26 Temmuz 2010

4 Monşer Deyip Geçme O da Erkek!

Öncelikle haddimi aşan iki konu -dil ve Türkiye’de kadın olmak- üzerine atıp tutacağım için tüm sst takipçilerinden özür dilerim.

Erkeklik, bir zihniyet olarak ülkemin her yerini, çatlak bile bırakmayacak şekilde kaplamışken, dili bu zihniyetten mahrum bıraktığını iddia etmek şüphesiz aptallık olur. Türkçe, toplumu gibi eril bir dildir ve her kullanıldığında bu zihniyeti hem meşrulaştırır hem de yeniden üretir. Bu bağlamda benim iddiam şudur: Türkçe sosyal sonuçları bakımından kadınlar için çoğu batı Avrupa diline oranla daha büyük bir imkân taşır. Fakat bu imkân zihniyetin veya ataerkil düzenin aşılması yönünde değil, kadının, erkeklik dünyasında görece de olsa bir güç kazanmasına, başka bir deyişle kendi yerini genişletmesi yönünde bir imkândır.

Tüm şu pek şahane, pek yaratıcı küfürlerimizin ataerkilliği göz önüne alındığında bu iddiaya karşılık «hadi lan ordan» denmesi pek olasıdır. Ama ben meseleyi biraz daha geriden alacağım: Türkçenin yapı taşlarından. Bildiğiniz gibi Türkçede «She» ve «He»’yi karşılayacak tek kelime vardır o da «o» dur. Bu «o», çoğu zaman söylemeye bile gerek duyulmaz, gizli özne olur. Benim derdimde bu gizliliktir esasen.

Fransızcadaysa mesele «she» ve «he» ayrımıyla bitmez. Üstüne birde bahsedilen kişinin cinsiyetine göre onu niteleyen sıfatların ve adların sonuna kimi zaman bir adet «e» getirilir, kimi zaman da tamamıyla farklı bir hal alır. Bu «e» de kendinden önce gelen harfin düzgün bir şekilde telaffuz edilmesini gerektirir. Örnek veriyorum: étudiant / étudiante. İlkini etüdian diğerini etüdiant diye okumak icap eder. Dolayısıyla hem sözlü olarak hem de yazı da birinden bahsederken onun cinsiyetini açığa çıkarmadan konuşmak pek bi zor, pek bi çetrefildir.* Konuyu başlığa, başlığı da konuya bağlayabilmek için bir örnek daha verecek olursam, «Monşer» yalnızca erkekler için kullanılabilir ve de «benim sevgili…» anlamına gelir. İlla bir kadına bu şekilde seslenmek istiyorsak o zaman da «maşeri» dememiz gerekir.

Fakat Türkçede bu cinsiyet hallerini açığa çıkarmamak daha kolaydır.

-Naptın bugün kızım?
-Liseden bir arkadaşla sinemaya gittik babacığım.
-Eve gelmeyecek misin kızım?
-Bugün arkadaşlarda kalsam olmaz mı anneciğim?

Şüphesiz, bu «bi arkadaş» söylemi çok uzun sure idare edemez. Hakiki yalanlar söylemek gerekir. O arkadaşların ismini vermek gerekir. Ancak yine de Türkçenin bu yuvarlaklığının kısmi olumlu sonuçları olur: Aileyle konuşurken bir anlık dikkatsizliğe kurban gitme, falso verme ihtimalinde kayda değer bir düşüş ve üçüncü tekil şahıslardan bahsedildiğinde, yalan söylememiş olmanın verdiği rahatlık.

Bir Fransız için düşündüğümüzdeyse durum tersine işler. Fakat bu tip kolpalara oradaki kadınların ihtiyacı yoktur. Çünkü -genelde- babaları ve çevreleri kızlarının sevişip sevişmediğine, erkek arkadaşlarıyla birlikte yaşayıp yaşamadıklarına vs. karışmamaktadır. Dolayısıyla Türkçenin, Türkiye’deki kadınlara belli bir güçlenme stratejisi geliştirmek için imkân sağlaması Türkçenin klasının değil, ancak Türkiye’deki ataerkilliğin ne kadar vahim bir boyutta olduğunun göstergesi olabilir.

*Şimdi aklıma geldi, acaba bu çetre-fil, sinefil ve filozof örneklerinde olduğu gibi çetre’yi seven anlamında olabilir mi?
Devamını oku...

21 Temmuz 2010

0 Ahtapot Paul ve Öngörmenin Dayanılmaz Hafifliği

“İnsanı daha az değil, doğayı daha çok severim.”
Lord Byron

2010 Güney Afrika Dünya Kupası hiç kuşku yok ki birçok yönüyle, iyi ya da kötü, hatırlanmaya değer bir organizasyon olarak hafızalarımızdaki yerini aldı. Futbolun kendisinden çok başka sembollerle de anılacak bir kupa olduğu herkesçe aşikâr. Değerli kalem Felix Sarotti ve Dawnspiper’ın yeterince üzerinde durduğu ve pek keyifle okuduğumuz konulara fazla girmeden, Ahtapot Paul ve inanılmaz kehanetlerine değinmek istiyorum.

Sosyoloji ilmi ile ilk tanıştığımız sıralarda bu ilmin moderniteye içkin olduğu tartışmalarına paralel olarak modern toplum ve temeli sayılan Aydınlanma düşüncesine dair öğrendiğimiz ve sosyolojinin amentülerinden sayılan eleştiri, bu toplum biçiminin öngörüler üzerine temellendiğiydi. Rasyonel akıl temelinde kurulması icap eden, ilerlemeci ve yasalı olan bir toplum tahayyülünde öngörünün varlığından bahsetmemek ahmaklık olur. Keza sosyoloji ilmini okurken, modern toplumu, onu eleştirerek anlamaya çalıştığımız süreçte Max Horkheimer’ın, doğanın denetim altına alındığı bir dünyada, insanın da denetim altına alınmasının kaçınılmaz olacağına ilişkin önermelerini yalayıp yutmuştuk. Bu bağlamda denetimin gereklerinden biri de su götürmez biçimde “öngörü” (prediction) idi. Sonra sonra, moderniteyi tam anladığımızı sandığımız dönemin akabinde sosyal bilimlerin kavram üretme kabızlığından ya da bilimsel üşengeçlikten olsa gerek postmodernizm diye ne olduğu belirsiz, köşesiz, herkesin hakkında konuştuğu bir kavram peydahlandı. Sosyal bilimlerde modernite eleştirisinin tavan yapması ve onun eleştirileceği bir cepheye, bir “mecraya” duyulan ihtiyaçtan da türemiş olabilir bu postmodernite kavramı. Neyse, konuyu bulandırmayalım.

Postmodern kuram ve kuramcılarının temel argümanı, artık modern dönemin geride kaldığı ve kavramın adından da anlaşılacağı üzere modern sonrası bir döneme doğru adımlar atıldığı yönündeydi. Buna göre modern toplumsal projeler artık geçerliliğini yitirmiş ve hatta birçok coğrafyada mayası bile tutmamıştı. Gelgelelim modernitenin kalıntılarından mıdır, yoksa insanların öngörüye duyduğu ihtiyaç ya da bir merci arayışından mıdır bilinmez, 2010 yılı Güney Afrika Dünya Kupası’nda birdenbire Ahtapot Paul diye bir saçmalık baş gösterdi. İnternete girip küçük bir yoklama yapıldığında, daha adı bile doğru yazılamayan (ahtopot değil, ahtapot) omurgasız bir hayvandan maçların sonucunu bekleyen insanların ne kadar çok olduğunu görebilirsiniz. Bu arada sanmayın ki Ahtapot Paul’ün akvaryumuna bütün takımların bayrakları bir kapta bırakıldı. Sonuçlar her maç için ayrı ayrı soruldu Paul’e. Yani bu sirk havasında geçen ve medyanın anlamsız biçimde şişirdiği şaklabanlık gösterisinde Paul’ün zaten 2’de 1 ya da diğer ifadeyle %50 şansı vardı. Bir antropomorfizm örneği olarak okunabilecek bu saçmalıklar şovunda Paul sanki büyük bir analizciymiş gibi (Ömer Üründül alınmasın) sunuldu. İçinde yem olan iki kaptan birinin kapağını açmaktı tek amacı; yani gayet temel bir ihtiyacı gidermek için girişilen temel bir refleksi gerçekleştirdi. (Seni tenzih ederim Paul; seninle bir alıp veremediğim yok. Sadece insanoğlunun senden dahi medet umacak kadar pasifleşmesinin, aptallaşmasının hırsı tüm bu yazdıklarım.) Medya ise herkesin malumu olduğu üzere, bir kalamarın yemek ihtiyacını akıl almaz bir gösteriye dönüştürdü.

Velâkin o çok eleştirilen Aydınlanma düşüncesi bile (iktidar amacıyla da olsa) öngörünün öncülü olarak “bilgi”yi kavramsallaştırmaktaydı. Bilgi olmadan öngörünün imkânsızlığından bahsediyordu modern toplum kuramcıları. Gel gelelim kendileri de çuvallamış olacak ki, vardığımız noktada omurgasız bir canlıdan maç sonucu bekleyecek kadar tuhaf bir kafayı yaşıyoruz. İlerlemeci bir mantıkla bakıldığında (ben bakmıyorum, bakıldığında diyorum) ise durum daha da vahim. Aklın egemen olduğu “öngörülen” bir toplumsal tahayyülden, ahtapotların kâhinlik yaptığı bir realiteye amansız yolculuklar. Yazımıza burada son verirken, bu yazıyı okuyan herkese gelsin: Queen söylüyor; “Show must go on!”
Devamını oku...

18 Temmuz 2010

2 Dünya Kupası Notları

Güney Afrika’ya gidip de bu notları aldığım düşünülmesin. Sağolsun trt, felsefi temeller ışığındaki anlatım ve yorumlarıyla evimize kadar getirdi bu heyecanı. Birkaç tanesini kaçırsam da, maçları izlemekten oldukça keyif aldım. Ama anlaşılan yorumcu ve spikerimiz buruk bir heyecan yaşadı. Neticede Türkiye’nin olmadığı bir dünya kupasıydı. Futbolu sadece milli hezeyan olarak düşünenlerin de içinde haliyle burukluk oluşmuştu. Halbuki şu maçları gördükten sonra, Milli Takımımız burada olsaydı -daha gruplardan çıkmayı başaramadığı gerçeğine rağmen- cihanı fethederdi değil mi? Tribünlerde de öyle bir haykırırdık ki desibel desibel, vuvuzela sesleri bastırılır, insanlar sıkıntıdan Meksika dalgası yapmazlardı. (Daha birçok konuda bizi aydınlatan güzide spikerimizden öğrendiğimiz kadarıyla, Meksika dalgası sıkıntı göstergesiymiş.) Tabiî ki bu bakış açısı sadece memlekete özgü değil. Ülkelerin birbirleriyle karşılaştığı bu organizasyonda futbolun “national identity” ile bağ kurması kaçınılmaz. Öte yandan, olmadığımız dünya kupasındaki övünç kaynağının Mesut Özil olması gibi, göçmenlere karşı düşmanca tavırların giderek arttığı İsviçre’de de takımın belkemiğini Gökhan İnler, Verdean, Djorou, Behrami gibi isimlerin oluşturması ironiktir. Diplomasi ve uluslararası ilişkiler boyutunun pek fazla bilinmeyen bir boyutu daha var. O da Çeçenya, Oksitanya, Zanzibar, Grönland, Cebelitarık, Tibet, Padanya, Samiler, Süryaniler gibi BM tarafından tanınmayan ülkelerin veya özerk bölgelerin oluşturduğu NF-Board (FIFA dışı) organizasyonu. Bu amaçla VIVA Dünya Kupası (VIVA 2011 Kürdistan Özerk Bölgesi’nde gerçekleşecek) ve FIFI Wild Kupası düzenleniyor. Bu turnuvaların güçlü takımlarından biri de resmen sadece Türkiye’nin tanıdığı KKTC.

-Her ne kadar televizyonda izlerken maç boyunca vuvuzela sesini işitmek rahatsızlık verse de, bu şölen bittikten sonra insan o sesi arar hale geliyor. Tüm dünyada futbol taraftarları için yeni bir estetik deneyim yarattığı aşikârdır. Artık Vuvuzela sesini her işittiğimizde aklımıza 2010 dünya kupası gelecektir.

-En çok konuşulan meselelerden biri de hakem hataları oldu. Özellikle İngiltere’nin çizgiyi geçmesine rağmen verilmeyen golü, çizgi hakemi gibi tartışmaları yeniden gündeme getirdi. Ancak şu açık ki, hakem sayısının arttırılması, teknolojik araçların karar vermede başatlığı gibi mutlak denetim altına almaya dair bütün uygulamalar söz konusu olsa bile, futbolun yapısı -saha içi ve saha dışı faktörlerin bileşkesi- kaotiktir. Endüstriyel bir mantık taşısa da, kesinlik, öngörülebilirlik, hesaplanabilirlik gibi ölçütler üzerinden Taylorist bir anlayış futbol da tutmayacaktır. Football Manager gibi oyunlarda dahi on numara taktiği uygulasanız, en ufak detayına kadar hesap kitap da yapsanız oyunun akışı içinde hesaplanamayan sonuçlar almanız, irrasyonel olaylarla karşılamanız mümkün. Öte yandan, dawnspiper gibi bazı çalışma arkadaşlarımı üzüntüye gark ettirse de, mevcut küresel kriz akabinde yeniden gündeme gelen Keynesyen politikaların da tutmadığı Capello örneğinde görülmüştür.

-Grafik tasarımcısı Michael Deal, kaleyi bulan şutların ve topla oynama yüzdelerinin 90 dakikalık dilimdeki yayılımı gibi maç istatistiklerini diyagrama dökmüş. Mesela İspanya-İsviçre maçının diyagramından hareketle sürpriz bir sonucun gerçekleştiği fikrini pekiştirebiliriz. Ama sadece bu kadarını söyleyebiliriz. Sir Alex Ferguson’un dediği gibi, istatistik mini eteğe benzer, hem gösterir hem göstermez.


-Bu küresel futbol şöleninin sevimsiz taraflarına değinmeden olmaz. Dünya Kupasının ekonomi-politiğine dawnspiper daha önce bir giriş yapmıştı. Kupayı kaldıran İspanya’nın daralma beklentisi içindeki ekonomisine 0,25 oranında katkı sağlayacağı söyleniyor. Güney Afrika’nın ülke ekonomisine ise ne büyüklükte bir katkı yaptı bilmiyorum ama Dünya Kupasından yararlananların yerel halk olmadığı açık. Örneğin, 2004 olimpiyatlarını büyük bir bütçeyle gerçekleştiren Yunanistan’ın bugünkü hali ortada, Montreal halkı ise 76 olimpiyatları yüzünden hala olimpiyat vergisi ödüyor. Ekonomik açıdan esas kazananlar sponsor şirketler oluyor. Ben buradan Mahindra Satyam ne ola ki diye öğrendiysem, hâkim olduğu pazarlarda nasıl reklam yapmıştır kim bilir. Gene de futbolu küresel şirketlerin reklam sahası, geri kalan her şeyin ise dekor olması olarak görmemek eğilimindeyim. Futbolun çıplak kendiliğinde, ontolojik mahiyetinde ve tarihsel-sosyolojik ortaya çıkışında söz konusu olan şey piyasa mekanizmaları değildi. Kitlesel olan her şeyde olduğu gibi, hele hele tüm dünyada oldukça yaygın olan bir meselenin, dünya düzeni içinde piyasa mekanizmaları tarafından çepeçevre sarılmaması düşünülemezdi zaten. Ancak salt bundan ibaret olsaydı, onbinlerce insan stadyumda, milyonlarca insan da tv başında toplanmazdı diye düşünüyorum. Peki, insanlar futbolu neden bu kadar izlemeyi seviyor, çünkü onları modern dünyanın yalnız bireyi olma halinden sıyırıp, büyük ve komünal bir şeyin parçası hissetmelerini sağlıyor. Ancak, Le Monde’dan Fabien Ollier’in "küresel yabancılaşma" olarak betimlediği bu durumdan bakarak herhangi bir karşı çıkışın potansiyeli baştan reddedilmemeli. Terry Eagleton’ın “futbol, kitlelerin afyonudur” görüşüne, Canetti’den hareketle “kitle zaten afyonludur” şeklinde cevap vermem de mümkün.

-Sosyolojik açıdan önemli gördüğüm bir diğer mesele daha var. Dünya kupası gibi büyük spor organizasyonlarını "kentsel dönüşüm" açısından da okumak mümkün. Özellikle Güney Afrika gibi apartheid rejimi sonucu oluşturulan township’lere –tenekeli mahalle- sahipseniz bu kaçınılmazdır. Organizasyon sebebiyle gettolar ve yoksul kentsel alanlar temizlenmeye, yaşayanlar yerinden edilmeye çalışılır. Universiade hazırlık sürecinde İzmir-Kadifekale gibi “kentsel çöküntü alanı” olarak değerlendirilen mahallelerdeki evlerin görüntü kirliliği yarattığı için boyanması da buna benzer bir örnek teşkil eder. 2014 için Brezilya’nın favelalarında da bu anlamda bir operasyonun gerçekleşeceği muhtemeldir. Ev sahibi ülke, organizasyonun güvenliği namına her türlü gözetim toplumu teknolojileriyle ülkeyi kuşatacağı gibi, yoksulluğun görünmez kılınması için gerekli militarizasyonu ve dönüşümü gerçekleştirecektir.

Sonuçta, bu büyük futbol olayının iki yüzü olduğunu unutmamak gerekiyor. Yağmadan karşı çıkışa, tahakkümden sevince, çelişkilerin futbolda da var olduğu görülmeli. Yalnızca Copacabana plajı ve Rio karnaval imgesini değil; sınıfsal, ırksal, seksüel açıdan ezilenlerin ve dışlanmışların beraber seslerini yükselteceği bir şöleni, Mikhail Bakhtin’in karnavalesk imgesini düşlediğimiz zaman, futbol tam anlamıyla keyifli olacaktır. Tam da bu bilinçle 2014’de Brezilya’ya…

Devamını oku...

15 Temmuz 2010

2 Bir Çocukluk Travması Olarak Beden Eğitimi

‘Görünür olanı’ bir düş yolculuğuna çıkararak, o tüm sıkıcılığından bir nebze olsa arındırıp, eğlendirmek niyetindeyim hep. Tahayyül evrenimde belirenlerin çoğunlukla çocuk zamanlardan kalma hikâyeler olması bu yüzdendir. Zira tam da Max Frisch’in betimlediği anlamıyla Homo Faber ile, yani her şeyi bir amaç doğrultusunda araçsallaştırıp, varolanı tüketip yok etmeye vesile kılacak insan idesi ile böyle bir evrende gezintiye çıkmam mümkün olamazdı. İhtiyaç duyduğum tek şey bir oyun kurgulayıp, eğlenmek olabilirdi. Belki, oyunun da olası tüm ciddiyetine rağmen Homo Ludens’i aramaktı. Arayış serüvenime eşlik edecek hikâyeler, Homo Faber’in trajedisindeki gibi biçimlendirilmiş, giydirilmiş ve sana düş gücünün itkisiyle başka bir biçeme çeviremeyeceğin kadar sıkılaştırılarak sunulmuş olanı aşma hevesiyle oluşuyordu. Bu hevesi sınırsız şekilde çocuk zamanlarımda bulmuştum. 

Agamben, “Çocukluk ve Tarih: Deneyimin Yıkımı Üzerine Bir Deneme” çalışmasında, modern dünyadaki gündelik varoluşun dayattığı rutinin, tek tipleşmenin sonucu olarak, -iki dünya savaşının yarattığı felaketlere bile gerek kalmaksızın- insanın kendi benlik hikâyelerinden ve deneyim olanaklarından yoksun bırakıldığını belirtir. Güneşin batışını izlemek yerine, bu deneyimi kamerasının yaşamasını isteyen Homo Faber gibi… Deneyimi mümkün kılan şey ise aşkınsal köken olarak çocukluğun kendisidir. Agamben burada dil ile ilişki kurar. Deneyim olmasaydı, dolayısıyla insanın bir çocukluğu olmasaydı, dil kesinlikle Wittgenstein’ın kullandığı anlamda bir oyuna dönüşürdü. Ama deneyim dilden önce ortaya çıkan bir şeydir, saflığını -dilsiz deneyim [Husserl]- çocuklukta bulur. Dilin sınırları çizen ise, sözü, deyişleri ve hikâyeleri, kısacası en bildik nesnelerin deneyimlenebilirliğini ortadan kaldıran bir yabancılaşma halini yaratan modern dünyanın kesinlik ve ölçülebilirlik arzusudur.

Çocukluktan çıkışı tarif eden okullaşma süreci bu noktada bir mahiyet kazanmakta. Ama aynı zamanda, çocuk zamanlara doğru yolcululuğumdaki hikâyem de tam da burada başlamakta. 

Bir okul bahçesinin önünden geçerken tanık olduğum manzara, travmatik bir hatırlamaya sebebiyet verdi. Bir beden öğretmeni, istediği hareketleri yapamayan bir çocuğa avazı çıktığı kadar bağırıyor. Nefret, bıkkınlığın yerini almış. Çocuğun yapabileceği bir şey yok, sadece ağlıyor… 

Oyunlarla öğrenilen bir deneyime benzemiyor. Deneyimin yıkımı olarak beden eğitimi… Muhakkak, herkesin beden eğitimi derslerine dair anlatacağı bir dolu anı vardır. Çeşitli sebeplerden dolayı tek iple çekilen dersti. Hafta boyu iple çektiğimiz dersin sadece ip atlamakla geçtiği de olmuştu. Kasadan, minderden ve bilumum nesne üzerinden takla atma işkencelerine rağmen beklerdik. Amma velâkin memleket canavar gibi jimnastikçi yetiştirdiğinden ip atla, koş, parende at, zıpla mevzuundan ibaretti dersler. Tek isteğimiz futbol oynamaktı ya da en kötü basketbol. En kötü diyorum, çünkü basketbola ilişkin tek bilgimiz turnike olduğundan sıkılırdık. Olay sadece turnikeydi. Ha babam turnike. Yahu arkadaş jump switch’i, pop shot’ı geçtim, yok mudur bunun bi üçlüğü falan… Haa, bir de Mikasa efsanesi vardı. O güzelim Mikasalar malzeme odasında kupa gibi dizilir, inci gibi parlardı. O toplarla hiç oynatılmazdı. Nadirde olsa topla oynadığımız zamanlarda anca patlak, pörsük, söbü toplar çıkarılırdı. Mikasalar öylece dururdu. Mikasalar… Ortaokulda bir nasyonal törensel işkencenin ardından malzeme odasına bir vesileyle girmiş ve o canım Mikasaları bahçeye çıkarıp keyifle oynamıştık. Ancak o kadar kendimizden geçmişiz ki, yanı başımızda mitçi gözlükleriyle beliren bedenciyi göremedik. Sonuçta, kulağımız türlü esnetme hareketleriyle yanardağ kıvamına gelmekle kalmamış, Mikasaları da kafaya yemiştik. Yetmemiş bir de malzeme odasında kafamıza o kalas gibi ağır idman toplarından yemiştik. Hani filmlerde çocukların topu eski hayaletli malikâneye kaçar ya, o fantastik, gizemli noktaya erişemedik hiç. Bildiğin malzeme odası bir daha önünden geçmeye cesaret edemediğimiz korku odasına dönüşmüştü. Hababam Sınıfı’nda uzak doğudan getirdiği yeni tekniklerle bize hep başka bir boyutun imkânını gösteren Badi Ekrem ise yoktu ortada.

Hep benzetmeye çalışsak da, o asla olamadı. Beden eğitimi derslerinin amacı da jimnastikçi yetiştirmek olmadı. Körpe bedenleri "talim ve terbiye" etmek ve nasyonal törensel işkenceler için hazır hale getirmekti.. Adı üstünde, vasfı açık biçimde bedenin denetimiydi. Biyopolitik bu aracın uygulayıcıları da kendi travmalarını çocuklar üzerinden bastırmaya çalışırdı. “Madem özel harekatçı olamadım, beden öğretmeni olayım” modundaki bir zihniyetti. Bu tipolojiyle insafsızlık yaptığım düşünülebilir, ama en azından biri bana neden bir derste rahat-hazır ol-sağ baştan say komutunun varolduğunu, saçma bir gerekçeyle dahi olsa açıklasın. Onca yıl geçmesine rağmen hâlâ aynı manzaranın tanıklığındayım. O zamanlara dair yolculuğumda bulduğum ise 'oynayan insan', -Homo Ludens- değildi. Gördüğü, bulduğu, hatırladığı şey, kafasının acısıyla gözünden süzülen yaşlara rağmen kıt’a durdurulan çocuktu. Oyun oynadığı için, hem de keyif aldığı şekilde. Oynayarak, görünür olanı bir düş yolculuğuna çıkarmaya devam ederek…
Devamını oku...

13 Temmuz 2010

6 Bir Filozof Hikâyesi III

“Para elinin kiriyse, temizlik imandan gelir.”
İmam Ruknettin

George ile yaşanan hikâyeler ve para felsefesinin önemi arta dursun benim anlatacağım hikâye olmadan neden George’un para felsefesine yöneldiği ile ilgili yeterli kanıtımız olamaz.


Kasvetli bir gecenin sabahında, sisli Berlin sokaklarının telaşlı işçileri sağa sola koşuşturup
bağrışırken uyandım. Swatch marka analog kol saatime baktığımda 12’yi gösterdiğini gördüm. Tabi ki şaşırdım. Çünkü George ile 8 buçukta görüşecektik. George birçok kez aramış. Bunu Graham Bell’in bana hediye ettiği telefonda, arayan kişiyi görebildiğim için fark edebildim. Üzerimi aceleyle giyinip George’u arayacağım sırada İbrahim Müteferrika aradı. İstanbul’dan Berlin’e gelmiş dün gece. Neyse dedim önce gideyim bir İbrahim’le buluşayım. Çıktım dışarı beş käse brötchen (biri kendim için dördü İbrahim için, İbo biraz hayvandır!) aldım Berlin meydanına indim.

İbrahim’i bir belediye oturağında dertli dertli otururken buldum.
Dedi ne haber? Dedim iyidir. Sonra dedi ee, dedim nee, o da dedi iyidir. Bir an için duyamadım dedim ne dedin? O da dedi ne dedin. Kim dedim, kim ne dedi dedi. Bir an için anlaşamayacağımızı düşündüm ama sonradan hıçkıra ağlaya konuşmaya başladı.

Almanya’da bir üniversitede kadim bir dostu olduğunu söyledi. Bir gece içerken çok fazla aşk meşk konuştuklarını, gecenin sonunda arkadaşının “ohey hohey” diye naralar atarak Berlin sokaklarında koşmaya başladığını anlattı. İbrahim’in dediğine göre arkadaşı naralar atmaya başlamadan önce “Tankın ezemediğini para ezer. Bununla ilgili dehşet fikirlerim var” demiş. Dedim niye görüşmüştünüz. Dedi “Tankın ezemediğini para ezer” isimli bir kitap yazmış Osmanlı’da iş olmadığı için matbaamla Berlin’e gelip ben basacaktım, olmadı dedi.


Dedim kimdir bu arkadaş? Dedi kim? Dedim ne kim? Dedi iyidir. Ne iyisi, kim ne dedim, kime ne dedin dedim dedi. Abi dur! Neyse durduk.

Arkadaşının ismini sordum, George Simmel demez mi? Şaşırdım yine. Sabahtan beri ikinci şaşırışımdı. O dönemde aklımda “Şaşı Bak Şaşır” diye bir alet fikri vardı. Para falan kazanırım diye düşünüyordum acaba bundan dolayı mı şaşırdım bilemiyorum. Ama tabi şaşı bakmamıştım, neyse çok şaşırmadım aslında. Şaşırdım geçti Allaha şükür. İbo hayvanı dört tane käse brötchen’u 3 dakikada yedi. Ağzı boş olmadığı için 3 dakikalık bir sessizlik oldu, ben de çok konuşmadım. Rahatlamışa benziyordu. Dedim Simmel benim kanka, gel seni ona götüreyim ayık kafayla bir daha konuşursunuz. Dedi olur. Dedim ne olur? Dedi ne ne olur? Dedim kime ne olur? Dedim dedi, dedim kime ne dedin, dedi ne, dedim sus! Anlaşamayınca sessizce Simmel’in yanına gittik.

Neyse Simmel ile görüşmemiz pek uzun sürmedi. Gerçekten hatunun birine darlanmış. Neymiş efenim Simmel’in parası yokmuş. Erkeklik, fiyaka, uzun dik yakalı şile bezi gömlek yetmezmiş, bu yüzden tank ezmezse para ezer diyip durdu. Bu vesileyle ilk çalışması olan “Lidyalılardan Romalılara çatır çatır para ezmek” isimli tezini bizim İbo’ya bassın diye verdi. İbo da gitti bunu İstanbul’da bastı. İbo’yu aldıkları gibi Yedikule’ye kapattılar. O gün bugündür “para ezmek” Yedikule zindanlarında bir deyim olageldi. Demem o ki Simmel’in “Para Felsefesi” erkek milletinin uçkur problematiğinde ayrı bir kuram olarak yer ediniyor.

Devamını oku...

0 Bir Filozof Hikâyesi II

Çok sevgili dostumuz Dr. Heimat Lose’un Georg’u anlattığı bu hikâye şüphesiz çok önemlidir. Fakat Georg’la yaşadığımız şu küçük ama anlamlı olay dikkate alınmadıkça eksik kalacak, dolayısıyla Para Felsefesi’ne giden yol tam anlamıyla aydınlanmayacaktır.

1906’nın ilk aylarıydı. Sisli bir Berlin sabahına uyanmıştım. Havada her zamanki gibi çiğ ve is kokusu vardı. Saate baktım, 12 civarıydı. Hemen kalktım, üzerime Dr. Heimat Lose’dan hacıladığım, buralarda türkbezi denilen, ama esası shilebezy olan Simmel yaka gömleği giyip, altıma da bir kot çekip, kendimi dışarı attım. Yolda taze käse brötchenlarıyla ünlü pastaneden iki käse brötchen kapıp, Georg’la buluşma mekânımıza vardım. Geldiğimde Georg çoktan gelmiş, Daily Berlin News’ini okumaktaydı.

“Hacı naber?” diye olaya girdim. Georg “ne olsun hocam” diye karşılık verdi, ama ben bir şeylerin ters gittiğini o an sezmiştim. Hayrola dememe kalmadan Daily Berlin News’den bir fotoğrafı işaret etti. Fotoğrafta, üzerinde “Berlin Berlinlilerindir” yazan bir sinagog duvarı vardı. Bu yazıyı yazan kişiler, tam olarak okunmuyordu ama sanırım imza niyetine DTO veya DBO gibi bir şey de eklemişlerdi duvara. Fotoğraftan başımı kaldırdığımda Georg’un gözünden bir yaş döküldüğünü fark ettim. Orada uyandım duruma: Ayrımcılık, teorik bir bağlamda ve epistemik cemaatlerde popüler bir konu değildi belki, ama Dr. Heimat Lose’un iddiasının aksine pratik etki ve sonuçları bakımından her daim mevcuttu. Georg dışarıya çaktırmasa da, maruz kaldığı ayrımcılığı bugüne kadar hep içine atmıştı. Sonunda “ne bu abi, 20. yüzyıla geldik, adamlar bi kaç seneye teleport aletini bulacaklar, bizimkiler hala sen yahudisin, sen romansın şöyle böyle diyor” diye patladı. Ben de “abi haklısın tabii sınıf mücadelesi falan filan derken bunları hep atlıyoruz” dedim. Georg büyük ihtimal bu sözleri samimiyetle söyleyip söylemediğimden emin olamadı. Hemen konuyu değiştirdi.

Ardından bildiğiniz gibi Georg’un başına bir kapkaç olayı geldi. Bu olayla birlikte para üzerine düşünmeye başlayan Georg, parayı yalnızca insanların yabancılaşmasına neden olan soğuk ve ruhsuz bir fenomen olarak değil, aynı zamanda bir imkân olarak gördü. Çünkü para karşısında öznel ve nitel aidiyetlerin bir anlamı kalmıyordu. Para bir bakıma katolikle yahudiyi eşitliyor ve bu türden bir ayrımcılığa müsaade etmiyordu.

Görüldüğü üzere, Georg’a bu büyük eseri yazdıran yalnızca bir kapkaç olayı değildi. Georg’un ayrımcılıktan çektiklerine karşılık, kapkaç travmasıyla kendini görünür kılan para idesi, çektiklerinin nedenleri, sonuçları ve bunları aşma imkânını bulmasını sağlayacak bir anahtara dönüştü. Böylece Simmel’in kendine özgü diyalektiği, Para Felsefesi eserini meydana getiren saiklerde, kendini bir kez daha göstermiş oldu.
Devamını oku...

11 Temmuz 2010

4 Bir Filozof Hikâyesi

Cevizin kabuğunu kırıp özüne inmeyen
cevizin hepsini kabuk zanneder.”
İmam Gazali

1906 yılının son aylarıydı. Sisli bir Berlin sabahına uyanmıştım. Havada çiğ ve is kokusu vardı. Kaldığım küçük otel odasının camından baktığımda, sanayi devriminin artığı o pis ve gri dumanın bütün şehri adeta bir canavar gibi yutmaya çalıştığını gördüm. Saate baktım; 7 civarıydı. Georg ile 8 buçuk gibi okul çıkışlarında da sıkça gittiğimiz taze käse brötchenlarıyla (kaşarlı Alman poğaçası) meşhur, ucuz ve sıcak, fırından bozma pastanede buluşacaktık. Uyanır uyanmaz kendime gelebilmek için bir sigara yaktım. Pencereden koca şehri seyrediyordum. Şehir de tıpkı benim gibi erkenden uyanmıştı. İnsanlar hızlı adımlarla bir yerlere koştururken, yüzlerdeki uykuya hasret ifadeleri okuyabiliyordum. Berlin adeta dev bir fabrika gibiydi. Sanayi toplumunun ağır koşulları altında hayatta kalabilmenin yegâne yolu kötü de olsa bir iş bulabilmek -işin iyisi olmazdı ya bana göre- ve ona sıkıca sarılmaktı. Şikâyet etmeye kimsenin ne takati ne de kendilerince hakkı yoktu. Odanın içinde biraz daha oyalandıktan sonra üstümü giyindim ve dışarı çıktım. Karnımın açlığını sigarayla bastırdığımdan ağır adımlarla yürümeyi tercih ettim. Daha zamanım vardı. Benim ağır adımlarıma karşılık insanlar yanımdan adeta koşarak geçiyorlar ve kimseyi görmüyorlardı. Berlin’in orta yerinde bomba patlatsam farkına varmayacak bir acelecilikteydiler.

İnsan bu hengâmenin içinde kendisini yapayalnız hissediyordu. Ama neyse ki ben bir dost edinmiştim. Georg iyi niyetli, biraz sıkılgan, geleneklerine bağlı, insan canlısı bir dosttu benim için. Erken yaşta kaybettiği babasından kalan Felix und Sarotti isimli ucuz çikolatalar üreten bir fabrikanın sahibi sayılırdı. Ama sadece kâğıt üzerinde; fabrikayla kurduğu tek ilişki kendisine yıllık kazançtan düşen hisseydi. Para sıkıntısı yoktu. Buna rağmen püriten bir karakteri olduğundan gerek, eli biraz sıkıydı. Alman usulü hesap ödeme geleneğini sürdürmeyi çok seviyordu. Berlin sokaklarını geze geze sıcak pastanemize gelmiştim. Fazlasıyla yavaş gelmiş olmalıyım ki Georg beni görünce sosyoloji cemiyeti içinde sonradan kendi adıyla ünlenecek olan o şahsına münhasır gömleğinin yakalarını -zaten dik oldukları halde- yukarı doğru çekiştirdi. Biraz kızınca hep bu hareketi yapardı. Disiplinli ve dakik arkadaşım Georg… Benim boş vermiş, paspal ve berduş hallerime zaman zaman özendiğini ifade etse de, bu disiplini ile beni de kendisine hayran bırakmaktan geri kalmayan arkadaşım Georg.

Masaya oturur oturmaz pastanenin yaşlı garsonu kadın -Georg’la anlaşmış olacak ki- sıcak poğaçalarımızı ve çaylarımızı getirdi. Alışılageldiği üzere çoğunlukla ben konuştum o ise sakince dinledi. İçinden neler geçtiğini tahmin edebiliyordum. Babasının ölümünden sonra dindar bir kadın olan dadısı onu iyi bir Katolik olarak yetiştirdiyse de, ailesindeki Yahudi köklerden dolayı üniversitede hep sorun yaşıyordu. O yıllarda ayrımcılık şimdilerdeki gibi popüler bir konu olmadığından gerek, kendisi de çok fazla sorun etmemeyi öğrenmişti bu durumu. Yine de duygusallığı yüzünden belli etmese de zaman zaman içerlediğini biliyordum.

Beni sakince dinledikten sonra Georg’un gözlerinin nemlenmiş olduğunu fark ettim. O ana kadar bir gariplik olduğunu anlayamamıştım. Kendime kızdım; en iyi ahbabımın bu kadar üzgün olduğunu geldiğimden beri fark edememiştim. Bununla da kalmamış durmadan epistemolojiden, yöntem sorunundan ve o aralar adını sıklıkla duyduğumuz Max Weber’den bahsetmiştim. Georg ansızın ağlamaya başladı. Neler olup bittiğinin farkında değildim. İçli içli ağlayarak anlatmaya başladı. O sabah biz henüz buluşmadan önce fabrikaya uğramıştı. İşletme müdürü merkeze doğru giderken bankaya yatırması için çalışanların maaşını giderayak, itiraz etmesine bile fırsat vermeden bir çantayla Georg’un eline sıkıştırmıştı. O an yolda başına kötü bir şeyler gelmiş olduğunu anladım. Kaiser Wilhelm kilisesinin oradaki dar sokaktan Gitschiner caddesine çıkarken üç kişi önünü çevirmiş ve Georg’un elinden içi çanta dolu parayı almıştı. İnce yapılı ve kırılgan arkadaşım kendisinden bekleneceği üzere hiçbir direnç gösterememişti. “Dert etme hacı, fabrika senin değil mi?” dememle yanlış yaptığımı anlamam bir oldu. Georg’un derdi paradan çok işçilerin maaşıydı. Gizli Marksist damarı gündelik yaşamın ayrıntısında kendisini ele vermişti. İşçi dostu arkadaşım benim.

Günler günleri kovaladı. Georg işletme müdürüne talimat vermiş işçilere bir sonraki ay çift maaş ödenmişti. Almanya’da o dönem için bu büyük kıyaktı. İşler yoluna koyulduysa da bu olay Georg’un aklından bir türlü çıkmıyordu. Günden güne tuhaf bir biçimde eli hiç olmadığı kadar sıkılaşmaya başladı. Artık sabahları pastaneye gelmiyordu. Okulda karşılaştığımızda onu bir köşede evde yaptığı ekmek arası peynir domatesi yerken görüyordum. Akşamları da dışarı çıkmaktan itinayla kaçıyordu. Ne zaman buluşsak bahsettiği tek şey para olmuştu. Artık akıl almaz bir cimrilik heyulasına dönüşmüştü. Zavallı dostum… Durmadan insanların para denilen bu lanet şey uğruna neler yapabildiğini düşünüyor, bu yüzden zaman zaman midesinin bulandığını söylüyor, içindeki para nefretini kusarken adeta canavara dönüşüyordu. Ne konuşursak konuşalım konu dönüp dolaşıp yine parada düğümleniyordu. Bir gün “yeter artık, bi siktir git. Kendine gel be adam. Para para para… Nereye kadar be?” diyerek fena halde çıkıştım. Hiçbir şey demeden oturduğumuz masadan kalktı. Para derdi yüzünden hesabı da bana kaktırdı ve gitti. Ondan sonraki üç buçuk ay kadar Georg’dan kimse haber alamadı; ortalardan yok olmuştu adeta. Evine gittiğimde kapıyı açmıyor, okula gelmiyor, fabrikaya da uğramıyordu. Sonrasında üniversitede gördüm onu. Yanına koştum hemen. “Hacı nerdesin sen? Özür dilememe bile izin vermeden gittin. Kusura bakma olanlar için” dediysem de sadece yüzüme bakmakla yetindi ve gitti. Elindeki sayfalarca kâğıtla ne yaptığını, nereye gittiğini düşünmeme bile fırsatım olmadan onu gözden kaybettim. Onu son görüşümden bir ay sonra bir buchhandlung dükkânında gezinirken gözüme yeni çıkanlar bölümünde, üstünde koca puntolarla “Para Felsefesi” yazan bir kitap takıldı. Kitabın altında adı vardı: Georg Simmel. Biraz hüzün, biraz gurur ve biraz da şaşkınlık içinde sayfaları karıştırdım. Georg’un o gün başına gelen kapkaç olayının böylesi bir tramvaya yol açacağını ve bu travmadan cimri bir karakter ve büyük bir felsefe doğacağını sanırım kimse tahmin etmemişti. Ama hayat garip; “Para Felsefesi”nin ortaya çıkışındaki saçma nedensellikleri bir tek ben biliyordum. Ve bu bilgi her zaman için bende kaldı, kalmaya da devam edecek. Ve yine hayat bana gösterdi ki, görünen ve öz, bir ve aynı değildi. Büyük felsefeler ve düşünceler ne ilhamla doğuyordu, ne de vahiyle. Filozoflar da herkes gibi insanlardı; tek fark ise hayattan beslenme biçimleriydi.
Devamını oku...

9 Temmuz 2010

4 Kuaför vs. Berber

Kuaför ile berber arasındaki ayrıma dair konuşmak esas itibariyle Martin Heidegger’in* yaptığı ayrıma işaretle “tekhne” ve “teknoloji”, belki bir anlamda da modern öncesi ve modern sonrası hakkında konuşmaktır. Bu doğrultuda konuyu açacak olursak, Heidegger’e göre modern insan özneyi merkeze koyan bir tavra sahiptir. Yani karşısındaki şeyi kendisine dışsal olarak algılar. Modern öncesi dönemde ise bu tip bir algılama biçimi söz konusu değildir. Söz gelimi “Grekler karşılarına kendiliğinden çıkan her şeyi açık bir şekilde alımlamışlardır.” Onlara göre karşılaşılan her şey “mevcut olandır”. Tekhne de işte bu “mevcut olmanın” formlarından biridir. “İnsan, tekhne’de, sanat ve el becerisi aracılığıyla, bir şeyin öne çıkmasına katkıda bulunan diğer öğelerle (“madde”, “görünüm”, “çevreleyici sınırlar”) birlikte etkindir ve bu öğeler birliğine katılır.” Bu anlamda, berberin müşterisi ile kurduğu ilişki Greklerin düşünce sistemine oldukça yakındır. Berber sanat değilse de zanaat ve el becerisi aracılığıyla, tıpkı tekhnede mümkün olduğu gibi bir şeyin öne çıkmasına (saç veya sakal şekli) katkıda bulunan diğer öğelerle (müşteri, televizyon, çay, aynalar, muhabbet, çırak…) birlikte etkindir ve bu öğeler birliğine katılır.

Kuaförün durumu ise tekhne ile değil teknoloji ile açıklanabilir bir bütün sunar bize. Kuaför söz dinlemez bir meslek erbabıdır. Siz ona ne anlatırsanız anlatın, nasıl bir model istediğinizi söylerseniz söyleyin, kendi bildiğini uygulamakta ısrar edecektir. Bunu da çoğunlukla kendi içinde gizil bir biçimde mevcut olduğunu düşündüğü sanatsal ve estetik kaygılara, güdülere bağlayacaktır. Öyle ki, bu tavır bir müddet sonra bir çeşit iktidar mücadelesine dönüşür. Çünkü o koltuğa oturulduğu anda kuaför oturan kişiyi tual, kendisini de ressam olarak görmeye ve bu anlamda “malzeme”si üzerinde tahakküm kurmaya başlar. Tüm estetik kaygılarına rağmen kuaför o noktada bir sanatçıya değil modern tekniği icra eden bir eyleyiciye dönüşür. Çünkü Heidegger’in de ifade ettiği gibi modern tekniğin gerçek kökeni “denetleme girişimi”nde yatar. Kuaför kendi bildiğini okumakla birlikte denetleme girişiminde bulunur. Modern teknik artık doğanın içinde değildir, onu karşısına almıştır. Kuaförün kişiyi karşısında alan tavrının Heidegerci bir yorumudur bu. Oysa berber sizle birlikte hareket eder. Sizle beraber televizyona takılır, koyu bir sohbete girer, zaman zaman omuza değdirir (bkz. Berber Değdirmesi); berber ile müşteri arasında mesafe minimumdur. Berber dükkânında her şey oranın parçasıdır. Kuaför ise “salon”da çalışır. Burada “salon” ve “dükkân” arasındaki ayrıma da dikkat kesilmek gerekir. Çünkü “dil, varlığın evidir” ve bir şeyi adlandırmak onu davet etmektir. Kuaför, mekânı “salon” olarak adlandırarak bir çeşit saygınlık inşa ettiğini düşünür, saygınlığı davet eder. Berber ise bu tip kaygılardan uzaktır, çünkü o kalenderdir. Salon kuaför için bir çeşit laboratuardır; koltuğa oturanlar ise “şeyler”. Kuaför tıpkı modern bilim adamı gibi “şeylerin kendilerinde oldukları şekilde mevcut olmalarına izin vermez. O, şeyleri yakalar, nesnelleştirir ve kendi karşısına koyup (geganständlich machen) onları kurar (konstruieren). Ve bunu da şeylerin tasarımını kendisine özel bir şekil vermekle yapar.”
Tüm bunları arka arkaya sıraladığımızda anlarız ki kuaför çağın insanıdır, berber her dönemin. Kıl var oldukça berber de zanaatkâr olarak varlığını sürdürecektir, fakat içinde yaşadığımız dönemin ruhu (zeitgiest) dönüştüğünde kuaför mazi olarak kalacaktır. Üstat Karl Marx’tan devşirme bir veciz ile kapatalım o halde: “Dünyanın tüm berberleri, birleşin; makaslarınızdan başka kaybedecek bir şeyiniz yok.”

*Yazıdaki tırnak içinde kullanılan bütün alıntılar tek bir kaynaktan aktarılmıştır;
Bkz: Martin Heidegger, Tekniğe Yönelik Soru, Afa Yayınları, 1997, Çev: Doğan Özlem. (Kitabın orijinal metni için ise “Vortäge und Aufsätze” içinde “Die Frage nach der Technik” başlıklı bölüme bakılabilir.)
Devamını oku...

4 Temmuz 2010

1 Çizgi Roman’dan Alın Yazısına Bir Yaratılış Mühendisliği

“Gerçeklik Hissi İnsanı Gıdıklar”
Anonim

Ulusal duygularımızın okşanışı, uluslararası arenada “Türk” gücünün, karizmasının sergilenişi, tarihi, kültürü ve toplumsal yapısıyla örnek gösterilişi birkaç büyük olay dışında kenarda köşede kalmış sehpa altı efsaneleri olarak günümüze kadar geldi. Mesela kurtuluş savaşı o dönem içerisinde büyük bir olaydı. Bu coğrafyada bir ulus, bir hareket ve bir lider konuşuldu. Hem kurutuluş savaşı hakkında hem de konuşulanlar hakkında herhangi bir yorumda bulunmayacağım lakin dünya çapında ses getirdiği açık “Türk” patentli haberlerdi bunlar. İsmet Paşa’nın ABD başkanını T.C. Cumhurbaşkanı olarak ziyareti ve başkanın İsmet İnönü’yü dikkate almayarak küçümsemesiyle başlayan tarihsel-histerik ulus paranoyamız 2000 yılına kadar adım adım geldi.

2000 yılında Marvel Comics’i satın alan DC Comics hızlı! bir atılım gerçekleştirmek istemesiyle tüm dünya çapında hemen hemen her yerel kültür, ulusal değer ve tarih öğesini kahramanlarının evrensel işbirliği içinde “Planet Series” adı altında tüm dünyaya sundu. Samson, Gılgamış, Kimeyra aslanı, Aztek, Shiva, Amazon, Thor gibi kenarda köşede kalmış ne kadar mit, efsane veya masal varsa tüketilmek üzere çizgi karakterlere dönüştürüldü.

Planet Serisi’nde bir de Türk kahraman var. Toplu kıyım yeteneğine sahip herhangi bir kahramana sahip olmamış ve uzun yıllar ne olduğu belirsiz güç gösterileriyle (Suriye gerilimi, darbeler, Kıbrıs Harekâtı vs..) kendi çalıp kendi söylemiş bir ülkenin tarihi içinden çıkıp gelen bir kahraman.

Kahramanımızın adı “Yeniçeri”. Elinde Osmanlı palası, Büyücü Merlin’den ona miras kalan büyü kitabıyla kendini ilk defa Marmara Depremi’nde kurtarıcı olarak gösteren bir kahraman. Yüzü peçeli, şalvarımsı ve ay yıldızlı kostümüyle tam bir doğu simgeleştirilmesi olan kahramanımız bir hastanede tüm iyi niyetiyle çalışan ve yine hayat kurtaran Selma Tolon isimli bir kadın. Kahramanımız yayınlanan çizgi romanında dünyadaki, ancak kahramanların çözebileceği sorunları çözen, Batman, Harika Kadın, Aquaman, Yeşil Fener, İnsan Avcısı (İnsan Avcısı karakteri özellikle tarafımdan ileriki yazılarımda analiz edilecektir. ) gibi DC Comics’in adalet birliği tayfasının Türkiye’den yerel işbirlikçi kahramanı. Çizgi romanda irtica hareketi başlatmak isteyen Malatyalı General Kazım Anka’ya ve onun çağırdığı İblis’e karşı savaşan kahramanlarımız, Ortadoğu’da şeytani bir imparatorluğun yükselişine engel oluyorlar.

Devamını oku...

3 Oralet Osman’dan Doğanay Limonata’ya

Biri soğuk savaş dönemi propaganda tekniklerinin etkisi altında çekildiğini düşündüğüm, marka ismini defalarca tekrar ederek bilinçaltı aşılaması yapmayı amaçlayan bir reklam, diğeri jingle’ı ile insanı hipnotize etmeyi amaçlayan kısa ama fatality bir reklam. Belki daha birçok noktadan değerlendirme yapılabilir, ancak ben bu reklamcılık meselelerinden hem pek anlamadığımdan hem de pek haz etmediğimden toplumsal ve kültürel görüngülerini ele almak niyetindeyim.

Evvela, oralet ve limonata çocukluğumun vazgeçilmez içeceklerindendi. Hele hele narenciye bahçelerinde büyümüş biri olarak limonatanın yeri ve önemi apayrıdır. O zamanlar, hazır dondurma ürünleri (şu an kati surette dondurma olarak görmediğim) ne kadar yaygındı hatırlamıyorum, ama zaten alacak para olmadığını net hatırlıyorum. Kaldı ki dönemin fenomeni meybuz bile bayram harçlıklarıyla alınırdı. Hemi de mahalle bakkalına parayı uzatırken heeeöe şeklinde bir yüz ifadesi oluşması kaçınılmazdı. Bu mutluluğu tatmak için bayramları beklemeyi gerektirmeyen yegâne sonsuz unsur limonata oldu. Naylon poşete limonatayı doldurup veriver buzluğa, sonra kendinden geçercesine bu sonsuz kaynağa yumul. Daha fazlasını isteyemezdim sanırım. Aynı şeyler oralet için de geçerliydi. Büyüklerin "çay içme kararırsın" gibi, sanki İzlanda da yaşıyormuşuz izlenimi yaratan telkinlerinin de etkisiyle oralet vazgeçilmezimiz olmuştu. Salı pazarından ucuza bol bol aldığımız oralet ve bisküvilerle kışı, buz gibi limonatayla da yazı geçirirdik. Hiç olmadı yayla karına pekmezi boca edip keyif sürerdik.

Elbette tüm bu çocukluk öykülerinin dayandığı sınıfsal bir temel bulunmaktaydı. Limonata ve oralet yoksul dünyaların içecekleridir. Limonata reklamını 'creative' bulmayanlar anlamalıdır ki, limonata böyle bir şeydir, olayı budur, ta ta ta ta ta taaaa bir şeydir. Limonatanın sosyeteleştirilmesine karşı açık bir cevap niteliğindedir. Haliyle cancanlı mekânlarda limonata içmenin ferahlığını doyasıya çıkarmaya çalışanların zoruna gitmiş olmalı bu durum. Çocukluğunun nirengi noktası, limonatanın umarsızca finans kapitalin bir nesnesi haline getirildiği reklam olanlar, önce su satarak, baktı işler iyi gidiyor limonata da satayım fikriyatındaki çocuk gibi girişimci hayaller kurarak geçirenler, limonatayı tycoon meselesinden ibaret görenler elbette yadırgayacaktır. Amma velâkin sosyal hayatta wayfarer takmış artist limonlar yok. Sınıfsal ayrışma çok açık. Bizim dimağımızın kaynağı budur. Biz ketılda makarna pişirerek okuduk, bildiğimiz tek sos salçadır. Öyleyse, var mı nazo gibisi, serinliğin lezzeti.
Devamını oku...
SST Atölye