturakların sahipleri ve oturaklara sahip olmak isteyenlerin gerilimiyle güçleniyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Karagölge ormanına meydandan dört yol açılır. Her yol ruhun bir korkusunu açığa çıkarır. Asmalı yoldan giden “ölüm korkusu”yla, sarmaşık yoldan giden “allah korkusu”yla, toprak yoldan giden “baba korkusu”yla yüzleşir. Bir dördüncü yol vardır ki ismi “YOL”dur. Bu yoldan gitmiş insanların efsaneleri meydandaki oturakçılar tarafından asırlardır anlatılır. Gidenler geri dönmemişlerdir. Söylentilere göre “YOL” hep gitmektedir. Sonsuz km’ler ve insanda yarattığı enerji patlamasıyla sonsuz adımlar demektir YOL. Efsane kendini yaratmaktadır. Diğer bir söylentiye göre Karagölge ormanının tümüne hakim “Fantazi Tepesi”nden karagölge ormanında tüm aydınlığıyla gözüken tek yol bu yoldur. Bu tepeden karagölge ormanı içindeki başka hiçbir meydan veya yol gözükmemektedir. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Karagölge ormanındaki meydanlarda esen rüzgar demeti karşılığında herseferinde gökyüzünü bir müzik sesi kaplar. Ufak tınılar eşliğinde tüm ormanda dalga dalga yankılanır. O sırada meydanda gelişigüzel oturaksız oturan müzisyenler varsa bu sese eşlik ederler. Karşılığında oturakçılar bu müzisyenlere yetenek bahşeder. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Harbici Kemal ise bu müzisyenlerden en yeteneklisidir. Üstelik iki kez sarmaşık yoldan geçip allah korkusu yaşamışlığı da vardır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Beyin Yiyiciler, Kaynana Takımı, Oğlanlar Koğuşu ve Huzursuzlar... Mabet meydanına karagölge ormanı kadar yakın olan bir diğer meydanın insanları da bunlardır...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Her durum, her kişi simgeleştiği anlamı taşımakla yükümlüdür. Yaşam ancak bu şekilde bahşedilir. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Gözlerimi açtım..!&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Büyük Park’ta bir bankta oturuyordum. Etrafıma baktım. Havuz fıskiyeleri çalışıyordu. Başka banklarda oturan birkaç kişi daha vardı. Cüzdanımı kontrol ettim. Evden çıkarken yanıma aldığım para eksilmemişti. Birtek leblebi bitmişti. Güneş öğlen vaktini işaret ediyordu. Kalktım ve eve geri döndüm. Bir önceki günün ve bir sonraki günün anlamı fantazi dünyasının, akıl oyunlarına malzeme olmuştu. Karagölge ormanı  Türkiye gerçeğinin fantazi dünyasını hedefliyor.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5088978919000079926-4285463367962919777?l=sosyalteorisyenler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/feeds/4285463367962919777/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5088978919000079926&amp;postID=4285463367962919777&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/4285463367962919777'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/4285463367962919777'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/2011/07/ihtarname.html' title='İhtarname'/><author><name>sosyalteorisyenler</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15152343344747451123</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/S69_tPKz7tI/AAAAAAAABFg/yO6wVzgC4Jk/S220/t%C4%B1hglnjglgjlg.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-VpWmium6MPQ/TjAKa2rnMOI/AAAAAAAABjo/RBNh0jDi7nA/s72-c/053_angel_in_a_deep_dark_forest.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5088978919000079926.post-8933570684778559500</id><published>2011-07-21T03:45:00.000-07:00</published><updated>2011-07-21T03:45:39.460-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bulancak Adam'/><title type='text'>Ay-Nur (vol.4) (kusursuz beden 2 ya da tanımsızlık)</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-qHRf3KorEY8/TigCjC8RlpI/AAAAAAAABjU/o9htFiUzq5w/s1600/transexuels_cabaret_by_decomulticrea.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="223" src="http://4.bp.blogspot.com/-qHRf3KorEY8/TigCjC8RlpI/AAAAAAAABjU/o9htFiUzq5w/s320/transexuels_cabaret_by_decomulticrea.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Esin’e saygılarla&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Peygamber böceklerinin ilginç bir çiftleşme seremonileri vardır; çiftleşmenin sonuna doğru dişi boynunu arkaya doğru çevirir ve erkeğin başını kopartıp yemeye başlar. Biyologlar bu durumu  dölün kaybedilmemesi olarak yorumlama eğilimindedir. Erkeği&lt;/span&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;n kafası kopunca sinir sistemi felç olur ve hareketsiz kalır, böylece dölü dışarı savurma ihtimali yoktur. Bense biyologların bu açıklama eğilimlerinin hayali kan-bağı merkezli ulus devletin etkisi altında olduğunu düşünürüm. Hayvana içgüdü olarak soyuna devam ettirme isteğinin yüklenmesi, içgüdüler sıralamasında annelik içgüdüsünün üstlere konulması doğaya bakışımıza ve doğayı yorumlayışımıza etki eden iktidar yapılarını gözümün önüne getirir. Ulus devlet düşüncesinde dölün kaybolmaması ile erkeğin başının koparılması arasında bir bağlantı kurulabilir  fakat ulus devletlerin iflas bayrağını çektiği ve küresel şirketlerin at oynattığı ya da kimilerine göre post-modern olarak damgalanan günümüzde bu durum nasıl açıklanır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Osmangazi’den pazaryeri yolunu izleyerek Bornova büyük çarşıya giden yolda dolaşmak bir şehrin üç farklı zaman dilimine eşlik etmeye benzer. Aynı zamanda mimarinin zaman içinde  neden daha da aptallaştığını sorusunu sordurur. Çirkinleşen binalarla çirkinleşen kent… Büyük çarşının arka tarafı  çiftçiler kıraathanesiyle ya da içerisinde bulundurduğu  hırdavatçılarıyla, boyacılarıyla  tamamıyla eril ortamdır. Kimi zaman ikiyüzlü fakat dertleriyle, kendilerini tanımlamalarıyla son derece dürüst bir yığıntının ortasında kalırsınız. Evine alacağı yeni bir televizyonun dekorasyonunu nasıl değiştireceği değildir muhabbet konuları, banka kredileridir, çocuklarının işsizlik sorunlarıdır. Mutsuzdur insanlar yığıntı haline gelerek mutsuzluklarını da paylaşırlar, kimi zaman başkasının başına gelenden ders çıkartma eğilimi vardır, kimi zaman yol göstermek istenir. Evin iç cephe boyasının hangi renk olacağından çok, boya fiyatları ve boyanın nasıl kullanılacağıdır sorun, yaşamın bir yerlerinde haksızlık vardır ne ensesi kalın akrabaları vardır ne de şans yüzlerine gülmüştür. Anlamadığım nokta ise neden yaşamlarını bir gıdım iyileştirmek yerine  yaşama bakışlarını değiştirmekle uğraşmazlar; sorunlarının çözümünün ensesi kalın tanıdık olması ya da bizzat ensesi kalın olmak olmadığını farklı, düşünülmemiş yol, haritasız bir çözüm olabileceğini aklına getirmezler. Takım elbiseli, bakımlı elli, bembeyaz dişli erillik yoktur burada sarı dişli –eğer dişleri kaldıysa-  ellerinin derileri çatlamış ve ne modasına ne de uyumuna bakılarak alınmış, bakıldığı ilk şeyin fiyatı ve dayanıklılığı olan kıyafetler. Sonuç olarak dürüsttürler ama aynı zamanda karısına, kızına ya da dışarda sevgilisine karşı efendi; son derece sert ve acımasız. Efendiliklerini sonuna kadar kullanmak isterler, güçlü olduklarını ve kadının tamamıyla onların sözleri altında olması gerektiği vb. sözleri havada uçuşurken dinleyebilirsiniz. İroniktir  fakat hangi ortam ironik değildir ki. Feminist arkadaşlarıma çoğu söylemlerinde hak veririm fakat ya erkeğin erkek üzerindeki egemenliğini ve erkeğin gördüğü şiddet.  Futboldan anlamıyorsanız, şahinle doğan arasında ki farklı bilmiyorsanız, masada kağıt oynanıyorsa kâğıdı masaya vurarak atmıyorsanız  o ortama ait değilsiniz.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Toplasan arabayla 15 dakika mesafede ise küçük park vardır. Lisans dönemlerini bir  simülasyonun içine girerek  yaşamak isteyen, kendilerini bekleyen sorunlardan kaçmak için  gidilen mekanlar  öğrencilerle doludur. Öğrenci eşittir cinsellik düşüncesiyle belki iş çıkar mantığıyla gelen bol bol öğrenci olmayan da bulunur. Öğrenciler hangi bölümü bitirirse bitirsinler  ya işsiz kalacaklarının ya da devlet memuru olmak için sınavdan sınava koşturacaklarını bilirler, özel sektörde çalışacaklarsa hayatlarının kayacaklarını ve koskoca yaşamda özgür-deli yaşayabilecekleri birkaç seneleri olduğunu bilirler. Diğerleri ise ya işsizdir, ya sınava hazırlıyordur ya da İzmir’in işsizliğinde bulabilmişlerse bir iş bol bol küfrediyorlardır ve bu kaçış ortamı cazip gelir. Öğrencilerin çoğu işsiz kalacaktır çünkü serbest piyasa denen zımbırtıda bu zımbırtıya uygun eleman olarak yetiştirilmemektedirler, etiketleri olan üniversite diplomaları ve aldıkları eğitim serbest zımbırtıya karşı eski ve köhne işe yaramaz kalmaktadır. Ve serbest zımbırtının koca göbeklileri yeni gelen çaylakların hem etinden hem de sütünden faydalanma taraftarıdır ve bu et lafın gelişi et değil kelimenin gerçek anlamında ettir. İzmir’de iş başvurularının sonunda eğer tanıdık çevreniz yoksa işe girip girmemeniz tamimiyle dış görünüşünüze bağlıdır. Prezantabl yani Türkçe anlamıyla gözümüz gönlümüz açılsın cümlesini daha ilk görüşmede duyarsınız. Pazar her yerdedir, et de…&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Üzerimde tiksinmekten kendimi alamadığım bir koku vardı oysa her şey mantıklıydı; her şey doğal fakat düşünce ile savunmakla uygulamaya geçmek arasında büyük bir kırılma vardı, ben bu kırılmayı yeni yeni yaşıyordum. Bir noktada bazı prangalar bağlanmıştı ayaklarıma kıramıyordum ne kadar eylem bilinçsiz olsa da ya da bilinçsiz diye kendimi kandırsam da içimde bir yerler alev alev yanıyordu. Bir utanç vardı ve utanmak garip bir duyguydu.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Rakkas, Beri, Dungeon ya da  Derrida’nın Nietzsche kadınlarını çözümlemesi gibi iğdiş edilmiş kadın, iğdiş edici kadın ya da olumlayıcı kadın, evet ben de Dungeonda  karar kırmıştım olumlayıcı kadın, olumlayıcı bir yerde  tanışılabilirdi fakat  şu ana kadar hiç olumlayıcı kadınla tanışmamıştım iğdiş edilmiş ya da iğdiş edici tanımlamaları zihnimde canlanıyordu fakat olumlayıcı dediğim zaman aklıma hiçbir şey gelmiyordu neydi bu olumlayıcı kadın teorisi, fakat bugün teoriye yer yoktu, uzaktan bakmaya devamlı değişimi açıklamaya çalışırken hapsetmeye hapsolmaya; içimden bir ses siktir et teoriyi diyordu Bulgar Marksistleri gibi direk eyleme geç. Eski bir arkadaşıma da rastlayabilmiştim. Senelerdir bir ilişkinin peşinden koşturan bir kadın, kendini ilişkisiyle tanımlamış fakat bir sıkıntısı vardı; yüzünden anlaşılıyordu sıkıntısı. Dungeonda ortamın daha oluşmadığını bildiğimizden birbirlerinden farkı sadece isimleri ve sahipleri olan kafelerden birine oturmuştuk. Sözlerinden bir ilişkiyi hem bitirmekten korkan hem de o ilişkide sonuca varmak isteme ikilemine düştüğü çok rahat anlaşılıyordu. Sonuca varmaktan ne anladıklarını bu insanların ise hiç anlamam, ilişki bu nedeni ve sonucu aynıdır yani ayrılık. Bir zamanlar ayrı olduğunuz için o an beraberiz dersin ve o an beraber olduğunuz için ayrılırsın. Arada  geçen sadece bir imza bir anda ilişkinin sonucu oluverir. Fakat benim gibi sevgiyi düş sokağı sakinlerinden öğrenen kuşak bu hayali sona ulaşmakta da zorlanır, topluca bir nesil düş sokağının tecavüzünden geçmiştir de daha yeni anlayabilir. İki taraflıdır zihnimiz, bir tarafımız “Evvelim sen oldun ahirim sensin” deki seni arar  diğer tarafımız ise  “iki paralık adamlarla tükettik ömrümüzü der” ve birçok kişi bu iki sözdeki ilişkiye  bakış açılarındaki farklılığı bile anlayamaz, sebebi basittir sözleri anlamsızlaştırmamızdır, ıssız yalnızlığımızdan ötürü her önümüze gelene  canım deriz fakat canımızı kimsenin canının önüne siper etmeyiz. Seni seviyorum dememiz yetmez uzatmamız beklenir bu cümleyi olabildiğince uzatmamız, sevgiyi ölçülebilirleştirmek için elimizden geleni yaparken aynı zamanda alış-veriş mantığına indirgeriz. Ben ona bunu yapmıştım fakat o bana bunu yaptı cümlesini o kadar çok duydu ki bu kulaklar, dilimin verdiği tek cevap siktir git senin anlayışına olarak stabilleşti. Aynı sözleri o anda duyuyordum tüketilen bir ilişkiyi kurtarma planı olarak devreye girebilecek bir evlilik olabilirdi belki, fakat bitmişti anlamıyordu, anlatmazdım gerçi ama yaşatabilirdim. Geçmişteki ilişkime dair bir klasik ona aşık mıydın diye sorarken her zamanki cinsliğimle bilmiyorum yanıtını alıyordu, bilmiyorum zamanla farklılaşır her şey o zaman sorsan evet derdim ama şimdi sadece bilmiyorum. Kafama koymuştum, içini bulandıran şüpheden kurtaracaktım onu, çünkü etkilemişti beni. Anlamsız bir utançtan anlamlı bir utanca geçişti belki güzergahın ismi aslında sadece anlamlı kılan bendim düpedüz piçtim. Ne kadar içtiğimi hatırlamıyorum ya da onun ne kadar içtiğini özellikle fazla içirtmek için kullanılan tüm pazarlama taktiklerini kullanıyordu mekan havasız ortam, terleyen bedenler kuruyan dil ve en bir şeyler içme isteği, tekrar tekrar içme. Birebirinle konuşamazdın yüksek müzikten, konuşamadığın için içmeye mecburdun. Gece üçte ayrıldık mekandan artık ne yaptığını bilemez haldeydi, elinde bira  bana yaslanmadan yürüyemiyordu ve sürekli o burada yok sen yanımdasın diyordu. Her şahit olduğum ya da yaşadığım ilişki yüksek başlayan arada yalpalayan sonra dibe doğru hızla ilerleyen ilgi-zaman grafiği gibidir. Sen yanımdasın sözü ne kadar yalnız kaldığının ne kadar ilgisiz bırakıldığının ve ilişkinin başlangıcındaki ilgiyi ne kadar aradığını  haykırır gibiydi. Tek bir cümle neden tamimiyle ilişkiyi bitiremediğini de anlatıyordu  yalnızdı, yapayalnız kalmaktan korkutuyordu. Cümlesindeki bencillik tiksindirmişti beni onu bir köşede bırakıp gitmek istiyordum, karanlığa karışmak ama bir yandan da başladığım eylemi de bitirmek istiyordum, taksiye atlayıp eve gittik. Gözlerim Aynur’u aradı ama yoktu o gece büyük ihtimal müşterisini bulmuştur diyordum; gözlerim Aynur’u ararken aklım çiçekli elbiseli kadına da gidiyordu acaba diyordum nerede. Çiçekli elbiseli kadını Aynur’dan bağımsız düşünemez hale gelmiştim ama şimdi ikisini de düşünmeye yer yoktu, o gece  bir insanın yaşamında büyük bir parçalanma olacaktı; asla yapmam dediklerini yapınca kendisini kıracaktı. Bazen acıları atlatabilmenin en kolay yolu kendini daha büyük bir acının içine atmaktır, oda kendisini kendi anlayışına göre daha büyük bir acının içine atacaktı, yapayalnız kalmanın sonuca ulaşamamanın getirdiği baskının kaldırabilme yolu kendinden tiksinmekti. Odama hızla girdiğimizi hatırlıyorum ama sinirliydim.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Biz ne yaptık diyordu biz ne yaptık; sorusu hatalı gelmişti bana ben ne yaptım idi doğru soru; erilin kafasını koparıp hayatından atmak istiyordu fakat neden bulamıyordu senden sıkıldım diyemeyecek kadar  yalancı biriydi, tiksinmem artıyordu tamam diyordum işte kendine neden arıyordun ve o nedeni yarattın mutlu olman gerekirken öğrenilmiş acıyı yaşıyorsun. Düşündüğü belki de insanların nasıl açıklama yapacağıydı; neden umursuyordu ki insanları ona dair bakışlarını  belki tanımları değişecekti  belki de kendisine karşı tanımlaması değişecekti fakat bu kaçınılmazdı. İnsanın kendi kurduğu ona inandığı kimliğini tanımlamaları  kırması imkansız ama bir eyleminden sonra bu nu ben nasıl yapabildim diye soracak kadar da aptal.  Seni arkadaş olarak görüyorum diyordu ağlarken, arkadaş dost, tanıdık  sevgili çevremizdeki insanları gruplandırma  hiyerarşiye sokma ve bu hiyerarşi çerçevesinde eylemlerini öngörme, kısıtlama, yönlendirme aynı şekilde eylemlerimizin yan anlamlarını  aktarma biçimleri. Tanımlamaya çalışmasaydın beni demek geldi içimden ama sadece mantarlı yumurta yer misin diyebildim. Fazlası çıkmadı ağzımdan….&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Sürekli gelen mesajlardan sıkılmaya başlamıştım ikide bir gelen piçsin piç cümlesi bana bir şey ifade etmiyordu farklı tanıtmadım ki kendimi, neden diyordu; sevgilisi evden kovmuştu başka bir arkadaşının yanına taşınmıştı sürekli içip içip çoğunu anlamadığım mesajlar atıyordu acısını çıkarması için kullandığı mastürbasyon aracına dönüşmüştüm; umarım diyordum zevk alıyordur. Tam bunları düşünürken orospu çığlığıyla ikildim. Aynur  üstüne doğru gelen arabaya inat tek hamlede çıkardığı kemerini sallayarak arabaya doğru ilerliyordu, kemerinin demir kısmı  çok uzundu o an kemerinin  aksesuar değil silah olduğunu farkettim, arabanın içinde kim vardı bilmiyorum ama o an bir savaş vardı; üstüne yaklaşan arabayı sağına alarak tüm gücüyle arabanın ön camına kemerini yerleştirdi.  O an hiç ama hiç görmek istemediğim insan tüm siniriyle karşımdaydı oysaki ben onun kokusundan kurtulmak için bu kadar çabalamıştım. Kendime dair tüm fragmanların yıkıldığı andı tüm siniriyle bana bakıyordu kemeri hala elindeydi yorgundu içmişti  ama içtiği içki farklı bir şeydi gözlerinden farklı bir boyutta olduğu anlaşılıyordu.  Yeter lan diyerek bağırdığını hatırlıyorum tam yeter lan derken Aynur’un arkasındaki aradan çıkan bir kadını gördüm elinde balonlarla Alsancak’ın ortasında dolaşıyordu yanındakiyle düştüğü ortamdan habersiz oynuyordu biraz daha dikkatli bakınca onun  köpeği seven kadın olduğunu fark ettim, gece çiçekli elbisesi yoktu sıradan bir kot ve tişörtle Aynur’un arkasından geçiyordu. Zihnimde yan yana koymaya çalıştığım iki kadın aynı karedeydi; iki pazarlama ustası  ikisi de erkeklerin görmek istediği farklı kareleri aynı karede veriyordu kutsalla murdar çıkmıyordu aklımdan biri o an şiddeti en çıplak haliyle gösterirken diğeri elinde balonlarla erkeklerin  karşısındaki kadını görmek istedikleri çocuk olarak gösteriyordu. Her aşk histeriklidir der bir üstad onu değiştirmek lazım her ilişki histerikledir. Aynı karede  karşıdan beklenen histerikli durum gözüme çarpıyordu ve birbirinden habersiz iki kadın aynı anda dalga geçiyordu. Aynur bana doğru ilerlerken balonlu kadın iskeleye doğru ilerliyordu. Elindeki balonlarını bir anda bıraktı kadının yavaşça süzülen balonları izliyordum tam da o anda arkada kendine doğru hızlıca koşan çocuğu gördüm abla hani bana satacaktın balonları diyerek bağırıyordu ulan bu da köpeği sevdiren veletti neler oluyordu lan burada. Aslında olan belliydi birbirinden habersiz beslenen hem kafalarını koparan hem de kafası kopan hayvanlar sürüsüydük ve bu anlara tek şahit kiliseydi. Sanki kanlı kontes bir karede ortaya çıkmış ve tiyatroyu gözümün içine sokmaya başlamıştı; salakça bir kahkaha attım o an Aynur daha da sinirlendi yeter lan diye bağırıyordu kahkahayı kendine sanmıştı; metalaştırdığı vücudunu metalaştırmak istemediği tek adamdan gelen bu kahkaha onda öfke yaratmıştı aksine bende ulan zaten aynı bokuz demek istemiştim. Artık geri dönülmez yoldaydım balonlar gözden kaybolmuştu kan kokusu alıyordum, ortalık da kan akacaktı ve bu adam kana bulanacaktı.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Aynur yaklaşırken sadece mantarlı yumurta yermişin diyebildim, kanlı kontes kurbanlarını alırken sadece o tadı özlemiştim.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5088978919000079926-8933570684778559500?l=sosyalteorisyenler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/feeds/8933570684778559500/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5088978919000079926&amp;postID=8933570684778559500&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/8933570684778559500'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/8933570684778559500'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/2011/07/ay-nur-vol4-kusursuz-beden-2-ya-da.html' title='Ay-Nur (vol.4) (kusursuz beden 2 ya da tanımsızlık)'/><author><name>sosyalteorisyenler</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15152343344747451123</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/S69_tPKz7tI/AAAAAAAABFg/yO6wVzgC4Jk/S220/t%C4%B1hglnjglgjlg.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-qHRf3KorEY8/TigCjC8RlpI/AAAAAAAABjU/o9htFiUzq5w/s72-c/transexuels_cabaret_by_decomulticrea.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5088978919000079926.post-315612124351967073</id><published>2011-07-07T03:56:00.000-07:00</published><updated>2011-07-07T03:57:09.344-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bulancak Adam'/><title type='text'>Ay-Nur (vol.3) (ya da kusursuz bedene giriş)</title><content type='html'>&lt;img alt="" border="0" height="141" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5626561373528142258" src="http://2.bp.blogspot.com/-pL-p3yHju44/ThWPwigUMbI/AAAAAAAABjA/G6eX-1nfUl0/s200/transexuel_cabaret_by_decomulticrea.png" style="float: left; height: 227px; margin-bottom: 10px; margin-left: 0px; margin-right: 10px; margin-top: 0px; width: 320px;" width="200" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Az olan değerlidir görüşüne karşılık topal eşek de değerli midir yanıtı verilir. İlk başta mantıklıdır eğer doğada bulunan az olan değerliyse topal eşeğinde değerli olması gerekir, fakat değerli değildir. Aslında değerlidir der ister istemez içimdeki piç,  topal eşeğe  tecavüz etmek isteyen bir müşteri bulduğunuzda değerlidir, olay sizin pazarlama kabiliyetinize bakar. Eğer müşteri bulamıyorsan topal eşeğe  tecavüz etmenin gençliği geri getireceğine dair bir illüzyonda yayabilirsin, o zaman elindeki eşeğin değeri daha da artar. Bu yalana inanan bulunur mu, bana sorarsanız evet. Kanlı kontesin hikayesi bilinir fakat kanlı kontesten etkilenenlerin hikayeleri çok ama çok az bilinir  fakat  ya ölen bakireler...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;İnsan neden hayal kurar, kimi zaman reklamlar etkisiyle bir ürünü alabilmek için güdülenmiştir -ki bu tip insanlara küfredilir; kimi farklı hayatlarında olabileceğine ve içinde bulunulan sistemin değiştirebileceğine dair hayalleri vardır ve hayallerinin peşinden koşar - ki bu insanlara sadece saygı duyulur; büyük bir kısımda vardır ki gündelik yaşamdaki acısını dindirmek için hayallerine sığınır -ki bu insanlara kaçtıklarının gözüne sokmak istenir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Alsancak’ta ara sokaklardan birinde üç mekanın dizilişi varoluşumuz ironisini; acizliğimizi habersizce anlatır. Bir tarafta düşler yakası, karşısında hayalbaz ve mask müzesi ya da başka bir ifadeyle belediyenin çakma bir uygulaması. Üç tip hayalperestinde fragmanlarını görebilirsiniz, fakat bir yerlerde açıklayamadığınız belki de açıklamaktan çekindiğiniz bir şeyler vardır. Sanki izlemek bile istemediğiniz bir oyun vardır ve bu oyunun bir parçası olmuşsunuzdur ve içinizden bir yer oyuncu olduğunuzu ve bir bakıma iki yüzlü olduğunuzu hatırlamak istemez. Fakat bazen küçük bir olay oynanan oyunu kaçışları yüzünüze çarpar ve utanırsınız.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Elinde henüz bir iki aylık köpeğiyle bir çocuk masanıza yaklaşır ve abla sevmek ister misin diye sorar, zaten müşterisini bakışlarından yakalamıştır, köpeği sevme ihtimali olana daha da yaklaştırır fakat bu yaklaştırma sırasında parayla diye de eklemeyi unutmaz. Yavru bir kopeği severken aldığınız sadece yavru bir köpeğin  tüylerinde dolaşan parmaklarınızın beyninizde yarattığı sinirsel etkileşim değildir. Hayvan severlik, anaçlık vb. o anı izleyenlerin size dair oluşabilecek tüm izlenimleri de satın almış olursunuz. Çocuğa parasını verdikten sonra ise güçlenen fragmanınızın etkisiyle   mask müzesinin önünde;  insanların  ikiyüzlülüklerine, yaşamı birbirimize ne kadar zorlaştırdığımıza ya da o sıralar konuşulması popüler olan konulara dair söyleminize devam edersiniz. Bazı zamanlar çocuğa ödemeyi yapanlar ise köpeği seven kadın değil de köpeği seven kadını izleyenlerdir, fakat onların ödemeyi yaparken satın aldıkları köpeği seven kadını izlemek değildir, bonkörlük, paylaşımcılık vb. fragmanlarını güçlendiren izlenimlerdir. Bu alışverişten en karlı  çıkan köpeği sevdiren çocuktur hiç bulunmayan bir şeyi satmıştır ve tecavüze uğrayan köpek ise uğradığı tecavüzden habersiz sahibine bakmaktadır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Aynur'u düşündüm köpeği seven kadını izlerken; sattığı sadece bedeni miydi, o bedeni kiralayan biri o bedende hangi anlamları görüyordu; neleri satın alıyordu ve fragmanı nasıl güçlendiriyordu.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Mekanlar arasında dolaşmaya başlamıştım. önünde kalabalık gördüğüm mekana dalıyordum. Kimseyle  konuşmak  ya da  tanışmak değildi niyetim sadece izliyordum; mekanlardaki müzikler sikimde bile değildi müzikten anlamasam da en azından müzikle eğlencenin bir ve aynı olmadığını ve bu mekanlarda müzik değil eğlence satıldığını  bilecek kadar ayıktım. Fakat abartılı gülüşmeler zihnimi rahatsız ediyordu, en son bu rahatsızlığı bir travestinin yanından geçerken hissetmiştim iki defa üst üste patlattığı çikletin etkisiyle ona düşmeyen bakışlarımı üzerine düşürmekti amacı, görülebilir olmak o an onun pazarlama stratejisiydi fakat sadece o muydu bu stratejiyi kullanan, çevremde bu stratejiyi kullanmayan var mıydı.  Zihnimde ise hem Aynur vardı hem de köpeği seven kadın, hikayeleri nelerdi iki farklı insanı zihnimde birleştirmeye çalışıyordum acaba yan yana gelmişler miydi bu sokaklarda. Kimlerin gençlik aşıları uğruna ölen bakireler arasına katılmışlardı ya da kimleri öldürmüşlerdi. Birbirlerini öldürmüşler miydi; acaba Aynur köpeği seven kadının giydiği çiçekli elbiseyi giymek istemiş miydi, çiçekli  elbisesiyle etrafındakilerin başını döndüren kadın acaba Aynur’un kıyafetleriyle nasıl algılanırdı, boktan bir kumaş parçası kutsal ve murdar olanın farkını mı gösteriyordu ve neden biz aciz kullar, aciz tüketiciler hem kutsala hem de murdara karşı aynı seremonileri sergiliyorduk. Çiçekli elbiseli kadın aldığı hep çok güzelsin övgüsünden gururlanıyor muydu, Aynur  acaba parayla ilişkiye girmediği birinden bu sözü duymuş muydu? Ya da diyordum parayla girilen ilişki ile parayla girilmeyen ilişki arasında ne fark vardı. Benzer pazarlama usulleri varsa kutsallıkla murdarlık neredeydi; Aynur’un kutsalı ile çiçekli elbiseli murdarı  nasıl ortaya çıkardı. Aynur’a  takılmıştım acaba ismindeki çelişkiler yumağından haberdar mıydı, bir tarafta temelleri pozitivizmden alması  gerekirken temel kayması nedeniyle zorla inşa edilmeye çalışılmış ve bu nedenle  kutsalını gizil bir yerlerde bulmuş  ay’da cisimleştirmiş  ve o gizili bayrağına taşımış; yaratılanların hepsinin yaratılıştan eşit olduğu  düşüncesiyle birlikte nuru nur olanı da nur’un iktidarını da bünyesinde barındıran bir dinde ki tartışmaların ortasında Aynur’un kendine koyduğu isim onun  küfürlerindeki ve kıyafetlerindeki sığlığın ve yavanlığın ötesinde şu an adını koyamadığım bir gizeme ve içinde bulunduğum zihinsel arada kalmışlığa mı işaret ediyordu. Aynur bilinçli olarak tüm müşterileriyle dalga mı geçiyordu. Sarhoş zihnimden çiçekli kıyafetli  kadını da çıkaramıyordum;  alın ey gerzekler mi diyordu sizin kadın olarak görmek istediğiniz  bu;  sizi eğlendiren fragmanlarınızı göstermenize olanak sağlayan küçük bir köpeği sevmesiyle bile bende görmek istediğiniz anlamları sizin gözünüzün içine sokan ve bu eylem içinde  ödeme yapan  ey erkekler mi diyordu; sizin ciğerinizi bilirim diyerek haykırıyor muydu. Acaba diyordum içimden satın aldıklarından haberdar olmadan bana mı izlettirdi kendini yoksa orada onu izleyen  tüm erkekler gibi benimde  acizliğimi bana mı gösterdi. Giydiği çiçekli elbisenin anlamlarını düşünürken kanlı kontesin parmaklarını boynumda hissediyordum ve o an ölen bendim. İkisi de kutsalı ve murdarı gözümün içine sokacak kadar hem kutsallıklarıyla hem de murdarlıklarıyla barışık hem de  sınır tanımaz özgür kişiler miydi? Düşüncelere daldıkça hem Aynur’a hem de çiçekli elbiseli kadına olan hayranlığım artıyordu onlara hayranlığım arttıkça kendimi küçümsüyordum sığ beynim iki kadının eylemlerini çözümleyememişti, zihnim pes etmişti kendimle savaşıyordum.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Kutsalı tüketen tarafta mıydım yoksa murdarı tüketen mi, elimdeki bira şişesine bakınca cevabı belliydi ama ben  sadece kaçıncı olduğunu düşünüyordum. Orta boylu bir kız yaklaşıyor yanıma sessizsin diyor cevap vermiyorum, konuşamıyormuşsun diye soruyor içimden bildiğim tüm küfürleri sayarken ağzımdan sadece nazik bir siktir olup gider misiniz çıkıyor; kıza bu cevap anlamsız gelmiş olmalı ki şaşırıyor oysaki olabildiğince nazik davranmaya çalışıyorum; köpek diyerek arkasına dönerken bu gece tecavüze uğramak  hakkımı kullanmak istemiyorum diyorum sadece  hıyarlık hakkımı kullanıyorum. Saçları hoşuma gidiyor aslında ilginç bir kızıl ve beyaz teniyle uyumlu ama susmak istiyorum sadece susmak ve içebildiğim kadar içmek.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Eve dönerken her zamanki köşesinde Aynur’u görüyorum birileriyle pazarlığa tutuşmuş belli ki anlaşamamış olmalılar ki adamlar uzaklaşıyor. İçimden laf atmak istiyorum fakat herhangi bir cümle kurabilecek kadar ayık değilim; yalpalayarak yürüyorum.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Sırtının iki yanındaki dövmeleri hatırlıyorum sanırım melekle şeytan; evden kaçarcasına uzaklaşırken ne kadar rüküş olduğunu düşünüyordum, seneler öncesinde kalmış bir modayı devam ettirmek; onu bedenine kazımak. Acaba ne zaman yaptırmıştı ya da yaşı kaçtı. Evde yatıyordu ama ben tanımıyordum evdeydi; evimdeydi ve kaçan bendim. Anlamsız bir korku vardı, paylaşılamayan bir korku. Hep bir şüphe oluşur bilinçsizce yaşanılan gecelerden sonra sanki bir şeyleri başarmış olmanın getirdiği salakça bir gururla birlikte oluşan bir korku. Korku gururun önüne geçer kaçmak istersin, mümkünse bir daha görmemek; eş dost muhabbetlerinde başa gelen ilginç olay anlatabilmek ve anlatırken karşındakinin yüzüne bakarken yüzündeki hınzır gülümsemeyi gizlemek. Kimdi ya da kim; acaba nerede tanışmıştım; tanıştığım anı bile hatırlamıyordum. Kendimi  dövmesini düşünmekten alamıyordum. Ama korku hep yakamda sonu ne olacak korkusu içine boşalmış mıydım? Yatakta yatan çıplak bedeni gözümün önünden gitmiyordu; umarım diyordum içimden, eve döndüğümde orada olmaz, sessiz sedasız gider yüzünü hatırlayamadığım. Esmer bedenini hatırlıyorum ayılmak için içtiğim kahveyi yudumlarken; evde pis yoğun bir koku olduğunu hatırlıyorum, boyu çok uzundu, kimdi içim içimi yiyor; nereden ne zaman tanışmıştım yürümekte bile zorlanırken bu da neyin nesiydi, garip bir şeyler vardı zihnimin şizofrenlik bir oyunu muydu, yok diyordum içimden bas baya yatakta yüzünü yatağa gömmüş yatıyordu ama ne zaman, aklım almıyordu; evden çıkarken çarptığım ayakkabıları aklıma geliyor amma da büyüklerdi; içime  bir şüphe düşüyor hassiktir diyorum yoksa O… &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue', Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Evde bırakıp kaçtığım insanın adını bile söylemeye gücüm yetmezken önümden tecavüze uğrayan köpek geçiyordu…&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5088978919000079926-315612124351967073?l=sosyalteorisyenler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/feeds/315612124351967073/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5088978919000079926&amp;postID=315612124351967073&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/315612124351967073'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/315612124351967073'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/2011/07/ay-nur-vol3-ya-da-kusursuz-bedene-giris.html' title='Ay-Nur (vol.3) (ya da kusursuz bedene giriş)'/><author><name>sosyalteorisyenler</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15152343344747451123</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/S69_tPKz7tI/AAAAAAAABFg/yO6wVzgC4Jk/S220/t%C4%B1hglnjglgjlg.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-pL-p3yHju44/ThWPwigUMbI/AAAAAAAABjA/G6eX-1nfUl0/s72-c/transexuel_cabaret_by_decomulticrea.png' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5088978919000079926.post-483056328981803927</id><published>2011-05-09T04:42:00.000-07:00</published><updated>2011-05-09T04:42:58.499-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bulancak Adam'/><title type='text'>Ay-Nur (vol.2) (ya da arada kalmak)</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-5vOvl2xZbJA/TcfSq2BMsVI/AAAAAAAABi0/nZR55liA5D8/s1600/transexuel_cabaret_by_decomulticrea-d3eiye5.jpg" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5604679894782751058" src="http://1.bp.blogspot.com/-5vOvl2xZbJA/TcfSq2BMsVI/AAAAAAAABi0/nZR55liA5D8/s320/transexuel_cabaret_by_decomulticrea-d3eiye5.jpg" style="cursor: pointer; float: right; height: 264px; margin: 0pt 0pt 10px 10px; width: 192px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;Bir insanı tanımaya çalışmak aslında kendi iç dünyanda dolaşmaya çıkmaktır bu nedenle bazı insanları tanımaya çalışmak tehlikelidir, dokunmaya korktuğun noktalarına dokunursun. Kimi zaman unutmaya çalıştığın anıların canlanır kimi zaman ise utançlığın, acizliğin, korkuların. Belki bu nedenle insan kendisinden korkan tek canlıdır.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;Uzun zaman tanımaya çalıştığım eylemlerini anlamaya çalıştığım bir kadınla buluşacaktım Bostanlıda. Muhabbet konuları belliydi, biraz siyaset, biraz sanat, biraz gündelik yaşam. Yaklaşık iki saate ne sığdırılırsa. Birbirimize ayırabildiğimiz zaman sadece iki saatti, gündelik yaşamında olmayan bir insana ayrılan zaman. Gündelik yaşam-yaşam arasında yaptığımız tutarsız ayrımda özel alanlarımıza ne kadar sıkıştığımızın ve özel alanlarımızdan çıkınca ne kadar boşa yaşadığımızın kanıtı konuşma konuları ve süresi…&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;Bostanlı İzmirin en iğrenç, iğrenç olduğu kadar ironik yeri. Elit bir yer olduğu illüzyonunu yaratmış ve bu illüzyona inanan salakları bulmuş bir bölge. Kendilerini hala aydın sanan bir insan kalabalığı; güvenli, güvenli olduğu kadar yapay. Herhangi bir mekana oturduğunuzda çalışanların ve müşterilerin eylemlerinden kendi kendinize baskı kurarsınız, özgür olduğu iddiasındadır fakat mahalle baskısının daniskası vardır. Sanırım elitizmin başkentidir. Böyle bir bölgede buluştum tanışmak istediğim fakat bir o kadar korktuğum kadınla. Küçük bir mekana oturduk fakat huzursuzdum bu buluşma huzursuz etmişti beni. Bir yandan garsona söylediğimiz 35liği ve zeytinyağlıları beklerken kabaca sanat eserimi vardır sanat ürünümü tartışmasına girmiştik, üretilmiş iki bedenin jack daniel’s reklamının altında çarpık zihniyle giriştiği çarpık tartışma. Zeki Demirkubuz filmlerindeki kadın karakteri gibiydik  bir yanı güçlüyken bir o kadar da zayıf olan kadın. O kadar güçlüydük ki en soyut konuların içerisinde yüzüyorduk fakat bir o kadar zayıftık kendimizi gösteremiyorduk. Sadece an’da beliren rollerimizi oynuyorduk, ne olduğumuzdan çok  karşımızdakine ne olduğumuzu düşündürmemiz daha önemliydi. Ortamdan tiksinmeye başladığım kadar kendimden tiksinmeye başlamıştım ne işim vardı benim burada, bu insanla, neyi konuşuyorduk, bu ne sikim bir muhabbetti. Muhabbetin ortalarına doğru çocuklara dair konuşurken çocuk istediğinden bahsediyordu. Okuldu, meslekti kendini toparlama süresi derken yaşı otuza gelmişti ve aslında yalnızdı. Hızlı bir yaşamın içerisinde yüzüyordu ve bir yandan bu yaşamı sürdürmek isterken bir yandan kadın ve hanım arasında çizilen ve çizildiği için büyük baskı unsuru oluşturan istekleri vardı. Fakat bu istekler bir bakıma ağır bir sorumluluk getirecekti ve bir o kadar yaşama eylemi başkası için yaşamaya dönüşecekti. Hem büyük bir korkuyu hem de büyük bir isteği içerisinde barındırıyordu. Gösterdiği parıltılı, kültürlü, başarılı eğlenmeyi seven maskesinin ardında büyük bir yalnızlığı taşıyordu. Hem bu yalnızlığı göstermek istiyor hem de bunun görülmesinden korkuyordu.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;İki saatin ardından koşarcasına uzaklaşmak istiyordum bu yer yavanlığıyla sinirlendirmişti.  Bindiğim 121’in bir an önce beni evime atmasını bekliyordum nefes alamıyordum. İster istemez yanımda oturan bir çiftin muhabbetini dinliyordum. Bir erkek sevgilisine, sevgilisinin yeni aldığı gözlüğün ona ne kadar yakıştığını söylüyordu, erkeklik görevi sayılan iltifatları da  bulunmayı da ihmal etmiyordu. Sana daha olgun bir hava kattı gibi bir sözün kızda yaratığı gülümseme kadar bende bu çifti boğma isteği uyandırıyordu.   Geçmişimde böyle salakça bir duruma düştüm mü diye düşündüm ve mutlaka düşmüştüm belki gözlük olmasa da başka bir nesneye dair, o zaman kendimi de boğmalıydım, zaten boğmuyormuydum… Gözlüğe takıldım sonra icat edildiği dönemde devrim olarak kabul eden nesnenin günümüzdeki anlamına bakıyordum. Doğanın zorunluluğu altında olmadığımızın, zamanla oluşan bedensel değişimlere bağımlı olmadığımızın simgesi. 12.-13. Yüzyılda ortaya çıkmış ve insan kurgusunda devrim yaratmış nesne şimdi sadece güzel olmanın nasıl görüldüğünün göstergelerinden biri olmuştu. İlk modelleri hatalı, ağır, odak noktası kusursuz görmeyi sağlamaktan uzak olsa da yüzyıllar içerisinde kusursuzlaştırılmıştı fakat onu kullanan insan bir o kadar aptallaştırılmıştı.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;121’de o kadar bunalmıştım ki yanlış durakta indim, eve gitmem için Bornova Sokağından geçmem gerekiyordu. Bilenler bilir Alsancağın arka sokakları Beyoğlunun arka sokaklarından bile tehlikelidir. Bornova sokağı da bu sokaklardan biridir. Bunları biliyor musunuz diye reklam yapan İzmir Büyükşehir Belediyesi Bornova Sokağı gibi ayrıntıları gözden kaçırır, keşke “Türkiye’nin en tehlikeli arka sokaklarına sahip olduğumuzu biliyor musunuz” şeklinde slogan yapsa, belki oyumu alırdı. Fakat ne kartpostallarda görülür bu sokaklar ne de anlatılır. İzmirin kızı anlatılır, kordon vb. övülür fakat o anlatılan kızlar genellikle Çamdibi gibi  Bulgaristan, Yugoslav göçmenlerinin yaşadığı mahallelerde yaşar. Çamdibine hiçbir kartpostalda rastlayamazsınız. Uzun+zayıf=güzel algısının bir sonucudur, İzmir kızları batılılaşma projelerinin öngörülmeyen sonucudur. Şarkılarda Karşıyaka kızları geçse de  barbie bebek özentisidir, sarışın ve salak… Kumrusu da övülür fakat en güzel kumru bu görülmeyen sokaklarda yapılır, kumru ekmeği ikiye ayrılır ve bir parçanın üstüne  peynir konulur ve taş fırın odun ateşinde ekmeklerin hafiften kızarmasına ve peynirin erimesine kadar beklenilir. Taşfırından çıkarıldıktan sonra  peynir üstüne konulan incecik domates parçasıyla size verilir. Arka sokaklar ne kadar kartpostallarda gösterilmese de yaşamın vitrindeki manken gibi donuk, sessiz, ürkütücü şekliyle değil de  daha kanlı-canlı olduğu sokaklardır. Arka sokaklar zihnimizdeki arada kalmayı gözünün içine sokar…&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;Bornova Sokağında tekrar rastladım Aynura ama bu sefer ilk gördüğüm gibi sessiz sakin değildi neden çıktığını anlamadığım bir kavganın içindeydi. Takım elbiseli bir adama sayıp sövüyordu. O küfrettikçe sesi şiir gibi geliyordu. Zorla incelttiği sesi bozuk plaktan çıkan duymak istenilmeyen bir tondaydı, yapaylığın ortasında o yapaylığı doğal kabul edenler için yapay kalıyordu, belki de küfürleri o yapaylığın ortasında en doğalıydı. Köşeye geçip uzun uzun izledim, mafya özentisi olduğu belli olan bir adamın üzerine yürüyordu, arkadaşları ise sürekli çekiştiriyorlardı. Kavga bitip adam gittikten sonra Aynur da yavaş yavaş köşesine doğru ilerliyordu ben de hafiften ilerlemeye başladım ve yanından geçerken sinirden alev alev gözlere bakıp bu sefer ben gülümsedim.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5088978919000079926-483056328981803927?l=sosyalteorisyenler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/feeds/483056328981803927/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5088978919000079926&amp;postID=483056328981803927&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/483056328981803927'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/483056328981803927'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/2011/05/ay-nur-vol2-ya-da-arada-kalmak.html' title='Ay-Nur (vol.2) (ya da arada kalmak)'/><author><name>sosyalteorisyenler</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15152343344747451123</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/S69_tPKz7tI/AAAAAAAABFg/yO6wVzgC4Jk/S220/t%C4%B1hglnjglgjlg.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-5vOvl2xZbJA/TcfSq2BMsVI/AAAAAAAABi0/nZR55liA5D8/s72-c/transexuel_cabaret_by_decomulticrea-d3eiye5.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5088978919000079926.post-4742120511153154184</id><published>2011-04-27T03:24:00.000-07:00</published><updated>2011-05-09T04:35:10.806-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bulancak Adam'/><title type='text'>Ay-Nur (vol.1)</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-BJ08QLT-85U/TbfudEz7kqI/AAAAAAAABig/fCoG-OKPr_4/s1600/transexuel_cabaret_by_decomulticrea-d3ej59b.jpg" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5600206844933673634" src="http://1.bp.blogspot.com/-BJ08QLT-85U/TbfudEz7kqI/AAAAAAAABig/fCoG-OKPr_4/s320/transexuel_cabaret_by_decomulticrea-d3ej59b.jpg" style="cursor: pointer; float: left; height: 269px; margin: 0pt 10px 10px 0pt; width: 197px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: #444444; font-family: 'Helvetica Neue',Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;Kilise sokağından evime doğru ilerlerken bir travestinin “Aynur seninkisi geliyor” sözüyle irkildim. Aynur’u ilk o zaman fark ettim, kim bilir burada kaç defa yanından geçmiştim, kim bilir kaç defa yok gibi davranmıştım. O an ise “yok” bir anda bir travestinin sesiyle “var” olmuştu, o artık yok değildi etten kemikten canlıydı, kendi kişisel tarihi olan, kendi kişisel tarihini anlamlandırmaya çalışan.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;Lafı atan travesti daha önceden hareketleriyle dikkatimi çekmişti. Diğerleri gibi estetik yaptırmamıştı, göğüsleri yoktu, genelde cılız bacaklarına fileli çorap giyerdi, giydiği deri etekten erkek olduğunu rahatlıkla anlardın. Diğer travestiler müşteri bulmak için hemen hemen her geçen arabaya iş atarken (kimileri sokak lambasıyla boru dansı yapsa da) o diğerlerinden uzakta kimi zaman ayakta dimdik kimi zaman ise yolun kenarındaki güvenlik demirlerine otururdu. Sürekli efes içerdi, kimi zaman polislerle kavga ederdi. Sanırım en büyük vukuatı bizim alt komşuya kızıp giriş kapısının camlarını indirmesiydi. O yok değildi, bir şekilde eylemleriyle, öfkesiyle kendini “var” etmişti, kimi zaman yeni ösym binasının önünde içerken gözgöze gelirdik, elindeki şişeyi bana bulaşmayın dercesine sallardı. Ne kadar makyajın altına gizlense de sanırım çok büyük acılar çekmişti, nefret yumağı olmuştu.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;Aynur’un yanından her zamanki sessizliğimle geçtim, sokağın karşısından apartman kapısına doğru ilerliyordum, oda kapıya doğru ilerliyordu, elbet ortada bir yerde yolumuz kesişecekti, laf atmak istiyordu, tepkisizliğime tepki vermek istiyordu. Arkamda kalan güvenliğin irkildiğini hissediyordum, her ne kadar oturduğu yerde güvenlik yazsa da ete süte karışmayan bir tipti, kaç defa güvenlik kabininin camının kırıldığını gördüm. Tek görevi vardı etraftaki dükkanların mallarına zarar gelmesini engellemek ve birkaç eve göz kulak olmaktı. O an travestiyle herhangi bir sorun yaşansa devreye girmek zorundaydı, bunun için yardımlaşma derneğinden maaşını alıyordu ama korkaktı.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;Kapının önüne benden önce gelmişti ve iki adım ilerde bekliyordu, bir tepki bekliyordu varlığının onaylandığının tepkisi ya da varlığından nefret duyulduğunun tepkisi ama sadece bir tepki, kim bilir ne kadar görmezden gelinmişti, görülebilir olmak için kim bilir kaç yeri birbirine katmak zorunda kalmıştı.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;Hani eve girerken yaşlı bir teyze görürsün ve gülümseyip iyi akşamlar dersin ya ona benzer bir gülümsemeyle iyi akşamlar dedim. Yavaşca eğilip kapıyı açmaya uğraşırken yanıma ilişmişti. Doğrulduğumda ise burun burunaydık. Belki de bakışlarımı kaçırmamı bekliyordu bense onun bakışlarına odaklanmıştım, daha derini görmek istiyordum, neleri taşıdığını. Şaşırmıştı ama gizlemeye çalışıyordu. Sürdüğü parfüm ise midemi bulandırıyordu, oldum olası o kadar ağır koku süren kadınlar midemi bulandırır. Ne zaman yanımdan burnumun dibini sızlatan bir koku sürmüş kadın geçse ya parfümcüde parfüm satıyor ya da burada kendini satıyor diye düşünürdüm. Bu seferki gerçekti, karşımdaki kendini satıyordu, saatine elli lira verene her şeyi yapıyordu ama yaparken de korkuyordu, elinin uzanacağı bir yerde mutlaka bir jileti vardı. Kimi zaman savaş alanı bile travestilerin bir gecesinden daha güvenli canlanır gözümde. Arkamdan topuklu seslerini duyuyordum. Aynur’du gelen, belki olay çıkmasını engellemek belki de şenliğin bir parçası olmak istiyordu. Bense en az 30 saniyedir karşımdaki gözlere bakıyordum.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;Geceni daha iyi geçirteyim uzun saçlı dedi, ne cevap vereceğimi düşünürken gayrı ihtiyari elimdeki poşeti gösterip bu gece yalnız takılacam dedim. Elini mi sikecen diye önceden hazırlanmış bir cevap verdi. Sinirlenmemi istiyordu çünkü gel bu gece takılalım demeyeceğimi biliyordu, kışkırtmak istiyordu. Seni sikmekten daha zevklidir demek istedim sustum, Aynur ikimizin arasındaydı derin derin sigarasını çekiyordu, bir yandan da neden burada diye düşünüyordum, hafifçe yan dönüp kapıya doğru adım atarken sana hayırlı işler dedim. Kapıyı yavaşca kaparken Aynurun gülümsediğini gördüm, o gülümserken ben kendimi hapsediyordum…&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5088978919000079926-4742120511153154184?l=sosyalteorisyenler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/feeds/4742120511153154184/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5088978919000079926&amp;postID=4742120511153154184&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/4742120511153154184'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/4742120511153154184'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/2011/04/ay-nur-vol-1.html' title='Ay-Nur (vol.1)'/><author><name>sosyalteorisyenler</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15152343344747451123</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/S69_tPKz7tI/AAAAAAAABFg/yO6wVzgC4Jk/S220/t%C4%B1hglnjglgjlg.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-BJ08QLT-85U/TbfudEz7kqI/AAAAAAAABig/fCoG-OKPr_4/s72-c/transexuel_cabaret_by_decomulticrea-d3ej59b.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5088978919000079926.post-8002642243731819150</id><published>2011-04-26T07:56:00.000-07:00</published><updated>2011-04-26T07:56:12.556-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Dawnspiper'/><title type='text'>Sosyal Meydan</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-utLtZwjsRck/TbbcneimntI/AAAAAAAABh4/Apg0t8CjdyI/s1600/indir.png" imageanchor="1" style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="197" src="http://3.bp.blogspot.com/-utLtZwjsRck/TbbcneimntI/AAAAAAAABh4/Apg0t8CjdyI/s320/indir.png" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;Oy pusulasında sadece iki seçenek varken “Yetmez ama Evet” ve “Boykot” seçeneklerini de ekleyerek dört seçenekli bir hale soktuğumuz referandum sürecinde çok net bir şekilde gördüğümüz bir şey vardı: Sosyal paylaşım ağlarından propaganda yapmak. Şimdi her demokratik seçim öncesinde olduğu gibi çok ciddi bir sınav içindeyiz hepimiz. Artık meydanlarda olmak, kahvehaneleri dolaşmak yetmiyor. Partilerin, adayların twitter adresleri, facebook sayfaları, web adresleri var. Blog oluşturacak, youtube’a video yükleyecekler biraz daha geri kalmış adaylar ICQ üzerinden soruları yanıtlayacak. Bu esnada biz yandaşlara da önemli bir görev düşmekte: Tabi ki PROPAGANDA!&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;Bugünlerde twitter en popüler sosyal paylaşım ağlarından biri. Özellikle 3G’nin ülkemize girişiyle ve operatörlerin faturaya yansıttığı cihaz kampanyalarıyla herkes her yerde paylaşım yapabilmenin heyecanını yaşıyor. Bu “herkes”in bir kısmının “herkez” yazdığını düşünürsek olay can sıkıcı bir hal alabiliyor. Fakat twitter kuşunun bir güzelliği var. Birilerinin neler yazdığını görebilmek için onunla arkadaş olmak zorunda değilsiniz. Facebook gibi insanların paylaşımlarını görmek için arkadaş olmak zorunda olduğunuz ortamlarda ters bir etki söz konusu çünkü. Beğendiğiniz, görüşünüze yakın bulduğunuz bir insanla arkadaşlık kurabildiğiniz gibi arkadaşlıktan çıkardığınızda kırabileceğiniz (arkadaşlıktan çıkarmak istemediğiniz) bir arkadaşınızın ilginç(!) gelebilen paylaşımlarına da katlanmak zorundasınız. Şahsen benim sayfamda “Bor” madeninin ne denli önemli olduğunu anlatan Banu Avar videoları, 3 yaşındaki kızımdan kötü kompozisyon yazan Yılmaz Özdil’in yazıları paylaşılabiliyor. Bu bende “Yılmaz Özdil’e bir miktar katlanabilirim belki ama o koyduğun fotoğraf nedir?” sorusu eşliğinde çıldırmalara yol açıyor.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;Enformasyon kesinlikle insanların (toplumun) evrimleşebilmesi için gerekli durumlardan biri. 20 yıl öncesinde Emniyet Müdürlükleri ve okullara bilgisayar girdiğinde bu tarz bir gelişim yaşayacağımızı, ben de dahil olmak üzere, bir çok kişi öngörememişti. Ama çok hızlı modernleşen toplumumuz hemen internet propagandasına adapte oldu. Tamamen siyasi, tarihi, toplumsal bilgilerden uzak olarak paylaşım yapmak bilgi kirliliğinin en güzel örneklerinden biri olsa da, siyasi kavramlardan bahsetmenin ölümlere yol açtığı ülkemizde bu kadar rahat bir biçimde konuşabilmek ve fikir belirtmek bir nebze de olsa sevindirici.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;Ancak paylaşım ağlarının propaganda aracı olarak kullanılmaya başlandığından bu yana beni rahatsız eden bir şey var. Hoşuna giden bir yazıyı paylaşan ya da paylaşılmış bir yazıyı beğenen (onu RT eden) birinin kendisini İncil’i almanca basmış Luther havasında görmesi haliyle çok tehlikeli. Aktivizmin, propagandacılığın böyle bir şey olarak düşünülmesi sokağa çıkabilen aktivistler açısından da tehlikeli. 80 sonrası sokakta slogan atan herkesin “anarşik” olarak nitelenip terörist damgası yediği ülkemizde bu önyargı halen var. Naif bir bakış açısı olarak görebileceğiniz bu tehlikeyi anlamak için sokaklarda slogan atarken ya da kapılarda yandaşı olduğunuz kişileri beklerken çevrenizden geçenlere ya da civar esnafı özenle kesmeniz önerilir.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-DqjGBF8isqI/TbbcpoJ6XyI/AAAAAAAABh8/sR634y9rHUY/s1600/indir+%25281%2529.png" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/-DqjGBF8isqI/TbbcpoJ6XyI/AAAAAAAABh8/sR634y9rHUY/s1600/indir+%25281%2529.png" /&gt;&lt;/a&gt;Kaldı ki yıllardır “sol” cenahın yürüyüş ve eylemlerinde daha yaratıcı olması gerektiğini söyleyen biriyimdir. 2/4’lük ritimden uzaklaşılması gerektiği, kalıplaşmış bazı sloganlardan (Susma sustukça vs.) kaçınılması gerektiğini söyler dururuz. Biraz daha yaratıcı olmanın, daha farklı eylem koymanın net sesler çıkardığını, daha çok ilgi çektiğini “Genç Siviller”in eylemlerinde ya da lisesilerin son yaptıkları “YGS” eyleminde gördük. Sosyal paylaşım ağları, video paylaşımı, şarkı göndermek ulusalcılardan biraz daha yaratıcı olan biz sosyalist cenahın (sol demeye dilim varamıyor) sıkı kullanması gereken şeylerden. Bloglarımız, viral reklamlarımız, tivitlerimiz, facebooktaki eylemlerimiz daha sıkı olmalı. Her Banu Avar videosunun altına “Peki siz Sierra Leone örneğini biliyor musunuz?” yazsanız bile çok şey kazanıyoruz. En önemlisi daha iyi bir mizah anlayışımız olduğu gerçeğini de saklamamış oluruz elbette.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;Eh herhangi bir parti liderinin birileriyle sevişirken çekilmiş videolarını paylaşacak kadar seviyesiz olamayacağımıza göre, hakaretamiz, aşağılayıcı, küçümseyici, ırkçı bir dil kullanamayacağımıza göre; insanlara yanlış bildikleri sosyalizmi, ırkçılık ile aynı denize dökülen bir nehir olan milliyetçiliği, beni uykularımdan uyandıran kabuslara neden olan laikliği, gelirse hiç de fena olmayacak olan demokrasiyi sosyal paylaşım ağlarından yavaş yavaş anlatalım. Onları güldürelim, eğlendirelim bir yerlere ilgiyi çekelim… Twitter, facebook üzerinden eylemlerimizi duyuralım, insanları çağıralım…&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;Ve daha iyi bir önerim daha var:&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;Sosyalistler meydanlarda olurlar. Bir sosyalist öğrenci olabilir, sanatçı olabilir, öğretmen olabilir, doktor ya da avukat olabilir, mühendis olabilir, işsiz olabilir. Sosyalist, 1 Mayıs’larda meydanlarda olur. Bayrağını, yoksa bir kumaş parçasını alır, şarkılarını söylemek için meydanlara çıkar. Çünkü bir sosyalistin işçilerin uğradığı haksızlıklara, ülkesindeki düzensizliğe, antidemokratik uygulamalara, işkenceye, hukuksuzluğa, katliama, ırkçılığa, kadına şiddete, homofobiye ve daha nice eşitsizliğe söyleyecek bir şeyi vardır. Günümüz sosyalisti bu 1 Mayıs’ta da meydanlarda şarkı söylemeli, eylem fotoğraflarını da facebooktan paylaşmalıdır. Twitter da olur.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;Not: Yazının 1 Mayıs’ta alanlara hangi kıyafetle gelinmesi gerektiğini söyleyen kısmını Melis Alphan’a bırakacaktım ama dünya hümanist bilim çevrelerinde çok daha fazla saygı gören bir “kamusal alan” uzmanı olan Felix Sarotti’ye devrettim.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5088978919000079926-8002642243731819150?l=sosyalteorisyenler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/feeds/8002642243731819150/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5088978919000079926&amp;postID=8002642243731819150&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/8002642243731819150'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/8002642243731819150'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/2011/04/sosyal-meydan_26.html' title='Sosyal Meydan'/><author><name>sosyalteorisyenler</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15152343344747451123</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/S69_tPKz7tI/AAAAAAAABFg/yO6wVzgC4Jk/S220/t%C4%B1hglnjglgjlg.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-utLtZwjsRck/TbbcneimntI/AAAAAAAABh4/Apg0t8CjdyI/s72-c/indir.png' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5088978919000079926.post-3980616677098054874</id><published>2011-02-21T20:29:00.000-08:00</published><updated>2011-03-13T06:09:32.021-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Dr. Heimat Lose'/><title type='text'>Sosyal Bilimsel Bir Kavram Olarak Temizlik</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-FXMJxOVcF9o/TWM4d_LD-0I/AAAAAAAABfY/F7DPMNzw5IA/s1600/temiz%2Bve%2Bkirli.PNG" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5576362851439999810" src="http://4.bp.blogspot.com/-FXMJxOVcF9o/TWM4d_LD-0I/AAAAAAAABfY/F7DPMNzw5IA/s320/temiz%2Bve%2Bkirli.PNG" style="cursor: pointer; float: left; height: 313px; margin: 0pt 10px 10px 0pt; width: 187px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;i style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;span style="color: #444444;"&gt;“Dokunduğumuz her şey taşıdığı&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: right;"&gt;&lt;i&gt;tüm mikroplarla bizi takip ediyor.”*&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;Köklerini Aydınlanma düşüncesinde bulan modern toplum, dinselliğin egemen olduğu bir dönemin kapanışının da temsilidir aynı zamanda. Bu açıdan bakıldığında gündelik hayattan iktisadi yapılara kadar devrimci temayüller içerir. Modern toplumun en belirleyici özelliği Ortaçağın dinsel değerlerini reddederek yerine aklı egemen kılmasıdır.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;Avrupa’da temizlik kültürünün modern tarihi, aynı zamanda temizlik ile ilgili süreçlerin de akılcılaşması ve bilimselleşmesinin tarihidir. Ünlü antropolog Mary Douglas’ın &lt;i&gt;Saflık ve Tehlike&lt;/i&gt; isimli çalışmasında ifade ettiği gibi günümüz Avrupasına özgü kirlenme fikirlerimizle “ilkel” kültürlerin kirlenme fikirleri arasında göze çarpan iki ayrım bulunmaktadır. &lt;i&gt;“Bunlardan ilki, kirden sakınmanın bizim için bir hijyen ya da estetik meselesi olması ve mensup olduğumuz dinle ilintili olmamasıdır.”&lt;/i&gt;1  Bu anlamda kir anlayışımızın dinden ayrılmasının altında toplumsal yaşamın ve kültürün sekülerleşmesi yatıyor gibi gözükmektedir. &lt;i&gt;“Söz konusu ikinci ayrım ise, bizim kir anlayışımızın patojenik organizmalara ilişkin bilgimizin tesiri altında olmasıdır.”&lt;/i&gt;2  Hastalıkların bakteriler ve mikroorganizmalar yoluyla bulaştığının keşfi aynı zamanda modern tıbbın da yükselişe geçtiği dönemdir ve bu keşif tıp tarihinin en kökten devrimlerinden birini yaratmıştır. Öyle ki, tıp bilimi de bu dönemden sonra bilimin teknokratikleşmesine paralel olarak bu niteliği taşımaya başlamıştır. Avrupa’da özellikle Ortaçağda salgın hastalıkların yarattığı korkunun tortuları** 20. yüzyıla kadar etki etmiştir. Michel Foucault &lt;i&gt;Kliniğin Doğuşu&lt;/i&gt;’nda doktorların, tıpkı idari yöneticiler gibi konumlandırılarak toplumsal pratikleri belirleyen ve ağızlarından çıkacak her sözün dinlendiği bölge yöneticileri haline gelişini aktarır.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-i9vx8n4GsC0/TWM4p7vCGiI/AAAAAAAABfg/hbs02-AD0iA/s1600/ulusal%2Bsosyal%2Bhijyen.PNG" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5576363056675559970" src="http://3.bp.blogspot.com/-i9vx8n4GsC0/TWM4p7vCGiI/AAAAAAAABfg/hbs02-AD0iA/s320/ulusal%2Bsosyal%2Bhijyen.PNG" style="cursor: pointer; float: right; height: 268px; margin: 0pt 0pt 10px 10px; width: 198px;" /&gt;&lt;/a&gt;Neticede 18 ve 19. yüzyılda tıp biliminde gerçekleşen bir takım dönüşümler ve gelişmeler tıbbı bir denetim aracı olma yönünde evriltmiştir. Nitekim doğanın nesneleştirilmesi ve denetim altına alınmasının, (örtük olarak) ona içkin olan insanın da denetim altına alınmasına dair bir gerekliliği içerdiği savı Aydınlanmanın radikal eleştirisi içinde hala yerini korumaktadır. Doğası gereği bu gün yine birçok radikal düşünür tarafından da denetimin ve tahakkümün egemen olduğu bir toplum biçimi olarak tanımlanan modern toplumda, tıbbın da bu denetim ve tahakküm mekanizmasının dışında kalması beklenemezdi. Nitekim 21 yüzyılın ilk on yılını geride bırakmış olsak dahi, salgın hastalıklar karşısında hala bir teknokratlar sınıfı olarak doktorlardan ve modern tıptan haliyle medet ummaktayız. Geçen yıl ortaya çıkan ve küresel bir salgına dönüşmesine ve milyonlarca insanın ölümüne neden olmasına kesin gözüyle bakılan H5N1, ya da en bilinen adıyla Domuz Gribi karşısında tüm dünyada ortaya çıkan ortak refleks bu durumun en önemli kanıtlarındandı. Oysa aynı Domuz Gribi’nin adı bu gün hiçbir yerde telaffuz edilmiyor. Öyle ki, anti-bakteriyel ürün pazarının adeta patlaması ile bu korku ve panik döneminin yükselişi de aynı sürece denk geldi. Bu gün hala, başta televizyon olmak üzere birçok iletişim kanalı yoluyla insan hayatının bakteriler ve mikropların saldırısı altında olduğuna dair ciddi bir yönlendirme yapılmaktadır. Anti-bakteriyel kategorisinde sunulan sabunlar, mendiller, kıyafetler, yataklar ise “hastalık terörü”nün yarattığı bu pazarın hiç de küçümsenmemesi gerektiğini göstermiştir.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;Hayatın tıbbileşmesi karşısında insanoğlu yaşamını sürdürmenin gereği olarak doktorların ağzından çıkması beklenen sözlere biat eder oldu. Bu doğrultuda içinde yaşadığımız toplumda temizlik kültürünün tıbbi terimlerle açıklanan bir pratikler bütününü işaret ediyor olması şaşırtıcı değildir. Tabi, temizlik ürünlerinin tıbbi malzemeler gibi sunulması da… Günümüzde temizlik ürünleriyle ilgili hangi reklama bakılırsa bakılsın içinde mutlaka bir doktor figürü kullanılmaktadır. En temel temizlik pratiklerimize ve malzemelerimize müdahale eden bir doktorlar takımı mevcut artık. Ve temiz olmamız için neler tüketmemiz konusunda en yetkin kişiler onlar.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-kH5Lu0mSYyo/TWM5M-eX1RI/AAAAAAAABfw/RDLaZDvLF60/s1600/Society_by_Chaosty.jpg" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5576363658706408722" src="http://4.bp.blogspot.com/-kH5Lu0mSYyo/TWM5M-eX1RI/AAAAAAAABfw/RDLaZDvLF60/s320/Society_by_Chaosty.jpg" style="cursor: pointer; float: left; height: 259px; margin: 0pt 10px 10px 0pt; width: 203px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;b&gt;Sonuç Yerine&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;Suyun kutsal sayıldığı için vücudun hiçbir yerine değdirilmediği, ziyan edilmemesi gerektiği için ağza alınan suyun püskürtülerek yıkanılma işleminin gerçekleştiği dönemlerden, temizlenmenin hak olarak adlandırıldığı, estetik kaygıların bir parçası olduğu dönemlere uzanan süreçte birçok zihinsel ve fiziksel pratik haliyle dönüşüme uğradı. Bu dönüşüm içinde kapitalizmin ve modernite düşüncesinin devrimciliği, şu zamana kadar olmadığı biçimde bütün edimlerimizi, eski alışkanlıklarımızı alt-üst ederek, yaşamın her alanını rasyonalize etme çabasında yatar. Ancak asıl sorun tüm bu rasyonalitenin bir şekilde yine sistemin doğası gereği irrasyonaliteye dönüşmesidir. Tüketimin kutsadığı bir toplumsal kültür içinde tüketim pratiklerinin sürekli bir tatminsizlik üzerine kurulmasından temizliği hedef alan süreçler de bu bağlamda oldukça etkilenmiş durumdadır. Esasen hiçbir zaman tam anlamıyla temiz olamayacağımız fikri, mütemadiyen temizlenmek zorunda olduğumuz ve hep daha da temiz olmamız gerekliliğine dayanan diğer fikirlerimizle paralellik göstererek tatminin hiçbir şekilde mümkün olmadığı bir sürecin önünü açar. O halde temizlik ürünlerinin hep daha fazlasını vaat ettiği, her zaman daha temiz ve daha az kirli olmamıza hükmedeceği bir süreçten kaçınmak için temizliğe dayalı pratiklerimizin tarihsel ve kültüre dayalı, sembolik köklerini hatırlamak bir nebze de olsa kurtarıcı olacaktır.&lt;/div&gt;&lt;div face="&amp;quot;" style="color: #444444; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div face="&amp;quot;" style="color: #444444;"&gt;* Anti-bakteriyel bir ürünün televizyon reklamından.&lt;/div&gt;&lt;div face="&amp;quot;" style="color: #444444;"&gt;1 Mary Douglas, Saflık ve Tehlike, Metis yay., s.58&lt;/div&gt;&lt;div face="&amp;quot;" style="color: #444444;"&gt;2 Mary Douglas, a.g.e., s.58&lt;/div&gt;&lt;div face="Times,&amp;quot;" style="color: #444444;"&gt;** Günümüzde de bu tortunun etkisiyle salgın hastalık korkusunun devam ettiğini ya da ettirildiğini düşünüyorum.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5088978919000079926-3980616677098054874?l=sosyalteorisyenler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/feeds/3980616677098054874/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5088978919000079926&amp;postID=3980616677098054874&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/3980616677098054874'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/3980616677098054874'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/2011/02/neden-temiz-olmalyz-temiz-olmal-myz.html' title='Sosyal Bilimsel Bir Kavram Olarak Temizlik'/><author><name>sosyalteorisyenler</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15152343344747451123</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/S69_tPKz7tI/AAAAAAAABFg/yO6wVzgC4Jk/S220/t%C4%B1hglnjglgjlg.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-FXMJxOVcF9o/TWM4d_LD-0I/AAAAAAAABfY/F7DPMNzw5IA/s72-c/temiz%2Bve%2Bkirli.PNG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5088978919000079926.post-1836099481885459100</id><published>2011-02-15T07:20:00.000-08:00</published><updated>2011-02-15T07:20:44.336-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Dr. Heimat Lose'/><title type='text'>Uzay Yolu Dizisine Dair Çözümleyici Bir Deneme</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: center;"&gt;&lt;i&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-Je0yBaaatB0/TVqWhqt58cI/AAAAAAAABew/yDg81gKO0NU/s1600/uzay%2Byolu.jpg" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5573932993971089858" src="http://4.bp.blogspot.com/-Je0yBaaatB0/TVqWhqt58cI/AAAAAAAABew/yDg81gKO0NU/s320/uzay%2Byolu.jpg" style="float: right; height: 265px; margin: 0pt 0pt 10px 10px; width: 249px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div face="&amp;quot;" style="font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="color: #444444;"&gt;“Gittiğimiz yere acı ve dert götürüyoruz. Uzayda ne işimiz var?&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;i&gt;Yararlı bir iş mi yapıyoruz? Ne yararı? Uzaya zarar veriyoruz.” *&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;Hemen hepimizin haberdar olduğu, ilk bölümü 1966’da yayınlanan Uzay Yolu dizisi, klasik bilim-kurgu hikâyelerinin hemen her özelliğini bünyesinde barındıran bir dizi olagelmiştir. Yayınlandığı dönem çok fazla ses getirmeyen ancak yirmi birinci yüzyıl tüketim toplumunun muhalefet dâhil her şeyi pazarlayan piyasasında kendisine alıcı bulmuş ve aşama aşama bir fenomene dönüşmüş bir dizidir Uzay Yolu. Dizi, “Atılgan” isimli ve neredeyse tamamı insanlardan oluşan bir mürettebatla uzak gezegenlere seyahat eden bir geminin, dizinin tanıtımında dediği gibi “beş yıllık görevi boyunca” amacı “yeni dünyalar keşfetmek” ve “yeni hayat ve medeniyetler bulmak” olan hikâyeleri üzerine kuruludur. Atılgan gemisinin kaptanı tipik bir WASP (&lt;i&gt;White, Anglo-Sakson, Protestant&lt;/i&gt;) olan, her şeyin kendisinden sorulduğu, hem akıllı hem de kendi dönemi için “ideal” sayılabilecek bir “erkek” olan James T. Kirk’tür. Kirk’ün en yakın arkadaşlarından biri Atılgan’ın doktoru olan Leonard McCoy’dur. İkilinin eskiye dayanan bir dostluğu vardır. Ancak aralarındaki sıkı dostluğa rağmen Kirk her zaman Kaptandır ve aralarında yaşanan ufak çaplı gerilimler sırasında bir iktidar odağı olarak Kirk, Kaptanlığını McCoy’a hissettirmektedir. Birbirlerine isimleriyle hitap eden ikilinin bu hitap şekilleri kısa dönemli gerilimlerde Kaptan ve Doktor olarak değişmektedir. McCoy sadece bir tıp doktoru değil aynı zamanda bir danışman, bir çeşit terapisttir. Gemide sıkıntısı olanlar (genelde sıradan mürettebattan çok güvertedekiler) “günah çıkarmak” için çoğunlukla McCoy’a görünmektedirler. Genel tıbbi tedavileri zaten son derece teknolojik bilgisayarlı cihazlar yapmaktadır. McCoy esasen bir vicdan temsilidir.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;Dizinin kilit karakterlerinden bir diğeri ise yine Kirk’ün yakın dostu olan Mr. Spock’tır. Mr. Spock Atılgan gemisinin tek “öteki”sidir. Gemi, insan ırkı bağlamında tek bir kültürel bütünlükten mürekkep olarak tanımlandığında Mr. Spock bu bütünlüğün içinde süs bitkisi muamelesi gören bir Volkanyalıdır. Güvertenin ana karakterlerinden, siyah bir kadın olan teğmen Uhura’yı tenzih etmek gerekirse metaforik olarak Spock bir anlamda geminin tek zencisidir. Spock’ın diğer bir belirleyici niteliği insani duygulardan yalıtık olmasıdır. Bu durum dizide “insan olmaması”nın bir karşılığı olarak sunulmaktadır. Çünkü her türlü durumu, adeta bir makine edasıyla “mantıklı” ya da “mantıksız” kalıpları içinde değerlendirmektedir. Öyle ki, bu özelliği Spock’ı rasyonel aklın göstergesi yapmaktadır. Kirk ise vicdan temsili McCoy ile rasyonel aklın temsili Spock arasındaki bu dengede yolunu bulan esas figür olarak lider konumunu sürdürmektedir.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-SA7GiqvMGfE/TVqWsJpBaYI/AAAAAAAABe4/qYNN6OzzLRQ/s1600/star%2Btrek%2Bstamp.jpg" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5573933174070798722" src="http://2.bp.blogspot.com/-SA7GiqvMGfE/TVqWsJpBaYI/AAAAAAAABe4/qYNN6OzzLRQ/s320/star%2Btrek%2Bstamp.jpg" style="cursor: pointer; float: left; height: 202px; margin: 0pt 10px 10px 0pt; width: 202px;" /&gt;&lt;/a&gt;Dizinin temsil ettiği unsurlardan biri diğeri de çok kültürlü ve çok etnili bir mürettebata sahip olmasıdır. Bir WASP olan Kirk’ün kaptanlığı ve emri altında güvertede bir siyah olarak görev alan Teğmen Uhura, bir Asyalı olan Sulu, Slav aksanlı Chekov ve dizinin diğer bölümlerinde ekrana gelen diğer farklı etnik gruplardan insanlar totalde insan ırkının bir göstergesi olmaktan çok, farklı etnik grupların yurttaşlık bağıyla bağlı olduğu iddiası üzerine inşa edilmiş olan Amerikan toplumunun göstergesidirler. Özellikle kaptan James Kirk bu önermeyi pekiştiren bir figür olarak ön plana çıkmaktadır. Söz gelimi 1960’ların korku klasiklerinden, Georg A. Romero’nun tüketim toplumu ve modernite eleştirisi olarak okunabilecek filmi &lt;i&gt;Night of the Living Dead&lt;/i&gt; filminde esas karakteri canlandıran Duane Jones bir siyahtır. Oysa Kirk Amerikan toplumunun kurucu unsuru olan bir beyazdır.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;Dizinin Amerikan değerleriyle örülü olduğu iddiasını destekleyebilecek örneklerden biri de uzay gemisinin adıdır. Geminin adı Türkçeye Atılgan olarak çevrilmiş olmasına rağmen &lt;i&gt;Enterprise&lt;/i&gt;’ın tam çevirisi “Girişim”dir. Amerikan toplumunda girişim, toplumsal ve kültürel değerler bağlamında bireylerin sahip olabileceği en önemli niteliklerden biri şeklinde tanımlanabilir. Zira &lt;i&gt;Enterprise&lt;/i&gt; gemisi de tüm girişimciliği ile yeni medeniyetler ve uygarlıklar bulmak amacıyla yeni dünyalara seyahat etmektedir. Ancak seyahat ettikleri dünyalar ve medeniyetlere dair geliştirdikleri bakış açısı tamamen dünyevi değerler etrafında kurulmuştur. Buna ek olarak dizinin özellikle birinci sezonunda ziyaret ettikleri hemen her gezegende bazen bir araştırma ekibinin üssü, bazen de yine insanın ırkının işlettiği ve o gezegenin kaynaklarını sömüren bir maden üssü görmek olasıdır. Farklı türlerin yaşadığı gezegenlerde bile herkesin İngilizce konuşması ise yayılmacı anlayışın ve insanoğlunun geldiği tek tip halin adeta göstergesidir.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;b&gt;Sonuç Yerine&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-w1mzzWJ5L4I/TVqWymDsmNI/AAAAAAAABfA/EWCMlB6Kxg0/s1600/startrek_cereal_big.jpg" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5573933284778088658" src="http://3.bp.blogspot.com/-w1mzzWJ5L4I/TVqWymDsmNI/AAAAAAAABfA/EWCMlB6Kxg0/s320/startrek_cereal_big.jpg" style="cursor: pointer; float: right; height: 258px; margin: 0pt 0pt 10px 10px; width: 174px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;İnsanoğlunun teknolojik ve bilimsel ilerlemeyle ilgili tahayyülü, genellikle ortak ve tek bir kültür çerçevesinde şekillenmiş bir geleceğe dairdir. Bu tip bir ilerlemenin insan toplulukları arasındaki kültürel, dilsel veya toplumsal bir takım farkları ortadan kaldırması ve insanlık paydasında buluşulacağına dair bir öngörüdür söz konusu olan. İnsan olmaya dair ortak bir paydada buluşmanın tek tipleşmeyle ve daha da dikkat çekici olanın batı merkezli bir tek tipleşmeyle vuku bulmasına dair bir beklenti, kültürel görelilik özelinde düşünüldüğünde tam bir çıkmaz sokaktır. Her ne kadar her kültürün kendisine özgü olduğu fikri içinde yaşadığımız kimlikler çağında özel bir anlam taşısa da, ilerlemeci ve evrenselci bakış açısı birçok alanda hala ağırlığını hissettirmektedir. 1960’larda gösterime giren bir televizyon dizisi olmasıyla tarihsel açıdan Uzay Yolu belki mazur gösterilebilse de, 2000’li yıllarda da bilim-kurgu sinemasında değişen pek fazla bir şey olmadığını sezmek zor değildir.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif;"&gt;* &lt;i&gt;The Naked Time&lt;/i&gt; isimli bölümde asabi bir mürettebatın sitemi.&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5088978919000079926-1836099481885459100?l=sosyalteorisyenler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/feeds/1836099481885459100/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5088978919000079926&amp;postID=1836099481885459100&amp;isPopup=true' title='7 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/1836099481885459100'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/1836099481885459100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/2011/02/uzay-yolu-dizisine-dair-cozumleyici-bir.html' title='Uzay Yolu Dizisine Dair Çözümleyici Bir Deneme'/><author><name>sosyalteorisyenler</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15152343344747451123</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/S69_tPKz7tI/AAAAAAAABFg/yO6wVzgC4Jk/S220/t%C4%B1hglnjglgjlg.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-Je0yBaaatB0/TVqWhqt58cI/AAAAAAAABew/yDg81gKO0NU/s72-c/uzay%2Byolu.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>7</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5088978919000079926.post-8143945595473028994</id><published>2011-01-16T22:03:00.000-08:00</published><updated>2011-01-18T17:06:36.372-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Felix Sarotti'/><title type='text'>Hayatın Doğruları ve Yanlışları Üzerine Söylenceler</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TTPXxAiuq-I/AAAAAAAABeM/2QJGQUkRIUU/s1600/adorno.jpg" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5563027201691921378" src="http://4.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TTPXxAiuq-I/AAAAAAAABeM/2QJGQUkRIUU/s320/adorno.jpg" style="cursor: pointer; float: left; height: 258px; margin: 0pt 10px 10px 0pt; width: 178px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif;"&gt;&lt;i&gt;“Yanlış bir hayat doğru yaşanamaz”&lt;/i&gt;, Adorno’nun &lt;i&gt;Minima Moralia&lt;/i&gt;’da ettiği &lt;i&gt;“Es gibt kein richtiges Leben im falschen”&lt;/i&gt; sözünün tercümesi olarak dile dolanmış olan, tabiri caizse ota boka sürülmüş bir sözüdür. Hayat-yaşam eşanlamlılığını eşitsizliğin her iki tarafında senkronize edersek: &lt;i&gt;“yanlış yaşam, doğru yaşanamaz.”&lt;/i&gt; Görüldüğü gibi ilk hali gayet şık bir motto olan ya da kullanıma göre afili bir msn iletisi konumunda olan (hatta Alamancası ulu bir kitabe gibi duran) sözümüz, bu haliyle eee yani? homurdanmalarına maruz kalacak şekilde ağırlığını biraz yitirmiş gibidir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;Sözün aslına &lt;i&gt;“sahtelik içinde doğru yaşam olamaz”&lt;/i&gt;* şeklindeki tercümesinin daha doğru olup olmadığından ya da sözün neyi ifade etmek istediğinden ziyade, bir mantıksal önerme olarak nasıl ele alabileceğimiz üzerine ilk başta fikir yürütmek istiyorum.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;Öncelikle elimizde yaşamın kendisi ile yaşam(a) biçimi olarak iki ayrı düzey ve bu düzeyleri değerlendirdiğimiz doğru-yanlış ölçekleri bulunmakta. Doğrunun ya da yanlışın neye göre değerlendirildiği verisi ise elimizde bulunmamakta. Ancak mantıksal olarak çıkaracağımız doğrunun yanlışa, yanlışın da doğruya göre değerlendirildiği şeklindedir. Eşitsizliğimiz, yanlış olan bir yaşamın kendisinin doğru biçimde yaşanamayacağı belirtse de, iki tercüme farklı düzlemlere işaret etmektedir. Yanlış yaşamı doğru olarak mı yaşayamayız, yanlış yaşam içinde doğru olarak mı yaşayamayız? İlk önermenin mantıksal formu gayet basittir: yanlış yanlış olduğundan doğru olarak kabul edilemez. Ancak ikinci önermeyi başka bir düzlemde analiz etmek gerekecektir. Nötr bir durumun olmadığını varsayarsak, yanlış yaşam içinde doğru biçimde yaşanamaz ise ancak ve ancak yanlış biçimde yaşanabilir. Buradan yola çıkarak, doğru bir yaşam içinde de yanlış biçimde yaşanamayacağını söyleyebiliriz. Böylelikle, yaşamın kendisini bizim dışımızdaki evren, yaşama biçimini ise bu evrendeki iradi yönelimimiz olarak kabul etmiş bulunmaktayız. Sonuç olarak; yanlış bir yaşamda yanlış yaşanır, doğru bir yaşamda doğru yaşanır ise yaşam(a) biçiminin ölçeğini belirleyen de yaşamın kendisidir. Yani yaşamın kendisi (&lt;i&gt;bağımsız değişken&lt;/i&gt;) yaşam(a) biçimleri (&lt;i&gt;bağımlı değişken&lt;/i&gt;) üzerinde belirleyicidir (&lt;i&gt;determinant&lt;/i&gt;).&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;İllaki doğru yaşamak için doğru yaşam içinde mi olmamız gerekir? Yanlış bir yaşamda doğru yaşamaya çalışarak yanlış yapmış oluyorsak, yanlış içinde yanlış yaşayarak doğruyu bulmuş olmaz mıyız? Eğer cevabımız, doğru yaşamak için doğru yaşam içinde olmamız gerekir, yanlış içinde doğru yaşanamaz, yanlış yaşanır ise de doğruya ulaşmış olmayız, sadece iki yanlışın içinde olmuş oluruz ise önermeyi belirlenimci olarak kabul ederiz. O halde oyunu kurallarına göre oynayalım ve yaşamın kendisi ile yaşama biçimi arasında anlamlı bir ilişki olup olmadığını &lt;i&gt;ki-kare bağımsızlık testi&lt;/i&gt;ne tabi tutalım.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;Ho hipotezi: yaşamın kendisi ile yaşama biçimi arasında bir ilişki &lt;i&gt;yoktur.&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;H1 hipotezi: yaşamın kendisi ile yaşama biçimi arasında bir ilişki &lt;i&gt;vardır.&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;Yanlış yaşam içinde yanlış yaşayarak iki yanlışın içinde olunduğunu, doğru yaşam içinde doğru yaşayarak da iki doğruya sahip olunduğu varsayalım.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;table align="left" cellpadding="0" cellspacing="0"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;      &lt;td height="124" style="vertical-align: top;" width="460"&gt;&lt;span style="position: absolute; z-index: 1;"&gt;   &lt;table cellpadding="0" cellspacing="0"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;     &lt;td&gt;&lt;div class="shape" style="padding: 3.6pt 7.2pt;"&gt;&lt;table border="1" cellpadding="0" cellspacing="0" class="MsoTableGrid" style="border-collapse: collapse; border: medium none;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr style="height: 17.5pt;"&gt;       &lt;td style="border: 1pt solid windowtext; height: 17.5pt; padding: 0cm 5.4pt; width: 101pt;" valign="top" width="135"&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;/div&gt;&lt;/td&gt;       &lt;td style="border-color: windowtext windowtext windowtext -moz-use-text-color; border-style: solid solid solid none; border-width: 1pt 1pt 1pt medium; height: 17.5pt; padding: 0cm 5.4pt; width: 84.4pt;" valign="top" width="113"&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;&lt;b&gt;Yanlış yaşam&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;/td&gt;       &lt;td style="border-color: windowtext windowtext windowtext -moz-use-text-color; border-style: solid solid solid none; border-width: 1pt 1pt 1pt medium; height: 17.5pt; padding: 0cm 5.4pt; width: 90pt;" valign="top" width="120"&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;&lt;b&gt;Doğru yaşam&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;/td&gt;       &lt;td style="border-color: windowtext windowtext windowtext -moz-use-text-color; border-style: solid solid solid none; border-width: 1pt 1pt 1pt medium; height: 17.5pt; padding: 0cm 5.4pt; width: 54pt;" valign="top" width="72"&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;Toplam&lt;/div&gt;&lt;/td&gt;      &lt;/tr&gt;&lt;tr style="height: 21.2pt;"&gt;       &lt;td style="border-color: -moz-use-text-color windowtext windowtext; border-style: none solid solid; border-width: medium 1pt 1pt; height: 21.2pt; padding: 0cm 5.4pt; width: 101pt;" valign="top" width="135"&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;Yanlış yaşamak&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;/td&gt;       &lt;td style="border-color: -moz-use-text-color windowtext windowtext -moz-use-text-color; border-style: none solid solid none; border-width: medium 1pt 1pt medium; height: 21.2pt; padding: 0cm 5.4pt; width: 84.4pt;" valign="top" width="113"&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;&lt;span class="GramE"&gt;&lt;b&gt;-2&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/td&gt;       &lt;td style="border-color: -moz-use-text-color windowtext windowtext -moz-use-text-color; border-style: none solid solid none; border-width: medium 1pt 1pt medium; height: 21.2pt; padding: 0cm 5.4pt; width: 90pt;" valign="top" width="120"&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;&lt;span class="GramE"&gt;&lt;b&gt;-1&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/td&gt;       &lt;td style="border-color: -moz-use-text-color windowtext windowtext -moz-use-text-color; border-style: none solid solid none; border-width: medium 1pt 1pt medium; height: 21.2pt; padding: 0cm 5.4pt; width: 54pt;" valign="top" width="72"&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;&lt;span class="GramE"&gt;-3&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/td&gt;      &lt;/tr&gt;&lt;tr style="height: 17.55pt;"&gt;       &lt;td style="border-color: -moz-use-text-color windowtext windowtext; border-style: none solid solid; border-width: medium 1pt 1pt; height: 17.55pt; padding: 0cm 5.4pt; width: 101pt;" valign="top" width="135"&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;Doğru yaşamak&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;/td&gt;       &lt;td style="border-color: -moz-use-text-color windowtext windowtext -moz-use-text-color; border-style: none solid solid none; border-width: medium 1pt 1pt medium; height: 17.55pt; padding: 0cm 5.4pt; width: 84.4pt;" valign="top" width="113"&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;&lt;span class="GramE"&gt;&lt;b&gt;-1&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/td&gt;       &lt;td style="border-color: -moz-use-text-color windowtext windowtext -moz-use-text-color; border-style: none solid solid none; border-width: medium 1pt 1pt medium; height: 17.55pt; padding: 0cm 5.4pt; width: 90pt;" valign="top" width="120"&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;&lt;b&gt;+2&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;/td&gt;       &lt;td style="border-color: -moz-use-text-color windowtext windowtext -moz-use-text-color; border-style: none solid solid none; border-width: medium 1pt 1pt medium; height: 17.55pt; padding: 0cm 5.4pt; width: 54pt;" valign="top" width="72"&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;+1&lt;/div&gt;&lt;/td&gt;      &lt;/tr&gt;&lt;tr style="height: 17.3pt;"&gt;       &lt;td style="border-color: -moz-use-text-color windowtext windowtext; border-style: none solid solid; border-width: medium 1pt 1pt; height: 17.3pt; padding: 0cm 5.4pt; width: 101pt;" valign="top" width="135"&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Toplam&lt;/div&gt;&lt;/td&gt;       &lt;td style="border-color: -moz-use-text-color windowtext windowtext -moz-use-text-color; border-style: none solid solid none; border-width: medium 1pt 1pt medium; height: 17.3pt; padding: 0cm 5.4pt; width: 84.4pt;" valign="top" width="113"&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;&lt;span class="GramE"&gt;-3&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/td&gt;       &lt;td style="border-color: -moz-use-text-color windowtext windowtext -moz-use-text-color; border-style: none solid solid none; border-width: medium 1pt 1pt medium; height: 17.3pt; padding: 0cm 5.4pt; width: 90pt;" valign="top" width="120"&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;+1&lt;/div&gt;&lt;/td&gt;       &lt;td style="border-color: -moz-use-text-color windowtext windowtext -moz-use-text-color; border-style: none solid solid none; border-width: medium 1pt 1pt medium; height: 17.3pt; padding: 0cm 5.4pt; width: 54pt;" valign="top" width="72"&gt;&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;+2&lt;/div&gt;&lt;/td&gt;      &lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/td&gt;    &lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;/span&gt; &lt;/td&gt;  &lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;Serbestlik derecesi = (2-1) (2-1) = 1&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;i&gt;α 0,05 için Ki-kare dağılım tablosundaki kritik değeri: 3,84&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TTPZIcxd-RI/AAAAAAAABeU/LtYbKIz9UO0/s1600/form%25C3%25BCl.JPG" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5563028703918553362" src="http://4.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TTPZIcxd-RI/AAAAAAAABeU/LtYbKIz9UO0/s320/form%25C3%25BCl.JPG" style="cursor: pointer; float: left; height: 53px; margin: 0pt 10px 10px 0pt; width: 136px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;= -9,3+-0,16+-0,16+6 = -4,5&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;-4,5 ‹ 3,84 olduğuna göre Ho hipotezi &lt;i&gt;kabuldür.&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;Yani bu saçma ki-kare analizimiz göstermiştir ki, yaşamın kendisi ile yaşama biçimi arasında bir ilişki yoktur. Eğer önermenin gerçekte doğru olduğunu düşünüyorsak Adorno bu nokta da error (&lt;i&gt;type II&lt;/i&gt;) vermiş olur. İstatistiki analizden vazgeçip diyalektiğe başvurduğumuz da ise birbirini etkileyen bir ilişkisellikten bahsetmemiz mümkün olacaktır. Ancak bu ilişki nerede başlayıp nerede sonlanacaktır. Adorno’nun diyalektiği ele alışı gibi meseleler de işin içine girdiği vakit problem daha çetrefilli bir hal alacaktır. O yüzden ilk formülasyonumuzu temel alıp, şu şekilde revize etmemiz daha yerinde olacaktır: &lt;i&gt;“Yanlış bir hayat doğruy-muş gibi yaşanamaz.”&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;Buradan çıkaracağımız sonuç ise bu hayat oyununun mış gibi yapma oyunu olduğudur.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;Örnekleyecek olursak; çeşitli insanlardan çeşitli biçimlerde bize her allahın günü yöneltilen sorular aslında bu oyunun stratejik bir parçasıdır. Ne zaman okulu bitireceksin, tezini vereceksin, askere gideceksin, iş bulacaksın, evleneceksin, çocuk sahibi olacaksın, emekli olacaksın gibi gibi uzayıp giden amansız soru trafiğine maruz kalmak…&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;-ne zaman bitiyo okul -bilmem, noldu ki? -ee bitir artık -sebep? -bitir, bir an önce hayata atıl. &lt;i&gt;(iç ses) ulan sabah 7 evden çıkıyon, akşam 7 eve varıp zıbarıyon, tüm bu zaman zarfında ise başkalarının kesesini doldurmak adına kendini tüketiyorsun. Tek sosyal çevren kayınçon, bacanağın vs. Çalışmak dışında tek etkinliğin tv izlemek, kırk yılda bir pikniğe gitmek. Sen mi hayatın içindesin ben mi, atıl kurdum hadi bi söyle?&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;-ne zaman gidiyon askere? -bilmem, düşünmedim. -git git bir an önce. -sebep? -git, çıksın aradan. &lt;i&gt;(iç ses) askerlik şubesinde mi görevlisin, yoksa sana görev mi verdiler, gitmeyeni teşvik et, kanına gir diye. Sen çıksan daha iyi aradan.&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;-iş noldu iş? -hayırdır, iş mi vercen? –yoo -iş mi buldun yoksa bana? -yoo -iş kurmam için sermaye mi vercen, yoksa ortaklık teklifin mi var? –yoo -iş için yardımcı olabilecek tanıdıkların mı var? –yoo –o yok bu yok ne diye kafama çörekleniyon? &lt;i&gt;(dış ses) kaf kaf sin sin sin kafsin kafsin kaf...&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;Evliliğinden mutlu olmadığı halde, başkalarına ne zaman evleneceksin diye sormak, sevmediğin bir işte köle gibi çalışmanın berbat bir şey olduğunu bildiği ve gördüğü halde başkalarına ne zaman iş bulup, çalışacaksın diye sormak vs vs. Bütün bu soruların sebebi, bu soruları bana başkaları da sordu, ben de onlara uydum şimdi sana soruyorum ki sen de bizimle aynı yanlışları paylaş, paylaş ki bu şekilde yaşamanın yanlış olmadığına kendimizi inandırmaya devam edelimdir. Eğer sen böyle yaşamazsan, bizim içinde bulunduğumuz yanlışlar görünür olacaktır. Bu yaşamın yanlış olduğunu göstermeye çalışan birine, bırak yahu sen mi düzelteceksin diye soran biri acaba neyi düşünmekte. Boşuna uğraşmasına, heder olmasına mı üzülmekte acaba? Sen bu vakte kadar bana sorduklarının hepsini gerçekleştirerek gerçekten mutlu oldun mu? Aldığım yanıt çoğu zaman hayır olsa da, herkes sorunun da cevabın da rahatsız ediciliğinin farkındadır. Eğer sahtelikleri yüzüne vurursan şimdiye kadar tutunduğu varlık zemininin çökeceğini iyi bilir. Sahtelik içinde olduğunun bilincindedir. Yanlış bilinç, yanlışın bilincinde olmama hali değildir. Görmezden, duymazlıktan, anlamazlıktan gelme bu riski bertaraf etmenin en iyi yoludur. "Eee napalım hayat böyle", "herkes böyle yaşıyor" sığınılacak sözler olur (&lt;i&gt;self-mystification&lt;/i&gt;). Bu durum bazı kağıt oyunlarındaki madem ben battım başkalarını da batırayım stratejisine benzer. Bu hayat oyununda işbirliği doğru bir yaşam kurmak yöneliminde değildir. Tüm bu sorular yanlış bir hayatı paylaşma çabasının ürünüdür. O halde Adorno’nun sözlerini yanlışın doğruymuş gibi gösterildiği bir sistemin eleştirisini yapmak olarak alımlayabilir ve bir tür hatırlatma biçimi olarak düşünebiliriz. Ve mutlu, mesut bir şekilde o meşhur şarkıyı coşkuyla söyleyebiliriz: &lt;i&gt;Yanlış zaman, yanlış insan, tutunmak imkansız, yamalı sevdalardan…&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: &amp;quot;Helvetica Neue&amp;quot;,Arial,Helvetica,sans-serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #444444; font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;*bkz. "Üniversite A.Ş.'de bir 'homo academicus': 'Ersatz' yuppie akademisyen" Hasan Ünal Nalbantoğlu, 2003, Toplum ve Bilim 97, dipnot 42.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TTPZSlTgC1I/AAAAAAAABec/y0NxbJhZVM8/s1600/Auschwitz%2BI.PNG" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5563028878007470930" src="http://4.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TTPZSlTgC1I/AAAAAAAABec/y0NxbJhZVM8/s320/Auschwitz%2BI.PNG" style="cursor: pointer; float: left; height: 219px; margin: 0pt 10px 10px 0pt; width: 279px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TTPZdMotSDI/AAAAAAAABek/S_iqM_R5gOM/s1600/Plut%25C3%25B4t%2Bla%2BVie.PNG" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5563029060364093490" src="http://3.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TTPZdMotSDI/AAAAAAAABek/S_iqM_R5gOM/s320/Plut%25C3%25B4t%2Bla%2BVie.PNG" style="cursor: pointer; float: right; height: 221px; margin: 0pt 0pt 10px 10px; width: 286px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5088978919000079926-8143945595473028994?l=sosyalteorisyenler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/feeds/8143945595473028994/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5088978919000079926&amp;postID=8143945595473028994&amp;isPopup=true' title='8 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/8143945595473028994'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/8143945595473028994'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/2011/01/hayatn-dogrular-ve-yanlslar-uzerine.html' title='Hayatın Doğruları ve Yanlışları Üzerine Söylenceler'/><author><name>sosyalteorisyenler</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15152343344747451123</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/S69_tPKz7tI/AAAAAAAABFg/yO6wVzgC4Jk/S220/t%C4%B1hglnjglgjlg.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TTPXxAiuq-I/AAAAAAAABeM/2QJGQUkRIUU/s72-c/adorno.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>8</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5088978919000079926.post-1061199597161010783</id><published>2011-01-04T11:38:00.000-08:00</published><updated>2011-12-15T03:34:58.459-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Zinos'/><title type='text'>Angsiyetik Malignite Aforizmik Arkhe</title><content type='html'>&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="" style="clear: both;"&gt;Bu yazının nereye varacağına dair en ufak bir fikrim yok. Seyir defterini yazan ben miyim, tanrı mı? Emin değilim.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-GOUag8GvoBk/TukuwTbsL3I/AAAAAAAABnc/ZT0Uw3SN_so/s1600/Koy%252Bevi.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="212" src="http://3.bp.blogspot.com/-GOUag8GvoBk/TukuwTbsL3I/AAAAAAAABnc/ZT0Uw3SN_so/s320/Koy%252Bevi.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;Son zamanlarda doğduğum büyüdüğüm toprakları düşünmekteyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha doğrusu kendi geçmişimi düşünmekteyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aklımda bir fotoğraf var sürekli. Geleneksel mimari ile yapılmış bir eve giden kopuk elektrik telleri var fotoğrafta. O kopuk elektrik teli her fotoğrafa bakışımda bana moderniteden kopuşu çağrıştırıyor. Oysa modern yaşam için terk edilmemiş miydi o ev?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taşıyamayacağım yükün altına girmemeyi öğretmemiş mi, küçükken folluktan alıp avucuma sığmadığı için ceplerime doldurup kırdığım yumurtalar. Öğretmemiş anlaşılan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babaaa’nın yazısı üzerine bu yazıyı ele aldım. Bu sebeple girift ve herhangi bir dizgeye uymadan ilerleyecek ya da gidecek ya da akacak. Çünkü ilerleme tartışmalı, gidiyorsa yönü mü var, nereye gider?  Akıyorsa, iki kez yıkanabilir miyim?  Yıkanırsam nasıl yıkanırım? Şöyle ya da böyle yıkanırım. Ama neden? İnsanoğlu işte burada dumura uğrar, o sebepledir ki ne ne’lik ve neden sorularına saplanır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben şimdi şu saatte kendimi şuracıkta öldürüversem, sabah kalktığında beni ölü bulan sevgilim ne yapar? Ne düşünür? Bu yaptığımı anlamlandırabilir mi? Kendinizi sevgilisini ölü bulan birinin yerine koyun? Neden sorusunu mu sorarsınız nasıl sorusunu mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben nedeni seçerdim. Nasıl basittir. Bir şekilde öldürürsünüz kendinizi. Kalemle de olur, tirbuşonla da olur, kalorifer borusuyla da. Ama durduk yere neden? Bu soru insanı kemirip bitirir. Konu var olmak olunca da nasılını biliyoruz. [Hitler ve Yahudi kadınlar sağ olsun, kadın hastalıkları ve doğum konusunda bugün bildiklerimizi biraz da onlara borçluyuz. Yüzlerce Yahudi kadın dokuz ay boyunca her gün öldürüldü bunun için.]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TSN1xi8RwBI/AAAAAAAABZM/C_k9qymxqh8/s1600/Angsiyetik%2BMalignite%2BAforizmik%2BArkhe.jpg"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5558415859158990866" src="http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TSN1xi8RwBI/AAAAAAAABZM/C_k9qymxqh8/s320/Angsiyetik%2BMalignite%2BAforizmik%2BArkhe.jpg" style="cursor: pointer; float: left; height: 226px; margin: 0pt 10px 10px 0pt; width: 185px;" /&gt;&lt;/a&gt;Leylekler getiriyor işte. Ama niye getiriyor? Beni bir sabah daha nefes almaya iten “nedir”, “nasıl” değil. Varoluş bir yumurta gibidir. Çok basit, çok aciz bir dokunuş onu yok etmek için yetebilir, bir o kadar da mucizevîdir, her gün kırıp yediğiniz şeyin içinden gözünüzün önünde bir canlı çıkıverir. Her neyse. Pekiyi o halde beni kendimi öldürmekten alıkoyan ne, bunca sıkıntıya katlanmama sebep ne? Tam da ölümün kendisi mi acaba? Bir an hiç ölmeyeceğimi düşünsem bunca sıkıntıyı çekmenin bir anlamı kalır mı?  Sanırım kalmaz, ne de olsa illaki bir gün istediklerimi yapabilirim çünkü, belki sekiz yüz yıl sonra ama yapabilirim. Pekiyi ya sekiz yüz yıl sonra şimdi yapmak istediğim şeyin bir anlamı kalmaz ise yine de onu yerine getirmiş olmamın bir anlamı olur mu, olmaz mı? Hımmm, yoksa moda, çağın ruhu biricik mi? Yoksa aynı yerde iki kere çimemeyecek miyiz? Ya cennet? Bakın burada nasılı sorabiliriz işte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir teorisyen kardeşim benden evli olmanın gündelik pratikleri ile ilgili bir yazı yazmamı istemişti? O zaman sorarım birlikte yaşayanlara sabah kalktığınızda yanınızdakini ölü bulduğunuzda ne yapacağınızı ya da onun sizi ölü bulduğunda ne yapacağını?  Ya da bir şeyleri olduğu gibi bırakıp hep hayaliniz olan bir yerlere gitmenizi engelleyen nedir, bira içip sigara içmenize engel olan nedir?&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5088978919000079926-1061199597161010783?l=sosyalteorisyenler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/feeds/1061199597161010783/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5088978919000079926&amp;postID=1061199597161010783&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/1061199597161010783'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/1061199597161010783'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/2011/01/angsiyetik-malignite-aforizmik-arkhe.html' title='Angsiyetik Malignite Aforizmik Arkhe'/><author><name>sosyalteorisyenler</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15152343344747451123</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/S69_tPKz7tI/AAAAAAAABFg/yO6wVzgC4Jk/S220/t%C4%B1hglnjglgjlg.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-GOUag8GvoBk/TukuwTbsL3I/AAAAAAAABnc/ZT0Uw3SN_so/s72-c/Koy%252Bevi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5088978919000079926.post-4992948849624623555</id><published>2010-12-27T13:55:00.000-08:00</published><updated>2010-12-28T04:06:03.521-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Babaaa'/><title type='text'>Kaotik İyi</title><content type='html'>&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TRkJgEorE5I/AAAAAAAABYs/MVMhraCvwGA/s1600/CHAOS_THEORY__by_heymeca.jpg" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}"&gt;&lt;img alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5555482061943018386" src="http://3.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TRkJgEorE5I/AAAAAAAABYs/MVMhraCvwGA/s320/CHAOS_THEORY__by_heymeca.jpg" style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; cursor: pointer; float: left; height: 265px; width: 185px;" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;Odanın büyük meydanından sağ tarafa doğru döndüğünüzde gördüğünüz pencere kenarı koltuk benim memleketim. Kütlelerin orijini, hareket noktası olan bir tekli koltuk. Etrafımda olan bitenlere sessizce bakıyorum ve yorumluyorum buradan. Aslında sağ tarafıma hiç dönmeden sadece dünyamın sol tarafını yorumluyorum. Gördüğüm şeylerin bir sınırı, deneyimlediğim olayların bir yönü olduğu fikri özgürlüğümü varoluşsal biçimlerde sınatıyor. Net cevaplar listenin çok üst sıralarında değil bugünlerde. Orijinde olmanın, tümüyle kentsel imajımı (mega sosyal ilişki yığınlarının seni çevirdiği kopya) yıkıp egomun alt katmanlarında inzivaya çekilmiş olmanın, kararlara nasıl vardığımı değil, adım adım kararları nasıl oluşturduğumu gözlüyor olmanın… sonuca giden fikirler silsilesi… ol-manın!!&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;Varoluşsal olarak insan ‘nasıl olduğuna’ değil ‘ne olduğuna’ saplantısal seviyede odaklanan bir canlıdır. ‘Nasıl’ın süreci içinde hiç bitmeyen bir bütünün parçaları belirir. Aslında oluş sonuçlarını içinde barındırır. Nihai sonuca gerek yoktur. Örneğin önyargı denilen şey zamanında deneyimlenmiş bir algıyı barındırır bu algı pozitif yönde toplumsal bir imaja sahip olabilir. Fakat zaman geçtikçe her pozitif algı önyargı olmaya mahkum olmaktadır. Örneğin Yahudilerin Almanya ekonomisini kalkındırdığı ve bu işte yetenekli olduğu pozitif algısı zaman içinde Yahudilerin öldürülmesi gerektiği fikrine bir argüman olmuştur. Bu bir oluşu ifade eder ve tabi ki demokrasi kavramını odağa koyduğumuzda bu böyledir. Çünkü Yahudi soykırımı demokrasilerin ayrımcılığa uğramama düsturunu güçlendiren ve yapısallaştıran bir olgu olmuştur. Demek oluyor ki bir toplumsal algı, yargı veya önyargı süreçlerini geçirerek yeni toplumsal sistemin (bütünün içindeki bir bütünün) bir parçası olarak (burada örnek olarak demokrasiden bahsediyorum* ) görev yapmaktadır. Buradaki ‘ne’ler bir şeyin sonucuna tesir ettikçe her zamanlar ‘nasıl’ları ifade eder. Dolayısıyla tarihsel olarak ‘ne’ diye bir şey yoktur. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TRkJnZwgwuI/AAAAAAAABY0/FZCRqT3_gc8/s1600/The_Punk_Einstein.png.jpg" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}"&gt;&lt;img alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5555482187872125666" src="http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TRkJnZwgwuI/AAAAAAAABY0/FZCRqT3_gc8/s320/The_Punk_Einstein.png.jpg" style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; height: 247px; width: 177px;" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;Tanımsız olanı ifade edemeyiz dolayısıyla meşru zihin kalıplarımız içinde değildir. Biz ancak bağlı olduğumuz hareketliliği ifade edebiliriz.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;«Zaman ancak hareketle, cisim hareketle, hareket cisimle vardır. O halde; cisim, hareket ve zamandan birinin diğerine bir önceliği yoktur. Galileo’nun Görelilik Prensibi, zamanla değişmeyen hareketin göreceli olduğunu; mutlak ve tam olarak tanımlanmış bir hareketsiz hâlinin olamayacağını önermekteydi. Galileo’nun ortaya attığı fikre göre; dış gözlemci tarafından hareket ettiği söylenen bir gemi üzerindeki bir kimse geminin hareketsiz olduğunu söyleyebilir.» (A.Einstein)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;Aslında biz hareketli bir gemideki yolcu olarak kendimizi ifade edebiliriz. Dolayısıyla gemi hareket etmeyen şeydir tanımlaması yanlışlanmaya mahkum bir  ‘ne’dir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;Son olarak bu yazıdan büyük üstadımız Marx’a bir gönderme yapalım. “Klasik Alman Felsefesi’nin Sonu ve Feuerbach Üzerine Tezler” eserinde tezlerin 11. maddesinde şöyle diyor “Bugüne kadar filozoflar dünyayı yorumlamakla yetinmişlerdir ama asıl olan onu değiştirmektir.” Tersi de doğrudur. “Bugüne kadar filozoflar dünyayı değiştirmekle yetinmişlerdir ama asıl olan onu yorumlamaktır.” ‘Yorum’ değiştirilecek gerçekliği yaratandır. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;Kavramların konsensüsü; Orijin, oluş, kentsel imaj, hareket, yorum, deneyim, değişim…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt; Apriori veriler; oda, pencere kenarı, koltuk, sağ tarafımdakiler**  &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;font-size:small;"  &gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;*&lt;/span&gt; “Burada örnek olarak demokrasiden bahsediyo-ruz!” diyecektim sonra  ‘bahsediyor-um’ demeye karar verdim. “Ben veya Biz” ikiliği Türkiye’deki toplumsal algıda şizofrenik bir rol oynar.&lt;br /&gt;** “Sağ” her zaman “sol”a ötekidir. Ötekileştirmek bedenden başlar. Hadi bir tez başlığı önerisi yapayım. “Bir Ötekileştirme Örneği Olarak ‘Sağımız Sarımsak Solumuz Soğan’ ”.    &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5088978919000079926-4992948849624623555?l=sosyalteorisyenler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/feeds/4992948849624623555/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5088978919000079926&amp;postID=4992948849624623555&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/4992948849624623555'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/4992948849624623555'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/2010/12/kaotik-iyi.html' title='Kaotik İyi'/><author><name>sosyalteorisyenler</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15152343344747451123</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/S69_tPKz7tI/AAAAAAAABFg/yO6wVzgC4Jk/S220/t%C4%B1hglnjglgjlg.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TRkJgEorE5I/AAAAAAAABYs/MVMhraCvwGA/s72-c/CHAOS_THEORY__by_heymeca.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5088978919000079926.post-4623751838462002663</id><published>2010-12-18T13:17:00.000-08:00</published><updated>2010-12-18T13:22:30.180-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Prometheus'/><title type='text'>Sosyal Bilimlerde Bir Anahtar Kavram Olarak Ev</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102); font-style: italic;font-family:times new roman;" &gt;“What you choose to call hell, he calls home”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;Colonel Trautman by David Morrell, Rambo: First Blood Part II&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TQ0lLrVsj1I/AAAAAAAABYc/cl6LaEAWWWk/s1600/the_head_house_guy_by_ComeINsurreal.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; cursor: pointer; width: 247px; height: 184px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TQ0lLrVsj1I/AAAAAAAABYc/cl6LaEAWWWk/s320/the_head_house_guy_by_ComeINsurreal.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5552134798160203602" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;Ev nedir? 4 duvar, bir tavan ve bir kapı. Bu basit üç bileşen ilk başta sınır çizmeye yarar. Çizilen bu sınırla birlikte önce yağmur, kar gibi doğal fenomenlerin, ardından da bizim dışımızdaki sosyal evrenin bize olan etkisi kısıtlanır. Bundan böyle kapıyı çalmadan kimse «bizim» alanımıza giremez. Peki biz kapıdan içeri kimi alırız? Bize benzeyeni, tanıdığımızı veya tanıdığımızı sandığımızı. Peki kimi almayız? Bize benzemeyeni, bizi korkutanı kısacası &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Öteki&lt;/span&gt;’yi ve &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Yabancı&lt;/span&gt;’yı. Bu bağlamda ev, Öteki’yle bizim aramızdaki sınırdır. Ayrıca ev, modern popolarımızdan uydurduğumuz bir ayrım olarak, özel alanın başladığı kamusal alanın ise son bulduğu yerdir. Ev çizdiği sınırlarla bize &lt;span style="font-style: italic;"&gt;“minimum sürpriz, maksimum güven” &lt;/span&gt;vaat eder. İşte bu yüzden ev, sosyal ve politik bağlamda tarafsız bir alan olamaz. O bizi ne kadar güvende hissettirir, yabancı ve ötekiyle olan etkileşimimizi ne denli azaltırsa, bizde o denli tutuculaşırız. Evden çıkmadıkça, dışarıdan daha fazla korkar, dışarıdan daha fazla korktukça da evden daha az çıkarız. Ucuz ama etkili bir sarmaldır bu, aynı zamanda korku ve tutuculuk ilişkisini anlamak için de iyi bir örnek.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;Ev bu sınırları çizerken, meşruiyetini koruma iddiasından alır. Fakat “koruma” kelimesini duydun mu korkmak gerekir kanımca, çünkü tarih bize koruma iddiasında olanların, neyi kimin adına koruduklarını birçok kez gösterdi: kadınları koruyan erkekler, tanrının gazabından koruyan dini kurumlar, paramızın hem değerini hem de kendini koruyan bankalar, üniversitelerimizi koruyan güvenlikler ve polisler gibi. İşte evin koruma iddiası da böyle bir koruma iddiasıdır. O korudukça biz kendimizi korunmaya muhtaç ve bağımlı hissederiz. Ötekini tanımadığımız için stereotiplere tutunur, dışarıyı bilmediğimiz için mukayese yeteneğimizi kaybeder ve elimizde olanın en değerli, en önemli olduğunu zannederiz.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;Ev aynı zamanda alışkanlıkların hüküm sürdüğü bir yerdir. Orada varolan alışkanlıklarımız pekişir ve yenileri eklenir. Herkes evinde kendi çapında bir lüks anlayışı ve ritüeli geliştirir ve o ritüellere bağlanır. Arkasından da şöyle cümleler etmeye başlar: &lt;span style="font-style: italic;"&gt;“Abi sıvı sabun olmadan ellerimi yıkıyamıyorum o yüzden Ahmet’lerde kalmayalım bugün”, “Sibel’in ev güneş görmüyor”, “İsmet'lerde klima yok, biz en iyisi evden çıkmayalım”&lt;/span&gt;. Sonuç olarak kişi alıştıkça evde kalır, evde kaldıkça Öteki’den korkar, korktukça da tutuculaşır ve tutuculaştıkça da evde kalır...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5088978919000079926-4623751838462002663?l=sosyalteorisyenler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/feeds/4623751838462002663/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5088978919000079926&amp;postID=4623751838462002663&amp;isPopup=true' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/4623751838462002663'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/4623751838462002663'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/2010/12/sosyal-bilimlerde-bir-anahtar-kavram.html' title='Sosyal Bilimlerde Bir Anahtar Kavram Olarak Ev'/><author><name>sosyalteorisyenler</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15152343344747451123</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/S69_tPKz7tI/AAAAAAAABFg/yO6wVzgC4Jk/S220/t%C4%B1hglnjglgjlg.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TQ0lLrVsj1I/AAAAAAAABYc/cl6LaEAWWWk/s72-c/the_head_house_guy_by_ComeINsurreal.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5088978919000079926.post-6537483710461485065</id><published>2010-12-09T14:50:00.000-08:00</published><updated>2010-12-09T14:57:41.295-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Dr. Heimat Lose'/><title type='text'>Yeraltından Notlar</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify; font-family: times new roman; color: rgb(102, 102, 102);"&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TQFdrY6TB-I/AAAAAAAABXI/tjR83__8JQ8/s1600/yeralt%25C4%25B1ndan%2Bnotlar.jpg"&gt;&lt;img style="float: left; margin: 0pt 10px 10px 0pt; cursor: pointer; width: 226px; height: 237px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TQFdrY6TB-I/AAAAAAAABXI/tjR83__8JQ8/s320/yeralt%25C4%25B1ndan%2Bnotlar.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5548819215899887586" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;“Metro kentin ayrıksı bir parçası,&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;bir yeraltı dünyasıdır.”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Kevin Lynch&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;Bir ulaşım aracı olarak metro, kent insanının yalnızlığını gözler önüne seren en önemli temsillerden biridir kanımca. Metronun bu tip bir temsilin aracı olduğuna dair ilk izlenimlerimi kendimi metronun camından “dışarı” bakarken yakaladığım an edindim. Garip olan kendimi yakalamam değil, metroda cam olması ve insanların olmayan bir manzarayı izlermiş gibi “dışarıya” bakmasıydı. Camdaki yansımalardan birilerini kesenleri saymazsak ki bu işlevsel bir davranıştır (bkz. &lt;a target="_blank" href="http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=3191279"&gt;otobüste karşı tarafta oturan kızı camdan kesmek&lt;/a&gt;), kimse birbiriyle göz göze gelmemek adına yapıyordu bunu. Gerçi bizimki gibi, insanlar arası diyalogun “ne bakıyon lan?”dan cinayete kadar gidebilecek bir sonuca kadar ulaştığı memleketlerde göz göze temas ne kadar uygun bir davranıştır o da tartışılır. Gelgelelim metro doğrusal bir biçimde hareket etmesinin, yani başının kıçının belli olmamasının tasarıma dair bir sonucu olarak birincil, yüz yüze, samimi ilişkiler için en uygun ulaşım aracıdır. Tamam, herkes metroda durup bir anda sevgi yumağı olsun, sevişmeye başlasın ya da orgy yapsın demiyorum ama cam ve dışarıyı izleme davranışı da bir çeşit yabancılaşma hali gibi görünüyor. Halbuki biraz önce belirttiğim üzere metro doğrusal hareket etme zorunluluğuna bağlı olarak karşılıklı bakan koltuklara sahiptir. Bu durumda şu an yaşandığı üzere insanların “dışarı” bakmasını gerektirecek ve ikincil, resmi ilişkilerin hâkimiyetine boyun eğecek bir tandansı yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Metroyla alakalı olarak ortaya koyabileceğim ancak derinine inemeyeceğim ikinci husus ise metro-kent ilişkisiyle ilgili. Metronun birey ile kent arasındaki diyalektik ilişkiyi kestiğini düşünüyorum. Nitekim metronun kentin bütünsel yapısından kopuk ve seyahat esnasında şehre dair çevresel şartlardan yalıtık oluşu bu fikrimi pekiştiren bir etken. Oldukça tartışılası bir konu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TQFd4ozu5II/AAAAAAAABXQ/b9O0Buet_h0/s1600/subway%2Bsubculture.png"&gt;&lt;img style="float: right; margin: 0pt 0pt 10px 10px; cursor: pointer; width: 274px; height: 197px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TQFd4ozu5II/AAAAAAAABXQ/b9O0Buet_h0/s320/subway%2Bsubculture.png" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5548819443505620098" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Bir diğer tartışmalı konu ise metronun haddinden fazla itibar görmesi ve totaliterliğiyle alakalı. Özellikle bizim gibi az gelişmiş ve bir takım yenilikleri henüz içselleştirememiş memleketlerde, metro adeta bir alış-veriş merkezi görüntüsü taşımaktadır. Işıltılı havası, özel güvenliği, parlak döşemeli taşları ile bir yandan da bilim kurgu filmlerindeki uzay istasyonlarını çağrıştırır. Ancak bu yeraltı dünyası bir şeylere benzese de kendine has bir dünya oluşu, yine kendisine has bir takım kuralları beraberinde getirmektedir. Bu yönüyle metronun yeraltı dünyası oldukça totaliterdir. Her şey bir nizama, kurallar bütününe bağlıdır. Geçilmemesi gereken çizgiler, insanı kışkırtacak kadar renkli ve dikkat çekici, ancak basılmaması gereken düğmeler, anonslar ve yazılar eşliğinde insanı saran talimatlar, panoptikon benzeri etrafta beliren kameralar, iradeniz dışında açılıp kapanan mekanizmalar (havalandırma, kapılar vs.) metroyu totaliter bir mekân haline getirir. Yerin üstündeki görece özgürlük, yerin altına girildiğinde ortadan kalkar. Yeraltının sınırlı dünyası, yer üstünde katlanılması mümkün olmayan belirlenimler üzerine kuruludur. Oysa metronun çok daha eskiden beri kullanıldığı birçok Batı ülkesinde bu yeraltı dünyası aynı zamanda alt-kültürlere ev sahipliği yapmaktadır. Kim bilir geleceğin ışıltılı görünen ama bir o kadar da totaliter ve baskıcı distopyalarına hazırlıktır tüm bunlar. Belli mi olur?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama yine de severiz metroyu.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5088978919000079926-6537483710461485065?l=sosyalteorisyenler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/feeds/6537483710461485065/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5088978919000079926&amp;postID=6537483710461485065&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/6537483710461485065'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/6537483710461485065'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/2010/12/yeraltndan-notlar.html' title='Yeraltından Notlar'/><author><name>sosyalteorisyenler</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15152343344747451123</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/S69_tPKz7tI/AAAAAAAABFg/yO6wVzgC4Jk/S220/t%C4%B1hglnjglgjlg.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TQFdrY6TB-I/AAAAAAAABXI/tjR83__8JQ8/s72-c/yeralt%25C4%25B1ndan%2Bnotlar.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5088978919000079926.post-6230578866977139325</id><published>2010-12-03T10:26:00.001-08:00</published><updated>2010-12-03T10:39:35.093-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Dawnspiper'/><title type='text'>Hilmi Yavuz Hırsız Ev Sahibini Bastırır</title><content type='html'>&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;İsmet Özel bu lafı bir şair gibi süsleyip söylerken ne kadar haklıymış. Nobel ödüllü yazar Naipaul’un Türkiye’ye gelip gelmemesi tartışılırken kendisini en bir bilirkişi ilan eden felsefeci, yazar, şair, eleştirmen, köşe yazarı ve mikro milliyetçi Hilmi Yavuz öyle bir laf etti ki, hem İsmet Özel’i haklı çıkardı hem de bizleri adının hiç anılmadığı bir alana doğru çekerek gülümsetti.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;“İçimizdeki Naipaul’lar”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TPk2uDAKo2I/AAAAAAAABWU/XDcWzsHyZ0c/s1600/NAIPAUL.png" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}"&gt;&lt;img alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5546524580791362402" src="http://2.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TPk2uDAKo2I/AAAAAAAABWU/XDcWzsHyZ0c/s320/NAIPAUL.png" style="cursor: pointer; float: left; height: 182px; margin: 0pt 10px 10px 0pt; width: 194px;" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;İnönü Stadını bilmeyenler için önce bu lafın literatürde bu kadar anılmasına sebep olan güne bir gidelim. Tarih 17 Kasım 1999 EURO 2000’e katılmak için her zaman ki gibi baraj maçlarına kalan Milli Takımımız 1-1’in rövanşında İrlanda’yı konuk ediyor. Maç 0-0 bitmişti de Türkiye Milli Takımı EURO 2000’e katılmaya hak kazanıyordu. Fakat bu maç sonrası Mustafa Denizli öyle bir laf ediyordu ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Grup maçları esnasında ve maçtan önce kendisini fazlaca eleştirenler için maç sonrası şöyle demişti ünlü teknik adam &lt;span style="font-style: italic;"&gt;“İrlanda’yı yenmek önemli değil, önemli olan içimizdeki İrlandalıları yenmek”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye topraklarının yetiştirdiği en ünlü teknik adamlardan ve Çeşmelilerden biri olan, futbol insanlığının yanı sıra bir filozof bir abi, bir bilim insanı haline gelen Mustafa Denizli’nin söylediği bu lafın adresi kimine göre Hıncal Uluç kimine göre Baba Orhan’dı. Ama kendisi bir yerlerde bu lafı Ali Ece için söylediğini aktarmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakın, zannedilenin aksine bu lafı maçtan önce söylemişti Mustafa Denizli. Yani başarı yakalandıktan sonra. Mustafa Denizli eleştirileri taaa içinde hissetmiş olmalı ki bu eleştiriyi yapmış, malum lafı &lt;span style="font-style: italic;"&gt;“içimizdeki x’ler”&lt;/span&gt; formülüyle kullanabilmemiz için literatürümüze sokmuştu. Sağ olsun, çok yaşasın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısmet bugünlereymiş.&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TPk2lGS8Y7I/AAAAAAAABWM/-vgf2qynPNo/s1600/hilmi_yavuz.png" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}"&gt;&lt;img alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5546524427056604082" src="http://4.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TPk2lGS8Y7I/AAAAAAAABWM/-vgf2qynPNo/s320/hilmi_yavuz.png" style="float: right; height: 200px; margin: 0pt 0pt 10px 10px; width: 200px;" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tıpkı İrlandalılar gibi Naipaul da bir geri zekalı, oturup iki laf edilmeyecek,  beceriksiz, iki yüzlü, yalancı, şerefsiz bir adam olduğu için Hilmi Yavuz gibi düşünmeyen herkes “İçimizdeki Naipaullar”dır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizler çok dürüst, saygılı, ahlaklı bir toplum olduğumuzdan mütevellit bizim gibi düşünmeyen herkesi çabuk ve ağır yargılamalara maruz bırakabiliriz. Bırakmalıyız ki herkes bizim gibi olsun, çünkü biz en büyüğüz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hilmi Yavuz’un bir insanı olumlu eleştirmesi/övmesi için 3 şart lazımdır: birincisi, Hilmi Yavuz ile aynı alanda çalışma yapmamış olması lazımdır. İkincisi Hilmi Yavuz’u sevmesi lazımdır. Ve tabi ki üçüncüsü ölmüş olması lazımdır. Naipaul bu şartlardan hiç birisini gerçekleştirmemiş olduğu için o pistir onu sevenler de “İçimizdeki Naipaullar”dır. Geriatricileri kızdırmayalım ama, Sayın Hilmi Yavuz kıçınızdaki kıllar kadayıf oldu, hala içimizdeki bir şeylere bakıyorsunuz…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keşke lafın sahibinin dediği gibi olsaydı, keşke içimizde İrlandalılar olsaydı da bir kelt mistisizmi yaşasaydık, James Joyce’u tanısaydık, Bernard Shaw’ı sevseydik, belki o zaman Naipaul gibi bir adamın gelmesine ses çıkarmaz onunla düşünceleri tartışabilirdik.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5088978919000079926-6230578866977139325?l=sosyalteorisyenler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/feeds/6230578866977139325/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5088978919000079926&amp;postID=6230578866977139325&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/6230578866977139325'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/6230578866977139325'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/2010/12/hilmi-yavuz-hrsz-ev-sahibini-bastrr.html' title='Hilmi Yavuz Hırsız Ev Sahibini Bastırır'/><author><name>sosyalteorisyenler</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15152343344747451123</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/S69_tPKz7tI/AAAAAAAABFg/yO6wVzgC4Jk/S220/t%C4%B1hglnjglgjlg.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TPk2uDAKo2I/AAAAAAAABWU/XDcWzsHyZ0c/s72-c/NAIPAUL.png' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5088978919000079926.post-7013884499369317094</id><published>2010-12-02T22:22:00.000-08:00</published><updated>2010-12-02T22:32:59.266-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bulancak Adam'/><title type='text'>İzdüşümsel Sevişmeler</title><content type='html'>&lt;div style="color: #666666; text-align: justify;"&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TPiLF7FJQ0I/AAAAAAAABV0/YvLFiQp-BB8/s1600/facebook-sex.jpg" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5546335874981643074" src="http://3.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TPiLF7FJQ0I/AAAAAAAABV0/YvLFiQp-BB8/s320/facebook-sex.jpg" style="cursor: pointer; float: left; height: 256px; margin: 0pt 10px 10px 0pt; width: 205px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt;“Las Maninas”a ilk bakıldığında, algılarda, h&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt;erhangi bir sergi salonunda rastlayabileceğiniz herhangi bir tabloya verilen tepkiler oluşturur. Sayısız noktayla başlanan sayısız tonun birleştirilmesi-parçalanması sürecinde etkin olan yönlendirici güç, sayısız deneyim ve değme noktalarının biçimlendirdiği bakıştır. Fakat daha dikkatli bakıldığında, odak anına kadarki birleştirme-parçalama sürecinde değişiklik olur; çünkü tabloda bir ‘değişim’ vardır ve daha derine inildiğinde bir soru akla takılır: Tablo nerede?&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;Bu metin; ‘Facebook’ adlı bir internet sitesinde görülen bir resmin -Las Maninas’ın- sordurduğu sorunun bir nevi zamanın ruhuna uygun biçiminin, bir başka deyişle ‘fotoğraf nerede?’ sorusunu sordurmasının ve yazarın hem adı geçen internet sitesinin, hem de internet ve genel deyişle bilişim teknolojilerinin içsel eleştirisi üzerine kurulmuştur.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;Zamanı tanımlarken, an ve geçmiş ve gelecek arasında ardışıksal bir ayrım yaparız. ‘An’ı, şu an içinde yaşanılan zaman olarak tanımlarız ve geçmiş, bir önceki ‘an’a tekabül eder; geçmişin hangi anlar olduğu ise tanımlamada yerini bulur: dün, bir hafta önce vb. Fakat ister istemez insan -pozitivizmin kıyısından dolaşma tehlikesi göz önünde bulundurularak- ‘an’ı değil geçmişi algılar. Işığın yansıması ile geçmişi görürüz, sesin hava içerinde hareketi ile geçmişi duyarız ve bu durum fark edilmez ve her ‘an’ı şu an olarak değerlendiririz. &lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;İnsanın kendi tablosunu yaptırması uzun bir süre bir ayrıcalık olarak görülmüştür. İster aristokrasi ister hanedanlık mensupları olsun, kişinin resmini yaptırması; görünüşünü ölümsüzleştirmekte, tebaasına ve ona hayali kan bağıyla bağlı olan bir sonraki kuşaklarına “bu dünyada ben yaşadım” diyebilmenin sessiz bir yolu olmaktadır. Velhasıl bir sonraki nesle aktarılan bu resimler; bir sonraki neslin kendi sefil varlıklarını, doğuştan farklı olduklarını diğer ahmaklara kabul ettirebilmesinin en gösterişli yolu olmuştur. ‘An’ın hapsedilmesi, bir ressamın elinden fotoğraf makinelerine geçişle -bu ölümsüzlük arzusu- genele yayılmıştır. &lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;Şu anda eski moda olarak tanımlanan hemen hemen tüm ev dekorasyonlarında, odanın bir köşesinde hayali kan bağının izini sürmek mümkündür. Gelecek nesillere bırakmak için fotoğraf kamerasının karşısına geçilmesi ve ortaya çıkan görüntünün misafir odasında ya da oturma odasında baş köşeye asılması, sergilenmesi; misafirlere o evin kimin iktidar alanı olduğunu ya da hangi hayali kan bağına sahip olunduğunu gösterir. &lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;Aile albümlerine baktığımızda ise düğün resimlerinin yoğunlukta olduğunu görürüz. Birçok kişi anne ve babaların gençlik yıllarındaki görüntülerini, onların düğün fotoğraflarında kurgular. Her düğün, başrollerini gelin ve damadın paylaştığı bir tiyatro oyunu gibidir. Hem başrol oyuncuları hem de davetliler kendilerine düşen rolü kusursuzca yerine getirmekle beraber, zaman içersinde bir başka düğünde değişecek olan rollerine de kendilerini hazırlar. Bölgeden bölgeye ve sosyal statülere göre bu roller değişiklik gösterse de, her düğün kendi içersinde belli kalıplar barındırır. Bu kalıplar hem eğlenmenin meşruluk sınırını çizer hem de beden içersinde dağılmış rollerin hangi eylemlerle sergilenebileceğini belirterek bedenlerin davranış potansiyelini yoğunlaştırır. Düğün sırasında ve sonrasında çekilen fotoğrafların niceliği ise, tiyatro oyunundaki oyuncuların rollerinin ağırlığına ve nitel çeşitliliğine bağlı olarak farklılaşır. Başrolü paylaşan gelin ve damadın en fazla sayıda fotoğrafı bulunurken, sadece izleyici olarak rollerini yerine getiren misafirlerin fotoğrafları en az sayıdadır. Eski aile albümleri karıştırıldığında, albümlerin çok büyük bir bölümünü düğün fotoğraflarının oluşturduğu görülür. &lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TPiLkrRSGGI/AAAAAAAABV8/sZRb100dBjA/s1600/Las%2BManinas%2Bnerede.png" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5546336403313530978" src="http://3.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TPiLkrRSGGI/AAAAAAAABV8/sZRb100dBjA/s320/Las%2BManinas%2Bnerede.png" style="cursor: pointer; float: right; height: 180px; margin: 0pt 0pt 10px 10px; width: 293px;" /&gt;&lt;/a&gt;Günümüzde; fotoğraflama teknolojilerindeki ilerleme ve fotoğraf makinelerinin satın alınabilirliği ve satın alınmasının teşviki, insanın yaşamı algılamasında derin bir parçalanmaya yol açmıştır. Herhangi bir konsere gittiğimizde, konser ‘an’ını diğer izleyicilerle paylaşmanın yerini ‘an’ı karelere almak ve gösteride izleyici olarak yer almanın biçimlendirilmiş ve kabul görmüş eğlence anlayışına uyulduğunun kanıtı olarak fotoğraf çektirmek almış ve konser, yaşamın tek kişinin başrolde olduğu gösteriye dönüştürülmesinin sessiz ve boyun eğici ve çoğu zaman onaylayıcı bir kabulüne dönüştürülmüştür. Bu, teşhirciliğin kabul edilebilir bir boyutunu oluşturur. Bu açıdan ‘facebook’ adlı internet sitesine, kabul edilebilir teşhirciliğin paylaşım ve günümüzde yalnızlaşan ve varlığının diğerleri tarafından onaylanmasına mahkum bırakılan insanın sanal alanı olarak bakılabilir. Fotoğrafların paylaşımı, müziklerin paylaşımı, o anda hissedilenin paylaşımı olarak adlandırılan yeni paylaşım teknolojileri; insanları hem kendi hem de diğer kullanıcıların beğeni kalıpları üzerinden tahakküm uygulamaya yöneltmektedir. Bu durum Foucault’nun ‘panoptikon’unda, görülüp görülmediğini bilmezken mahkumun eylemini –fiziksel korkunun içselleştirilmesi yoluyla- gardiyanın istekleri doğrultunda yönlendirmesinin bir nevi tersine dönüşü, yani mahkumun eylemini gardiyanların istekleri doğrultusunda yönlendirmesinin altına görülebilme arzunu yerleştirmesidir.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;‘Facebook’, diğer sosyal paylaşım siteleri gibi kendini kullanıcıları aracılığıyla var eden, büyüten ve onlarla etkileşimli olma iddiası ile kullanıcılarına göreli özgürlük ve kendilerini tanıtma-tanımlama ve bu tanıtma-tanımlama olanağını diğerleri ile paylaşma olanağı verdiği iddiasındadır. Fakat bu tanıtma-tanımlama süreci, gündelik hayatta yoğunlukla olduğu gibi beden-beden etkileşiminden ziyade, beden-makine, makine-makine ve sonuçta makine-beden etkileşimine dönüşmektedir. Böylece tanıtma-tanımlama süreci, makine ve  makinelerin gelişmişlik düzeylerine, bakış açılarına bağımlı hale dönüşmektedir. Herhangi bir insanın fotoğrafına ve profiline baktığınızda edindiğiniz; o insanın geçmişteki halinin, makinelerle ve tanımlanmayı istediği profil bilgileriyle dönüştürülmüş bilgi kırıntıları olmaktadır. Birey-birey etkileşiminde, karşımızdakini kurgularken ve  o kurgu üzerinden sürekli eylemde bulunurken ve bu kurgunun sabit olmayışı nedeniyle etkileşim biçimi sürekli değişirken; sosyal paylaşım platformlarında bu etkileşim süreci o platformun yaratıcılarının kısıtlı dünyaları çerçevesinde durağan hale gelmektedir ve böylece insana özgü sayısız özelliklerin, çeşitliliğin, ses tonundan bakışlarına kadar bir insanla etkileşim ve o insanı değerlendirme süreçlerini yönlendiren, denetleyen mekanizmaların yerini pikseller ve dijital sesler almaktadır. Bu durum, içinde özgürlüğü barındırdığını iddia etse de bedenlerin mahkum olduğu hatta yok olduğu ve yerine profillerin geldiği kör dövüşe ve gönüllü köleliğe yol açmaktadır. Bu durum Foucault’nun modernizme eleştirisi olan “modern devlet, insanı işaretlenmemiş şıklara dönüştürür” görüşünü bir nevi tersine çevirmekte ve bunu, “sanal dünyada insanlar kendilerini biçilmiş profillere sığdırmakta ve bu profiller doğrultusunda kendilerini yeniden üretmektedir” görüşüne dönüştürmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;‘Facebook’ her şeyden önce temelde kar amaçlı bir internet sitesidir ve klasik pazarlama tekniklerini kullanmaktadır. Her pazarlamacı bilir ki; dükkana giren müşteri o dükkanda ne kadar uzun süre geçirirse o müşteriye mal satma olasılığı o kadar artar ve her müşteri girdiği dükkanda üretilmiş zevkleri ve beğeni kalıpları doğrultusunda kendinden bir şeyler bulmalı ve dükkanda rahat hissetmelidir. Bunlar, müşteri memnuniyeti ya da müşteri sadakati diye bilinen yönetsel yaklaşım ve pazarlama stratejilerinin en bilindikleridir. ‘Facebook’ adlı internet sitesinde bu kalıplar ışığında birçok uygulama geliştirilmiştir. Kullanıcılarının daha çok zaman geçirmesi için uygulamaya sokulan bireysel ya da çoklu oyunlar, insanların kendilerini yeniden üretebilmeleri ve beğeni kalıplarını paylaşabilmeleri için açılmasına izin verilen gruplar, hayran sayfaları bu klasik pazarlama taktiklerinin en göze çarpan hatta göze sokulan görünümlerini oluşturmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;Ben rahatça küfrettiğim oyunları özledim. Oyun oynamak sadece belirli kurallar çerçevesinde hedefe ulaşmak ve bundan eğlenmek değildir. Oyunla eğlence arasındaki ayrımda, bedenin verdiği tepkiler de önemli bir yer işgal eder. Örneğin okey adlı oyunda, oyunu okey atarak bitirmekten daha eğlenceli olan okeyi atarkenki diğer oyuncuların yüz ifadesidir. Sinirli ya da şaşkın olmalar, dost ortamında ‘takılma’ olarak adlandırabileceğimiz oyunun kolektifliğini açığa vuran göstergelerdir. Sosyal paylaşım siteleri ise size tanımadığınız insanlarla oyun oynama imkanı sunar ve eğlenceli vakitler geçirebilme vaadinde bulunur. Oyun oynamayı sadece belirli kurallar ve ihtimallere indirgeyen bir sistemde, oyunu oyun yapan etkileşim alanı sadece altta gecen kısıtlı yazışmalara indirgenmiştir. Temel amacı oyundan zevk almanız değil de ağ içersinde daha fazla vakit geçirmeniz  ve o ağa daha çok gönülden bağlanmanızdır. Böylece kullanıcı sadakatiyle, reklam verenler için sitenin kalitesinin yükseldiği illüzyonu yaratılır. Oyundan çıkartılan beden sadece simgelere, nicknamelere ve profildeki kısıtlı özelliklere indirgenir.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;Haydi gel sanal ırgat aranıyor, farmville gibi oyunlarda ise herhangi bir rakibiniz yoktur. Oyunun amacı oyunun sınırları çerçevesinde üretilen hayallerin gücü ölçüsünde bir inşa etmedir ve bu inşa etme sürecinde daha çok malzeme elde edebilmenin tek şartı oyun başında daha fazla zaman geçirmek ya da oyuna maddi yatırım yapmaktır. Her ne kadar tek başınalık izlenimi verse de oyun günümüz dünyasının meşrulaştırılmasıdır; hem diğer sanal ırgatlarla yardımlaşarak kendi kazancını artırırsın hem de onların inşalarına bakarak onun derecesine ulaşmak istersin. Bu, günümüz kapitalizminin gülen yüzü olan “çalışırsan başarırsın, tek rakibin kendinsin” maskesinin sanallaşmış halidir. &lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Niteliğin ve Niceliğin Yer Değiştirmesi ve Demokrasi Simülasyonu&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;Demokrasi söz söyleyebilme hakkını içinde barındırır, çelişen ve çatışan düşünceler arasında daha çok taraftar bulur, alınan kararlara yönlendirici bir etkide bulunur ve tüm bunlar çoğunluğun yönetimine yol açar. İdealde böyle olsa da, günümüz demokrasisi büyük bir kriz içerisindedir ve demokrasi simülasyonunun içersinde bireyler söz hakları olmadığının ya da söz haklarının oyla sınırlı olmadığının farkındadır. Bu durum kimilerini sivil toplum kuruluşlarına yönlendirirken kimileri de sosyal paylaşım platformlarında söz söyleme haklarını sonuna kadar kullanma eğilimindedir. Bu eğilim kullanıcı merkezli birçok sitede, kullanıcının sitede daha fazla zaman aktif olması için uygulanan pazarlama stratejisinin ürünü olmuştur ve bunun en güzel örneğini gene ‘facebook’ oluşturur. &lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;Sosyal paylaşım platformlarında ‘hadi bin kişi olalım, hadi yüz bin kişi olalım’ gibi amaçsız güdülenmelerle kurulmuş sayısız grup bulabilirsiniz. Üyelerin çokluğu, o grubun ya da hayran sayfasının ne kadar kaliteli olduğu ya da çok sayıda insanın beğenisine ya da amaçlarına uygun olduğu illüzyonu yaratır. Kullanıcılar bu guruplara üye olarak hem kendi beğenilerini, politik tercihlerini belirtirler hem de bu üye olunan grupların, hayran sayfalarının profillerinde görülmesi ile üyenin eğilimine dair önbilgi verdiği varsayımsal olarak kabul edilir. Protesto ya da herhangi bir soruna işaret etmeyi, başka bir ifade ile insanları bilinçlendirmeyi hedeflediği iddiasında olan bazı gruplar yarattıkları sanal tepkiyle, üyelerini -sanal tepkinin, eylemin yoğunlaşması ve güce dönüşmesi olan tepkiyle aynı ya da benzer olduğu illüzyonu yaratarak- tepkisizleştirmekte ve kelimenin yüzeysel anlamıyla apolitikleştirmektedir. Kullanıcılar belirli bir konuda diğerleriyle ortak fikre sahip oldukları algısıyla rahatlamakta,  kendi yalnız dünyalarında tepkisizleşmekte ve tepkileri, temel amacı kar etmek olan bir kurumun belirlediği kurallar çerçevesinde reklamların döndüğü bir şovun parçası olmakta ve anlamsızlaşmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;Modern toplum sosyal-asosyal ayrımı yaparak modern bireyi; çevresi ile iyi ilişkileri olan, girişken, aktif birey ve insanlarla ilişki kurmayan, ancak sınırlı insanla iletişime giren birey olarak ayırmakta ve asosyal olarak damgaladığı bireyi hastalık kategorisine almaktadır. Sayısal çoğunluk nitelik olarak görülmekte ve ‘sosyal’de anlam kayması yaratılarak, insanın sosyal bir varlık olduğu düşüncesindeki radikal yaklaşım yerini insanın çevresindeki insanlarla uyumlu bir varlık olduğu şeklinde pasifize edilmiş bir yaklaşıma dönüştürmektedir. Sosyal iletişim ağlarında nitelikle niceliğin karışması, kişisel olarak arkadaş listelerinde de görülmektedir. Arkadaş listesinin kalabalık olması, hatta kişinin kendi hayran sayfasının olması beğenilerinin diğerleri tarafından kabulü illüzyonunu; diğerleri tarafından onaylanmak, yalnızlaştırma politikalarının insan üzerinde yaratacağı yıkıcı etkinin pasifize edildiği ve kişinin bilişim toplumu içerinde yalnız olmadığı ve onun gibi düşünen, hareket eden fakat yakınlarda olmayan binlerce kişinin de bulunduğu varsayımını kullanıcı üzerinde yaratmaktadır. Yaşam alanlarının, hapishanelere dönüştürüldüğü ve sıkı güvenlik önlemleri ile diğerlerine bilinçli ve istekli olarak kapatıldığı günümüzde; özel yaşam olarak adlandırılan yaşam alanı tanınmaya, hatta sadece fiziksel varlığından haberdar olunan binlerce kişiye açılmaktadır. &lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;‘Ben de sevişmek istiyorum’ ya da ‘Facebook’ta benimle sevişir misin?’ ironisi ya da ‘Hadi topluca sevişmeyi öğreniyoruz’... &lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;Manken olmak, bir ürünü, üzerinde en göze batar ya da ürünün detaylarını en açık şekilde göz önüne sermekten çok daha fazla anlamları içersinde barındırır. Öncelikle mankenin, bakışları kendi üzerinde toplaması ve zamanla o bakışların ürüne odaklanması gerekir. Burada manken bedeni, olunması gereken ve sahip olunası gelen ve asla sahip olunamayan bedeni cisimleştirir. Manken aynı zamanda kusursuz bedeni temsil eder ve o bedenin kusursuz kullanımını; bakış, ellerin kullanımı, yürüyüş... Üretilen ve tekrar üretilen bu kusursuzluk algısı fotoğraflarda da karşımıza çıkar. Belirli bir ürünün tanıtım kampanyası için manken kullanılarak çekilen resimlerde mankenin duruşu, pozu gündelik yaşantımızda çekilen fotoğraflara da yansır. Bu kusursuzluk algısıyla verilen pozlarda beden sahip olmadığı, olamayacağı, üretilen bedenin yerine geçer ve sosyal paylaşım sitelerinde paylaşılan fotoğraflar ‘an’ın kaydı değildir; bu beden taklit bedenin dağılımıdır, bu bedenin şekillendirilmiş pozunun hem beğenilmesi hem de bu pozu veren bedenin görülebilme isteğidir. Görülmek istenen beden kıyaslamalar aracılığıyla diğerlerinin beğenisine sunulur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;Marquis de Sade eserinde bir aristokratın zevk dünyasından bir örnek verir. Aristokrat kendini gevşek bir urganla asmakta ve hizmetçisine oral seks yaptırmaktadır. Zaman içersinde aldığı zevk kendine yetmeyen ve bir adım ötesini hedefleyen aristokrat urgandaki düğüm sayısını gittikçe arttırmaya ve hizmetçisine daha fazla oral seks yaptırmaya başlar. Bu zevk dünyası aristokratın kendisini yanlışlıkla boğmasıyla sonuçlanır. &lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;İnsanın hazları peşinde koşan bir varlık olduğu iddiasında bulunamayız fakat kendini tükettikleri üzerinden tanımlayan günümüz insanının, hazları tüketerek metaya dönüştürdüğünü ve bu dönüşen hazzın biriktirilmesi yönünde hızlı bir eğilimi olduğunu söyleyebiliriz. Bu birikim sürecinde üretilen kusursuz beden illüzyonu, o bedenle birlikte olacak eşin kusursuz hazza ulaşacağı düşüncesine vurgu yapar. İlginç bir noktadır ki interneti internet yapan yani kapsama alanının bu kadar gelişmesine neden olan sektör porno sektörüdür. Daha da ilginci ise internet aramalarında uzun süre liderliği elinden bırakmayan porno sektörüne dair anahtar kelimeler, sosyal paylaşım sitelerinin atağına dayanamayarak liderliğini sosyal paylaşım platformuna dair aramalara bırakmıştır. Porno filmlerde yansımasını bulabileceğimiz kusursuz beden ve bedenin kusursuz kullanımı ve hazzın doruk noktasına çıkarıldığı iddiası, porno filmin hem zevk nesnesi olurken hem de kusursuz hazza ulaşmanın eğitici rolünü üstlenir. Burada porno film insanın gizil dünyasını yansıtan, bu gizil dünyayı harekete geçiren bir araç olmaktan çok gizilin yaratıldığı, dağıtıldığı ve insanın gizilinin denetlendiği bir alan olmaktadır.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;‘Facebook’ ve diğer sosyal paylaşım sitelerinde cinselliğin bu üretilen yönü, paylaşılan fotoğraflarda ve bu fotoğraflara yapılan yorumlarda kendini göstermektedir. Sevgilisi ile yatakta resmini paylaşan birine ‘ben de bu pozisyonu severim' gibi bir yorum gelebilmekte ya da üretilen gizil dünyanın dışavurumu olarak herhangi bir grupta kendini pazarladığı varsayılan bir iletiye karşılık bir insana ‘sevişelim mi?’ şeklinde bir tepkiyle geri dönüş yapılabilmektedir. Cinsel hazzın yaşamın merkezinde olduğu görüşü doğrultusunda, soysal paylaşım platformlarında profiller, yürüyen penise ya da yürüyen vajinaya indirgenmektedir.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Sevgilin mi var derdin var…&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;Kıskançlığın kaynağı olarak birçok temel sıralanabilir: diğer bedeni sahiplenme, yalnız kalma korkusu, kaybetme korkusu ya da alışverişe dönen ilişkilerde verdiğinin karşılığını alamama korkusu çoklu nedenler silsilesinin sadece birkaç tanesidir. Kıskançlığın temellerine dair bir tartışma bu yazının kapsamını oldukça aşar. Bizim değinmek istediğimiz nokta sosyal paylaşım sitelerindeki kıskançlığa dairdir. ‘Facebook’ ve diğer sosyal paylaşım platformlarında kıskançlık çelişkili bir alan olarak görülür; partnerinin kimlerle arkadaş olduğunun merakıyla başlayarak, sosyal arkadaşlık sitesinde arkadaş listesindeki karşı cinslerini teker teker silmeye zorlamak, yazılan her iletiye iletenle yakın ilişki içersinde olduğu izlenimi yaratan yanıtlar vermek vb. şeklinde kendini gösterir. Beden ve profil birbirine karıştırılarak sahip olunduğuna inanılan bedene, sanal ortamdaki izdüşümü olduğu düşünülen profiliyle, sahibi olma isteği ortaya çıkar. Partnerin arkadaş listesine eklenen her yeni profil kendi arkadaş listesine de eklenir ve bu sanal kovalamaca, beden-beden etkileşiminin diğerlerinde farklı bir tanımlaması olan sevgili olmanın, eş olmanın, bedenin kaybolarak diğerlerine sergilenen oyununa dönüşür. &lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;İlişki durumu: ya eski sevgilisiyse&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;‘Facebook’ ve diğer soysal paylaşım sitelerinde ilişki durumları birkaç tercihe indirgenmiştir; ya ilişkin vardır ya da yoktur, ikisi de değilse karışıktır. Karışık ise ya gidiş gelişlerle dolu bir ilişkiye işaret eder ya da bu bölümün olmasının saçmalığına. İlişkiye tüketimle güdümlenen piyasa mekanizmasıyla yaklaşılır; ilişki hem muhafazakar bir duruşla iki bedenin birlikte olması hem de bu muhafazakarlığın dışına çıkılarak yeni ilişkilere açık olma ihtimali olarak tanımlanır. İlişki tüketim nesnesine indirgenir ve bu tüketim nesneleri üzerinden büyüyen devasa bir sektörün pazarlama stratejileri -‘facebook’ içersindeki uygulamalar- şekillenir ve ‘facebook’un en büyük gelir kaynağı oluşturulur.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;İlişkiye iki bedenin yan yana olmasından daha fazla bir anlam yükleyebilmek için insanı, geleneksel ve yapısal anlamda kendinde bakış açısının dışında bir yaklaşımla, tümlüğü olmayan bir süreç yaklaşımıyla ele almak gerekir. Bu yaklaşım; kendi, karakter, kişilik gibi tanımların dışına çıkarak her insanı kendi kişisel tarihi içersinde sürekli değişen ve şekillenen biriciklik olarak ele alabilmektedir ve bu biricilik içersinde şekillendiği toplumun tarihselliği ile etkileşim halindedir. İlişkide olmak, başı da sonu da aynı nedene ve sonuca çıkan; kısaca ayrı olmaya çıkan bir sürece eşlik eder. Fakat başındaki ve sonundaki insan, sürecin doğası gereği aynı insan değildir ve ilişkisinden parçalar taşır. Çünkü sürekli değişen anlamlar dünyasında değme noktaları belirmiştir ve ilişki içersinde olduğu insan, o anlamlar dünyasını değişime uğratmıştır ve değişime tabi olma tek taraflı olmayıp karşılıklıdır.  &lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;‘Facebook’ ve diğer sosyal paylaşım platformları ilişkiyi tüketim nesnesi olarak görme eğilimindedir; bunun temel nedeni de sosyal paylaşım platformunda yeni bir ilişkiye başlama ya da bir ilişki yaşama eğilimi olan bireylerin yan yana gelmesi ve kullanıcıların bu ihtimal üzerinden sitede daha fazla aktif olunmasının sağlanmasıdır.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;&lt;b&gt;Kusursuzluğa doğru sosyal paylaşım platformunda paylaşılan bir fotoğraf…&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;Sosyal paylaşım platformları kullanıcı sadakatlerinin en yüksek olduğu internet siteleridir. Burada profiller tekrar tekrar üretilirken ilişkinin merkezinde olan beden ölmekte ve bedene dair anlamlar fotoğraflara indirgenmektedir. ‘Facebook’ profil resmi olmayan kullanıcıları uyarır ve dolayımlı baskı oluşturmalarını sağlamak amacıyla ‘…nın profil resmi yok ona profil resmi önermelisin’ şeklindeki küçük uyarılarla diğer kullanıcılarını yönlendirir; aktif olmayanların aktif olmalarını sağlamak için diğer kullanıcılarına ‘….nın duvarına bir şeyler yaz’, ‘facebook’u yeni kullanmaya başlayan kullanıcıların o ağa daha hızlı ayak uydurabilmeleri için ve daha fazla zaman o sitede aktif olabilmeleri için diğer kullanıcılarına ‘… facebook’ta yeni ona arkadaş öner’ gibi uyarılarda bulunur. Bu uyarılarla ‘facebook’ vahiylerle yaşamayı öğreten tanrı görünümündedir. Fakat bu tanrı, pazarlama stratejileri ile oluşturulmuş ve kusursuzluğa oynayan profillerin, kimliklerinin ürettiği bir tanrıdır ve diğer tüm tanrılar gibi ölmeye mahkumdur.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;Yazının başında da belirtildiği gibi bu yazı ‘facebook’ adlı sosyal paylaşım sitesinde görülen bir fotoğraf üzerine yazılmıştır. Buraya kadarki kısmı fotoğrafın görüldüğü sitenin ve fotoğrafa bakanın bakış açısının anlaşılması için hazırlanmıştır.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;Fotoğrafa ilk baktığınızda diğer gördüğünüz binlercesinden bir tanesi izlenimi verir. Fakat “fotoğraf nerede?” sorusunu sorabilmek için fotoğrafın her pikseline inmek gerekir. Çünkü görülen, “Las Maninas”da olduğu gibi, insanın gözüne ilişmeyen daha gizli bir yerdedir. Fotoğrafta, yirmili yaşlarının başlarında ve kusursuz güzelliğe oynayan bir genç kız, mutfak masasının başında gülümseyerek poz vermektedir. Mutfak masasının yanında oturmuş bir kadın, ilk başta dikkat çekmeyen bir görüntüdür sadece. Çünkü zihin, akraba ya da yakın saydıklarını kategorize eder ve yakın olanları birbiri üzerinden tanımlar. Tül ile perde, iki farklı nesne, birbiriyle akraba ilişkisi içindeymiş gibi değerlendirilir. Aynı akraba grubunu satan dükkanlarda satışa çıkartılır, kullanılmadığı zaman ise aynı yerde saklanır, korumaya alınırlar. Evin içinde bulunan diğer eşyalarda bu bağlantı görülebilir; kalem ile kağıt gibi. Ve zihin o nesneleri hayali kan bağı ilişkileri dışında görmek istemez. Derli toplu ev, bu bağlamda, nesnelerin akrabalık ilişkilerine göre yan yana düzenlenmiş eşyalar topluluğunu dile getirir. Türkiye’de ise ataerkil bakış açısında kadın, mutfak ile tanımlanır ve özne nesneleştirilir. Kadın mutfakta onun bir parçası gibi görülür, yemek yapar, bulaşık yıkar ve mutfak içersini akrabalık ilişkilerine göre düzenler. Mutfak aletleri üreticileri, müşteri gruplarını kadınlar olarak kurgular ve reklam kampanyalarını bu kurgu üzerinden yürütür. Ataerkil bakış açısı bu açıdan hem mutfak aletlerinin pazarlanmasında hem de kullanılan reklamlarda karşımıza çıkar. Erkek evlenme teklifini kadının alanında yani mutfakta yapar ya da bir kadın bulaşık yıkarken büyük bir sorun doğar ve yardımına yıllardan beri piyasada olan bir ürün yetişir. Anneler gününde alınabilecek en güzel hediye bir mutfak eşyasıdır ya da yemek yapmayı sadece kadınlar bilir, erkek yaparsa mutfağı darmadağın eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;Reklamlarda kadının nesneleştirildiği ikinci alan ise yatak odasıdır. Kadın yatak odası ile akrabalık ilişkisine tutulur ve piyasanın devasa çarkları bu bakış açısından harekete geçer. Kadın bu bakış açısında hem yatak odasını akrabalık ilişkilerine göre derleyip toparlayandır, hem de yatak odasının haz nesnesidir. Reklamlara baktığımızda yatak odası takımını zevkine göre düzenleyebilen bir kadının mutluluğuna rastlarız ya da elbise dolabında boş yer yaratmak için yardıma ihtiyaç duyan bir kadına.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;Fotoğrafta bu iki bakış açısının izleri bulunmaktadır. Kadının oturuş pozisyonu ve üzerindeki kıyafet piyasa mekanizmalarının ürettiği cinselliği çağrıştıran imgelerle doludur. Bu bakış açsısından manken ölçülerine sahip olan beden kusursuz beden olarak algılanmakta ve bu kusursuz bedenle beraber olan partnerin kusursuz hazza ulaşacağı illüzyonunun da ötesinde bu bedenin konumlandığı mutfak ve oturuş pozisyonu kabul edilebilir teşhirin alanını oluşturmaktadır. Kadının manken ölçülerine sahip olduğunu ve kusursuz güzelliğe oynadığını göz önünde bulundurduğumuzda, kadının ellerinin konumu bu çelişkili bakış açısının yansıması gibidir; bir eli masanın üzerinde iken diğer eli bacakları üzerindedir. Burada hem mutfağa ve yemeğe dair tüm bu işlerin kadına yüklediği yorgunluk hissi varken, hem de kadına sözü edilen bir diğer bakış açısı sergilenmektedir.     &lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;Fotoğrafa ilk bakıldığında görülen bu ayrıntıların dışında “fotoğraf nerede?” sorusunu sorabilmek için daha da ayrıntılara inilmelidir. Fotoğrafta asıl ilgi çekici nokta, kadının oturduğu sandalyenin altındaki Anadolu motifinin hakim olduğu paspastır. Modernite ile kadınına çizilmiş hedef olarak hem modern hem de erkek üzerinden tanımlanan kadın, fotoğraftaki kadının altında duran paspasla ve kadının duruşu ile uyuşmaktadır. Fotoğrafın çekim açısı hem yukardandır hem de karşıdandır. Bu çekim açısı hem sosyal devlet olmaya çalışan fakat bir yönüyle de baskıcı, ezici ve üsten bakan iktidarın bakış açısıyla orantılıdır. Fotoğrafın odak noktasının kadının karnının alt bölümünü yani rahmini işaret etmesi, kadının sürekli doğurganlığına işaret eden, doğurgan olduğu için hem kutsallaştırılan fakat bir o kadar da yok sayılan eril iktidarın odak noktasına gönderme yapar. Ve rahim, hayali kan bağının cisimleştirilmek istenen halidir. Fotoğrafta kadın, Türkiye’de kadına yönelik çarpık bakış açısının kısa bir özeti gibidir; fakat tüm bunlara rağmen en fotoğrafı fotoğraf olmaktan çıkartan fotoğraftaki kadının gülümsemesi ve bakışıdır, tüm baskılara rağmen gülümsüyorum derken aynı zamanda attığı o hınzır bakışıdır. Ve bu gülümse ve bakış, bizi Foucault’nun ünlü sözüne çıkartır: İKTİDARIN OLDUĞU YERDE DİRENİŞ DE VARDIR.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;&lt;i&gt;&lt;br /&gt;&lt;/i&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;&lt;i&gt;“Gördüğümüz şeyleri istediğimiz kadar anlatalım; gördüğümüz şey hiçbir zaman anlatılan şeyin içine sığmaz ve söylenmekte olan şey imgeler, eğretilemeler, kıyaslamalar aracılığıyla istendiği kadar gösterilmeye çalışılsın, bunların ışıklarını saçtıkları yer gözlerin gördüğü değil de, sentaksın ardışıklığının tanımlandığı yerdir” &lt;/i&gt;(Foucault; Kelimeler ve Şeyler, 36)&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5088978919000079926-7013884499369317094?l=sosyalteorisyenler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/feeds/7013884499369317094/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5088978919000079926&amp;postID=7013884499369317094&amp;isPopup=true' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/7013884499369317094'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/7013884499369317094'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/2010/12/izdusumsel-sevismeler.html' title='İzdüşümsel Sevişmeler'/><author><name>sosyalteorisyenler</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15152343344747451123</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/S69_tPKz7tI/AAAAAAAABFg/yO6wVzgC4Jk/S220/t%C4%B1hglnjglgjlg.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TPiLF7FJQ0I/AAAAAAAABV0/YvLFiQp-BB8/s72-c/facebook-sex.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5088978919000079926.post-7591681161634100829</id><published>2010-12-02T22:10:00.000-08:00</published><updated>2010-12-02T22:10:39.696-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bulancak Adam'/><title type='text'>Anatomi</title><content type='html'>&lt;div style="color: #666666; text-align: center;"&gt;Yanmak istiyorum dedi adam&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; text-align: center;"&gt;Elimde ütü var dedi kadın&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; text-align: center;"&gt;Yanmak istiyorum dedi adam&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; text-align: center;"&gt;Kazağımı yaktım dedi kadın&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: center;"&gt;Beni anlamıyorsun dedi kadın&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: center;"&gt;Bulmaca çözmeyi sevmem dedi adam&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: center;"&gt;Beni anlamıyorsun dedi kadın&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: center;"&gt;Okunup yazılan metin ol dedi adam&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: center;"&gt;Ben neyinim dedi kadın&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: center;"&gt;Tanımlanmak mı istiyorsun dedi adam&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: center;"&gt;Ortada piç gibi kaldım dedi kadın&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: center;"&gt;Tanımlamak köleleştirmektir dedi adam&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: center;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: center;"&gt;Yanmak istiyorum dedi adam&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: center;"&gt;Elimde ütü var dedi kadın&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5088978919000079926-7591681161634100829?l=sosyalteorisyenler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/feeds/7591681161634100829/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5088978919000079926&amp;postID=7591681161634100829&amp;isPopup=true' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/7591681161634100829'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/7591681161634100829'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/2010/12/anatomi.html' title='Anatomi'/><author><name>sosyalteorisyenler</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15152343344747451123</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/S69_tPKz7tI/AAAAAAAABFg/yO6wVzgC4Jk/S220/t%C4%B1hglnjglgjlg.png'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5088978919000079926.post-3871129759384783200</id><published>2010-11-30T14:21:00.000-08:00</published><updated>2010-11-30T14:22:56.225-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Febinga'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Dawnspiper'/><title type='text'>Alternatif Akademik Tez Başlıkları Vol. I</title><content type='html'>&lt;div style="color: #666666; font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Eskilerden beridir buradaki yazarlarla yaptığımız geyiktir alternatif akademik tez başlıkları. En eski olanlarından birini bugün twitter isimli sosyal paylaşım ağına yazmamla başladı her şey. Adanın yeşilleri arasından &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Febinga&lt;/span&gt; cevap verdi. Bir tez başlığı ben yazdım, bir tez başlığı o yazdı. Şirkettekiler anlamsız sırıtışlarıma anlam veremediler. Aynısı &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Febinga&lt;/span&gt; için de geçerliymiş fakat şunu söyledim ona: “Sen zaten sosyoloji doktorusun ve şu an odanda işini yapıyorsun dude”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;İşte sizlere bizim elimizden geldiği kadarıyla &lt;span style="font-style: italic;"&gt;“Alternatif Akademik Tez Başlıkları”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: #666666; font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Not&lt;/span&gt;: Tez başlıkları sırasıyla &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Dawnspiper-Febinga&lt;/span&gt; başlıklarıdır. Cüzi ücretler karşılığında, bitirme tezi yapan öğrenciler ile yüksek lisans ve doktora öğrencileri tarafından kullanılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;ul style="color: #666666; font-family: times new roman; text-align: justify;"&gt;&lt;li&gt;Sömürgeci Dönemin Orta Doğu Etkileri, Eski Bir İstanbul Kolonyalisti Olarak Eyüp Sabri Tuncer&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Türkiye’de Ekonomik Dönüşümün Topluma Yansımaları: Buralar Eskiden Bağ Bahçeydi Hep Oğul!&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Sanayi Devrimi ve Makineleşmenin Sosyalizm Üzerine Etkileri: Bir Sosyalist Form Olarak Voltran&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Uluslararası İlişkilerde Vücut İfrazatları: Tükürüğümüzle Boğarız Söylemi ve Türkiye-Yunanistan İlişkileri&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Savaş Stratejilerinde Zamanın Doğru Kullanımı ve Ekinoks: Bir Sabah Uyandığında 82 Musul 83 Kerkük &lt;/li&gt;&lt;li&gt;Vücut-Zihin İkileminin Modern Yansımaları: Analitik bir He-Man/Orko Karsılaştırmasına Doğru&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Karl Marx ve Max Weber'in Doğu Toplumlarına Yaklaşımı: "Hacı Şurada Pisliyor, Burada Yatıyorlar"&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Futbol-Siyaset İlişkisinin Emperyalizm ve BOP Eksenlerinde Bir Analizi: Milli Takımımızın Sayılmayan Golleri&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Bir Türk İslam Düşmanlığı Olarak Haçlı Seferleri Örneği: Fenerbahçe -Inter Şampiyonlar Ligi Maçı&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Yüzyılın Başında Savaş-Şarkiyatçılık İlişkisi: "Almanya Yenilince Biz de Yenik Sayıldık"&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Türk İktisat Düşüncesi Tarihinin Sosyolojik Analizi. Bir Semt Dokusu Örneği: Aynısı Eminönü'nde 20 lira&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Neoliberal Fırsat Eşitsizliklerinde Anadolu Dokusu: Oxford Vardı da Biz mi Gitmedik&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Yararcılık ve Machiavelizmin Türk İslam Kültürel Sistemi Üzerine Etkileri: Hem Penaltı Hem Gol &lt;/li&gt;&lt;li&gt;Postmodern Kimlik Bunalımının Günlük Hayattaki Yansımaları: Değil Schmeichel (Şu Maykıl) Bütün Michaellar Gelse O Topu Tutamazdı&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Bipolar Kişilik bozukluğu Olan Kişinin Toplum Üzerinde Etkileri: O İyiydi de Çevresi Kötüydü&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Fail/Yapı İkileminin Türkiye'deki Yansımaları: Perdenin Arkasındakiler mi, Düğmeye Basıldı mı?&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Prens Sabahattin'in Ademi Merkeziyetçiliği İle Troçkist Sosyalizm Karşılaştırmasında Bir Mahalle Örneği Olarak Susam Sokağı&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Türk Sözlü Tarih Çalışmalarında Yeni Açılımlar: Bizim Komşunun Kuzeninin Asker Arkadaşının Sevgilisi Söylemiş...&lt;/li&gt;&lt;li&gt;İşbirlikçi Tedarik Zincirlerinde Stratejik ve Taktiksel Planlama: Erzincanlılar Dayanışma Derneği&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Türk Sinemasının Varoluşsal İkilemlere Yaklaşımı: Yunus idi Hızır idi, Hızır idi Yunus idi&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Türk Sinemasının Varoluşsal İkilemlere Yaklaşımı 2: Limon mu Sirke mi?&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Bir Anomali Olarak Gönüllü Toplumsal İzolasyon: Otobüste Uyuyor Numarası Yapan Mektepli Çocuklar&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Ataerkil Toplumlarda Anaerkil Yapılanmalar ve Nazlı Ilıcak Örneği&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Postmodern Bir Olgu Olarak Kimlik Klonlanması: Kara Murat Benim! Kara Murat Benim! Hayır, Kara Murat Benim!&lt;/li&gt;&lt;li&gt;1980 Darbesi Sonrası Bütüncül Toplum Modellemelerinde Birleşme Önerileri: Dünya Türk Olsun&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Modern Dünyada "Öteki”nin Muğlâklığı: "Ne Diyem, Mahmut mu Diyem?"&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Sanayi Devrimi Sonrası Değişen Küresel İklimin Jeopolitik Konuma Etkileri: Ege Bir Yunan Gölü Değildir &lt;/li&gt;&lt;li&gt;İstatistiksel Araştırmalarda Örnekleme Sorunsalının Aşımına Doğru: Sallandıracaksın 3 tanesini Sultanahmet’te&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Postmodern Mimarinin Çekirdek Toplum Üzerindeki Etkilerinin İncelenmesinde Komşuluk Örneği: Aidat Listesine Kısa Bir Bakış &lt;/li&gt;&lt;li&gt;Küresel Isınma İdeolojisine Popülist Yaklaşımlar: Kaç Gündür Kar Yağıyor, Ne Isınması!&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Küresel Isınma Sonrası Enerji Kaynaklarının Kullanımında İktisadi Teoriler: Hani Isınacaktı Doğalgaz 150 Lira Geldi&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Postmodern Bir Devrim Okuması Olarak "Toplu İğneyle Duvarda Delik Açıyorlar, Yakında Bu Duvar Yıkılır" Benzetmesi&lt;/li&gt;&lt;li&gt;1980 Sonrası Türkiye’nin Değişen Demografik Yapısında Göç İzleri ve Max Weber’in Teorileri: Buralar Hep Dutluktu&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Weberian Bir Türk Popüler Kültür Okuması: Su Gelir Güldür Gel de Yar Beni Güldür&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Konut Sektöründe Gelişen Dünya Düzeni ve Bir Gesellschaft Örneği: Ali Ağaoğlu&lt;/li&gt;&lt;li&gt;2009'dan 40 Bulma Örneğinde Siyaset-Matematik İlişkisi&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Hazır Giyim Üreten Bir İşletmede Organizasyon ve Yönetim Sorunları: Fişi Yoksa Değiştiremiyoruz Ablacığım&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Pazar Ekonomisinin Açmazları: Bozuğun Yok Mu Bey Abiciğim?&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Türk Matematiğinin İki Büyük Dehasının Soyut Matematiğe Etkileri Cahit Arf ve Devlet Bahçeli&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Erkek Egemen Toplumlarda Çocuğun Babayı Totemleştirmesine Bir Örnek Olarak "Barcelona'yı Babam da şampiyon yapar" Söylemi&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Einstein’dan Stephen Hawking’e İç Bükeysel Evrenin Genişlemesi ve Kara Delikler Bağlamında Örtülü Ödenek İncelenmesi.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Özel Alanın Kamusal Alana Girişi: Parti Başkanı Konuşurken Hüngür Hüngür Ağlayan Milletvekilleri Üzerine Bir İnceleme&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Postmodernizm Sonrası Oluşan Parlamenter Sosyalist Yapı Öncesi Sosyal Darwinizm ve Sosyal Oktarizm Arasındaki Farklar&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Kentleşme Süreci İçerisindeki Bireyin Davranışsal Kültüre Etkilerinin İncelenmesinde En Az Üç Çocuk Sorunsalı&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Gelişen Ekonomik Toplulukların Nörolinguistik Üzerine Etkileri ve İngilizcenin Engellenemeyen Yükselişine Bir Örnek: One Minute&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Turgut Özal Sonrası Devlet Planlama Teşkilatının Yapısı Üzerine Kısa Bir İnceleme: "Ya Bir Dışarı Çıkalım Gidecek Bir Yer Buluruz"&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5088978919000079926-3871129759384783200?l=sosyalteorisyenler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/feeds/3871129759384783200/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5088978919000079926&amp;postID=3871129759384783200&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/3871129759384783200'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/3871129759384783200'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/2010/11/alternatif-akademik-tez-baslklar-vol-i.html' title='Alternatif Akademik Tez Başlıkları Vol. I'/><author><name>sosyalteorisyenler</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15152343344747451123</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/S69_tPKz7tI/AAAAAAAABFg/yO6wVzgC4Jk/S220/t%C4%B1hglnjglgjlg.png'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5088978919000079926.post-1118776009988554321</id><published>2010-11-29T11:21:00.000-08:00</published><updated>2010-11-29T18:10:59.326-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Dr. Psinoza Bento'/><title type='text'>Modern İnsan Evlatlarının Hayat Tarzları Üzerine</title><content type='html'>&lt;div  style="text-align: justify; color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;"&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div  style="text-align: center; color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;font-family:courier new;" &gt;Modern İnsan Evlatlarının Hayat Tarzları Üzerine Bir Deneme&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;font-family:courier new;" &gt;ya da&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;font-family:courier new;" &gt;Dualist Düşünme Biçimlerine Pantolonun Üstünden Bir Katkı:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;font-family:courier new;" &gt;Sağlıklı Beslenme vs. Beslenme&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a style="font-family: times new roman; color: rgb(102, 102, 102);" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TPP9hZiOsWI/AAAAAAAABVI/nbp9knqObo0/s1600/against%2Bcapitalist%2Bdiet.jpg"&gt;&lt;img style="float: right; margin: 0pt 0pt 10px 10px; cursor: pointer; width: 206px; height: 292px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TPP9hZiOsWI/AAAAAAAABVI/nbp9knqObo0/s320/against%2Bcapitalist%2Bdiet.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5545054316455178594" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;Beslenme, besinlerin ağızdan oral yolla alınıp makattan anal yolla çıkarılması işleminin başlangıç noktası olarak ansiklopedilerde bulunabilecek, genellikle sağlıkla ilişkili bir kavramdır. Sağlıkla ilişkisi pek de bilinememiş veya itelenememiş olacaktır ki (ne sağlığı arkadaş, ‘yemek bulursan ye, sopa bulursan kaç’ düsturunu dimağına kazımış insan evlatlarının dünyası burası) bir de beslenmenin ‘bir-başka-hali’ duhul eder hayata: sağlıklı beslenme. Peki sağlıklı beslenme ne işe yarar? En çıplağından bir cevap: sağlıklı sıçmaya. Fakat sağlıklı beslenme veya beslenme işlemlerinden hangisi tercih edilirse edilsin –ki tercihin nedenini ekonomik temelde sınıfsal olarak açıklamak yetersizdir- bu tercih, hayatı, kazaların veya beklenmeyen bir şeylerin olması dışında (bkz. “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;something happened&lt;/span&gt;”, F. Terim), ölümü yavaşlatmaya veya ertelemeye yarar (yaşam denilen şeye, ortaçağdaki anatomist abilerden biri ölüm dermiş; insan yaşamaz, yavaş yavaş ölürmüş: saçın beyazlaması, dökülmesi veya cildin buruşması, sık sık hastalanmak falan…). Ama sağlıklı beslenme yine de önemlidir; çünkü sağlıklı beslenme pazarı kişiyi çağırır (ve de kişi genelde gider).&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;‘Peynir-ekmek’in ontolojik gerginliği&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a style="font-family: times new roman; color: rgb(102, 102, 102);" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TPP9yJdjgyI/AAAAAAAABVQ/-bhTTcNp5sE/s1600/homo%2Bekonomikus%2Bgastronomikus.png"&gt;&lt;img style="float: left; margin: 0pt 10px 10px 0pt; cursor: pointer; width: 240px; height: 259px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TPP9yJdjgyI/AAAAAAAABVQ/-bhTTcNp5sE/s320/homo%2Bekonomikus%2Bgastronomikus.png" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5545054604198380322" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;Sağlıklı beslenme genelde evlere girmez (evdeki ‘peynir-ekmek’in varlığı sağlıklı beslenme için, özellikle kendisini geceleri gösteren, büyük bir tehdittir), sağlıklı beslenmeye gidilir veya sağlıklı beslenilebilecek yerlere gidilir; işte pazar burasıdır ve renkli dünyasıyla kişiyi karşılar. Light, yağsız, az pişmiş, bol yeşilli, ekmeksiz ve tabii ki makarnalı bir dünyadır burası. Kişi kendisine birini seçer ve artık o dünyanın kurallarına göre davranmak zorundadır. Fakat o dünyadaki bazı görünümler kişiyi yanıltabilir, dilemmada bırakabilir (yemek öncesi gelen küçük-kepekli-ekmekçikler ve otlu tereyağı); (sakın) aldanmamalı kişi, yoksa kendini sağlıklı beslenme dünyasından beslenme dünyasına geçerken bulur (ekmek-tereyağı deneyi: evde yapılınca beslenme, pazarda yapılınca sağlıklı beslenme tepkimesi verir). Bu tür durumlarda yapılması gereken şey bellidir. &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Kural 1: sağlıklı beslenmede her şey bitirilmez, yarım bırakılır ki az yenildiği cümle âlem tarafından bilinsin.&lt;/span&gt; Çünkü sağlıklı beslenmek sadece gıdayla değil aynı zamanda da havayla ilişkilidir, egonun o eksantrik havasıyla. Bu durumda yaşanılan gerginlik (ekmek arkadan ağlamaz, suratına tükürür, güzelim tereyağı yar etmedin diye) bu eksantrik havanın içinde solunmaz olur artık, artık bir diğer seviyeye geçilebilir: kombo yemekler için çorba veya direkt ana yemek.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;Sağlıklı beslenmenin kamusal orgazmı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;Bu seviye sağlıklı beslenmenin en belirleyici seviyesidir, zira yenilen malzemenin niceliği/miktarı süreyi de etkiler ve sağlıklı beslenmek isteyen kişi için tam bir sınanma evresi halini alır. Tabii ki sınanma, adıyla müstesna, kişinin kendi başına yapabileceği bir iş değildir; tam da aksine başkalarını da içerir. Bu içerim, temel olarak aynı masanın paylaşıldığı kişiler (bu deneyde esnaf lokantaları ‘sıfır’ olarak alınır), ikincil olarak da aynı mekânın paylaşıldığı kişilerden oluşan, merkezinde sağlıklı beslenen kişinin olduğu ve onu çevreleyen iç içe iki çember şeklinde şematize edebilecek olan paydaşlardan meydana gelir. Yapılacak herhangi bir kural dışı davranış, çemberlerin kapsama alanlarıyla ters orantılı olarak olumsuz sonuçlar verecektir (‘bu Aysel de ne kadar çok yiyormuş’; ‘şu herife bak, mal gibi yiyor’ vb.). &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Kural 2: sağlıklı beslenme sosyal olanın bilgisini içerir, sağlıklı beslenmeye arkadaşla gidilir.&lt;/span&gt; Çünkü sağlıklı beslenmede kamuyla paylaşılan beslenme değil, beslenmenin sağlıklı olmasıdır, modernitenin insan evlatlarına itelediği ‘kişinin sahip olması gereken özellikler’den biri olan sağlıkla. Bu seviyeden sonra ise -temel ihtiyaçlar bağlamında değerlendirildiğinde yakın ilişkide olan ve tam da bu nedenle metafor aracılığıyla kurulan ilişkinin aslında metaforik olmadığının satır arasında gizlenmesini de göz önünde tutarak- orgazmın hat safhasına denk düşen evreye gelinir: tatlı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;A priori mutluluk ve şizofrenik tatlı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a style="font-family: times new roman; color: rgb(102, 102, 102);" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TPP9-WelefI/AAAAAAAABVY/42ypSWyL50k/s1600/mutluluk%2B%25C3%25BCtopyas%25C4%25B1.png"&gt;&lt;img style="float: right; margin: 0pt 0pt 10px 10px; cursor: pointer; width: 238px; height: 230px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TPP9-WelefI/AAAAAAAABVY/42ypSWyL50k/s320/mutluluk%2B%25C3%25BCtopyas%25C4%25B1.png" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5545054813850794482" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;Sağlıklı beslenmenin son evresine tekabül eden bu süreç, hem hazzı hem acıyı (yemenin verdiği keyif ve çok yemenin verdiği pişmanlık), hem tatlıyı hem ‘&lt;span style="font-style: italic;"&gt;tatlı&lt;/span&gt;’yı (tatlının keyif vermesi ve aynı zamanda da ‘zararlıların başında gelen’ şekerle ilişkisinin aşikârlığı) ve hem bireyselliği hem sosyalliği (tatlının tam da tatlı olmasından dolayı korunması gerektiği ve aynı zamanda da masayla olan ilişki) içerdiği için sağlıklı beslenmenin şizofrenik aşaması olarak da kabul edilir. Fakat bu şizofrenliğe, modern insanın şüpheci sorularının şiddetinin azaltılması adına, yine modern dünya tarafından kapılar aralanır: light tatlı veya şekersiz tatlı (benzer söylemler için bkz: “makarna kilo yapmaz”. Bir fizikçiye, fizikçiyi geç, yer çekiminin varlığına inanan birine söylenmemesi gereken bir cümle; dert de bu ya, bu zaten söylenir, asıl olan, inanılmaması gereken bir safsata). Bu seviyede artık önemli konular konuşulmaz (önemli konular çatal-bıçak ikilisinin kullanıldığı zamanda konuşulur, çünkü bu ikili, modernler için ciddiyetin timsalidir ve modernler önemli konuları ciddiyetle konuşurlar), aksine, önemli konular canlarını (zaten az önce) sıktığı için ‘goygoy’a bağlanır, herkesin üzerinde mutabık olduğu hikmetinden sual olunmayan bir mutluluk su yüzüne vurur. &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Kural 3: sağlıklı beslenmede tatlı, memnun veya mutlu olmayı zorunlu kılar.&lt;/span&gt; Çünkü önceki seviyelerde tüketilen maddeyle kurulan ilişkinin travmatik boyutları artık bir ödülü zorunlu kılmıştır; karnı doyan insan mutsuz olmamalıdır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;Modernin bengi-dönüş üretimi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;Modern insan evlatlarının düşünme biçimi olan ‘ya o ya bu’ geleneği –her konuda olduğu gibi- ağzının içinden girip götünden çıkacak olan şeylerin neler olması gerektiğiyle ilgili bir dünya sunar ve bu dünya da aslında kişinin kim olduğunun sırlarını verir... miş. Peki modernite kişiye şu sorunun cevabını verebilir mi: Gece bardan sonra içilen çorbanın sabah bıraktığı gastritin ve reflünün toplumsal hayata sirayeti nasıl önlenebilir? Tabii ki bunun da cevabı var! “az ve sık yiyin, ama akşam sekizden sonra asla”. Tam da modernlerden beklendiği gibi…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5088978919000079926-1118776009988554321?l=sosyalteorisyenler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/feeds/1118776009988554321/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5088978919000079926&amp;postID=1118776009988554321&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/1118776009988554321'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/1118776009988554321'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/2010/11/modern-insan-evlatlarnn-hayat-tarzlar_29.html' title='Modern İnsan Evlatlarının Hayat Tarzları Üzerine'/><author><name>sosyalteorisyenler</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15152343344747451123</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/S69_tPKz7tI/AAAAAAAABFg/yO6wVzgC4Jk/S220/t%C4%B1hglnjglgjlg.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TPP9hZiOsWI/AAAAAAAABVI/nbp9knqObo0/s72-c/against%2Bcapitalist%2Bdiet.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5088978919000079926.post-4839828317781304795</id><published>2010-11-27T08:41:00.000-08:00</published><updated>2010-11-27T08:49:26.514-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Babaaa'/><title type='text'>Apaçi Olmak!</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TPE1E2sMSvI/AAAAAAAABSM/k6urnuVnMEw/s1600/apa%25C3%25A7iler.png"&gt;&lt;img style="float: left; margin: 0pt 10px 10px 0pt; cursor: pointer; width: 166px; height: 286px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TPE1E2sMSvI/AAAAAAAABSM/k6urnuVnMEw/s320/apa%25C3%25A7iler.png" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5544270973786409714" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102); font-style: italic;font-family:times new roman;" &gt;“Moda ve yaşam olanakları genişledikçe insan kimliğini seçebilir, imal edebilir -ve sonra yeniden imal edebilir.”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;Douglas Kellner&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;Apaçi olmak yeni bir kimlik inşasını işaret ediyor. Kent dokusunun ortasında kent kültürü ve meşruluğundan uzak bir kimlik tercihi, çevresel faktörlerin etkisiyle imal ediliyor, tercih ediliyor ve değişiyor. Apaçilik ise bu sürecin bir ürünü olarak algılarımızdaki yerini alıyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;Hepimiz gündelik yaşantılarımızın hızlı akışında sıkılıyoruz. Sıkıntılarımız, isyanlarımız, tepkilerimiz ancak kendimizle olan hesaplaşmalarımızda sahne alıyor. Dolayısıyla olduğumuz şeyden sıkıldığımıza karar verdiğimiz andan itibaren günümüzün bize sunduğu kimliklerden birini alıp üzerimize geçiriveriyoruz. Bugünlerde ilk keşfettiğimiz şey var olan halimizi korkmadan değiştirebileceğimiz inancı. Fakat değişim değiştirebileceğimize inandığımız hızda gerçekleşmiyor. İşte tam da bu umut sanrısı Apaçi’liği salık veriyor. Apaçi olmak işte bu yüzden kendi için anlamlı bir düşünce dizgesi oluşturmayan kesimin basit bir davranışı oluveriyor. Köyden kente göç eden ilk popülasyonun çocukları, kent kültürünü orijinal kimliklerinin üzerine geçiriveriyorlar. Bu kesimin büyük çoğunluğunun genç olması bu değişimi büyük oranda kolaylaştırıyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;Kimliğin yeniden inşası için gerekli olan sosyal ilişkiler ise teknolojik ilerlemeler ve hız çağının olanaklarıyla kolaylaşıyor ve süreklileşiyor. İletişimin hızı ve bir arada olmanın kolaylığı kimliğimizi sınamak için bize çok daha fazla imkân sunuyor. Fakat sürekli yeni kimlikler edinen birey aynı süreklilikte edindiği kimliği gerçekleştiremiyor. Dolayısıyla günümüzde kendini gerçekleştirmek tali bir edim. Bir sorun değil tersine sosyal olmanın bir gerekliliği. Hatta bu yüzdendir ki gerçekleşemeyen birey, tek gerçek olarak mahremiyetini sağlayabildiği ev ortamında mutlu zamanlar geçiriyor. Ev içi, sözde sizi veya bizi ifade eden tüketim malzemeleri de bu yüzdendir ki piyasaların çabuk tüketilen malları olarak reyonlarda boy gösteriyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;Apaçiler de aynı sebepten kaynaklı çoklu kimliklerin bir araya gelmesiyle varlığını olumluyor. Fakat kendini gerçekleştirebileceği alanlarda yaşayan apaçiler aynı paralellikte kimliklere sahip olamıyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;Günümüzde sanatta, politikada ve modern hayatın talep edilen tüm tüketim alanlarında seçkinci, entelektüel ve üst düzey estetik kaygılar yerini gündelik hayatta olan biten, basit ve doğrudan eylemlere bıraktı. Bu yüzdendir ki internetin her köşesinde kendi eserlerini sergileyebilen sokaktaki insan pervasızca görünür olabildi. Doğal olarak da apaçiler bu görünürlüğün veya bu sahnenin bir parçası olarak boy gösterdiler.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;Apaçilerin şahsında olumlanan varoluş algısı &lt;span style="font-style: italic;"&gt;ben merkezcidir&lt;/span&gt;. En azından eylemlerinin itici gücü kendi orijinal “ben”lerinden gelir. Keskin sosyo-ekonomik havzalarından çıkarak hiç bilmedikleri bir dünyada boy gösteren apaçilerin tek ölçütü ancak kendisi olabilir. Bu da bizi &lt;span style="font-style: italic;"&gt;“insanın ölçütü insandır”&lt;/span&gt; önermesini ortaya atan Epiktetos felsefesinden &lt;span style="font-style: italic;"&gt;“insan insanın kurdudur”&lt;/span&gt; felsefesini oluşturan liberal kanadın ilk savunucularından Hobbes’a götürür. Sonuç olarak denilebilir ki, &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Apaçilik kapitalizmin liberal birey algısının mutant sonucudur. &lt;/span&gt;Denilebilir ki,&lt;span style="font-style: italic;"&gt; apaçilik insan kültürünü yozlaşmanın eşiğine getiren &lt;/span&gt;(acaba bu eşikten geçmiş olabilir miyiz?)&lt;span style="font-style: italic;"&gt; kapitalist sistemin bir yanılgısıdır. Kapitalist ütopyanın iflasıdır.    &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;Peki, Apaçileri yanıbaşımızda gördüğümüz zaman nasıl tanıyabiliyoruz. Çünkü toplumun diğer tüm kesimleriyle iletişime geçmeye çalışan fakat başaramayan koca bir kesimin kendini ifade yöntemi ancak saç ve giyim tarzlarıyla mümkün oluyor. Ve biz görüyoruz.  Cemaatleşen toplumumuzda cemaatler arası iletişimin azaldığı (bir rocker bir clubber’ı anlayabilir mi?), her cemaatin kendi iletişim ağlarıyla yaşadığı bir durumda apaçiler iletişime geçmek istiyorlar.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;Geçen sene adını bile hatırlamaya gerek duymadığım orta üst sınıf, beyaz, Sünni ve Türk bir kadın köşe yazarı apaçiler için neredeyse zombi olduklarına dair yorum beyan etmişti. Ya peki o zombiler o kadının bembeyaz teninden bir ısırık almak istediklerinde ne olacak? &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;Apaçiler, soğuk savaş sonrası katılaşan dünyanın buharlaşmaya yüz tutmuş kararsız gazları gibi olabilir mi? Bulunduğu her ortamın şekline girebilen ama karar kazandıkça katılaşarak bulunduğu kabı bir şekilde parçalayacak bir gaz.!!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5088978919000079926-4839828317781304795?l=sosyalteorisyenler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/feeds/4839828317781304795/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5088978919000079926&amp;postID=4839828317781304795&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/4839828317781304795'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/4839828317781304795'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/2010/11/apaci-olmak.html' title='Apaçi Olmak!'/><author><name>sosyalteorisyenler</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15152343344747451123</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/S69_tPKz7tI/AAAAAAAABFg/yO6wVzgC4Jk/S220/t%C4%B1hglnjglgjlg.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TPE1E2sMSvI/AAAAAAAABSM/k6urnuVnMEw/s72-c/apa%25C3%25A7iler.png' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5088978919000079926.post-6333598119436239569</id><published>2010-11-27T08:25:00.000-08:00</published><updated>2010-11-27T08:50:21.654-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Zinos'/><title type='text'>Akraba Ziyareti</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify; color: rgb(102, 102, 102);"&gt;&lt;a style="font-family: times new roman;" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TPExV2ivloI/AAAAAAAABR8/at6pRAr5SZo/s1600/akraba%2Bziyareti.jpg"&gt;&lt;img style="float: right; margin: 0pt 0pt 10px 10px; cursor: pointer; width: 234px; height: 197px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TPExV2ivloI/AAAAAAAABR8/at6pRAr5SZo/s320/akraba%2Bziyareti.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5544266867758044802" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;Söz konusu bayram olunca akla ilk gelenlerden biri de akraba ziyaretidir. &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;İnanılmaz derecede can sıkıcı bir mevzudur akraba ziyaretleri. Ömründe üç beş defa gördüğün insanlara lüzumsuz bir ilgi ve daha da önemlisi saygı duyuyormuş gibi davranmak durumunda kalırsın. Bu tanımsız saçma duruma düşmek insanda tarifi zor bir duygu durumuna yol açabilir. Hele de karşındaki kişiler dumur edici safsatalarla seni esir almaya başlayınca iş içinden çıkılmaz bir hal almaya başlar. O an o kişileri bozamazsın çünkü her akılcı ve mantık ilkelerine uygun çıkışların seni ortamda daha da yalnızlaştıran ve haksız konuma düşüren ortamı geren kişi durumuna iter. Bir taraftan da pragmatik bir şekilde, işi uzatmayayım bir an önce bitsin kurtuluvereyim bu deli saçmasından diye de yanıt vermezsin bu safsatalara. Ama işin kötü yanı sen zoraki bir tebessümle yerinde oturdukça onlar kendilerini daha da bir haklı hissetmeye başlarlar. Patavatsızlıklar, lafın nereye gittiğini bilmezlikler, gereksiz samimiyetler ve gereksiz ilgiliymiş gibi davranmalar iyiden iyiye durumu bunaltıcı bir hale sokar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;Başka bir yönden de bu toplu ziyaretler ya da tekli ancak aynı zaman dilimine denk düşmeleri bakımından istemsiz birliktelikler, toplu bir faciaya dönüşmekle birlikte sosyal bir iletişim ağına dönüşüverir. &lt;/span&gt;&lt;a style="font-family: times new roman;" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TPExodwI-vI/AAAAAAAABSE/foPHbrhRc5k/s1600/facebook%2Bkim-li%25C4%259Fi.png"&gt;&lt;img style="float: left; margin: 0pt 10px 10px 0pt; cursor: pointer; width: 198px; height: 198px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TPExodwI-vI/AAAAAAAABSE/foPHbrhRc5k/s320/facebook%2Bkim-li%25C4%259Fi.png" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5544267187520862962" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;Kim kiminle evlenmiş, kim askerliğini nerede yapmış, kim kiminle ortak yön bulmuş. Kim kimin karısını vakti zamanında beğenmişmişmişmiş gibi. Peki, bugün kim nerde çalışıyormuş, kim hangi statüyü işgal ediyormuş, bu statüye nasıl ulaşmışmış, kimin arabasının modeli daha yüksekmişmişmişmişmiş gibi. İşte bu nokta da bir şey dikkatimizi çekiveriyor. Bu türden bir araya gelişler ananevi bir takım saçmalıkları yerine getirmekle birlikte başka bir işlevi daha yerine getiriyor. Sosyal bir iletişim aracı olmayı, bir tür network oluşturmayı. Daha farklı bir deyişle sanki vakti zamanının facebookları bu tip ilişkilerle oluşturuluyormuş gibi. Çünkü facebooklarda da arkadaş listemizde mevcut bulunan bilmem kaç yüz kişiden kaçıyla doğru düzgün ilişkimiz var ki? Sanal âlemde bunca arkadaş edinmemizin doğru düzgün tanımadığımız, üç beş sene de bir gördüğümüz akrabalardan ne farkı var. &lt;/span&gt;  &lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki bu iki farklı durum arasında bu benzerliğin kaynağı nedir?&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;  &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Naçizane düşündüğüm bir tür kıyas mekanizması meydana getiriyor oluşu olabilir. Çünkü bu tip akraba ziyaretlerinde ya da bir araya gelişlerde herkes bir birini süzer, kim ne durumda (toplumsal anlamda), yani kim nerelere gelmiş, kim daha saygın. Kim daha zengin, kim daha konfor içinde yaşıyor, kim daha az çalışarak daha çok kazanıyor, kimin arabası var kimin yok, kim çocuk sahibi kim değil, kimin çocuğu nerede okuyor kiminki bir baltaya sap olamamış gibi yığınla sessiz sedasız sorulan ya da pervasızca ulu orta sorulan (kocanla aran nasıl, hala seni aldatıyor mu gibi) sorularla elde edilen detaylı bilgiler. Pekiyi bu bilgiler ne işe yarıyor? Kendi konumunu belirlemeye. Buradan da şu çıkıyor sanki: &lt;span style="font-style: italic;"&gt;İnsan sosyal bir varlıktır. Yani insan bir başkası olmadan kendisinin ne olduğunu bilemeyen, kendisini konumlandıramayan salak, aciz, aptal bir varlıktır.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5088978919000079926-6333598119436239569?l=sosyalteorisyenler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/feeds/6333598119436239569/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5088978919000079926&amp;postID=6333598119436239569&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/6333598119436239569'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/6333598119436239569'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/2010/11/akraba-ziyareti.html' title='Akraba Ziyareti'/><author><name>sosyalteorisyenler</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15152343344747451123</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/S69_tPKz7tI/AAAAAAAABFg/yO6wVzgC4Jk/S220/t%C4%B1hglnjglgjlg.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TPExV2ivloI/AAAAAAAABR8/at6pRAr5SZo/s72-c/akraba%2Bziyareti.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5088978919000079926.post-8094317934141001188</id><published>2010-10-29T07:31:00.001-07:00</published><updated>2010-10-29T07:40:40.885-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Dr. Heimat Lose'/><title type='text'>Asker Sevkiyatı</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify; color: rgb(102, 102, 102);"&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;a style="font-family: times new roman;" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TMra8SsA6pI/AAAAAAAABRg/Lv07NuExNBw/s1600/Match_by_slomkay.jpg"&gt;&lt;img style="float: left; margin: 0pt 10px 10px 0pt; cursor: pointer; width: 254px; height: 184px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TMra8SsA6pI/AAAAAAAABRg/Lv07NuExNBw/s320/Match_by_slomkay.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5533475821521529490" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-family:times new roman;" &gt;“Bu vatan bizimdir ferman gerekmez,&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-family:times new roman;" &gt;askerin olduğu yere yabancı giremez.”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;Asker sözü (Anonim)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;&lt;br /&gt;Birçok kişinin bildiği adıyla Aşti’deyim. İstanbul’a doğru yol alacağım. İnanılmaz bir gürültü ve kalabalığın arasında kendime nefes alacak bir yer bulmaya çalışıyorum. Yanımdaki adam &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;telefonla konuşuyor ve karşısındaki kişiye “asker sevkiyatı” olduğu için otogarın çok kalabalık olduğundan bahsediyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic; font-weight: bold;"&gt;Sevkiyat:&lt;/span&gt; Silahlı kuvvetlerde personel, silah, araç, yiyecek vb. ikmal maddelerinin stratejik ve taktik amaçlarla bir yerden bir başka yere gönderilmesi. (TDK)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;Bir anda sevkiyat kelimesine takılıp kalıyorum. Bendeki çağrışımı da tıpkı tanımdaki gibi “askeri” bir yankıya neden oluyor kafamda. İçinde “personel” gibi insanı tanımlayan (bir hizmet veya kurum görevlisi insanı) bir ifade geçmesine rağmen kulağımı tırmalayan bir şeyler var. Sevk edilme eylemi sanki daha çok bir ürünün, bir malın ya da malzemenin bir yerden bir yere götürülmesini çağrıştırıyor. Ama sevk edilen şeyler 20’li yaşlarında gençler. Onlara bakıyorum; çığırtkanlık düzeyinde okuna gelen İstiklal Marşı, en sesli atanın cennete kabul edileceği nidalarıyla yükselen tekbirler, hangisinin daha büyük olduğu anlaşılamayan en büyük askerler; sevkiyatlar.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold; font-style: italic;"&gt;Sevk:&lt;/span&gt; 1. Gönderme, götürme. 2. Sürükleme, itme.&lt;/span&gt;&lt;a style="font-family: times new roman;" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TMrbD8TR2tI/AAAAAAAABRo/-9gO3q-lx34/s1600/The_Militarist_by_Genun.png"&gt;&lt;img style="float: right; margin: 0pt 0pt 10px 10px; cursor: pointer; width: 153px; height: 256px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TMrbD8TR2tI/AAAAAAAABRo/-9gO3q-lx34/s320/The_Militarist_by_Genun.png" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5533475952951155410" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;Meğer kelimenin bir de sürükleme, itme anlamı varmış. Oysa herkes oldukça gönüllü gözüküyor. Yanımdan geçen her sevkiyat adayı, yüzümden gönülsüz olduğumu anlarmış gibi dik bakıyor bana. Hepsinin yüzünde birer &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Rambo&lt;/span&gt; edası, omuzlarında bayraktan yapılma &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Süpermen&lt;/span&gt; pelerini. Kendimi bütün bu en iyi asker aday adayları arasında küçük militer bir gezegendeki tek vicdani retçi kadar yalnız hissediyorum. Onlar ise hayatta sahip oldukları tek şey asker kimliğiymişçesine hareket ediyorlar. Haksız da sayılmazlar. Toplumun sürekli kenarda bıraktığı tüm bu genç adamlar, askere “sevk edilmelerine” yarım saat kala, topluca gerçekleştirilen bir asker fetişizmi ritüelinin başkahramanları olarak hayatlarının hiçbir döneminde tadamayacakları kadar kutsanıyorlar. Ne kadar militer bir toplumda yaşadığımızı, o zamana kadar hiçbir vasıf elde edememiş bu çocukların askere sevk edilirken nasıl yüceltildiğine bakarak anlayabilirsiniz. Çocuklarına kim bilir en son ne zaman sarılmış babalar, sırf kurgusal ve kurumsal bir kimliğe büründü diye onları gözyaşları içinde sımsıkı kucaklıyorlar. Ortalıkta tarif edemediğim bir histeri krizi yaşanıyor. Bir an için sanki III. Cihan Harbi başlamış ve biz bütün genç nüfusu bu harbe yolluyormuşuz gibi oluyorum. Sonra aklıma geliyor hepsinin &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Rambo &lt;/span&gt;olmayacağı. “Stratejik ve taktik amaçlı” sevk edilen bu adamların kimi kazancı, kimi aşçı, kimi paşanın özel hizmetlisi olacak. Belki içlerinden bir kaçına “eğitim zayiatı” denilecek. Militarist zihniyet içinde askeri malzemeden pek de farklı olmayacaklar.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;&lt;br /&gt;Otobüse biniyorum, yanıma bir adam oturuyor. Yüzünde kendisini otobüse atabilmiş olmanın neden olduğu bir rahatlama ifadesiyle &lt;span style="font-style: italic;"&gt;“asker sevkiyatı işte, hep böyle oluyor”&lt;/span&gt; diyor. Adama bakıp &lt;span style="font-style: italic;"&gt;“öyle, ne yapalım” &lt;/span&gt;derken içimden başka bir dünyanın hayalini kuruyor ve camdan dışarı, sevk edilenlere bakıyorum.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5088978919000079926-8094317934141001188?l=sosyalteorisyenler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/feeds/8094317934141001188/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5088978919000079926&amp;postID=8094317934141001188&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/8094317934141001188'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/8094317934141001188'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/2010/10/asker-sevkiyat.html' title='Asker Sevkiyatı'/><author><name>sosyalteorisyenler</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15152343344747451123</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/S69_tPKz7tI/AAAAAAAABFg/yO6wVzgC4Jk/S220/t%C4%B1hglnjglgjlg.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TMra8SsA6pI/AAAAAAAABRg/Lv07NuExNBw/s72-c/Match_by_slomkay.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5088978919000079926.post-6805348889588936648</id><published>2010-10-14T05:25:00.001-07:00</published><updated>2010-10-14T05:28:38.221-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Babaaa'/><title type='text'>Apaçi Manifestosu</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TLb24QapM1I/AAAAAAAABRQ/VEQfs8ZGCGM/s1600/apa%C3%A7i+stayla.JPG"&gt;&lt;img style="float: right; margin: 0pt 0pt 10px 10px; cursor: pointer; width: 181px; height: 227px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TLb24QapM1I/AAAAAAAABRQ/VEQfs8ZGCGM/s320/apa%C3%A7i+stayla.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5527877038983689042" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family: times new roman; color: rgb(102, 102, 102);"&gt;Bugün bir kültür devrimine tanıklık ediyoruz. Fakat devrimimiz olabildiğince gözden uzak, olabildiğince kendiliğinden, olabildiğince başka fikirlerin ve hiçliğin arkasına iyice saklanmış durumda.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: times new roman; color: rgb(102, 102, 102);"&gt;Geçtiğimiz on sene boyunca insanlık tarihinin teknolojik ve kültürel mirasını çekici, yaldızlı paketlere, nostaljik anılara, retro tarzlara, sinerjik yaratıcılıklara bulayıp, her bireyin onayını alarak paketledik ve sattık. Tükettiğimiz her kültürel öge tüm posasıyla cıvık mekânlarda, yepyeni elbiselerde, mutant danslarda, mutant kulüplerde tüm ihtişamıyla sergilendi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: times new roman; color: rgb(102, 102, 102);"&gt;DJ’lerden MC’lere, staylalardan, klabırlara, bir kilo jöle sürenlerden saçlarıyla kaşlarını birleştirenlere, eline ketçap sıkanlardan abdominallerini sergileyenlere, kafasına silah dayayanlardan “sevişelim mi?” yazanlara, gırtlağına bıçağın ters tarafını dayayanlardan, köprü üstünde dans edenlere, imitasyon levis giyenlerden, kemer tokasını gözümüze sokanlara yeni bir sınıfın doğuşuna öncülük eden tüm kültürel misyonerler olarak siz artık eski çağların kötü bir kopyası olarak kalabalık sokakların efendileri olacaksınız.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: times new roman; color: rgb(102, 102, 102);"&gt;Varoşlardan gelmiş olabilirsiniz. Kentlerin dışından içine akın eden ilkel idealleriniz olabilir. Bu sizi yıldırmadı ve yıldırmayacak. Her kuruşunu tükettiği insan bedenine ve kültürüne maleden zengin hoyratların umutlarını sahiplenebilirsiniz. Hayalleriniz Disneyland’da değil, kent meydanlarında gerçekleşecektir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: times new roman; color: rgb(102, 102, 102);"&gt;Birbirinize olan bağlılığınız sevgililerinizin libidolarıyla sınandıkça, sertleşmeyi tercih edenleriniz, tercih ettikçe tercih değiştirenleriniz olacaktır. Meydanlar sizin anlamadığınız reklam panolarına, bilmediğiniz küfürlere tanıklık ettikçe panoların çekici resimleri sizin düşlerinizle zenginleşecek. Düşleriniz reklam panolarınca temsil edilecektir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: times new roman; color: rgb(102, 102, 102);"&gt;Siz yeni çağın efendileri olabilmek için ezildikçe, yoksul isyanlarınız kelimelerden yoksun yaşam tarzlarına dönecek. Sözü söylenmeyen tarif edilen olacaksınız. Zaten siz tarif edilensiniz.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: times new roman; color: rgb(102, 102, 102);"&gt;Sizin danslarınızdan, sizin giyim tarzınızdan, sizin yapıp ettiklerinizden nemalanan entelektüel, bohem ve her türden bilge bilginler hakkınızda konuşacak, alay edecek, sizin için size rağmen bilirkişi olacaklardır. Bilmeyin. Zaten haberiniz de olmayacak.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: times new roman; color: rgb(102, 102, 102);"&gt;Bildiğiniz şeyler sizi yönlendiren tüm imgelerin arkasında toplandıkça siz birer imgelem olarak var olacaksınız. Var olmamanızın tek imkânı sizi var eden piyasa şarlatanlığının hayat şarlatanlığınca bastırılmasıyla mümkün olacaktır. Dolayısıyla olabildiğince ciddi olacaksınız.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: times new roman; color: rgb(102, 102, 102);"&gt;Dünyada bir zombi dolaşıyor. Efendilerinin nedenini bilemediği davranışlar sergiliyorlar. Koca bir insanlık tarihi yeni mutantların özgürlüğüyle sınanacak.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: times new roman; color: rgb(102, 102, 102);"&gt;Apaçiler serpilin. Özgürlüğünüzden başka kaybedecek çok şeyiniz var!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5088978919000079926-6805348889588936648?l=sosyalteorisyenler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/feeds/6805348889588936648/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5088978919000079926&amp;postID=6805348889588936648&amp;isPopup=true' title='7 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/6805348889588936648'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/6805348889588936648'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/2010/10/apaci-manifestosu.html' title='Apaçi Manifestosu'/><author><name>sosyalteorisyenler</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15152343344747451123</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/S69_tPKz7tI/AAAAAAAABFg/yO6wVzgC4Jk/S220/t%C4%B1hglnjglgjlg.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TLb24QapM1I/AAAAAAAABRQ/VEQfs8ZGCGM/s72-c/apa%C3%A7i+stayla.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>7</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5088978919000079926.post-2148901156084921473</id><published>2010-07-26T06:49:00.000-07:00</published><updated>2010-07-26T06:56:30.287-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Prometheus'/><title type='text'>Monşer Deyip Geçme O da Erkek!</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TE2SwFqKcoI/AAAAAAAABQw/-uYSKECw62w/s1600/language+and+gender.JPG"&gt;&lt;img style="float: left; margin: 0pt 10px 10px 0pt; cursor: pointer; width: 174px; height: 226px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TE2SwFqKcoI/AAAAAAAABQw/-uYSKECw62w/s320/language+and+gender.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5498212074939642498" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;Öncelikle haddimi aşan iki konu -&lt;span style="font-style: italic;"&gt;dil ve Türkiye’de kadın olmak&lt;/span&gt;- üzerine atıp tutacağım için tüm sst takipçilerinden özür dilerim.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;Erkeklik, bir zihniyet olarak ülkemin her yerini, çatlak bile bırakmayacak şekilde kaplamışken, dili bu zihniyetten mahrum bıraktığını iddia etmek şüphesiz aptallık olur. Türkçe, toplumu gibi eril bir dildir ve her kullanıldığında bu zihniyeti hem meşrulaştırır hem de yeniden üretir. Bu bağlamda benim iddiam şudur: Türkçe sosyal sonuçları bakımından kadınlar için çoğu batı Avrupa diline oranla daha büyük bir imkân taşır. Fakat bu imkân zihniyetin veya ataerkil düzenin aşılması yönünde değil, kadının, erkeklik dünyasında görece de olsa bir güç kazanmasına, başka bir deyişle kendi yerini genişletmesi yönünde bir imkândır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;Tüm şu pek şahane, pek yaratıcı küfürlerimizin ataerkilliği göz önüne alındığında bu iddiaya karşılık «hadi lan ordan» denmesi pek olasıdır. Ama ben meseleyi biraz daha geriden alacağım: Türkçenin yapı taşlarından. Bildiğiniz gibi Türkçede «She» ve «He»’yi karşılayacak tek kelime vardır o da «o» dur. Bu «o», çoğu zaman söylemeye bile gerek duyulmaz, gizli özne olur. Benim derdimde bu gizliliktir esasen.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;Fransızcadaysa mesele «she» ve «he» ayrımıyla bitmez. Üstüne birde bahsedilen kişinin cinsiyetine göre onu niteleyen sıfatların ve adların sonuna kimi zaman bir adet «e» getirilir, kimi zaman da tamamıyla farklı bir hal alır. Bu «e» de kendinden önce gelen harfin düzgün bir şekilde telaffuz edilmesini gerektirir. Örnek veriyorum: &lt;span style="font-style: italic;"&gt;étudiant / étudiante&lt;/span&gt;. İlkini etüdian diğerini etüdiant diye okumak icap eder. Dolayısıyla hem sözlü olarak hem de yazı da birinden bahsederken onun cinsiyetini açığa çıkarmadan konuşmak pek bi zor, pek bi çetrefildir.&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;*&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;Konuyu başlığa, başlığı da konuya bağlayabilmek için bir örnek daha verecek olursam, «&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Monşer&lt;/span&gt;»  yalnızca erkekler için kullanılabilir ve de «&lt;span style="font-style: italic;"&gt;benim sevgili…&lt;/span&gt;» anlamına gelir. İlla bir kadına bu şekilde seslenmek istiyorsak o zaman da «&lt;span style="font-style: italic;"&gt;maşeri&lt;/span&gt;» dememiz gerekir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a style="font-family: times new roman; color: rgb(102, 102, 102);" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TE2S1JasttI/AAAAAAAABQ4/7nNnGVeazek/s1600/gender+and+discourse.JPG"&gt;&lt;img style="float: right; margin: 0pt 0pt 10px 10px; cursor: pointer; width: 186px; height: 248px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TE2S1JasttI/AAAAAAAABQ4/7nNnGVeazek/s320/gender+and+discourse.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5498212161847867090" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;Fakat Türkçede bu cinsiyet hallerini açığa çıkarmamak daha kolaydır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;-Naptın bugün kızım?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;-Liseden bir arkadaşla sinemaya gittik babacığım.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;-Eve gelmeyecek misin kızım?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;-Bugün arkadaşlarda kalsam olmaz mı anneciğim?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;Şüphesiz, bu «&lt;span style="font-style: italic;"&gt;bi arkadaş&lt;/span&gt;» söylemi çok uzun sure idare edemez. Hakiki yalanlar söylemek gerekir. O arkadaşların ismini vermek gerekir. Ancak yine de Türkçenin bu yuvarlaklığının kısmi olumlu sonuçları olur: Aileyle konuşurken bir anlık dikkatsizliğe kurban gitme, falso verme ihtimalinde kayda değer bir düşüş ve üçüncü tekil şahıslardan bahsedildiğinde, yalan söylememiş olmanın verdiği rahatlık.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;Bir Fransız için düşündüğümüzdeyse durum tersine işler. Fakat bu tip kolpalara oradaki kadınların ihtiyacı yoktur. Çünkü -genelde- babaları ve çevreleri kızlarının sevişip sevişmediğine, erkek arkadaşlarıyla birlikte yaşayıp yaşamadıklarına vs. karışmamaktadır. Dolayısıyla Türkçenin, Türkiye’deki kadınlara belli bir güçlenme stratejisi geliştirmek için imkân sağlaması Türkçenin klasının değil, ancak Türkiye’deki ataerkilliğin ne kadar vahim bir boyutta olduğunun göstergesi olabilir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(0, 0, 0);"&gt;*&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Şimdi aklıma geldi, acaba bu çetre-fil, sinefil ve filozof örneklerinde olduğu gibi çetre’yi seven anlamında olabilir mi?&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5088978919000079926-2148901156084921473?l=sosyalteorisyenler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/feeds/2148901156084921473/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5088978919000079926&amp;postID=2148901156084921473&amp;isPopup=true' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/2148901156084921473'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/2148901156084921473'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/2010/07/monser-deyip-gecme-o-da-erkek.html' title='Monşer Deyip Geçme O da Erkek!'/><author><name>sosyalteorisyenler</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15152343344747451123</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/S69_tPKz7tI/AAAAAAAABFg/yO6wVzgC4Jk/S220/t%C4%B1hglnjglgjlg.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TE2SwFqKcoI/AAAAAAAABQw/-uYSKECw62w/s72-c/language+and+gender.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5088978919000079926.post-7031806239594897133</id><published>2010-07-20T16:51:00.001-07:00</published><updated>2010-07-20T16:59:35.315-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Dr. Heimat Lose'/><title type='text'>Ahtapot Paul ve Öngörmenin Dayanılmaz Hafifliği</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TEY2piqLs6I/AAAAAAAABQg/jXvwdcoFTQk/s1600/Paul_the_Psychic_Octopus_by_TmoeGee.jpg"&gt;&lt;img style="float: right; margin: 0pt 0pt 10px 10px; cursor: pointer; width: 173px; height: 247px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TEY2piqLs6I/AAAAAAAABQg/jXvwdcoFTQk/s320/Paul_the_Psychic_Octopus_by_TmoeGee.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5496140482558538658" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102); font-style: italic;font-family:times new roman;" &gt;“İnsanı daha az değil, doğayı daha çok severim.”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;                                                                             Lord Byron&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;2010 Güney Afrika Dünya &lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);"&gt;Kupası hiç kuşku yok ki birçok yönüyle, iyi ya da kötü, hatırlanmaya değer bir organizasyo&lt;/span&gt;n olarak hafızalarımızdaki yerini aldı. Futbolun kendisinden çok başka sembollerle de anılacak bir kupa olduğu herkesçe aşikâr. Değerli kalem &lt;a target="_blank" href="http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/2010/07/dunya-kupas-notlar.html"&gt;Felix Sarotti&lt;/a&gt; ve &lt;a target="_blank" href="http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/2010/06/kuresel-kupa-2010.html"&gt;Dawnspiper&lt;/a&gt;’ın yeterince üzerinde durduğu ve pek keyifle okuduğumuz konulara fazla girmeden, Ahtapot Paul ve inanılmaz kehanetlerine değinmek istiyorum.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;Sosyoloji ilmi ile ilk tanıştığımız sıralarda bu ilmin moderniteye içkin olduğu tartışmalarına paralel olarak modern toplum ve temeli sayılan Aydınlanma düşüncesine dair öğrendiğimiz ve sosyolojinin amentülerinden sayılan eleştiri, bu toplum biçiminin öngörüler üzerine temellendiğiydi. Rasyonel akıl temelinde kurulması icap eden, ilerlemeci ve yasalı olan bir toplum tahayyülünde öngörünün varlığından bahsetmemek ahmaklık olur. Keza sosyoloji ilmini okurken, modern toplumu, onu eleştirerek anlamaya çalıştığımız süreçte &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Max Horkheimer&lt;/span&gt;’ın, doğanın denetim altına alındığı bir dünyada, insanın da denetim altına alınmasının kaçınılmaz olacağına ilişkin önermelerini yalayıp yutmuştuk. Bu bağlamda denetimin gereklerinden biri de su götürmez biçimde &lt;span style="font-style: italic;"&gt;“öngörü”&lt;/span&gt; (prediction) idi. Sonra sonra, moderniteyi tam anladığımızı sandığımız dönemin akabinde sosyal bilimlerin kavram üretme kabızlığından ya da bilimsel üşengeçlikten olsa gerek postmodernizm diye ne olduğu belirsiz, köşesiz, herkesin hakkında konuştuğu bir kavram peydahlandı. Sosyal bilimlerde modernite eleştirisinin tavan yapması ve onun eleştirileceği bir cepheye, bir “mecraya” duyulan ihtiyaçtan da türemiş olabilir bu postmodernite kavramı. Neyse, konuyu bulandırmayalım.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a style="font-family: times new roman; color: rgb(102, 102, 102);" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TEY2xLxtMPI/AAAAAAAABQo/0iqEz7PcMZQ/s1600/Paul_the_Octopus___Final_WCup_by_Inmortal_Chileno.jpg"&gt;&lt;img style="float: left; margin: 0pt 10px 10px 0pt; cursor: pointer; width: 175px; height: 259px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TEY2xLxtMPI/AAAAAAAABQo/0iqEz7PcMZQ/s320/Paul_the_Octopus___Final_WCup_by_Inmortal_Chileno.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5496140613855031538" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;Postmodern kuram ve kuramcılarının temel argümanı, artık modern dönemin geride kaldığı ve kavramın adından da anlaşılacağı üzere modern sonrası bir döneme doğru adımlar atıldığı yönündeydi. Buna göre modern toplumsal projeler artık geçerliliğini yitirmiş ve hatta birçok coğrafyada mayası bile tutmamıştı. Gelgelelim modernitenin kalıntılarından mıdır, yoksa insanların öngörüye duyduğu ihtiyaç ya da bir merci arayışından mıdır bilinmez, 2010 yılı Güney Afrika Dünya Kupası’nda birdenbire &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ahtapot Paul&lt;/span&gt; diye bir saçmalık baş gösterdi. İnternete girip küçük bir yoklama yapıldığında, daha adı bile doğru yazılamayan (ahtopot değil, ahtapot) omurgasız bir hayvandan maçların sonucunu bekleyen insanların ne kadar çok olduğunu görebilirsiniz. Bu arada sanmayın ki Ahtapot Paul’ün akvaryumuna bütün takımların bayrakları bir kapta bırakıldı. Sonuçlar her maç için ayrı ayrı soruldu Paul’e. Yani bu sirk havasında geçen ve medyanın anlamsız biçimde şişirdiği şaklabanlık gösterisinde Paul’ün zaten 2’de 1 ya da diğer ifadeyle %50 şansı vardı. Bir antropomorfizm örneği olarak okunabilecek bu saçmalıklar şovunda Paul sanki büyük bir analizciymiş gibi (Ömer Üründül alınmasın) sunuldu. İçinde yem olan iki kaptan birinin kapağını açmaktı tek amacı; yani gayet temel bir ihtiyacı gidermek için girişilen temel bir refleksi gerçekleştirdi. (Seni tenzih ederim Paul; seninle bir alıp veremediğim yok. Sadece insanoğlunun senden dahi medet umacak kadar pasifleşmesinin, aptallaşmasının hırsı tüm bu yazdıklarım.) Medya ise herkesin malumu olduğu üzere, bir kalamarın yemek ihtiyacını akıl almaz bir gösteriye dönüştürdü.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;Velâkin o çok eleştirilen Aydınlanma düşüncesi bile (iktidar amacıyla da olsa) öngörünün öncülü olarak “bilgi”yi kavramsallaştırmaktaydı. Bilgi olmadan öngörünün imkânsızlığından bahsediyordu modern toplum kuramcıları. Gel gelelim kendileri de çuvallamış olacak ki, vardığımız noktada omurgasız bir canlıdan maç sonucu bekleyecek kadar tuhaf bir kafayı yaşıyoruz. İlerlemeci bir mantıkla bakıldığında (ben bakmıyorum, bakıldığında diyorum) ise durum daha da vahim. Aklın egemen olduğu “öngörülen” bir toplumsal tahayyülden, ahtapotların kâhinlik yaptığı bir realiteye amansız yolculuklar. Yazımıza burada son verirken, bu yazıyı okuyan herkese gelsin: Queen söylüyor; &lt;span style="font-style: italic;"&gt;“Show must go on!”&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5088978919000079926-7031806239594897133?l=sosyalteorisyenler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/feeds/7031806239594897133/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5088978919000079926&amp;postID=7031806239594897133&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/7031806239594897133'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/7031806239594897133'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/2010/07/ahtapot-paul-ve-ongormenin-dayanlmaz.html' title='Ahtapot Paul ve Öngörmenin Dayanılmaz Hafifliği'/><author><name>sosyalteorisyenler</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15152343344747451123</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/S69_tPKz7tI/AAAAAAAABFg/yO6wVzgC4Jk/S220/t%C4%B1hglnjglgjlg.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TEY2piqLs6I/AAAAAAAABQg/jXvwdcoFTQk/s72-c/Paul_the_Psychic_Octopus_by_TmoeGee.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5088978919000079926.post-6180486445343072829</id><published>2010-07-17T15:16:00.000-07:00</published><updated>2010-07-17T16:40:14.464-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Felix Sarotti'/><title type='text'>Dünya Kupası Notları</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify; color: rgb(102, 102, 102);"&gt;&lt;a style="font-family: times new roman;" onblur="try  {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TEIsXmkpG7I/AAAAAAAABQA/gNu3Lbw2W-U/s1600/World_Cup_Africa_color_by_nelsoncosentino.jpg"&gt;&lt;img style="float: left; margin: 0pt 10px 10px 0pt; cursor: pointer; width: 174px; height: 243px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TEIsXmkpG7I/AAAAAAAABQA/gNu3Lbw2W-U/s320/World_Cup_Africa_color_by_nelsoncosentino.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5495003279348276146" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;Güney Afrika’ya gidip de bu notları aldığım düşünülmesin. Sağolsun trt, felsefi temeller ışığındaki anlatım ve yorumlarıyla evimize kadar getirdi bu heyecanı. Birkaç tanesini kaçırsam da, maçları izlemekten oldukça keyif aldım. Ama anlaşılan yorumcu ve spikerimiz buruk bir heyecan yaşadı. Neticede Türkiye’nin olmadığı bir dünya kupasıydı. Futbolu sadece milli hezeyan olarak düşünenlerin de içinde haliyle burukluk oluşmuştu&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;. Halbuki şu maçları gördükten sonra, Milli Takımımız burada olsaydı -daha gruplardan çıkmayı başaramadığı gerçeğine rağmen- cihanı fethederdi değil mi? Tribünlerde de öyle bir haykırırdık ki desibel desibel, vuvuzela sesleri ba&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;stırılır, insanlar sıkıntıdan Meksika dalgası yapmazlardı. (Daha birçok konuda bizi aydınlatan güzide spikerimizden öğrendiğimiz kadarıyla, Meksika dalgası sıkıntı göstergesiymiş.) Tabiî ki bu bakış açısı sadece memlekete özgü değil. Ülkelerin birbirleriyle karşılaştığı bu organizasyonda futbolun &lt;span style="font-style: italic;"&gt;“national identity”&lt;/span&gt; ile bağ kurması kaçınılmaz. Öte yandan, olmadığımız dünya kupasındaki övünç kaynağının Mesut Özil olması gibi, g&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;öçmenlere karşı düşmanca tavırların giderek arttığı İsviçre’de de takımın belkemiğini Gökhan İnler, Verdean, Djorou, Behrami gibi isimlerin oluşturması ironiktir. Diplomasi ve uluslararası ilişkiler boyutunun pek fazla bilinmeyen bir boyutu daha var. O da Çeçenya, Oksitanya, Zanzibar, Grönland, Cebelitarık, Tibet, Padanya, Samiler, Süryaniler gibi BM tarafından tanınmayan ülkelerin veya özerk bölgelerin oluşturduğu &lt;span style="font-style: italic;"&gt;NF-Board&lt;/span&gt; (FIFA dışı) organizasyonu. Bu amaçla &lt;span style="font-style: italic;"&gt;VIVA Dünya Kupası&lt;/span&gt; (VIVA 2011 Kürdistan Özerk Bölgesi’nde gerçekleşecek) ve &lt;span style="font-style: italic;"&gt;FIFI Wild Kupası&lt;/span&gt; düzenleniyor. Bu turnuvaların güçlü takımlarından biri de resmen sadece Türkiye’nin tanıdığı KKTC. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;-Her ne kadar televizyonda izlerken maç boyunca vuvuzela sesini işitmek rahatsızlık ve&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;rse de, bu şölen bittikten sonra insan o sesi arar hale geliyor. Tüm dünyada futbol taraftarla&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;rı için yeni bir estetik deneyim yarattığı aşikârdır. Artık Vuvuzela sesini her işittiğimizde aklımıza 2010 dünya kupası gelecektir.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;-En çok konuşulan meselelerden biri de hakem hataları oldu. Özellikle İngiltere’nin çizgiyi geçmesine rağmen verilmeyen golü, çizgi hakemi gibi tartışmaları yeniden gündeme getirdi. Ancak şu açık ki, hakem s&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;ayısının arttırılması, teknolojik araçların karar vermede başatlığı gibi mutlak denetim altına almaya dair bütün uygulamalar söz konusu olsa bile, futbolun yapısı -saha içi ve saha dışı faktörlerin bileşkesi- kaotiktir. Endüstriyel bir mantık taşısa da, kesinlik, öngörülebilirlik, hesaplanabilirlik gibi ölçü&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;tler üzerinden &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Taylorist&lt;/span&gt; bir anlayış futbol da tutmayacaktır. Football Manager gibi oyunlarda dahi on numara taktiği uygulasanız, en ufak detayına kadar hesap kitap da yapsanız oyunun akışı içinde hesaplanamayan sonuçlar almanız, irrasyonel olaylarla karşılamanız mümkün. Öte yandan, &lt;span style="font-style: italic;"&gt;dawnspiper&lt;/span&gt; gibi bazı çalışma arkadaşlarımı üzüntüye gark ettirse de, mevcut küresel kriz akabinde yeniden gündeme gelen &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Keynesyen&lt;/span&gt; politikaların da tutmadığı &lt;a target="_blank" href="http://worldcupcollege.com/2010/05/04/capello-keynesian-reformer/"&gt;Capello&lt;/a&gt; örneğinde görülmüştür. &lt;/span&gt;  &lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Grafik tasarımcısı &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Michael Deal&lt;/span&gt;, kaleyi bulan şutların ve topla oynama yüzdelerinin 90 dakikalık dilimdeki yayılımı gibi maç istatistiklerini &lt;a target="_blank" href="http://blog.umbro.com/2010/06/30/football-as-art-the-vital-stats-as-youve-never-seen-them-before/"&gt;diyagrama dökmüş&lt;/a&gt;.  Mesela İspanya-İsviçre maçının diyagramından hareketle sürpriz bir sonucun gerçekleştiği fikrini pekiştirebiliriz. Ama sadece bu kadarını söyleyebiliriz. Sir Alex Ferguson’un dediği gibi, istatistik mini eteğe benzer, hem gösterir hem göstermez.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;  &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a style="font-family: times new roman;" onblur="try  {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TEIstYpk0oI/AAAAAAAABQQ/21pv6cjOfXA/s1600/South_Africa_2010___by_DaShiR.png"&gt;&lt;img style="float: right; margin: 0pt 0pt 10px 10px; cursor: pointer; width: 257px; height: 168px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TEIstYpk0oI/AAAAAAAABQQ/21pv6cjOfXA/s320/South_Africa_2010___by_DaShiR.png" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5495003653567992450" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;-Bu küresel futbol şöleninin sevimsiz ta&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;raflarına değinmeden olmaz. Dünya Kupasının ekonomi-politiğine &lt;span style="font-style: italic;"&gt;dawnspiper&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;daha  önce &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;bir  &lt;a target="_blank" href="http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/2010/06/kuresel-kupa-2010.html"&gt;giriş&lt;/a&gt; yapmıştı. Kupayı kaldıran İspanya’nın daralma beklentisi içindeki ekonomisine 0,25 oranında katkı sağlayacağı söyleniyor. Güney Afrika’nın ülke ekonomisine ise ne büyüklükte bir katkı yaptı bilmiyorum ama Dünya Kupasından yararlananların yerel halk olmadığı &lt;a target="_blank" href="http://www.youtube.com/watch?v=8U1RMkVMnDw"&gt;açık&lt;/a&gt;. Örneğin, 2004 olimpiyatlarını büyük bir bütçeyle gerçekleştiren Yunanistan’ın bugünkü hali ortada, Montreal halkı ise 76 olimpiyatları yüzünden hala olimpiyat vergisi ödüyor. Ekonomik açıdan esas kazananlar sponsor şirketler oluyor. Ben buradan &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Mahindra Satyam &lt;/span&gt;ne ola ki diye öğrendiysem, hâkim olduğu pazarlarda nasıl reklam yapmıştır kim bilir. Gene de futbolu küresel şirketlerin reklam sahası, geri kalan her şeyin ise dekor olması olarak görmemek eğilimindeyim. Futbolun çıplak kendiliğinde, ontolojik mahiy&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;etinde ve tarihsel-sosyolojik ortaya çıkışında söz konusu olan şey piyasa mekanizmaları değildi. Kitlesel olan her şeyde olduğu gibi, hele hele tüm dünyada oldukça yaygın olan bir meselenin, dünya düzeni içinde piyasa mekanizmaları tarafından çepeçevre sarılmaması düşünülemezdi zaten. Ancak salt bundan ibaret olsaydı, onbinlerce insan stadyumda, milyonlarca insan da tv başında toplanmazdı diye düşünüyorum. Peki, insanlar futbolu neden bu kadar izlemeyi seviyor, çünkü onları modern dünyanın yalnız bireyi olma halinden sıyırıp, büyük ve komünal bir şeyin parçası hissetmelerini sağlıyor. Ancak, Le Monde’dan &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Fabien Ollier&lt;/span&gt;’in &lt;span style="font-style: italic;"&gt;"küresel yabancılaşma"&lt;/span&gt; olarak betimlediği bu durumdan bakarak herhangi bir karşı çıkışın potansiyeli baştan reddedilmemeli. &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Terry Eagleton&lt;/span&gt;’ın &lt;span style="font-style: italic;"&gt;“futbol, kitlelerin afyonudur”&lt;/span&gt; görüşüne, &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Canetti&lt;/span&gt;’den hareketle &lt;span style="font-style: italic;"&gt;“kitle zaten afyonludur”&lt;/span&gt; şeklinde cevap vermem de mümkün. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a style="font-family: times new roman;" onblur="try  {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TEIs7mpKbfI/AAAAAAAABQY/KYOBD19YY6M/s1600/Favela_by_martinduggan.jpg"&gt;&lt;img style="float: left; margin: 0pt 10px 10px 0pt; cursor: pointer; width: 206px; height: 210px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TEIs7mpKbfI/AAAAAAAABQY/KYOBD19YY6M/s320/Favela_by_martinduggan.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5495003897842527730" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;-Sosyolojik açıdan önemli gördüğüm bir diğer mesele daha var. Dünya kupası gibi büyük spor organizasyonlarını &lt;span style="font-style: italic;"&gt;"kentsel dönüşüm" &lt;/span&gt;açısından da okumak mümkün. Özellikle Güney Afrika gibi &lt;span style="font-style: italic;"&gt;apartheid&lt;/span&gt; rejimi sonucu oluşturulan &lt;span style="font-style: italic;"&gt;township&lt;/span&gt;’lere –tenekeli mahalle- sahipseniz bu kaçınılmazdır. Organizasyon sebebiyle gettolar ve yoksul kentsel alanlar temizlenmeye, yaşayanlar yerinden edilmeye &lt;a target="_blank" href="http://www.youtube.com/watch?v=i-sq3ygqQ5c"&gt;çalışılır&lt;/a&gt;. Universiade hazırlık sürecinde &lt;span style="font-style: italic;"&gt;İzmir-Kadifekale&lt;/span&gt; gibi &lt;span style="font-style: italic;"&gt;“kentsel çöküntü alanı”&lt;/span&gt; olarak değerlendirilen mahallelerdeki evlerin görüntü kirliliği yarattığı için boyanması da buna benzer bir örnek teşkil eder. 2014 için Brezilya’nın &lt;a target="_blank" href="http://www.youtube.com/watch?v=tZW9QlBTIuY"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;favela&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;larında da bu anlamda bir operasyonun gerçekleşeceği muhtemeldir. Ev sahibi ülke, organizasyonun güvenliği namına her türlü gözetim toplumu teknolojileriyle ülkeyi kuşatacağı gibi, yoksulluğun görünmez kılınması için gerekli militarizasyonu ve dönüşümü gerçekleştirecektir. &lt;/span&gt;  &lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuçta, bu büyük futbol olayının iki yüzü olduğunu unutmamak gerekiyor. Yağmadan karşı çıkışa, tahakkümden sevince, çelişkilerin futbolda da var olduğu görülmeli. Yalnızca Copacabana plajı ve Rio karnaval imgesini değil; sınıfsal, ırksal, seksüel açıdan ezilenlerin ve dışlanmışların beraber seslerini yükselteceği bir şöleni, &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Mikhail Bakhtin&lt;/span&gt;’in &lt;span style="font-style: italic;"&gt;karnavalesk&lt;/span&gt; imgesini düşlediğimiz zaman, futbol tam anlamıyla keyifli olacaktır. Tam da bu bilinçle 2014’de Brezilya’ya…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5088978919000079926-6180486445343072829?l=sosyalteorisyenler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/feeds/6180486445343072829/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5088978919000079926&amp;postID=6180486445343072829&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/6180486445343072829'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/6180486445343072829'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/2010/07/dunya-kupas-notlar.html' title='Dünya Kupası Notları'/><author><name>sosyalteorisyenler</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15152343344747451123</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/S69_tPKz7tI/AAAAAAAABFg/yO6wVzgC4Jk/S220/t%C4%B1hglnjglgjlg.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TEIsXmkpG7I/AAAAAAAABQA/gNu3Lbw2W-U/s72-c/World_Cup_Africa_color_by_nelsoncosentino.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5088978919000079926.post-2427305644829460888</id><published>2010-07-14T21:41:00.000-07:00</published><updated>2010-07-14T22:28:18.513-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Felix Sarotti'/><title type='text'>Bir Çocukluk Travması Olarak Beden Eğitimi</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify; color: rgb(102, 102, 102);"&gt;&lt;a style="font-family: times new roman;" onblur="try   {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TD6ShawqFSI/AAAAAAAABPY/Rs0gONZzsQM/s1600/homo+ludens.JPG"&gt;&lt;img style="float: right; margin: 0pt 0pt 10px 10px; cursor: pointer; width: 174px; height: 241px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TD6ShawqFSI/AAAAAAAABPY/Rs0gONZzsQM/s320/homo+ludens.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5493989698255328546" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;‘Görünür olanı’ bir düş yolculuğuna çıkararak, o tüm sıkıcılığından bir nebze olsa arındırıp, eğlendirmek niyetindeyim hep. Tahayyül evrenimde belirenlerin çoğunlukla çocuk zamanlardan kalma hikâyeler olması bu yüzdendir. Zira tam da &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Max Frisch&lt;/span&gt;’in betimlediği anlamıyla &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Homo Faber&lt;/span&gt; ile, yani her şeyi bir amaç doğrultusunda araçsallaştırıp, varolanı tüke&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;tip yok etmeye vesile kıla&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;cak insan idesi ile böyle bir evrende gezintiye çıkmam mümkün olamazdı. İhtiyaç duyduğum tek şey bir oyun kurgulayıp, eğlenmek olabilirdi. Belki, oyunun da olası tüm ciddiyetine rağmen &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Homo Ludens&lt;/span&gt;’i aramaktı. Arayış serüvenime eşlik edecek hikâyeler, &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Homo Faber&lt;/span&gt;’in trajedisindeki gibi biçimlendirilmiş, giydirilmiş ve sana düş gücünün itkisiyle başka bir biçeme çeviremeyeceğin kadar&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt; sıkılaştırılarak sunulmuş olanı aşma hevesiyle oluşuyordu. Bu hevesi sınırsız şekilde çocuk zamanlarımda bulmuştum. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;Agamben, &lt;span style="font-style: italic;"&gt;“Çocukluk ve T&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;arih: Deneyimin Yıkımı Üzerine Bir Deneme”&lt;/span&gt; çalışmasında, modern dünyadaki gündelik varoluşun&lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt; dayattığı rutinin, tek tipleşmenin sonu&lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;cu olarak, -iki dünya savaşının yarattığı felaketlere bile gerek kalmaksızın- insanın kendi benlik hikâyelerinden ve deneyim olanaklarından&lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt; yoksun bırakıldığını belirtir. Güneşin batışını izlemek yerine, bu deneyimi kamerasının yaşamasını isteyen &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Homo Faber&lt;/span&gt; gibi… Deneyimi mümkün kılan şey ise aşkınsal köken olarak çocukluğun kendisidir. Agamben burada dil ile ilişki kurar. Deneyim olmasaydı, dolayısıyla insanın bir çocukluğu olmasaydı, dil kesinlikle &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Wittgenstein&lt;/span&gt;’ın kullandığı anlamda bir oyuna dönüşürdü. Ama deneyim dilden önce ortaya çıkan bir şeydir, saflığını -dilsiz deneyim [&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Husserl&lt;/span&gt;]- çocuklukta bulur. Dilin sınırları çizen ise, sözü, deyişleri ve hikâyeleri, kısacası en bildik nesnelerin deneyimlenebilirliğini ortadan kaldıran bir yabancılaşma halini yaratan modern dünyanın kesinlik ve ölçülebilirlik arzusudur. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;&lt;br /&gt;Çocukluktan çıkışı tarif eden okullaşma süreci bu noktada bir mahiyet kazanmakta. Ama aynı zaman&lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;da, çocuk zamanlara doğru yolcululuğumdaki hikâyem de tam da burada başlamakta. &lt;/span&gt;  &lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;Bir okul bahçesinin önünden geçerken tanık olduğum manzara,  travmatik bir hatırlamaya sebebiyet verdi. Bir beden öğretmeni, istediği hareketleri yapamayan bir çocuğa avazı çıktığı kadar bağırıyor. Nefret, bıkkınlığın yerini almış. Çocuğun yapabileceği bir şey yok, sadece ağlıyor… &lt;/span&gt;  &lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a style="font-family: times new roman; color: rgb(102, 102, 102);" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TD6V9qzOI5I/AAAAAAAABP4/BxbjE3mbKW8/s1600/homo_faber_by_kiedan.jpg"&gt;&lt;img style="float: left; margin: 0pt 10px 10px 0pt; cursor: pointer; width: 172px; height: 273px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TD6V9qzOI5I/AAAAAAAABP4/BxbjE3mbKW8/s320/homo_faber_by_kiedan.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5493993482132267922" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;Oyunlarla öğrenilen bir deneyime benzemiyor. Deneyimin yıkımı olarak beden eğitimi… &lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;Muhakkak, herkesin beden eğitimi derslerine dair anlatacağı bir dolu anı vardır. Çeşitli sebeplerden dolayı tek iple çekilen dersti. Hafta boyu iple çektiğimiz dersin sadece ip atlamakla geçtiği de olmuştu.  Kasadan, minderden ve bilumum nesne üzerinden takla atma işkencelerine rağmen beklerdik. Amma velâkin memleket canavar gibi jimnastikçi yetiştirdiğinden ip atla, koş, parende at, zıpla mevzuundan ibaretti dersler. Tek isteğimiz futbol oynamaktı ya da en kötü basketbol. En kötü diyorum, çünkü basketbola ilişkin tek bilgimiz turnike olduğundan sıkılırdık. Olay sadece turnikeydi. Ha babam turnike. Yahu ark&lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;adaş jump switch’i, pop shot’ı geçtim&lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;, yok mudur bunun bi üçlüğü falan… Haa, bir de Mikasa efsanesi vardı. O güzelim Mikasalar malzeme odasında kupa gibi dizilir, inci gibi parlardı. O toplarla hiç oynatılmazdı. Nadirde olsa topla oynadığımız zamanlarda anca patlak, pörsük, söbü toplar çıkarılırdı. Mikasalar öylece dururdu. Mikasalar… Ortaokulda bir nasyonal törensel işkencenin ardından malzeme odasına bir vesileyle girmiş ve o canım Mikasaları bahçeye çıkarıp keyifle oynamıştık. Ancak o kadar kendimizden geçmişiz ki, yanı başımızda mitçi gözlükleriyle beliren bedenciyi göremedik. Sonuçta, kulağımız türlü esnetme hareketleriyle yanardağ kıvamına gelmekle kalmamış, Mikasaları da kafaya yemiştik. Yetmemiş bir de malzeme odasında kafamıza o kalas gibi ağır idman toplarından yemiştik. Hani filmlerde çocukların topu eski hayaletli malikâneye kaçar ya, o fantastik, gizemli noktaya erişemedik hiç. Bildiğin malzeme odası bir daha önünden geçmeye cesaret edemediğimiz korku odasına dönüşmüştü. &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Hababam Sınıfı&lt;/span&gt;’nda uzak doğudan getirdiği yeni tekniklerle bize hep başka bir boyutun imkânını gösteren &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Badi Ekrem&lt;/span&gt; ise yoktu ortada.&lt;/span&gt;  &lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a style="font-family: times new roman; color: rgb(102, 102, 102);" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TD6VvoSA5FI/AAAAAAAABPw/5BYZGfIJvUY/s1600/Cry_No_MOre_by_back2basic.jpg"&gt;&lt;img style="float: right; margin: 0pt 0pt 10px 10px; cursor: pointer; width: 181px; height: 256px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TD6VvoSA5FI/AAAAAAAABPw/5BYZGfIJvUY/s320/Cry_No_MOre_by_back2basic.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5493993240937948242" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;Hep benzetmeye çalışsak da, o asla olamadı. Beden eğitimi derslerinin amacı da jimnastikçi yetiştirmek olmadı. Körpe bedenleri &lt;span style="font-style: italic;"&gt;"talim ve terbiye" &lt;/span&gt;etmek ve nasyonal törensel işkenceler için hazır hale getirmekti.. Adı üstünde, vasfı açık biçimde bedenin denetimiydi. Biyopolitik bu aracın uygulayıcıları da kendi travmalarını çocuklar üzerinden bastırmaya çalışırdı. &lt;span style="font-style: italic;"&gt;“Madem özel harekatçı olamadım, beden öğretmeni olayım”&lt;/span&gt; modundaki bir zihniyetti. Bu tipolojiyle insafsızlık yaptığım düşünülebilir, ama en azından biri bana neden bir derste rahat-hazır ol-sağ baştan say komutunun varolduğunu, saçma bir gerekçeyle dahi olsa açıklasın. Onca yıl geçmesine rağmen hâlâ aynı manzaranın tanıklığındayım. O zamanlara dair yolculuğumda bulduğum ise 'oynayan insan', -&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Homo Ludens&lt;/span&gt;- değildi. Gördüğü, bulduğu, hatırladığı şey, kafasının acısıyla gözünden süzülen yaşlara rağmen kıt’a durdurulan çocuktu. Oyun oynadığı için, hem de keyif aldığı şekilde. Oynayarak, görünür olanı bir düş yolculuğuna çıkarmaya devam ederek…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5088978919000079926-2427305644829460888?l=sosyalteorisyenler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/feeds/2427305644829460888/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5088978919000079926&amp;postID=2427305644829460888&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/2427305644829460888'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/2427305644829460888'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/2010/07/bir-cocukluk-travmas-olarak-beden.html' title='Bir Çocukluk Travması Olarak Beden Eğitimi'/><author><name>sosyalteorisyenler</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15152343344747451123</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/S69_tPKz7tI/AAAAAAAABFg/yO6wVzgC4Jk/S220/t%C4%B1hglnjglgjlg.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TD6ShawqFSI/AAAAAAAABPY/Rs0gONZzsQM/s72-c/homo+ludens.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5088978919000079926.post-6966875077444679903</id><published>2010-07-13T04:35:00.000-07:00</published><updated>2010-07-13T04:41:59.423-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Babaaa'/><title type='text'>Bir Filozof Hikâyesi III</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify; color: rgb(102, 102, 102);"&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;a style="font-family: times new roman;" onblur="try  {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TDxPsWLGXeI/AAAAAAAABOg/JVmE6WCMswU/s1600/Simmel.JPG"&gt;&lt;img style="float: left; margin: 0pt 10px 10px 0pt; cursor: pointer; width: 177px; height: 198px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TDxPsWLGXeI/AAAAAAAABOg/JVmE6WCMswU/s320/Simmel.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5493353268770135522" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-family:times new roman;" &gt;“Para elinin kiriyse, temizlik imandan gelir.”&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-family:times new roman;" &gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;İmam Ruknettin&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;&lt;br /&gt;George ile yaşanan hikâyeler ve para felsefesinin önemi arta dursun benim anlatacağım hikâye olmadan neden George’un para felsefesine yöneldiği ile ilgili yeterli kanıtımız olamaz.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kasvetli bir gecenin sabahında, sisli Berlin sokaklarının telaşlı işçileri sağa sola koşuşturup&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt; bağrışırken uyandım. Swatch marka analog kol saatime baktığımda 12’yi gösterdiğini gördüm. Tabi ki şaşırdım. Çünkü George ile 8 buçukta görüşecektik. George birçok kez aramış. Bunu Graham Bell’in bana hediye ettiği telefonda, arayan kişiyi görebildiğim için fark edebildim. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;Üzerimi aceleyle giyinip George’u arayacağım sırada İbrahim Müteferrika aradı. İstanbul’dan Berlin’e gelmiş dün gece. Neyse dedim önce gideyim bir İbrahim’le buluşayım. Çıktım dışarı beş käse brötchen (biri kendim için dördü İbrahim için, İbo biraz hayvandır!) aldım Berlin meydanına indim.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt; &lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İbrahim’i bir belediye oturağında dertli dertli otururken buldum.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Dedi ne haber? Dedim iyidir. Sonra dedi ee, dedim nee, o da dedi iyidir. Bir an için duyamadım dedim ne dedin? O da dedi ne dedin. Kim dedim, kim ne dedi dedi. &lt;/span&gt;Bir an için anlaşamayacağımızı düşündüm ama sonradan hıçkıra ağlaya konuşmaya başladı. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Almanya’da bir üniversitede kadim bir dostu olduğunu söyledi. Bir gece içerken çok fazla aşk meşk konuştuklarını, gecenin sonunda arkadaşının “ohey hohey” diye naralar atarak Berlin sokaklarında koşmaya başladığını anlattı. İbrahim’in dediğine göre arkadaşı naralar atmaya başlamadan önce “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Tankın ezemediğini para ezer. Bununla ilgili dehşet fikirlerim var”&lt;/span&gt; demiş. Dedim niye görüşmüştünüz. Dedi &lt;span style="font-style: italic;"&gt;“Tankın ezemediğini para ezer”&lt;/span&gt; isimli bir kitap yazmış Osmanlı’da iş olmadığı için matbaamla Berlin’e gelip ben basacaktım, olmadı dedi.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;Dedim kimdir bu arkadaş? Dedi kim? Dedim ne kim? Dedi iyidir. Ne iyisi, kim ne dedim, kime ne dedin dedim dedi. Abi dur! Neyse durduk. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a style="font-family: times new roman;" onblur="try   {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TDxPxXkpynI/AAAAAAAABOo/5g9IrIt_BHc/s1600/ibom%C3%BCt.jpg"&gt;&lt;img style="float: right; margin: 0pt 0pt 10px 10px; cursor: pointer; width: 166px; height: 199px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TDxPxXkpynI/AAAAAAAABOo/5g9IrIt_BHc/s320/ibom%C3%BCt.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5493353355045096050" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;Arkadaşının ismini sordum, George Simmel demez mi? Şaşırdım yine. Sabahtan beri ikinci şaşırışımdı. O dönemde aklımda “Şaşı Bak Şaşır” diye bir alet fikri vardı. Para falan kazanırım diye düşünüyordum acaba bundan dolayı mı şaşırdım bilemiyorum. Ama tabi şaşı bakmamıştım, neyse çok şaşırmadım aslında. Şaşırdım geçti Allaha şükür.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;İbo hayvanı dört tane käse brötchen’u 3 dakikada yedi. Ağzı boş olmadığı için 3 dakikalık bir sessizlik oldu, ben de çok konuşmadım. Rahatlamışa benziyordu. &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Dedim Simmel benim kanka, gel seni ona götüreyim ayık kafayla bir daha konuşursunuz. Dedi olur. Dedim ne olur? Dedi ne ne olur? Dedim kime ne olur? Dedim dedi, dedim kime ne dedin, dedi ne, dedim sus! &lt;/span&gt;Anlaşamayınca sessizce Simmel’in yanına gittik.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse Simmel ile görüşmemiz pek uzun sürmedi. Gerçekten hatunun birine darlanmış. Neymiş efenim Simmel’in parası yokmuş. Erkeklik, fiyaka, uzun dik yakalı şile bezi gömlek yetmezmiş, bu yüzden tank ezmezse para ezer diyip durdu. Bu vesileyle ilk çalışması olan &lt;span style="font-style: italic;"&gt;“Lidyalılardan Romalılara çatır çatır para ezmek”&lt;/span&gt; isimli tezini bizim İbo’ya bassın diye verdi. İbo da gitti bunu İstanbul’da bastı. İbo’yu aldıkları gibi Yedikule’ye kapattılar. O gün bugündür “para ezmek” Yedikule zindanlarında bir deyim olageldi. Demem o ki Simmel’in &lt;span style="font-style: italic;"&gt;“Para Felsefesi” &lt;/span&gt;erkek milletinin uçkur problematiğinde ayrı bir kuram olarak yer ediniyor. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5088978919000079926-6966875077444679903?l=sosyalteorisyenler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/feeds/6966875077444679903/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5088978919000079926&amp;postID=6966875077444679903&amp;isPopup=true' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/6966875077444679903'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/6966875077444679903'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/2010/07/bir-filozof-hikayesi-iii.html' title='Bir Filozof Hikâyesi III'/><author><name>sosyalteorisyenler</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15152343344747451123</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/S69_tPKz7tI/AAAAAAAABFg/yO6wVzgC4Jk/S220/t%C4%B1hglnjglgjlg.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TDxPsWLGXeI/AAAAAAAABOg/JVmE6WCMswU/s72-c/Simmel.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5088978919000079926.post-3733680922726014074</id><published>2010-07-12T16:56:00.000-07:00</published><updated>2010-07-17T16:41:36.280-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Prometheus'/><title type='text'>Bir Filozof Hikâyesi II</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify; color: rgb(102, 102, 102);"&gt;&lt;a style="font-family: times new roman;" onblur="try  {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TDur_jvfWMI/AAAAAAAABOQ/mvaebrNYcec/s1600/simmel.JPG"&gt;&lt;img style="float: right; margin: 0pt 0pt 10px 10px; cursor: pointer; width: 153px; height: 235px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TDur_jvfWMI/AAAAAAAABOQ/mvaebrNYcec/s320/simmel.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5493173278922987714" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;Çok sevgili dostumuz Dr. Heimat Lose’un Georg’u anlattığı &lt;a target="_blank" href="http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/2010/07/bir-filozof-hikayesi.html"&gt;bu hikâye&lt;/a&gt; şüphesiz çok önemlidir. Fakat Georg’la yaşadığımız şu küçük ama anlamlı olay dikkate alınmadıkça eksik kalacak, dolayısıyla &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Para Felsefesi&lt;/span&gt;’ne giden yol tam anlamıyla aydınlanmayacaktır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;1906’nın ilk aylarıydı. Sisli bir Berlin sabahına uyanmıştım. Havada her zamanki gibi çiğ ve is kokusu vardı. Saate baktım, 12 c&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;ivarıydı. Hemen kalktım, üzerime Dr. Heimat Lose’dan hacıladığım, buralarda türkbezi denilen, ama esası shilebezy olan Simmel yaka gömleği giyip, altıma da bir kot çekip, kendimi dışarı attım. Yolda taze käse brötchenlarıyla ünlü pastaneden iki käse brötchen kapıp, Georg’la buluşma mekânımıza vardım. Geldiğimde Georg çoktan gelmiş, Daily Berlin News’ini okumaktaydı.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;“Hacı naber?”&lt;/span&gt; diye olaya girdim. Georg &lt;span style="font-style: italic;"&gt;“ne olsun hocam”&lt;/span&gt; diye karşılık verdi, ama ben bir şeylerin ters gittiğini o an sezmiştim. Hayrola dememe kalmadan Daily Berlin News’den bir fotoğrafı işaret etti. Fotoğrafta, üzerinde &lt;span style="font-style: italic;"&gt;“Berlin Berlinlilerindir”&lt;/span&gt; yazan bir sinagog duvarı vardı. Bu yazıyı yazan kişiler, tam olarak okunmuyordu ama sanırım imza niyetine DTO veya DBO gibi bir şey de eklemişlerdi duvara. &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;Fotoğraftan başımı kaldırdığımda Georg’un gözünden bir yaş döküldüğünü fark ettim. Orada uyandım duruma: Ayrımcılık, teorik bir bağlamda ve epistemik cemaatlerde popüler bir konu değildi belki, ama Dr. Heimat Lose’un iddiasının aksine pratik etki ve sonuçları bakımından her daim mevcuttu. Georg dışarıya çaktırmasa da, maruz kaldığı ayrımcılığı bugüne kadar hep içine atmıştı. Sonunda &lt;span style="font-style: italic;"&gt;“ne bu abi, 20. yüzyıla geldik, adamlar bi kaç seneye teleport aletini bulacaklar, bizimkiler hala sen yahudisin, sen romansın şöyle böyle diyor”&lt;/span&gt; diye patladı. Ben de &lt;span style="font-style: italic;"&gt;“abi haklısın tabii sınıf mücadelesi falan filan derken bunları hep atlıyoruz”&lt;/span&gt; dedim. Georg büyük ihtimal bu sözleri samimiyetle söyleyip söylemediğimden emin olamadı. Hemen konuyu değiştirdi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a style="font-family: times new roman;" onblur="try   {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TDusEwCSVLI/AAAAAAAABOY/x3yc86WhRc4/s1600/Money+and+Representing+Culture.jpg"&gt;&lt;img style="float: left; margin: 0pt 10px 10px 0pt; cursor: pointer; width: 156px; height: 228px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TDusEwCSVLI/AAAAAAAABOY/x3yc86WhRc4/s320/Money+and+Representing+Culture.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5493173368122397874" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;Ardından bildiğiniz gibi Georg’un başına bir kapkaç olayı geldi. Bu olayla birlikte para üzerine düşünmeye başlayan Georg, parayı yalnızca insanların yabancılaşmasına neden olan soğuk ve ruhsuz bir fenomen olarak değil, aynı zamanda bir imkân olarak gördü. Çünkü para karşısında öznel ve nitel aidiyetlerin bir anlamı kalmıyordu. Para bir bakıma katolikle yahudiyi eşitliyor ve bu türden bir ayrımcılığa müsaade etmiyordu.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;Görüldüğü üzere, Georg’a bu büyük eseri yazdıran yalnızca bir kapkaç olayı değildi. Georg’un ayrımcılıktan çektiklerine karşılık, kapkaç travmasıyla kendini görünür kılan para idesi, çektiklerinin nedenleri, sonuçları ve bunları aşma imkânını bulmasını sağlayacak bir anahtara dönüştü. Böylece Simmel’in kendine özgü diyalektiği, Para Felsefesi eserini meydana getiren saiklerde, kendini bir kez daha göstermiş oldu.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5088978919000079926-3733680922726014074?l=sosyalteorisyenler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/feeds/3733680922726014074/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5088978919000079926&amp;postID=3733680922726014074&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/3733680922726014074'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/3733680922726014074'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/2010/07/bir-filozof-hikayesi-ii.html' title='Bir Filozof Hikâyesi II'/><author><name>sosyalteorisyenler</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15152343344747451123</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/S69_tPKz7tI/AAAAAAAABFg/yO6wVzgC4Jk/S220/t%C4%B1hglnjglgjlg.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TDur_jvfWMI/AAAAAAAABOQ/mvaebrNYcec/s72-c/simmel.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5088978919000079926.post-3317350179024195127</id><published>2010-07-10T18:35:00.000-07:00</published><updated>2010-07-12T17:33:17.024-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Dr. Heimat Lose'/><title type='text'>Bir Filozof Hikâyesi</title><content type='html'>&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); text-align: right;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TDkfkbYd3WI/AAAAAAAABN4/SUE6cSIBIp0/s1600/In_Berlin_by_greenwombat.JPG"&gt;&lt;img style="float: left; margin: 0pt 10px 10px 0pt; cursor: pointer; width: 171px; height: 234px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TDkfkbYd3WI/AAAAAAAABN4/SUE6cSIBIp0/s320/In_Berlin_by_greenwombat.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5492455931241160034" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-style: italic; color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;“&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);"&gt;Cevizin kabuğunu kırıp özüne inmeyen&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: times new roman; text-align: right;"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div  style="color: rgb(102, 102, 102); text-align: justify;font-family:times new roman;"&gt;&lt;div&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;cevizin hepsini kabuk zanneder.”&lt;/span&gt;  &lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;br /&gt;İmam Gazali&lt;/span&gt;&lt;/div&gt; &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;1906 yılının son aylarıydı. Sisli bir Berlin sabahına uyanmıştım. Havada çiğ ve is kokusu vardı. Kaldığım küçük otel odasının camından baktığımda, sanayi devriminin artığı o pis ve gri dumanın bütün şehri adeta bir canavar gibi yutmaya çalıştığını gördüm. Saate baktım; 7 civarıydı. Georg ile 8 buçuk gibi okul çıkışlarında da sıkça gittiğimiz taze käse &lt;span style="font-style: italic;"&gt;brötchen&lt;/span&gt;larıyla (kaşarlı Alman poğaçası) meşhur, ucuz ve sıcak, fırından bozma pastanede buluşacaktık. Uyanır uyanmaz kendime gelebilmek için bir sigara yaktım. Pencereden koca şehri seyrediyordum. Şehir de tıpkı benim gibi erkenden uyanmıştı. İnsanlar hızlı adımlarla bir yerlere koştururken, yüzlerdeki uykuya hasret ifadeleri okuyabiliyordum. Berlin adeta dev bir fabrika gibiydi. Sanayi toplumunun ağır koşulları altında hayatta kalabilmenin yegâne yolu kötü de olsa bir iş bulabilmek -işin iyisi olmazdı ya bana göre- ve ona sıkıca sarılmaktı. Şikâyet etmeye kimsenin ne takati ne de kendilerince hakkı yoktu. Odanın içinde biraz daha oyalandıktan sonra üstümü giyindim ve dışarı çıktım. Karnımın açlığını sigarayla bastırdığımdan ağır adımlarla yürümeyi tercih ettim. Daha zamanım vardı. Benim ağır adımlarıma karşılık insanlar yanımdan adeta koşarak geçiyorlar ve kimseyi görmüyorlardı. Berlin’in orta yerinde bomba patlatsam farkına varmayacak bir acelecilikteydiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan bu hengâmenin içinde kendisini yapayalnız hissediyordu. Ama neyse ki ben bir dost edinmiştim. Georg iyi niyetli, biraz sıkılgan, geleneklerine bağlı, insan canlısı bir dosttu benim için. Erken yaşta kaybettiği babasından kalan Felix und Sarotti isimli ucuz çikolatalar üreten bir fabrikanın sahibi sayılırdı. Ama sadece kâğıt üzerinde; fabrikayla kurduğu tek ilişki kendisine yıllık kazançtan düşen hisseydi. Para sıkıntısı yoktu. Buna rağmen püriten bir karakteri olduğundan gerek, eli biraz sıkıydı. Alman usulü hesap ödeme geleneğini sürdürmeyi çok seviyordu. Berlin sokaklarını geze geze sıcak pastanemize gelmiştim. Fazlasıyla yavaş gelmiş olmalıyım ki Georg beni görünce sosyoloji cemiyeti içinde sonradan kendi adıyla ünlenecek olan o şahsına münhasır gömleğinin yakalarını -zaten dik oldukları halde- yukarı doğru çekiştirdi. Biraz kızınca hep bu hareketi yapardı. Disiplinli ve dakik arkadaşım Georg… Benim boş vermiş, paspal ve berduş hallerime zaman zaman özendiğini ifade etse de, bu disiplini ile beni de kendisine hayran bırakmaktan geri kalmayan arkadaşım Georg.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Masaya oturur oturmaz pastanenin yaşlı garsonu kadın -Georg’la anlaşmış olacak ki- sıcak poğaçalarımızı ve çaylarımızı getirdi. Alışılageldiği üzere çoğunlukla ben konuştum o ise sakince dinledi. İçinden neler geçtiğini tahmin edebiliyordum. Babasının ölümünden sonra dindar bir kadın olan dadısı onu iyi bir Katolik olarak yetiştirdiyse de, ailesindeki Yahudi köklerden dolayı üniversitede hep sorun yaşıyordu. O yıllarda ayrımcılık şimdilerdeki gibi popüler bir konu olmadığından gerek, kendisi de çok fazla sorun etmemeyi öğrenmişti bu durumu. Yine de duygusallığı yüzünden belli etmese de zaman zaman içerlediğini biliyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beni sakince dinledikten sonra Georg’un gözlerinin nemle&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TDkfHLRLtrI/AAAAAAAABNw/opgSXdTougA/s1600/georgun+%C3%A7ikolata+fabrikas%C4%B1.jpg"&gt;&lt;img style="float: right; margin: 0pt 0pt 10px 10px; cursor: pointer; width: 173px; height: 232px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TDkfHLRLtrI/AAAAAAAABNw/opgSXdTougA/s320/georgun+%C3%A7ikolata+fabrikas%C4%B1.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5492455428699436722" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;nmiş olduğunu fark ettim. O ana kadar bir gariplik olduğunu anlayamamıştım. Kendime kızdım; en iyi ahbabımın bu kadar üzgün olduğunu geldiğimden beri fark edememiştim.  Bununla da kalmamış durmadan epistemolojiden, yöntem sorunundan ve o aralar adını sıklıkla duyduğumuz Max Weber’den bahsetmiştim. Georg ansızın ağlamaya başladı. Neler olup bittiğinin farkında değildim. İçli içli ağlayarak anlatmaya başladı. O sabah biz henüz buluşmadan önce fabrikaya uğramıştı. İşletme müdürü merkeze doğru giderken bankaya yatırması için çalışanların maaşını giderayak, itiraz etmesine bile fırsat vermeden bir çantayla Georg’un eline sıkıştırmıştı. O an yolda başına kötü bir şeyler gelmiş olduğunu anladım. Kaiser Wilhelm kilisesinin oradaki dar sokaktan Gitschiner caddesine çıkarken üç kişi önünü çevirmiş ve Georg’un elinden içi çanta dolu parayı almıştı. İnce yapılı ve kırılgan arkadaşım kendisinden bekleneceği üzere hiçbir direnç gösterememişti. &lt;span style="font-style: italic;"&gt;“Dert etme hacı, fabrika senin değil mi?”&lt;/span&gt; dememle yanlış yaptığımı anlamam bir oldu. Georg’un derdi paradan çok işçilerin maaşıydı. Gizli Marksist damarı gündelik yaşamın ayrıntısında kendisini ele vermişti. İşçi dostu arkadaşım benim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günler günleri kovaladı. Georg işletme müdürüne talimat vermiş işçilere bir sonraki ay çift maaş ödenmişti. Almanya’da o dönem için bu büyük kıyaktı. İşler yoluna koyulduysa da bu olay Georg’un aklından bir türlü çıkmıyordu. Günden güne tuhaf bir biçimde eli hiç olmadığı kadar sıkılaşmaya başladı. Artık sabahları pastaneye gelmiyordu. Okulda karşılaştığımızda onu bir köşede evde yaptığı ekmek arası peynir domatesi yerken görüyordum. Akşamları da dışarı çıkmaktan itinayla kaçıyordu. Ne zaman buluşsak bahsettiği tek şey para olmuştu. Artık akıl almaz bir cimrilik heyulasına dönüşmüştü. Zavallı dostum… Durmadan insanların para denilen bu lanet şey uğruna neler yapabildiğini düşünüyor, &lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TDurLXOPovI/AAAAAAAABOI/5hh2EadhwZc/s1600/ironi.jpg"&gt;&lt;img style="float: left; margin: 0pt 10px 10px 0pt; cursor: pointer; width: 160px; height: 240px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TDurLXOPovI/AAAAAAAABOI/5hh2EadhwZc/s320/ironi.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5493172382209123058" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;bu yüzden zaman zaman midesinin bulandığını söylüyor, içindeki para nefretini kusarken adeta canavara dönüşüyordu. Ne konuşursak konuşalım konu dönüp dolaşıp yine parada düğümleniyordu. Bir gün &lt;span style="font-style: italic;"&gt;“yeter artık, bi siktir git. Kendine gel be adam. Para para para… Nereye kadar be?”&lt;/span&gt; diyerek fena halde çıkıştım. Hiçbir şey demeden oturduğumuz masadan kalktı. Para derdi yüzünden hesabı da bana kaktırdı ve gitti. Ondan sonraki üç buçuk ay kadar Georg’dan kimse haber alamadı; ortalardan yok olmuştu adeta. Evine gittiğimde kapıyı açmıyor, okula gelmiyor, fabrikaya da uğramıyordu. Sonrasında üniversitede gördüm onu. Yanına koştum hemen. &lt;span style="font-style: italic;"&gt;“Hacı nerdesin sen? Özür dilememe bile izin vermeden gittin. Kusura bakma olanlar için”&lt;/span&gt; dediysem de sadece yüzüme bakmakla yetindi ve gitti. Elindeki sayfalarca kâğıtla ne yaptığını, nereye gittiğini düşünmeme bile fırsatım olmadan onu gözden kaybettim. Onu son görüşümden bir ay sonra bir buchhandlung dükkânında gezinirken gözüme yeni çıkanlar bölümünde, üstünde koca puntolarla &lt;span style="font-style: italic;"&gt;“Para Felsefesi”&lt;/span&gt; yazan bir kitap takıldı. Kitabın altında adı vardı: &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Georg Simmel&lt;/span&gt;. Biraz hüzün, biraz gurur ve biraz da şaşkınlık içinde sayfaları karıştırdım. Georg’un o gün başına gelen kapkaç olayının böylesi bir tramvaya yol açacağını ve bu travmadan cimri bir karakter ve büyük bir felsefe doğacağını sanırım kimse tahmin etmemişti. Ama hayat garip; &lt;span style="font-style: italic;"&gt;“Para Felsefesi”&lt;/span&gt;nin ortaya çıkışındaki saçma nedensellikleri bir tek ben biliyordum. Ve bu bilgi her zaman için bende kaldı, kalmaya da devam edecek. Ve yine hayat bana gösterdi ki, görünen ve öz, bir ve aynı değildi. Büyük felsefeler ve düşünceler ne ilhamla doğuyordu, ne de vahiyle. Filozoflar da herkes gibi insanlardı; tek fark ise hayattan beslenme biçimleriydi.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5088978919000079926-3317350179024195127?l=sosyalteorisyenler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/feeds/3317350179024195127/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5088978919000079926&amp;postID=3317350179024195127&amp;isPopup=true' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/3317350179024195127'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/3317350179024195127'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/2010/07/bir-filozof-hikayesi.html' title='Bir Filozof Hikâyesi'/><author><name>sosyalteorisyenler</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15152343344747451123</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/S69_tPKz7tI/AAAAAAAABFg/yO6wVzgC4Jk/S220/t%C4%B1hglnjglgjlg.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TDkfkbYd3WI/AAAAAAAABN4/SUE6cSIBIp0/s72-c/In_Berlin_by_greenwombat.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5088978919000079926.post-2638271286589092868</id><published>2010-07-08T17:50:00.000-07:00</published><updated>2010-07-17T16:42:28.993-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Dr. Heimat Lose'/><title type='text'>Kuaför vs. Berber</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify; color: rgb(102, 102, 102);"&gt;&lt;a style="font-family: times new roman;" onblur="try   {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TDZzN2NTMVI/AAAAAAAABNQ/wTMtJ-cWZio/s1600/the_Hairdresser_and_the_World_by_Eldahast.jpg"&gt;&lt;img style="float: right; margin: 0pt 0pt 10px 10px; cursor: pointer; width: 180px; height: 224px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TDZzN2NTMVI/AAAAAAAABNQ/wTMtJ-cWZio/s320/the_Hairdresser_and_the_World_by_Eldahast.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5491703477351690578" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;Kuaför ile berber arasındaki ayrıma dair konuşmak esas itibariyle &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Martin Heidegger&lt;/span&gt;’in* yaptığı ayrıma işaretle &lt;span style="font-style: italic;"&gt;“tekhne”&lt;/span&gt; ve &lt;span style="font-style: italic;"&gt;“teknoloji”&lt;/span&gt;, belki bir anlamda da modern öncesi ve modern sonrası hakkında konuşmaktır. &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;Bu doğrultuda konuyu açacak olursak, &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;Heidegger’e göre modern insan özneyi merkeze koyan bir tavra sahiptir. &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;Yani karşısındaki şeyi kendisine dışsal olarak algılar. Modern öncesi dönemde ise bu tip bir algılama biçimi söz konusu değild&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;ir. Söz gelimi &lt;span style="font-style: italic;"&gt;“Grekler karşılarına kendiliğinden çıkan her şeyi açık bir şekilde alımlamışlardır.”&lt;/span&gt; Onlara göre karşılaşılan her şey &lt;span style="font-style: italic;"&gt;“mevcut olandır”&lt;/span&gt;. Tekhne de işte &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;bu &lt;span style="font-style: italic;"&gt;“mevcut olmanın”&lt;/span&gt; formlarından biridir. “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;İnsan, tekhne’de, sanat ve el becerisi aracılığıyla, bir şeyin öne çıkmasına katkıda bulunan diğer öğelerle (“madde”, “görünüm”, “çevreleyici sınırlar”) birlikte etkindir ve bu öğeler birliğine katılır.”&lt;/span&gt;  Bu anlamda, berberin müşterisi ile kurduğu ilişki Greklerin düşünce sistemine oldukça yakındır. Berber sanat değilse de zanaat ve el becerisi aracılığıyla, tıpkı tekhnede mümkün olduğu gibi bir şeyin öne çıkmasına (saç veya sakal şekli) katkıda bulunan diğer öğelerle (müşteri, televizyon, çay, aynalar, muhabbet, çırak…) birlikte etkindir ve bu öğeler birliğine katılır.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;  &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a style="font-family: times new roman;" onblur="try    {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TDZyv9zw1UI/AAAAAAAABNA/VTy_EVrpuOE/s1600/At_the_hairdresser_by_redfish_in_the_river.jpg"&gt;&lt;img style="float: left; margin: 0pt 10px 10px 0pt; cursor: pointer; width: 218px; height: 221px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TDZyv9zw1UI/AAAAAAAABNA/VTy_EVrpuOE/s320/At_the_hairdresser_by_redfish_in_the_river.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5491702963995989314" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;Kuaförün durumu ise tekhne ile değil &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;teknoloji ile açıklanabilir bir&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt; bütün sunar bize. Kuaför söz dinlemez bir meslek erbabıdır. Siz ona ne anlatırsanız anlatın, nasıl bir model istediğinizi söylerseniz söyleyin, kendi bildiğini uygulamakta ısrar edecektir. Bunu da çoğunluk&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;la kendi içinde gizil bir biçimde mevcut olduğunu düşündüğü sanatsal ve estetik kaygılara, güdülere bağlayacaktır. Öyle ki, bu tavır bir müddet sonra bir çeşit iktidar mücadelesine dönüşür. Çünkü o koltuğa oturulduğu anda kuaför oturan kişiyi tual, kendisini de ressam olarak görmeye ve bu anlamda &lt;span style="font-style: italic;"&gt;“malzeme”&lt;/span&gt;si üzerinde tahakküm kurmaya başlar. Tüm estetik kaygılarına rağmen kuaför o noktada bir sanatçıya değil modern tekniği icra eden bir eyleyiciye dönüşür. Çünkü Heidegger’in de ifade ettiği gibi modern tekniğin gerçek kökeni &lt;span style="font-style: italic;"&gt;“denetleme girişimi”&lt;/span&gt;nde yatar. Kuaför kendi bildiğini okumakla birlikte denetleme girişiminde bulunur. Modern teknik artık doğanın içinde değildir, onu karşısına almıştır. Kuaförün kişiyi karşısında alan tavrının Heidegerci bir yorumudur bu. Oy&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;sa berber sizle birlikte hareket eder. Sizle beraber televizyona takılır, koyu bir sohbete girer, &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;zaman zaman omuza değdirir (bkz. &lt;a target="_blank" href="http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/2010/02/berber-degdirmesi.html"&gt;Berber Değdirmesi&lt;/a&gt;); berber ile müşteri &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;arasında mesafe minimumdur. &lt;/span&gt;&lt;a style="font-family: times new roman;" onblur="try    {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TDZy7s7ILXI/AAAAAAAABNI/fz88YTSrubs/s1600/heideggeri+giydirme+oyunu.jpg"&gt;&lt;img style="float: right; margin: 0pt 0pt 10px 10px; cursor: pointer; width: 198px; height: 219px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TDZy7s7ILXI/AAAAAAAABNI/fz88YTSrubs/s320/heideggeri+giydirme+oyunu.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5491703165621906802" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;Berber dükkânında her şey oranın parçasıdır. Kuaför ise “salon”da çalışır. &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;Burada &lt;span style="font-style: italic;"&gt;“salon”&lt;/span&gt; ve &lt;span style="font-style: italic;"&gt;“dükkân”&lt;/span&gt; arasındaki ayrıma da dikkat kesilmek gerekir. Çünkü “dil, varlığın evidir” ve bir şeyi adlandırmak onu davet etmektir. Kuaför, mekânı “salon” olarak adlandırarak bir çeşit saygınlık inşa ettiğini düşünür, saygınlığı davet eder. Berber ise bu tip kaygılardan uzaktır, çünkü o kalenderdir. Salon kuaför için bir çeşit laboratuardır; koltuğa oturanlar ise “şeyler”. Kuaför tıpkı modern bilim adamı gibi &lt;span style="font-style: italic;"&gt;“şeylerin kendilerinde oldukları şekilde mevcut olmalarına izin vermez. O, şeyleri yakalar, nesnelleştirir ve kendi karşısına koyup (geganständlich machen) onları kurar (konstruieren). Ve bunu da şeylerin tasarımını kendisine özel bir şekil vermekle yapar.”&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;Tüm bunları arka arkaya sıraladığımızda anlarız ki kuaför çağın insanıdır, berber her dönemin. Kıl var oldukça berber de zanaatkâr olarak varlığını sürdürecektir, fakat içinde yaşadığımız dönemin ruhu &lt;span style="font-style: italic;"&gt;(zeitgiest)&lt;/span&gt; dönüştüğünde kuaför mazi olarak kalacaktır. Üstat Karl Marx’tan devşirme bir veciz ile kapatalım o halde: “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Dünyanın tüm berberleri, birleşin; makaslarınızdan başka kaybedecek bir şeyiniz yok.”&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-family:times new roman;" &gt; &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;*Yazıdaki tırnak içinde kullanılan bütün alıntılar tek bir kaynaktan aktarılmıştır; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;  &lt;span style=";font-family:times new roman;font-size:85%;"  &gt;Bkz: Martin Heidegger, Tekniğe Yönelik Soru, Afa Yayınları, 1997, Çev: Doğan Özlem. (Kitabın orijinal metni için ise “Vortäge und Aufsätze” içinde “Die Frage nach der Technik” başlıklı bölüme bakılabilir.)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5088978919000079926-2638271286589092868?l=sosyalteorisyenler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/feeds/2638271286589092868/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5088978919000079926&amp;postID=2638271286589092868&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/2638271286589092868'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/2638271286589092868'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/2010/07/kuafor-vs-berber.html' title='Kuaför vs. Berber'/><author><name>sosyalteorisyenler</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15152343344747451123</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/S69_tPKz7tI/AAAAAAAABFg/yO6wVzgC4Jk/S220/t%C4%B1hglnjglgjlg.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TDZzN2NTMVI/AAAAAAAABNQ/wTMtJ-cWZio/s72-c/the_Hairdresser_and_the_World_by_Eldahast.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5088978919000079926.post-5659074156154836979</id><published>2010-07-04T13:10:00.001-07:00</published><updated>2010-07-04T13:40:20.552-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Babaaa'/><title type='text'>Çizgi Roman’dan Alın Yazısına Bir Yaratılış Mühendisliği</title><content type='html'>&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); text-align: right;"&gt;&lt;img alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5490146220290262962" src="http://3.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TDDq5jlax7I/AAAAAAAABLs/LXhmQC94ERw/s320/jla_avengers3.jpg" style="float: left; height: 183px; margin: 0pt 10px 10px 0pt; width: 238px;" border="0" /&gt;&lt;span style="font-style: italic;font-family:times new roman;" &gt;“Gerçeklik Hissi İnsanı Gıdıklar”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;           Anonim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;Ulusal duygularımızın okşanışı, uluslararası arenada “Türk” gücünün, karizmasının sergilenişi, tarihi, kültürü ve toplumsal yapısıyla örnek gö&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;sterilişi birkaç büyük olay dışında kenarda köşede kalmış sehpa altı efsaneleri olarak günümüze kadar geldi.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;Mesela kurtuluş savaşı o dönem içerisinde büyük bir olaydı. &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;Bu coğrafyada bir ulus, bir hareket ve bir lider konuşuldu. Hem kurutuluş savaşı hakkında hem de konuşulanlar hakkında herhangi bir yorumda bulunmayacağım lakin dünya çapında ses getirdiği açık “Türk” patentli haberlerdi bunlar. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;İsmet Paşa’nın ABD başkanını T.C. Cumhurbaşkanı olarak ziyareti ve başkanın İsmet İnönü’yü dikkate almayarak küçümsemesiyle başlayan tarihsel-histerik ulus paranoyamız 2000 yılına kadar adım adım geldi.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;img alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5490146372344233986" src="http://2.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TDDrCaB6QAI/AAAAAAAABL0/1ayZw2axw9c/s320/yeni%C3%A7eri.jpg" style="float: right; height: 243px; margin: 0pt 0pt 10px 10px; width: 174px;" border="0" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;2000 yılında Marvel Comics’i satın alan DC Comics hızlı! bir atılım gerçekleştirmek istemesiyle tüm dünya çapında hemen hemen her yerel kültür, ulusal değer ve tarih öğesini kahramanlarının evrensel iş&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;birliği içinde “Planet Series” adı altında tüm dünyaya sundu. Samson, Gılgam&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;ış, Kimeyra aslanı,&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;Aztek, Shiva, Amazon, Thor gibi kenarda köşede kalmış ne kadar mit, efsane veya masal varsa tüketilmek üzere çizgi karakterlere dönüştürüldü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;Planet Serisi’nde bir de Türk kahraman var. Toplu kıyım yeteneğine sahip herhangi bir kahramana sahip olmamış ve uzun yıllar ne olduğu belirsiz güç gösterileriyle (Suriye gerilimi, darbeler, Kıbrıs Harekâtı vs..) kendi çalıp kendi söylemiş bir ülkenin tarihi içinden çıkıp gelen bir kahraman.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;Kahramanımızın adı “Yeniçeri”. Elinde Osmanlı palası, Büyücü Merlin’den ona miras kalan büyü kitabıyla kendini ilk defa Marmara Depremi’nde kurtarıcı olarak gösteren bir kahraman. Yüzü peçeli, şalvarımsı ve ay yıldızlı kostümüyle tam bir doğu simgeleştirilmesi olan kahramanımız bir hastanede tüm iyi niyetiyle çalışan ve yine hayat kurtaran Selma Tolon isimli bir kadın. Kahramanımız yayınlanan çizgi romanında dünyadaki, a&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;ncak kahramanların çözebileceği sorunları çözen, Batman, Harika Kadın, Aquaman, Yeşil Fener, İnsan Avcısı (İnsan Avcısı karakteri özellikle tarafımdan ileriki yazılarımda analiz edilecektir. ) gibi DC Comics’in adalet birliği tayfa&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;sının Türkiye’den yerel işbirlikçi kahramanı. Çizgi romanda irtica hareketi başlatmak isteyen Malatyalı General Kazım Anka’ya ve onun çağırdığı İblis’e karşı savaşan kahramanlarımız, Ortadoğu’da şeytani bir imparatorluğun yükselişine engel oluyorlar. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;img alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5490146544032924802" src="http://3.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TDDrMZnrxII/AAAAAAAABL8/I2lZ-aWpZxw/s320/deli+gucuk.jpg" style="float: left; height: 250px; margin: 0pt 10px 10px 0pt; width: 176px;" border="0" /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;Hepimizin bildiği üzere dünya sahnesinin yeni dekorlarının inşa edildiği ikiz kuleler temaşası ile başlayan sürecin “küresel işbirliği”, “adalet” ve “demokrasi getirmek” gibi mafsallarını harekete geçiren Amerikan Dış Politikası’ndan bir yansımanın türlü çizgi roman karakteriyle çizgileştiren DC Comics’in bu tür eylemleri yeni bir şey değil. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim dikkati çekmeye çalıştığım nokta en ücra köşelere dahi girmeye çalışan tüketim kültürünün bu alanda da boş durmadığı ve tüketim ile genel politik temayülün de arasında kopmaz bir bağ olduğu üzerinedir. Üstelik faşizan ulus bilinci, emperyalist emellerle dolu kalkınma tahayyüllerinin de çizgi roman yolu ile de kitlelere ufak yaştan itibaren zerk edildiğidir. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;William Greider “Küresel Kapitalizmin Manik Mantığı” adlı kitabında zenginleşme ve refah içinde yaşama umudunun her ulusun gerçekleşmesini beklediği ilahi adalet olarak gördüğünü ifade eder. Bu umudun kreması “kalkınma”dır. Kalkınma her alanda küresel rekabet gücüne erişmeyi hedefler. Bunun içerisinde kültürel düzeyde gelişme ve egemen kültür hayali de mevcuttur. Çizgi roman kahramanları da nihayetinde ulusumuz için dünya ile yarışacaktır.  &lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk Çizgi Roman tarihinde Kara Murat, Köroğlu gibi güdük karakterler, kendi yurttaşımızın ulus bilincini okşayadursun 2007 yılında yüzde yüz bir Türk Kahraman bize yol göstermek üzere hayata getirildi.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;img alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5490146855620135666" src="http://4.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TDDreiX3SvI/AAAAAAAABMM/Jb18fKCAknc/s320/iman+sahibi+spiderman.gif" style="float: right; height: 244px; margin: 0pt 0pt 10px 10px; width: 159px;" border="0" /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;Deli Gücük karakteri küresel ilkelerle konuşan, tarihi bir kahraman. Gücük ismi kısa, gelişm&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;emiş anlamı taşıyor. Türk Dış Politikası’nın basiretsizliğini ifade eden ve az gelişmiş ülke profiline gönderme yapan anlamlarla iç içe küresel kelimelerle konuşuyor. Adalet, barış, demokrasi,  gibi nosyonların savunucusu, gelişmemişlik, şiddet gibi nosyonların düşmanı, Mevlevi düzeyde pasif savunuculuk üstlenen bir karakter Deli Gücük. Hem deli, çılgın, isyankâr hem de güçsüz, gelişmemiş, kısa ve insan kahraman. Bu coğrafyanın insanına hiç yabancı gelmeyecek şizofrenik bir algı düzeyinde.      &lt;/span&gt; &lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deri yüzen katiller, keskin nişancılar, Helenistik ormanlardaki Yunan askerleri, ecinnilerin büyük anası, loğusaların musallatı, cüzamlılar, Nasrettin Hoca, Don Kişot, konuşan köpekler ve daha başka karakterler Deli Gücük’ün eskimiş çarıkları ile yürüdüğü Osmanlı taşrasında, hasım ya da müttefik olarak karşımıza çıkıyor.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deli Gücük karakterinin analizi, Yeniçeri kahramanının içinde doğduğu politik koşullar, çizgi karakterlerin, oyunlardaki yeri ve dünya düzeninin çizgilerle ve çeşitli simülasyonlara denk gelen oyunlarla yeniden üretilişini, Türk kahramanlarımızın günümüz sivil toplumuyla bağlantısını sonraki yazılarımızda değerlendireceğiz.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5088978919000079926-5659074156154836979?l=sosyalteorisyenler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/feeds/5659074156154836979/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5088978919000079926&amp;postID=5659074156154836979&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/5659074156154836979'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/5659074156154836979'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/2010/07/cizgi-romandan-aln-yazsna-bir-yaratls.html' title='Çizgi Roman’dan Alın Yazısına Bir Yaratılış Mühendisliği'/><author><name>sosyalteorisyenler</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15152343344747451123</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/S69_tPKz7tI/AAAAAAAABFg/yO6wVzgC4Jk/S220/t%C4%B1hglnjglgjlg.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TDDq5jlax7I/AAAAAAAABLs/LXhmQC94ERw/s72-c/jla_avengers3.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5088978919000079926.post-4481139634124531422</id><published>2010-07-03T16:56:00.000-07:00</published><updated>2010-07-17T16:43:33.418-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Felix Sarotti'/><title type='text'>Oralet Osman’dan Doğanay Limonata’ya</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify; color: rgb(102, 102, 102);"&gt;&lt;a style="font-family: times new roman;" onblur="try  {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TC_QYY_kXtI/AAAAAAAABLU/PlbLMsK1vtE/s1600/lemonade.jpg"&gt;&lt;img style="float: right; margin: 0pt 0pt 10px 10px; cursor: pointer; width: 176px; height: 227px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TC_QYY_kXtI/AAAAAAAABLU/PlbLMsK1vtE/s320/lemonade.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5489835588232437458" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;Biri soğuk savaş dönemi propaganda tekniklerinin etkisi altında çekildiğini düşündüğüm, marka ismini defalarca tekrar ederek bilinçaltı aşılaması yapmayı amaçlayan bir &lt;a target="_blank" href="http://sosyalteorisyenlertv.blogspot.com/2010/07/oralet-osman.html"&gt;reklam&lt;/a&gt;, diğeri jingle’ı ile insanı hipnotize etmeyi amaçlayan kısa ama fatality bir reklam. Belki daha birçok noktadan değerlendirme yapılabilir, ancak ben bu reklamcılık meselelerinden hem pek anlamadığımdan hem de pek haz etmediğimden toplumsal ve kültürel görüngülerini ele almak niyetindeyim. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;Evvela, oralet ve limonata çocukluğumun vazgeçilmez içeceklerindendi. Hele hele narenciye bahçelerinde büyümüş biri olarak limonatanın yeri ve önemi apayrıdır. O zamanlar, hazır dondurma ürünleri (şu an kati surette dondurma olarak görmediğim) ne kadar yaygındı hatırlamıyorum, ama zaten alacak para olmadığını net hatırlıyorum. Kaldı ki dönemin fenomeni meybuz bile bayram harçlıklarıyla alınırdı. Hemi de mahalle bakkalına parayı uzatırken &lt;span style="font-style: italic;"&gt;heeeöe&lt;/span&gt; şeklinde bir yüz ifadesi oluşması kaçınılmazdı. Bu mutluluğu tatmak için bayramları beklemeyi gerektirmeyen yegâne sonsuz unsur limonata oldu. Naylon poşete limonatayı doldurup veriver buzluğa, sonra kendinden geçercesine bu sonsuz kaynağa yumul. Daha fazlasını isteyemezdim sanırım. Aynı şeyler oralet için de geçerliydi. Büyüklerin &lt;span style="font-style: italic;"&gt;"çay içme kararırsın"&lt;/span&gt; gibi, sanki İzlanda da yaşıyormuşuz izlenimi yaratan telkinlerinin de etkisiyle oralet vazgeçilmezimiz olmuştu. Salı pazarından ucuza bol bol aldığımız oralet ve bisküvilerle kışı, buz gibi limonatayla da yazı geçirirdik. Hiç olmadı yayla karına pekmezi boca edip keyif sürerdik.&lt;/span&gt;  &lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a style="font-family: times new roman; color: rgb(102, 102, 102);" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TC_Qea-BzMI/AAAAAAAABLc/tR_AI-OnuOI/s1600/lezzo+oralet.jpg"&gt;&lt;img style="float: left; margin: 0pt 10px 10px 0pt; cursor: pointer; width: 183px; height: 246px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TC_Qea-BzMI/AAAAAAAABLc/tR_AI-OnuOI/s320/lezzo+oralet.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5489835691842063554" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;Elbette tüm bu çocukluk öykülerinin dayandığı sınıfsal bir temel bulunmaktaydı. Limonata ve oralet yoksul dünyaların içecekleridir. Limonata reklamını &lt;span style="font-style: italic;"&gt;'creative' &lt;/span&gt;bulmayanlar anlamalıdır ki, limonata böyle bir şeydir, olayı budur, ta ta ta ta ta taaaa bir şeydir. &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Limonatanın sosyeteleştirilmesi&lt;/span&gt;ne karşı açık bir cevap niteliğindedir. Haliyle cancanlı mekânlarda limonata içmenin ferahlığını doyasıya çıkarmaya çalışanların zoruna gitmiş olmalı bu durum. Çocukluğunun nirengi noktası, limonatanın umarsızca finans kapitalin bir nesnesi haline getirildiği reklam olanlar, önce su satarak, baktı işler iyi gidiyor limonata da satayım fikriyatındaki çocuk gibi girişimci hayaller kurarak geçirenler, limonatayı &lt;span style="font-style: italic;"&gt;tycoon&lt;/span&gt; meselesinden ibaret görenler elbette yadırgayacaktır. Amma velâkin sosyal hayatta wayfarer takmış &lt;a target="_blank" href="http://www.youtube.com/watch?v=bYwTrq__zV4"&gt;artist limonlar&lt;/a&gt; yok. Sınıfsal ayrışma çok açık. Bizim dimağımızın kaynağı budur. Biz ketılda makarna pişirerek okuduk, bildiğimiz tek sos salçadır. Öyleyse, &lt;span style="font-style: italic;"&gt;var mı nazo gibisi, serinliğin lezzeti.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5088978919000079926-4481139634124531422?l=sosyalteorisyenler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/feeds/4481139634124531422/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5088978919000079926&amp;postID=4481139634124531422&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/4481139634124531422'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/4481139634124531422'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/2010/07/oralet-osmandan-doganay-limonataya.html' title='Oralet Osman’dan Doğanay Limonata’ya'/><author><name>sosyalteorisyenler</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15152343344747451123</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/S69_tPKz7tI/AAAAAAAABFg/yO6wVzgC4Jk/S220/t%C4%B1hglnjglgjlg.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TC_QYY_kXtI/AAAAAAAABLU/PlbLMsK1vtE/s72-c/lemonade.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5088978919000079926.post-3715872833527143171</id><published>2010-06-10T04:45:00.000-07:00</published><updated>2010-07-03T17:25:20.034-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Dawnspiper'/><title type='text'>Küresel Kupa 2010</title><content type='html'>&lt;div style="color: #666666; text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TBDReKYcKcI/AAAAAAAABKE/hXShZzgMU5o/s1600/el_10_by_CHIMPIRA.jpg" onblur="try  {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" style="font-family: times new roman;"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5481111062623037890" src="http://3.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TBDReKYcKcI/AAAAAAAABKE/hXShZzgMU5o/s320/el_10_by_CHIMPIRA.jpg" style="cursor: pointer; float: left; height: 258px; margin: 0pt 10px 10px 0pt; width: 200px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt;İki sevdiğim yazardan iki cümlenin altına imzamızı atarak başlayalım &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt;yazıya, &lt;span style="font-style: italic;"&gt;“Futbolseverlerin ramazan ayı başlıyor”&lt;/span&gt; ve elbette &lt;span style="font-style: italic;"&gt;“Ben &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman; font-style: italic;"&gt;bir futbol dilencisiyim”&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman; font-style: italic;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Tanıl Bora&lt;/span&gt; ve &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Eduardo Galeano&lt;/span&gt;’nun benim düşüncelerimi özetleyen sözleriyle heyecanımın arttığını fark edebiliyorsunuzdur. &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt;Yalnızca 1  gün kaldı ilk maçın başlamasına. &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt;Beni sevindiren ise ilk maçı 86 yılından beri (tam anlamıyla hatırladığım ilk dünya kupasıdır) tuttuğum Meksika’nın oynayacak olması.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kısa tanıtımdan sonra neden bu yazıyı yazmaya karar verdiğimi anlatayım. Arkadaşlar arasında işi şahsi şova dökmeden ve kumara bağlamadan tahmin oyunları oynuyoruz. &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt;Gruplardan çıkacak takımları, skorları ve hatta şampiyonu tahmin edip puan kazanarak birbirimizi güldürmeye çalışıyoruz. Kazanmak gibi bir hırsımız olmasa da doğru tahminleri yapabilmek suretiyle bir anlamda futbol bilgimizi ölçüyoruz. İşte burada bir problem ortaya çıkıyor. Ne kadar futbol bilirsek bilelim bazı dinamikleri hesaba katmazsak kadroları ve teknik ekibi bilmemiz hiçbir işe yaramıyor. Kastettiğim futbolun, topun, sahanın, hava koşullarının dışında gelişen dinamikler…&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt;Örneğin, ev sahibi takımın her zaman bir avantajı vardır. Bu avantaj seyirci desteği ile sınırlı kalması gerekirken hakemin seyirci baskısından etkileneceği görüşü de egemendir. Neden ki? Hakem çılgınca bağıran (bu turnuva için vuvuzela çalan) seyircilerin etkisinde kalacak kadar basiretsiz mi? Diyelim ki öyle. &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt;Ama bazı örnekler ev sahibi takım avantajının FIFA denen kurum tarafından özellikle gerçekleştirildiğini gösteriyor. En büyük ve yakın örneklerden biri de 2002 Dünya Kupasında ev sahiplerinden biri olan Güney Kore’nin İtalya ve İspanya ile oynadığı maçlar. İkisi de katıldığı her turnuvanın favorilerinden olan iki takım ev sahibi karşısında hakem tarafından linç ediliyordu. İsteyenler Youtube’a “Dirty Korea” yazarak maçları izleyebilirler (hala DNS ayarlarını yapmamış okuyucularımız için geliyor; Mazide Hoş Bir Sada İdin).&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt;Bu durumun stadın dolmasıyla hiçbir alakası yok. Hangi iki takım oynarsa oynasın dünya kupası maçlarında stadyum dolar. Bu nümayişi kaçırmak istemeyen milyonlar akıyor turnuvanın düzenlendiği mekana çünkü. &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt;Öte yandan kafamdaki sebep ilişkisi şu: FIFA turnuvayı bir ülkeye verirken karşılığında bir şeyler istiyor. Turnuvayı düzenleyecek takım bazı kıstasları yerine getiriyor (stadyum, alt yapı, konaklama, ulaşım vs.), bu arada turnuvayı almak için kulisler düzenliyor (çünkü turnuvayı almak çok ciddi bir fayda sağlıyor ülkeye ve ülke futboluna), bazı kişilerin bazı isteklerine de çözüm buluyor. Bu gibi durumlarda &lt;span style="font-style: italic;"&gt;“Hafız bizim takım kazaya kurban gitmez değil mi?”&lt;/span&gt; sorusu soruluyorsa… &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt;Daha fazla komplo teorisine girmeden hemen istatistik verelim; 1930 yılında başlayan ve sadece II. Dünya Savaşı nedeniyle 1942 ve 1946 yıllarında iki kere ara verilen Dünya Kupasına ev sahipliği yapan ülkelerden bugüne kadar gruplardan çıkamayan olmadı. Buna bir tesadüf denilebilir ya da hep çok iyi takımların ülkelerinde oynanmıştır turnuvalar ama 54 İsviçre, 62 Şili, 94 Amerika, 2002 Güney Kore&amp;amp;Japonya nedense bazı soru işaretlerinin oluşmasına sebep oluyor kafamda. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-family: times new roman;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt;Ama komplo teorilerinden daha çok hikayeler anlatalım ki teoriler kendilerini oluştursun:&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt;&lt;br /&gt;Ülkelerde federasyonlar futbolun tek egemen gücü haline gelmişlerdir. Küresel anlamda ise FIFA ve UEFA ve diğer ulusal federasyonlar futbolun hakim güçleridir. Özellikle Avrupa Şampiyonası ve Dünya Kupası gibi organizasyonlar istisnasız her ülkenin katılmayı yürekten arzuladığı turnuvalar. Bu olay futbolun üç gücün etki mücadelesine dönüşmesine sebep olmuştur. Federasyonlar, kulüpler ve siyasi iktidarlar. Medya kuruluşları ve sponsorlar bu mücadeleye doğrudan katılmazlar ama sonuçları büyük ölçüde etkilerler.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TBDRup_S53I/AAAAAAAABKU/EqiCwtfKzoQ/s1600/world+of+football.jpg" onblur="try  {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" style="font-family: times new roman;"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5481111345985415026" src="http://3.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TBDRup_S53I/AAAAAAAABKU/EqiCwtfKzoQ/s320/world+of+football.jpg" style="cursor: pointer; float: right; height: 178px; margin: 0pt 0pt 10px 10px; width: 255px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt;Nihayetinde ortamın barışının sağlanması FIFA gibi bir kurumun görevidir. FIFA’yı BM’ye benzetmek garip bir durum ortaya çıkarmamalı. Avrupa’yı küresel anlamda düşünerek aynı yakıştırmayı UEFA için de yapabiliriz. Fakat bu her iki barış sağlayıcısı ve futbolu korumaya çalışan kuruluş tıpkı STK’lar gibi bir hukuk mevzuatına sahip olsalar da devreye girmeleri gereken her durumda ortaya çıkmamışlardır ya da ortaya çıktıklarında koruma politikaları karanlıkta kalmış ve pek anlaşılmamıştır.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt;Bir örnek:&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt;&lt;br /&gt;Rus olmasına rağmen bir Rus kulübü yerine bir İngiliz kulübüne yatırım yapmayı tercih eden (küresel finans kavramında suçlanacak bir şey değildir bu) Roman Abramoviç belki kendisini kötü hissetmiş olacak ki CSKA Moskova takımına da para yardımı yapmıştır (45 Milyon Avro) bu iki takım Şampiyonlar Ligi’nde aynı gruba düştüklerinde, doğrudan incelense, mevzuata aykırı bir durum olduğu halde herhangi bir soruşturma olmamıştır. Daha sonra Abramoviç CSKA Moskova’daki hisselerini elden çıkartmıştı.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demek ki beceriksizliği ile nam salmış BM ile FIFA (ya da UEFA) kuruluşunu benzeştirmek çok yanlış değil. Bu beceriksizlik bir de pazarlama stratejileri ile birleşince skoru direkt etkileyebilecek hususlar doğuyor.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt;Sponsor anlaşmalarında özellikle bir sorun vardır ve FIFA bunu görmezden gelebilir kimi zaman, tıpkı BM gibi (BM’nin beceriksizliğini beraber yazalım, herkes aklına gelenleri bir e-posta atıverse olur bu iş).&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt;1996 yılında Nike firması Brezilya ile bir sponsorluk anlaşması imzalar. Anlaşma iki bölümden oluşur. Birincisi Brezilya’nın bütün takımlarına malzeme sağlanacaktır ve 220 milyon dolarlık bir bütçeye sahiptir, ikincisi çeşitli projeler (yoksul kesimlere yardım, futbol okulları, futbol müzesi vb.) üretecektir ve bütçesi 180 milyon dolardır. Bu durum takım oluştururken bir sonuç doğurur mu? Nike’a rakip firmalardan biriyle anlaşması bulunan bir futbolcunun Brezilya Milli Takımına seçilme olasılığı nedir? Ya da 1998 Dünya Kupası’nda Ronaldo’nun maç günü sara krizi geçirmesine rağmen ilk on birde oynaması en büyük kupanın en önemli maçında reklam yapma fırsatını kaçırmayan Nike’ın bir müdahalesi mi?&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt;2002 Dünya Kupası’nda Fransa Milli Takımı’nda bulunmayan Anelka, Carrière ve Landreau hakkında şu yorumu yapıyordu futbolun Rimbaud’su Cantona: “Öyle sanıyorum ki oyuncu seçme kriterleri sadece antrenörlere bağlı değil.” Adı geçen oyuncuların Adidas ile özel anlaşmaları yoktu ki bunu belirtmek gerekir.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nike’ın Dünya Kupası öncesi hazırlattığı “Geleceği Sen Yaz” reklamında oynayan Ronaldinho’nun takımda olmaması Nike’ı ne kadar sinirlendirdiyse, Drogba’nın golünü engelleyen Cannavaro ve Ribery’yi engelleyen Rooney’nin başarısı bir o kadar sevindirecektir. Kaldı ki insanlar hala Ronaldinho’yu görmeyi bekleyeceklerdir.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt;Bir diğer çelişki de federasyonları tahakküm altında tutan, sürekli olarak FIFA’ya milli takımlar için şikayette bulunan kulüpler dolayısıyla çıkmaktadır.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt;Kulüpler oyuncularının milli takımlarda oynamasını, sakatlık riskleri ve uzun yolculuklar sonrası yorgunluk dolayısıyla istememektedir. FIFA her sene milli maç takvimini federasyonlara gönderip bu tarihlere maç koyulmamasını istemekte, üzerine de kulüplere oyuncularını milli takımlara gönderme zorunluluğunu şart koşmaktadır. Buna rağmen bir çok kulüp FIFA’ya ya da ülke federasyonlarına milli maçlarda sakatlanan oyuncuları yüzünden dava açmakta milli takıma oyuncu gönderme zorunluluğunun kaldırılarak oyuncularını maça gönderip göndermeme kararlarının kendilerine verilmesini istemekte. G14 mevcutken bu davaların ve savaşın sözcülüğünü bu kurum yapıyordu, şimdi kulüpler daha güçlü daha istekli ve bu durumun peşinden koşturuyorlar. &lt;/span&gt; &lt;span style="font-family: times new roman;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TBDSFoBrySI/AAAAAAAABKc/7dKFLEk2Ib4/s1600/tarakurafutboleanarke.jpg" onblur="try  {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" style="font-family: times new roman;"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5481111740595554594" src="http://4.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TBDSFoBrySI/AAAAAAAABKc/7dKFLEk2Ib4/s320/tarakurafutboleanarke.jpg" style="cursor: pointer; float: left; height: 183px; margin: 0pt 10px 10px 0pt; width: 246px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt;Bu yeni bir şey değil, dün de böyleydi; George Best “Kulübüm oynama derse oynamam” demişti.  Ama savaş süreci 2005’te başladı. Antiller’de kaza yapan bir uçak yüzünden yasa boğulan Martinik’te oynanan Fransa Kostarika maçında (ki maç bir yardım maçı gibiydi ve FIFA takviminin dışındaydı) sakatlanan Eric Abidal yüzünden Lyon FIFA’ya 1,7 Milyon Avro’luk bir dava açtı. G14 üyesi olan ve diğer G14 üyelerinin aksine Avrupa başarısı olmayan Lyon bir alkışı hak etmiş ve FIFA’ya karşı verilen savaşı başlatmıştı. Bundan sonra bütün kulüpler ve kulüp teknik patronları da savaşa destek vermişti. Örneğin Fransız düşünür (!) ve teknik direktör Arsene Wenger “Bu maçın hiç oynanmaması gerekli, çok saçma, kulüplere ve oyunculara zararlı” demiştir. Davanın konusu Abidal ise “Başkanımın üzüntüsünü anlayabiliyorum ama Lyon’da da ayağım bir çukura girip sakatlanabilirdi” demiş, &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt;“Paramı işverenim ödese de milli takımda oynamak zorundayım ve beni hiç ilgilendirmeyen bu savaşın bir silahı olmak istemiyorum” diye eklemişti.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lyon kulübü bügun hala bu savaşta başı çekiyor, FIFA’dan ve federasyonlardan yüklü miktarlarda tazminat talep ediyor… ediyor etmesine ama haydi Chelsea Essien için Gana federasyonundan para talep etsin lütfen.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün FIFA dünya kupasına katılanlara belirli paralar ödüyor. Kulüpler (kumandan Lyon başta) bu paraların kulüplere verilmesini onlar aracılığı ile oyunculara dağıtılmasını istiyor.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TBDSVI4IDhI/AAAAAAAABKk/d2WKkzMYwI0/s1600/football+in+sun+and+shadow.jpg" onblur="try  {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" style="font-family: times new roman;"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5481112007111872018" src="http://3.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TBDSVI4IDhI/AAAAAAAABKk/d2WKkzMYwI0/s320/football+in+sun+and+shadow.jpg" style="cursor: pointer; float: right; height: 290px; margin: 0pt 0pt 10px 10px; width: 191px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt;Şimdi şunu düşünüyorum. Sakatlıkları ile hepimizi üzen isimler (Drogba, Nani, Robben, Essien, Ballack, Ferdinand, Obi Mikel, Diarra, Adler, Pirlo [yazıyı yazarken Frei’dan da sakatlık haberi geldi], Beckham… kadro çok sağlam, sakatlar kadrosunu sahaya bir takım olarak çıkarsak kupayı alırlar diyebilirim) doktor kontrollerinden sonra oynayıp oynamamaya kendileri mi karar veriyor yoksa doktorlar “Hayır oynama” mı diyor. Sonuçta, evet, milli takımlarda oynamayacaklarını açıklayan dev isimler vardır (Scholes, Nedved gibi) ama doktorlar tamamen masumane ve hiçbir güç etkisi altında kalmadan gönül rahatlığı ile hastalarına doğruyu mu söylüyorlar. Lütfen tıp etiğinden bahsetmeden evvel muayenehane denilen kavramı gözlerinizin önüne getirin.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bunların ışığında oynanıyor maçlar yıllardır, bu yıl da öyle olacak. Ama yazının başında da dediğimiz gibi Ramazan ayı başlıyor ve bir ay futbol izleyeceğiz. Her şeyi unutalım ve futbolun eşsiz estetiğine kaptıralım kendimizi. Orada olmadığımız için küfür edelim, 2014 Brezilya için daha çok çalışalım…&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son bir not vermek istiyorum: Brezilya gruptan çıkamayacak gibi geliyor bana… Acaba Nike bu işe için için sevinir mi intikam sebebiyle…  Şimdi futbol konuşsun lütfen.&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family: times new roman; font-size: 85%;"&gt;Kaynakça: Boniface Pascal, Futbol ve Küreselleşme, NTV Yay., 2007    &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5088978919000079926-3715872833527143171?l=sosyalteorisyenler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/feeds/3715872833527143171/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5088978919000079926&amp;postID=3715872833527143171&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/3715872833527143171'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/3715872833527143171'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/2010/06/kuresel-kupa-2010.html' title='Küresel Kupa 2010'/><author><name>sosyalteorisyenler</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15152343344747451123</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/S69_tPKz7tI/AAAAAAAABFg/yO6wVzgC4Jk/S220/t%C4%B1hglnjglgjlg.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TBDReKYcKcI/AAAAAAAABKE/hXShZzgMU5o/s72-c/el_10_by_CHIMPIRA.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5088978919000079926.post-4829849125248273931</id><published>2010-06-02T04:54:00.000-07:00</published><updated>2010-07-03T17:22:37.082-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Dawnspiper'/><title type='text'>Kendine Yapılmasını İstemediğin Bir Şeyi Başkasına Yapma…</title><content type='html'>&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Yanlış anlaşılması ve bir neslin tükenmesine yol açması muhtemel bir söz öbeği bu atasözü. “Söz öbeği” lafını da Türkçemize kazandıran ve ağzımıza pelesenk eden değerli dimağları buradan sevgi ve saygıyla kucaklıyorum elbette, parantez içinde. Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapma sözünü duyan bir erkeğin durup düşünüp seksüel hayatından vazgeçmesi çok olasıdır çünkü. Erkeğin homofobik olması algıda seçicilik katsayısını 2.25 katına çıkarabilmektedir, tarafımdan osiloskop vasıtasıyla ölçülmüştür. &lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Bu handikabı bir yana bırakırsak kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapma atasözü aslında çok doğru bir yere yaklaşır ve anarşist mücadelenin önünde duran en büyük sorun (!) olan “herkes özgür olursa ben istediğimi öldürebilirim” mantalitesinin önüne geçebilir. Bu atasözünü şiar edinmiş birçok düşünür olmasına rağmen dillendirilmemiş olması Türkçenin sorunudur. Öte yandan atasözüne aykırı hareket eden ve beni düşüncelere sevk etmiş kimi yazar, çizer, düşünce adamı da vardır ki aralarından en sevdiğim Thomas More olmuştur her zaman. Ada’dan çıkmış güzel şeylerden biridir aslında… Şimdilerde Rooney, Frank Lampard, Gareth Bale var, ziyadesiyle beni mutlu ediyorlar onlar da kendilerine yapılmasını istemedikleri şeyleri rakiplerine yaparak söze karşı geliyor ama ortamı güzelleştiriyor.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Anlayacağınız üzere bu atasözü orijininden hareketle sistemin en güzel hadiselerinden biri olan sigorta kavramını masaya yatıracağım. “Ah o masada ben de olsaydım” diyen diğer sistem aygıtları daha sonra inceleme altına alınacak olup hakkı “Sınıfın Sosyal Teorisyenleri”nde saklıdır.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TAZFl14IWjI/AAAAAAAABJk/ew_n6WQ5ETI/s1600/professional+insurance+salesman.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img src="http://4.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TAZFl14IWjI/AAAAAAAABJk/ew_n6WQ5ETI/s200/professional+insurance+salesman.jpg" width="171" border="0" height="200" /&gt;&lt;/a&gt;İzmir’li vatandaşlarımızın bildiği anlamda asfalya değil bir finans oyunu olan sigortacılık bahsimiz. Son günlerde sigorta ile ilgili zorunlu bir sohbete dâhil olduğum gibi bir yanlış anlamaya mahal vermeden olayın beni rahatsız etmesi sebebiyle bu yazıyı yazmaya karar verdiğimi bir bilgi olarak buraya düşmek isterim. Sanırım Adam Smith dahi işlerin buraya varacağını hesap etmemiştir.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Sigorta ve sigortacılık, deniz taşımacılığı ticaret dünyasına adım attıktan sonra ortaya çıkmış bir kavram. Teknoloji gelişmediği ve kızgın Poseidon hala denizlerin tanrısı olduğu için daha çok gemi batıyor, zarar genelde gemi sahiplerini vuruyordu. Bunun önüne geçmek isteyen gemi sahipleri ve gemiyi kiralayan mal sahipleri ortak bir anlaşmayla “Deniz Ödüncü” denen kavramı ortaya attılar. Gemi ticaret seferine çıkarken, gemi sahibi gemiyi kiralayan mal sahibi (ya da sahiplerinden) bir miktar deniz ödüncü alıyordu. Gemi hedefine ulaşırsa deniz ödüncü misliyle geri ödeniyor, gemi batarsa para gemi sahibinde kalıyordu.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Daha sonra ortaya çıkan Rodos Kanunları ile timsah geldi, korsan deldi gibi özel koşullar da bir antant altına alındı ve sigortacılık ortaya çıktı. Hatta bu kanunlara göre gemisinin tehlikeye girdiğini hisseden kaptan malın bir kısmını denize atabiliyordu. Bu yüzdendir ki nice İspanyol şarabı, yığınla Portekiz gümüşü Hint Okyanusu’nun dibinde biz yiğit delikanlıları beklemektedir.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Bundan sonra ortamın daha da kapitalist evrim geçirişi İngiltere, hatta göbeği Londra’da ortaya çıkar ki halen dünyanın en büyük sigorta şirketlerinden biri olan Lloyd’un kuruluşudur bu hadise. &lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Londra’da sürekli denizcilerin takıldığı Esnaf kahvesinde oturan ve gayet işsiz bir adam olan Edward Lloyd ortamda muhabbet konusu olan, yük taşımacılığı, özel riskler, sigorta, prim gibi kavramlarda ahkâm keserek “Hafız o öyle olmaz, böyle olur.” “Ohaoo! Sen adam mı yiyorsun, bunun malını taşıma hacı” gibi diyalog başlangıçlarıyla ortamın danışman kesilen adamı olmuştur. Başlarda Edward’a “Ajan sen bi sus allasen” denmesine rağmen Edward geniş bilgisini ve tabi ki kapitalizme olan yatkınlığını retorik kabiliyeti ile birleştirmiş, ortamın balını kaymağını yemeye başlamıştır. &lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Tam bu sıralarda Yeni Dünya’da da mucit, bilim adamı, siyasetçi ve Amerikan Başkanı olan Benjamin Franklin insanların evlerini yangına karşı sigortalamaya başlamıştı. Fakat akıllı Benjamin yangın riski yüksek binaları sigortalamıyordu. “Dear Benjo, ahşap binaları sigortalamıyorsun ama beton mu sıçalım sene 1780’de diyen insanları” dikkate almıyor, konut sigortasında özel riskler kavramına bambaşka bir boyut getiriyordu.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Şimdi dikkat edilmesi gereken noktaya parmak basarsak gerek deniz sigortacılığında, gerekse konut sigortacılığında çalışan, üreten ya da evini inşa ederek barınmaya çalışan kişi sigortadan yararlanamıyor. Gemi batarsa muhtemelen tayfa ve kaptanların ailelerine helva dağıtılıyor, evi yanan kişiye de çadır veriliyor, o zaman bir Kızılhaç örgütü var mı bunu araştırmadım.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Bu insanların ezildiğini görerek yüreği parçalanan sigortacılar… tam olarak böyle olmadı… kapitalistlerden yeteri kadar para sömüremediğini düşünen sigortacılar sömürmesi gereken asıl insanlara yönelmişler ve bireysel sigorta kavramını başlatmışlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;a name='more'&gt;&lt;/a&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt; İşte bakın bir anda bugüne gelerek Murat Bardakçı ile muhatap olmak zorunda kalmadık… zaten kapital hızlı akar yolunu bulursa. Bugün herhangi bir sigortacıyla konuşun. Yalan makinesine bağlayabildiğiniz her sigortacı size yapmak istediği sigortanın kendisinde olmadığını dile getirecektir. Gerçek esnaflık “Abla ben de evde bunu kullanıyorum valla çok mutluyum” zihniyetiyle fotosentez yapabildiği için her sigortacı, “Bakın, ben de kendime bu sigortayı yaptırdım, emin olun içim o kadar rahat ki, bakın donla dolaşıyorum” diyerek size sigorta poliçesini imzalatmaya çalışacaktır. Aslında yalan söyleyen bu simsarlar sizi kendi çıkarlarına göre tıkır tıkır işleyen bir sistemin içine içine çeker ve en sonunda delirmenizi sağlayarak sigorta kapsamı dışına iter. &lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Konunun başında da dediğimiz gibi, Adam Smith bile bu kadar şeytani bir noktaya ulaşmasını beklemiyordu sanırım. &lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TAZF7eTiXAI/AAAAAAAABJs/qKMw2XW2sjY/s1600/Insurance+Monopoly.png" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img src="http://4.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TAZF7eTiXAI/AAAAAAAABJs/qKMw2XW2sjY/s200/Insurance+Monopoly.png" width="200" border="0" height="196" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Bakın nasıl işliyor bu sigorta… Birkaç türü var bilindiği gibi, emeklilik, sağlık, hayat, trafik (kasko). Emeklilik sigortasında size şu söylenir: “Ey çalışan ve emeğiyle para kazanan değerli makine teknikeri! Fabrikadan emekli olduğunda alacağın üç kuruş emekli maaşının sana yeteceğini mi düşünüyorsun. Gel bana o aldığın kuş kadar maaşın bir kanadını ver (100 TL). Ben sana 15 yıl sonra her ay emekli maaşı vereyim.” Güzel değil mi? Değil… çünkü 15 sene sonra sana şöyle söylenir. “Lan” (evet böyle konuşabilirler bu adamlar) “Lan bir baksana… Şimdi senin alacağın para her ay 120 lira. 120 lira ile bir ay ne yapacaksın, atsan atılmaz satsan satılmaz. Gel ben sana bana bugüne kadar ödediğin bütün parayı topluca vereyim. Al sana bana verdiğin 100x12x15 lira 18.000 lira. Hayatında hiç 18.000 TL’yi toplu gördün mü lan?” Sizin ödediğiniz o 100 liralar 18.000 lira olmuş ama o 18.000 lira 15 senelik enflasyon ile kuş olmuştur.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Hayat sigortası…&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Şunu diyen bir adam var karşınızda: “Bakın efendim, Allah korusun, başınıza bir şey gelirse bu sabi sübyanlara kim bakacak? En azından bir toplu para geçer ellerine bir iş kurar, bir okul okurlar… yazık…” “Peki?” dersiniz ve “Kaç para ödeyeceğim, kaç para alacak çocuklarım” sorusunu yöneltirsiniz haklı olarak. Bunlar hep cevabı hazırlanmış, çeşitli kitapçıklara bastırılmış ve motivasyon toplantılarında sigorta simsarlarının ezberletilmiş cevaplarıdır.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;“Efendim 20 lira verirseniz biz çocuklarınıza 30.000 lira vereceğiz, 50 lira verirseniz 40.000 lira vereceğiz…” diye uzayan bir liste açıklarlar size. Genelde en pahalısını satabilen bu simsarlar daha sonradan sizlere “Ah efendim ailenizde kanser varmış, babanız kalpten ölmüş, motosiklet kullanıyormuşsunuz” gibi sudan bahanelerle (ki bunlara risk diyoruz… ulan asteriks desen ne olur?) alacağınızı minimuma indirir.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Öldükten sonra çocuklarınız ve karınız yas halindeyken bir sigorta müfettişi gelir, ki bunların nasıl adamlar olduklarını burada anlatmak için çok terbiyesiz olmak gerekir, sizin ölümünüzdeki şaibeleri anlamaya çalışır. &lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Trafik ve sağlık sigortasını aynı kategoride değerlendireceğim çünkü burada önemli bir kavram var. Adam Smith bunları görse “Aaaaa! Ama bu kadarını ben bile düşünemezdim” der yani… &lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;“Allah Korusun” bahsini çaktırmadan incelemiştik yukarıda. Sigorta simsarı size geliyor. Şöyle diyor. “Efendim, Allah korusun, bir gün kaza yaparsanız…”&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;“Allah korusun” yerine şunlar da kullanılabilir.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;“Hiç istemeyiz tabi ki.”&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;“Aslında olmasa ne kadar güzel olur ama maalesef hayatın gerçekleri bunlar”&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;“Kadere inanır mısınız?”&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;“Gazetelerin üçüncü sayfalarını okuyorsunuz değil mi?”&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;“Türkiye’de yaşıyoruz, kaldırımda yürümek bile risk”&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;“Bakın size amcamdan bahsedeyim, hiç sigara içmezdi, içkiyi ağzına sürmezdi, her gün 10 km koşardı ama pat şekeri çıktı.”&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Sizi bugüne kadar yaşadığınız rahat hayatınızdan koparıp, risklerle dolu olan tehlikeler diyarına atarlar. Artık her an yürürken kafanıza piyano düşebilir, takımınızın şampiyonluk kutlamaları sırasında aslında diğer maçın 2–2 bitmediği haberini alabilir ve stadyum yangınında ölebilirsiniz.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Zaten sigortalanma sürecinde, ailenizde kanser var mı, kronik rahatsızlığınız var mı, motosiklet kullanıyor musunuz, ekstrem spor yapıyor musunuz diye sorularla, “Ulan ben ne yapmışım bugüne kadar” diye şaşırttıran simsar size en bomba şeyi sigortanızı kullanmak istemediğinizde söyler… &lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Kapsam dışı…&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Hayır, duyabileceğiniz en bombası bu değil ama bundan da bahsetmek istiyorum onun için yanlış alarm verdim. Bundan daha bombası bile var. Az sonra… &lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Kapsam dışı çok komik olur. “İyi günler! Ben öküz gibi para yatırmış olan kişiyim Düştüm ve dizimi sakatladım, hastanede dizimde biriken suyu aldırdım ama sigortamın bunu ödemediğini söylüyorlar ne diyeceksiniz?”&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;“Ah efendim, bunu size belirtmiştik, poliçenizde yer alan 115875 maddenin 2256. Maddenin c bendinde ‘dizde biriken sıvılar kapsam dışıdır’ yazıyordu. Dikkat etmenizi dile getirmiştik.”&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;“Sıvı değil lan su bu! Düştüm düştüm, sizin de dediğiniz gibi, Allah korumadı ve düştüm.”&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;“Üzgünüm… Size hayvan gibi pahalı bir hastanede check-up için 50 liralık indirim hediye edeyim ben iyisi mi?”&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Daha bombasını duyacaksınız şimdi…&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Kolunuz kırılmış, hastaneye gitmişsiniz. Hastanede siz tedavi edilirken sigorta simsarınız size telefon açıyor. &lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;“İyi günler efendim, ben size demiştim düşeceksiniz diye… Galiba kolunuzu sigorta kapsamında tedavi ettireceksiniz.”&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;“Haliyle”&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;“şimdi size şunu açıklamama müsaade edin lütfen: Dilerseniz böylesi küçük bir operasyon için sigortanızı kullanmayın. Sonuçta sigortanızı kullanırsanız bir sonraki primleriniz daha yüksek olacaktır.”&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;“Ne? Nasıl? Neden yani?”&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Evet… parasını ödediğiniz ve kullanmamaya çalışacağınız şeyin adı sigortadır.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Bu sayede delirebilir, nöbetler geçirebilirsiniz. Asıl sorun burada ortaya çıkar. Psikiyatrik ve psikolojik muayeneler ve müdahaleler özel sigorta kapsamına giremez.&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Saygılarımla &lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Ali Tezel&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); font-family: Times,&amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,serif; text-align: justify;"&gt;Şaka len şaka Borga Engin ben…&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5088978919000079926-4829849125248273931?l=sosyalteorisyenler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/feeds/4829849125248273931/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5088978919000079926&amp;postID=4829849125248273931&amp;isPopup=true' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/4829849125248273931'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/4829849125248273931'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/2010/06/kendine-yaplmasn-istemedigin-bir-seyi.html' title='Kendine Yapılmasını İstemediğin Bir Şeyi Başkasına Yapma…'/><author><name>sosyalteorisyenler</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15152343344747451123</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/S69_tPKz7tI/AAAAAAAABFg/yO6wVzgC4Jk/S220/t%C4%B1hglnjglgjlg.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TAZFl14IWjI/AAAAAAAABJk/ew_n6WQ5ETI/s72-c/professional+insurance+salesman.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5088978919000079926.post-8205919726448032151</id><published>2010-06-02T04:30:00.000-07:00</published><updated>2010-06-06T22:05:18.989-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Babaaa'/><title type='text'>TÜRKİYE-İSRAİL</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify; color: rgb(102, 102, 102);"&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;Uzun zamandır düşünülen bir yazının tesadüfî olayların ardından kaleme alınmasıdır bu metnin hikâyesi. Bir insani yardım kuruluşunun uluslararası deniz sahasında İsrail ordusu tarafından durdurulması, gasp edilmesi, üzerinde şiddet uygulanması…&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;Başka bir gözlükle bakarsak uzun süredir gündemde olmayan uluslararası yasalara aykırı eylemler. İsrail’in insani yardım yollarını kapalı tutması. Özellikle de Mavi Marmara’nın gittiği yolu. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;Başka bir gözlük takalım, bu sefer de 1 Haziran itibariyle saldırılara başlayacağını duyuran bir terör örgütünün Hatay’da katliam çıkartması. Tesadüf bir şekilde İsrail’in aykırı davranışlarına denk gelen bir tarihte.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;Başka bir gözlük, AKP’nin dış işleri politikasında uzun erimli çoklu işbirliği vizyonunu geliştirmesiyle etrafta söylenti şeklinde dolanan bölgesel güç misyonunu üstlenmek savını onaylaması.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;Bir diğer gözlük ise anayasal değişim sürecine giren Türkiye, sağcı reformları arttıran bir İsrail, uluslararası arenada yavaş yavaş haksız duruma düşmeye başlayan bir Ermenistan, petrol hatları güvenliği, potansiyel miktarda petrolü Avrupa’ya iletmeye ve bu yolla bağımlılık yaratmaya çalışan Rusya. Tüm bunların yanında bölgesel güçler arasındaki gerilimi görmeye ve yönetmeye çalışan hiç de bölgesel bir güç olmayan Amerika.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;Gözlüklerin hepsini teker teker deneyip bir kenara bıraktım. Odanın tek penceresinin aralık kalmış perdesinden sızan güneş ışığına gözlüksüz baktım. Gözlük biraz burnumu kaşındırıyor. Böylesinin daha iyi olacağına karar verdim... &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;Bir Yahudiyi de, bir Filistinliyi de, bir Türk’ü de odamda benle sohbet ederken düşünebilirdim. Hatta her birinin hangi etnik veya dini kimliğe dâhil olduğunu bilmeden çocukluk anılarını zevkle ve imrenerek dinleyebilirdim. Muhtemeldir ki oturup king bile oynardık. Güzel de olurdu.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;Sokak kapısını açtığımda dışarı rahatça çıkabileceğimi uzun süredir bilirim. Bazen gökyüzüne bakar Yeni Zelanda da görülebilecek aynı manzaranın ortaklığından heyecan duyabilirim. Hem kapımın önü hem de gökyüzü Filistin’de de, İsrail’de de, Hatay’da da neden ortak olmasın. Neden aynı şeyleri görüyoruz hissi uyandırmasın?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;Yazının başlığı içeriğin kapsamını belirlemiyor kuşkusuz. Şimdi birçok insan google amcaya Türkiye-İsrail diye soruyor o da cevap veriyor. Cevaplar arasında bu yazı da çıkar belki diye bu başlık.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;Uzun süredir düşündüğüm konu ise yazının içeriğiyle sürekli bağlı olacak bir süreklilikte. Ben bu yazıyı tekrar tekrar okudukça düşündüğüm o anki diğer fikirler bu fikirlere ihanet etmeyecektir. Bu yazının düşündüklerimle bağlantısı burada düğümleniyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5088978919000079926-8205919726448032151?l=sosyalteorisyenler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/feeds/8205919726448032151/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5088978919000079926&amp;postID=8205919726448032151&amp;isPopup=true' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/8205919726448032151'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/8205919726448032151'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/2010/06/turkiye-israil.html' title='TÜRKİYE-İSRAİL'/><author><name>sosyalteorisyenler</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15152343344747451123</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/S69_tPKz7tI/AAAAAAAABFg/yO6wVzgC4Jk/S220/t%C4%B1hglnjglgjlg.png'/></author><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5088978919000079926.post-6292130259632728154</id><published>2010-05-30T22:56:00.000-07:00</published><updated>2010-05-30T23:16:20.035-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Felix Sarotti'/><title type='text'>Distopik İzlenimler</title><content type='html'>&lt;div face="times new roman" style="color: rgb(102, 102, 102); text-align: justify;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TANPwBXeBkI/AAAAAAAABIk/at-hczj3_fo/s1600/buraya+bakarlar.jpg"&gt;&lt;img style="float: left; margin: 0pt 10px 10px 0pt; cursor: pointer; width: 230px; height: 175px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TANPwBXeBkI/AAAAAAAABIk/at-hczj3_fo/s320/buraya+bakarlar.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5477309258231842370" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;Evvela etimolojik girizgâh: Distopya, kelime olarak bana hep bilye’yi çağrıştırmıştır. Bildiğiniz misketleri işte. Ancak bu çağrışımın herhangi bir somut, sanrısal, tarihsel, linguistik gerekçesi bulunmamaktadır. Distopya denildiğinde bilye kendiliğinden zihnimde beliriyor. Bu konuda kendimi tutamıyorum. Böyle bir çağrışımı sorun da etmiyorum. Ancak her kelimeyi dolaysız bir çağrışım yaptığım da düşünülmesin. Örneğin çağrışım’ı Çağrı isimli bir arkadaşa seslenme biçimi olarak algıladığım da olur. Kelimenin ötesine berisine bakmaksızın düz –neyse o- olarak. Beyin ve algılama konuları çok acayip!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="color: rgb(102, 102, 102); text-align: justify; font-family: times new roman;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;Ankara metrosu oldukça distopik gelir bana. Reklam panolarında asılı duran “big brother”vari &lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic; color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;“buraya bakarlar” &lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;ilanları bu izlenimimi güçlendirir nitelikte. Şehrin kendisine dair de bir dolu şüphe arz eden nitelik bir kenara (insanların garip davranışları, olay mahalline geri dönüş biçiminde hep aynı mekânda dolanmaları, gri ve kekremsi havası vs.), bir türkü bar/pavyon girişinde rastladığım &lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic; color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;“grup ütopya”&lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt; adlı grubun afişi -iki kardeşimizin poz verdiği, ancak gruptan ayrıldığından olsa gerek &lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;birinin &lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;yüzünün kapatıldığı bir afiş- başka bir kanıta gereksinim duydurmuyor. Şüphesiz, faili açık!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;Otobanların da kesinlikle distopik olduğunu düşünüyorum. Bir kere kendi başına bir devlete benzemekte. Kendi sınırları, kontrol noktaları, vize benzeri giriş-çıkış kartları, polisi, kendine has kuralları, sınırları, levhaları vs. bulunmakta. &lt;/span&gt;&lt;a style="font-family: times new roman; color: rgb(102, 102, 102);" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TANP7zIuW2I/AAAAAAAABIs/oKR05k26XMo/s1600/distopik+otoban.jpg"&gt;&lt;img style="float: right; margin: 0pt 0pt 10px 10px; cursor: pointer; width: 250px; height: 170px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TANP7zIuW2I/AAAAAAAABIs/oKR05k26XMo/s320/distopik+otoban.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5477309460570332002" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;Onu distopik kıldığını düşündüğüm şeyin kaynağı insana değil de, salt otomobillere özgü bir yapılanma olmasıdır. Otomobillerin seyri dışında bir amacın olmadığı, insanın dümdüz bir güzergâhta salt sürücü olarak kodlandığı bu yer, distopik bir yol filminin karesinden ibarettir. Eğer boş boş düşüneceğiniz bir ortam arıyorsanız, otoban kavşakları arasında yer alan, sararmış otlardan müteşekkil çimenlik alanda saatlerce oturmanızı tavsiye ediyorum. Ancak hem gündüz vakti güneş altında oturmak kalıcı şuur bulanıklıklarına neden olabileceğinden hem de manasızlığı keşfetmek için aydınlatma lambası altında oturmanın sınırsız olanaklarını tatmak açısından bir gece vakti gitmenizi salık veriyorum. Saatlerce oturun, sararmış otlara, karınca yuvalarına, hızlıca önünüzden geçen otomobillere bakın. Kendinizi kesinlikle boşlukta hissedeceksiniz. Bir de şunu söylemek isterim ki, &lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic; color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;bir kent ne kadar otobanlarla kuşatılmışsa o kadar distopiktir!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;Distopik olduğunu düşündüğüm iki şey de uykularımı kaçırmakta. Bir tanesi &lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic; color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;“Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı”&lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;. İlk başta, bir bilim-kurgu romanında yer aldığı düşünülebilecek bu kurum alabildiğine gerçek. İhbar sistemiyle de gücüne güç katan bu kurumun amacı şu sanırım, “illaki internet sitelerine girmek istiyorsanız, devlet.gov.tr yeter de artar, girin, iyi bir vatandaş gibi sigorta borcunuzu, askerlik celp dönemlerini öğrenin. Bilgi toplumu yolunda her türlü hizmeti sunmaktayız.” Bir diğer şey de &lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic; color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;“Entegre Et Tesisleri”&lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;. Kelimeler kâfi –neyse o-!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5088978919000079926-6292130259632728154?l=sosyalteorisyenler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/feeds/6292130259632728154/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5088978919000079926&amp;postID=6292130259632728154&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/6292130259632728154'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/6292130259632728154'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/2010/05/distopik-izlenimler.html' title='Distopik İzlenimler'/><author><name>sosyalteorisyenler</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15152343344747451123</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/S69_tPKz7tI/AAAAAAAABFg/yO6wVzgC4Jk/S220/t%C4%B1hglnjglgjlg.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/TANPwBXeBkI/AAAAAAAABIk/at-hczj3_fo/s72-c/buraya+bakarlar.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5088978919000079926.post-1227773765046853075</id><published>2010-04-25T11:47:00.000-07:00</published><updated>2010-04-25T12:12:56.755-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Dr. Heimat Lose'/><title type='text'>İdeoloji Olarak Çocuk Parkı: Kaydırak, Tahterevalli, Salıncak Üçlemesi</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;Kent planlamasının tarihi ile modernitenin tarihi arasındaki paralellik, herkesin bildiği ya da en azından tahmin edebileceği bir şeydir. &lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;Modern toplum hesabın, planın, rasyonalitenin, öngörünün, düzen ve istikrarın toplumudur. &lt;/span&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/S9SRVHW-VjI/AAAAAAAABIM/pISmzXGHRoQ/s1600/denetimli+%C3%A7ocuk+park%C4%B1.jpg"&gt;&lt;img style="float: right; margin: 0pt 0pt 10px 10px; cursor: pointer; width: 270px; height: 183px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/S9SRVHW-VjI/AAAAAAAABIM/pISmzXGHRoQ/s320/denetimli+%C3%A7ocuk+park%C4%B1.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5464152039845942834" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;Bu bağlamda örtük ya da açıktan bütün kent tasarımları bu kavramlar üzerinden gerçekleştirilir. Şu an için öyle gibi görünmese de en azından iddiası budur. Benim üzerinde durmak istediğim mevzu ise bu kent tasarımlarının içinde oldukça küçük bir yer kaplayan ancak genelde hepsi bir örnek düşünülmüş, üstat Louis Althusser’in hayatın detaylarında aradığı “ideoloji”nin bir yansıması olarak okunabilecek çocuk parkları… Çocuk parklarını meydana getiren üç temel unsur vardır ve ben bu üç unsura odaklanmayı doğru buluyorum. Bundan daha fazlası o parkı özel kılan ekstra eklentilerdir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;Çocuk parklarının ana gövdesi hepimizin malumu olduğu üzere bir adet kaydırak, bir adet tahterevalli ve bir adet salıncaktan mürekkeptir. Bu üçlüyü bir araya getirdiğiniz her yer, biraz da kum yardımıyla çocuk parkına dönüşebilir. Ben çocuk parkının aslanları olan ve Voltran’ı bir araya getiren bu üç unsura birer metafor olarak yaklaşmayı deneyeceğim. Birinci nesnemiz olan kaydırak adından da anlaşılacağı üzere kayma işleminin gerçekleştirilmesini sağlar. Tıpkı diğer iki bileşen gibi kaydırak da yerçekiminin kullanıldığı bir mekanizma ile işler. Merdivenden çıkılır ve uzun çabalar sonucu harcanan emeğin karşılığında iki, üç saniyelik bir kayma eylemi gerçekleştirilir. Burada asıl haz noktası kayma eyleminden çok, merdivenleri çıkarken gerçekleştirilen kayma eyleminin düşüncesi ve yaşatacağı hazdır. Hepimizin bildiği gibi kaydırakların çoğu kaymaz. Ama bize vaat ettiği şey pratik eylemle örtüşmeyen bir kayma biçimi ve onun yaratacağı hazdır. Bauman’ın fordist üretim modelinin tüketici öznesinin yaşadığı hissiyat için önerdiği “arzu tatmini arzuluyor” önermesinin karşılığıdır kaydırak. Yani söz konusu olan şey, modern toplumun tüketicisi gibi, hiçbir zaman doyuma ulaşamayan ve ulaşamayacak olan birey modelinin yetişmesidir. Kaydırak aynı zamanda kapitalizmin görüntüsüdür. &lt;/span&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/S9SH0IaEhkI/AAAAAAAABHk/4nKYzlhrKt4/s1600/Psychadellic_playground_by_Russenmaffia.jpg"&gt;&lt;img style="float: left; margin: 0pt 10px 10px 0pt; cursor: pointer; width: 237px; height: 184px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/S9SH0IaEhkI/AAAAAAAABHk/4nKYzlhrKt4/s320/Psychadellic_playground_by_Russenmaffia.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5464141577587033666" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;Emek ve çabayla çıkılan zirveden (ki kaydırak bütün parkı gören bir noktada, merkezde ve yüksekte konumlanır) anlık hazlar uğruna aşağıya nasıl hızlıca “düşülebildiğini”, kayılabileceğini temsil eder. Hatta çocuk savaşları içinde bir işgal mücadelesinin en önemli nesnesidir. &lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;Söz gelimi hiçbir çocuk grubu aralarında tahterevalliyi ele geçirmek için mücadele etmez. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;İkinci unsur ise modern toplumun ve hatta kapitalizmin en önemli mottolarından biri olan “denge” ve “istikrar” heyulasının yansıması olan tahterevallidir. Çocuk bireyler tahterevalli sayesinde dengeyi ve istikrarı öğrenirler. Ancak bu hiçbir zaman paylaşım temelli, her iki çocuğu da eşit derecede sevindiren bir denge değildir. Denge burada düzeni temsil etmektedir. Denge ve istikrarın karşısında ise öğrendikleri diğer şey daima yüksekte olmak için bir diğerinin altta kalması gerektiği gerçeğidir. Çünkü tahterevallide yüksek bir noktaya konumlanabilmek için, diğerinin tüm ağırlığıyla tahterevallinin öbür ucuna abanması ve yorulması gerekir. Çocuk tarafından çıkarılan mesaj açıktır; eğer yüksekte olmak istiyorsan birilerinin altta kalmasına göz yumacaksın.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/S9SRanHNDHI/AAAAAAAABIU/36-Nu7c2IP0/s1600/kapitalist+tahterevalli.jpg"&gt;&lt;img style="float: right; margin: 0pt 0pt 10px 10px; cursor: pointer; width: 246px; height: 181px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/S9SRanHNDHI/AAAAAAAABIU/36-Nu7c2IP0/s320/kapitalist+tahterevalli.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5464152134269078642" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;Üçüncü unsur da, yine yerçekimine odaklı bir mekanizmayla işleyen salıncaktır. Salıncak bireyselliği teşvik eder. Gizli bir rekabetin temsilidir. Birincisi tek kişiliktir, bir paylaşım söz konusu değildir. Tekil çocuklar ona binmek için birbirleriyle yarışır ve parkta salıncak için her zaman birtakım tartışmalar vuku bulur. Gizli rekabet gereği yan yana sallanan iki çocuk her durumda en yükseğe sallanmaya çalışır. Kişisel zevkin ve tatminin yanında bu tip gereksiz bir rekabet duygusu her zaman için ağır basmıştır çocuk meclislerinde.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);font-family:times new roman;" &gt;&lt;br /&gt;Çocuk parklarındaki her şey modern hayatın yansımalarıdır aslında. Rekabet, piyasacılık, ezen-ezilen çelişkisi, hiyerarşi, sınıf, istikrar vb. birçok kavramın vücut bulduğu mekânlardır oralar. Üç temel bileşen ile ortaya çıkmış bir yansıma… Bu aslında kaydırağın, tahterevallinin ve salıncağın değil, bizim hikâyemizdir, çocukluğumuzun hikâyesidir ve tabi ki ideolojinin hikâyesidir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/5088978919000079926-1227773765046853075?l=sosyalteorisyenler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/feeds/1227773765046853075/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=5088978919000079926&amp;postID=1227773765046853075&amp;isPopup=true' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/1227773765046853075'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/5088978919000079926/posts/default/1227773765046853075'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://sosyalteorisyenler.blogspot.com/2010/04/ideoloji-olarak-cocuk-park-kaydrak.html' title='İdeoloji Olarak Çocuk Parkı: Kaydırak, Tahterevalli, Salıncak Üçlemesi'/><author><name>sosyalteorisyenler</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15152343344747451123</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/S69_tPKz7tI/AAAAAAAABFg/yO6wVzgC4Jk/S220/t%C4%B1hglnjglgjlg.png'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_A0LYMM-K3cc/S9SRVHW-VjI/AAAAAAAABIM/pISmzXGHRoQ/s72-c/denetimli+%C3%A7ocuk+park%C4%B1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-5088978919000079926.post-2301541708791783944</id><published>2010-04-06T16:29:00.001-07:00</published><updated>2010-04-06T17:51:13.573-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Prometheus'/><title type='text'>Acabacılık nedir?</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify; font-family: times new roman; color: rgb(102, 102, 102);"&gt;Acabacılık, illetlerin illeti bir hastal
