28 Mart 2010

2 İçtimaiyatın Yükselişi

Ziya Tedrisat-ı Aliye’yi Fransa’da bitirmiş ve memlekete döndüğü gibi İçtimaiyat ilmini Dar-ül-fünun’da icra etmek üzere Bayazıt’ın yolunu tutmuştu. Kabul görüp görmeyeceği hakkında bir fikri yoktu velâkin her şeyi içtimaiyat ilmiyle açıklayan üstat Emile Durkheim’ın “Les Règles de la méthode sociologique” isimli (kendisinin bir zaman sonra “İçtimai Usüllerin Kaideleri” olarak Türkçeye çevireceği) o kitabı elinde sımsıkı tutarken bunların hiç birini düşünmüyordu.

O sırada memleket oldukça karışıktı. Jön Türk hareketi oldukça popülerdi ve Garpçı gençleri kendi tarafına çekiyordu. Jön Türk hareketindeki bu gençler kimi zaman gizli mekânlarda buluşuyor, kendi aralarında memleket üzerine mümarat ediyor, kimi zaman da plaktan o dönemin en ünlü siması olan Edith Piaf hanımefendiyi dinliyor, kendilerinden geçiyorlardı. Ziya, Jön Türk hareketine ne kadar yakınlık duysa da, jön olabilecek bir görüntüye sahip olmadığının farkındaydı. Ancak elindeki en büyük koz ilmi, irfanı, muhakeme yeteneği, Garbın kendisine kattığı bakış açısı ve pek tabi ki Fransa’dan getirdiği İçtimaiyat ilmiydi. Cebinde bunca zenginlik varken bir jön edasına sahip olmasa da olurdu. Dar-ül-fünun’da mülakata girdiğinde ALES ve ÜDS puanlarının yüksekliğine ek olarak bir de jürideki İttihatçı hocalardan birinin kendisine sorduğu pozitivistçe tasarlanmış soruya verdiği muazzam cevapla herkesi etkilemeyi başarmıştı. Rivayet odur ki, hoca kendisine intiharın bireysel bir tercih ve eylem olup olmadığını sorduğunda Ziya en iyi bildiği yerden cevap vermişti. Buna göre üstat Durkheim’ın da dediği gibi bireysel olarak vuku bulduğu düşünülen intihar hadisesi ortaklaşımcılığın yoğun yaşandığı dönemlerde (savaş, afet vs.) azalmakta, refah dönemlerinde ise artmaktaydı. Ziya verdiği misallerle dolu ve bol alıntılı açıklamalarla jüriyi etkilemiş ve İçtimaiyat kürsüsün açılması için hocaları ikna etmeyi başarmıştı. Memleketteki ilk içtimaiyatçı kendisi olacaktı. Fransız ülkesinde üstat Durkheim’ı uzaktan gördüğü ve karizması karşısında büyülendiği an karar vermişti buna.

Ziya kabul gördükten ve İçtimaiyat kürsüsünün başına bu genç yaşında geçtikten hemen sonra Dar-ül-fünun’da kendisine çevre edinmeye başladı. Buradaki en yakın ahbapları, hatta ‘kankalarım’ dediği adamlar kendisi gibi İttihatçı olan İbrahim Temo ve İshak Sükûti idi. Yeni yetme İttihatçıların kendisine duyduğu ilgi bir süre sonra dedikodulara neden oldu ve Ziya, teşkilat-ı polisiye tarafından uzun süredir takip edildiğini bilmeden katıldığı bir toplantıda gözaltına alındı. Hakkında açılan soruşturmalar sonucunda onların sürgün, kendisinin tayin dediği bir atamayla Dicle Üniversitesi’ne gitti. Burada İçtimaiyat-ı Köy çalışmaları yaptı. Bununla da yetinmedi Ziya ve ‘Peyman’ isimli bir neşriyat bastırdı. Yazılarını burada yayınlıyor ve gündeme dair tahlillerde bulunuyordu. Peyman’ın satışı kartelci medyanın karalamaları karşısında bir süre sonra düşüşe geçti ve neşriyat kapandı.

1910’da İstanbul şehrine döndü. Artık eski adem-i tehayyüz karakterli Ziya gitmiş, başka bir Ziya gelmişti. Artık cemiyetlerde içtimaiyat dersleri veriyor ve adı her türlü mecliste zikrediliyordu. Bir nevi döneminin Georg Simmel’i olduysa da, milli hisleri yükselmeye başladı ve kendini tutamayarak Turancılık üzerine çalışmaya başladı. “Madem İnsanlığı Bir Araya Getiremedim, Bari Türkleri Bir Araya Getireyim” başlıklı teziyle sosyal bilimler dünyasında oldukça ses getirdi. Ancak bu ses, Malta’ya gerçekleşecek olan sürgün şeklinde eko yaptı. 1923’te sıkıntıya girmek ve bunalmak için Ankara’ya gitti. Ziya 1924’te rahatsızlandı ve bunun ardından beklenmedik biçimde hayata gözlerini yumdu.

Uzun bir serüven yaşamıştık iki dost. İçtimaiyat Sosyoloji olduğundan beridir pek adını duymaz olduk sonraları. Zira bir dönem kapanmıştı onunla beraber. Frankfurt Meslek Yüksekokulu’ndan bir takım düşünürler ortamlara ağırlığını koymaya başladılar. Simmel’ler, Weber’ler, Marx’lardan çok Adorno’lar, Horkheimer’lar, Marcuse’ler anılır olmuştu. İçtimai her süreç kendi düşünürlerini yaratıyordu. Sonrası mı? Sonrası iyilik güzellik…

Bkz. İçtimaiyatın Doğuşu
Devamını oku...

21 Mart 2010

5 Kasaba Üzerine I

TDK sözlüğünde kasaba şu şekilde ifade edilmektedir: “Şehirden küçük, köyden büyük, henüz kırsal özelliklerini yitirmemiş olan yerleşim merkezi”.

Evet, -…ne köy ne de kasaba olur- denir ya, kasabanın bizatihi kendisi için bu söz geçerlidir. Yani kasabadan ne köy olur ne de kent. Dolayısıyla kasaba bir ergenlik halidir. Ne çocuk ne yetişkindir. Bir çocuk bir yetişkindir. Bir an çok sevimlidir, bir an çok çekilmez. Kişiliksizdir henüz, dolayısıyla tutarsızdır, güven vermez. Kendi de kendine güvenemez. Rol modeli arar sürekli. Bir kenti model alır bir köylü. Kasabalı bir ergen gibidir. Kendini ispatlamanın peşindedir. Sigara içer, güya gizli gizli ama aslında herkes farkındadır. Kasabada içki satılmaz ama kasabanın ortasından geçen dereden karikatür sahnesi gibi bira tenekeleri geçer. Ergen gibidir kasabalı; öfkesi deli, sevgisi deli… Delikanlıdır kasabalı, Yılmaz Güney’le Polat Alemdar arasında savrulur gider.

Kasabanın talihsizliği arada kalmasındandır. Ne köydür ne kent. Köylülüğe yakın olmasını sindiremez. Daha doğrusu köylüye benzemesini complexe haline dönüştürür. Bu yüzdendir bilmeden çok konuşması, bilmeden biliyormuş gibi davranması: “hocam siz de psikolojisiniz ya, daha iyi bilirsiniz” gibi konuşup konuşup topu asıl bilen olduğunu düşündüğü kişiye atıp onay bekler. Eğer o kişi tabi tabi gibisinden bir onay verirse, deymeyin keyfine kasabalının. Çünkü onun köylü gibi cahil, aklı ermez değil, şehirli gibi kültürlü, fikir sahibi olduğunu “tabilemiş” (onaylamış) olur aslında topu attığı o kişi. (genelde de pas atılan asıl şehirli kişi bu yapıyı bilmediğinden ya da ayıp olmasın misafirim, geçiciyim ya da zaten kasabalıları hakir gördüğünden pas atan kasabalıyı hep onaylar, sanki kasabalı da bunun farkındadır da ondan atar pası.) Asıl dumur, öyle değil mi hoca diyerek atılan pası geri göndermeyle gerçekleşir. Şenlikli kısım burasıdır. Bir nevi öç almadır. Tefrikamız devam edecektir…
Devamını oku...

15 Mart 2010

8 Hipergerçeklik Çağında Avatar

“Yüzünü her zaman ustalıkla maskeleyebilmiş Şeytan, modern uygarlıkta yine kendine yakışan kusursuz kıyafeti seçiyor.”
Jean Baudrillard, 
Şeytana Satılan Ruh ya da Kötülüğün Egemenliği


Avatar (Avatāra), Hinduizmde Tanrı Vişnu’nun insan şeklinde kendini göstermesi anlamına gelir. Baudrillard’ın deyişini bir ters çevirmeyle gerçeklik (reality) - sanal gerçeklik (virtual reality) ilişkisi dolayımında Avatar filmine uyarlayabileceğimizi düşünüyorum. Ancak filme dair ilişkilendirmem bundan ibarettir. Avatar filmi üzerine antropolojiden politikaya, bilimkurgudan dinler tarihine pekâlâ yardırılabilir ve çokça da yardırıldı. Elbette ki bunlar işin süsü. Hele hele Oscar’da en iyi film ödülünü alıp alamaması konumuzun epey dışında. Zaten yıllar yılı Oscar’la tek alakam ortaokul yıllarımdan kalma anılar yumağı içindeki Oscar sinemasından öteye de gitmez. İlişkiselliğe dair dikkatimi çeken husus sadece görsel sunum tekniği. Yani pazarlama biçiminde ön plana çıkan 3-D tekniğin hipergerçeklik çağındaki anlamlarını sorgulamak.

Suda yansıyan aksini izleyen Narkissos’dan beri, gerçekliği tüm canlılığıyla anında yakalayabilme arzusu hâlâ hâkimdir. Fotoğraf, sinema ve sinemayı önceleyen seyirlikler olarak phenakistiscope, thaumatrope, zootrope, stereoskop, kaleydoskop vs. Hepsi bir şekilde gerçek-miş gibi yaşama arzusunun teknolojik seyriydi. Ancak Baudrillard’ın belirttiği mesele, gerçeğin kendini aşarak hipergerçek bir görünüme bürünmesiyle miş gibi yapmanın geçersizleşmesidir. Miş gibi olanı gerçekten ayırma şansına sahipken, her şeyin hipergerçek boyutunda olduğu bir ortamda gerçek çok daha gerçek olma uğruna kendini feda etmiştir ve artık hiçbir şey ifade etmemektedir. Böylelikle, Avatar olsa olsa lunapark eğlencesidir, Disneyland’dır. Gerçek-miş gibi sunulsa da, gerçeğin gerçeğe benzemediğini gizlemek amacındadır.

Avatar filminin görsel teknik anlamında bir devrim olduğunu düşünenler içinse, üzgünüm, XVII. yy. Yeniçağ bilimi ve en nihayetinde Descartes’ın Kartezyen Düalizmiyle görme, görülenin hakikatine olan bağımlılıktan çoktan kurtulmuştu. Descartes optik devrimden epistemolojik sonuçlar çıkararak Kepler’in yapıtını tamamlamış ve böylelikle retina üstündeki yansıma olarak pictura ile aynada görülen dayanaksız görüntü imago arasındaki farkın ötesine geçilmişti. Özne, camera obscura sayesinde dışarıdaki dünya ile içerideki temsili arasındaki mütekabiliyet ilişkisini güvence altına alır. Yani mikrokozmosun makrokozmosa, duyulur objenin duyusal göze benzerliği gerekli olmaktan çıkmıştı. 19. yüzyılla gelişen teknolojik seyir, hâlihazırda bu modern görme rejiminin tesiri altındadır.

Ancak yine de sormakta fayda var, 3-D düzlemde yaratılan derinlik algısı sanal gerçekliğin yeni deneyimi olabilir mi? Her ne kadar şu an için sinemada yaratılan, teknik anlamda 3-D’nin tam karşılığı olmasa da, gösterilen nesnenin illüzyon gücünü arttırdığı söylenebilir. Ancak gören özne açısından durum görme itibariyle değişse de algı itibariyle değişmeyecektir. Anlayamadıkları nokta şudur, modern görme rejiminin yarattığı güvenlik artık dağılmıştır. Bulanıklaşmıştır. Koku vermek gibi diğer duyulara da uyaran gönderecek bir teknik ortaya konulsa da, söz konusu olan hakiki ile sahte, gerçek ile düşsel arasındaki farkı silip ortadan kaldıran bir simülasyondur. Bu haliyle, Avatar filmi tüm diğer türevleri gibi görsel-işitsel bir bombardıman olmaktan öteye gidemez. Sunacağı tek şey bulanıklaşmış gerçekliğe eşlik edecek bulanık ve ağrıyan gözler olacaktır.

Gerçek dünyayı bertaraf ettiğimize göre, geriye kalana ne dememiz gerekiyor?
Görünümler dünyası mı? Kesinlikle hayır!
Çünkü hakiki dünyayla birlikte görünümler dünyasını da yok ettik.

Friedrich Nietzsche
Devamını oku...

2 Bir Çocukluk Tahayyülü Olarak Muz

Dr. Heimat Lose’un muzun politik dolayımlarını sergilediği yazısını okurken, aslında mana dünyamızın kıvrımlı yollarından süzülen hikâyelerin benzer hatırlama biçimleriyle oluştuğunu tekrardan anlamış oldum. Başka bir hikâyenin yolculuğunu takip ederken kendi yolculuğum boyunca aramaktaydım hikâyemi. 

Güzergâh bir anda belirdi… Çocukluğumun bir kısmında yer edinen harita Alanya-Gazipaşa yolunda Hacı Murat’ın panoramik camlarından süzdüklerimden oluşuyordu. Bazı şeyler belli belirsiz olsa da, yol boyunca kurulan hayallere eşlik eden muz bahçeleri tam olarak oradaydı. Muzun çocuk dünyalardaki dayanılmaz cazibesi nedendir bilmiyorum ama bi dolu muz oradaydı. Haliyle, hayallerin de muzlar âleminin ötesine geçmekteydi. Ancak yolculuğun zamandaki seyri içinde, aklımın almadığı yeni sorular da oluşmaya başlamıştı. Muz bahçeleri neden azalmaktaydı ve yerine binalar dikilmekteydi. Nedendir bilmiyordum… Muz ilmini keşfetmeyi sevsem de, müteahhitlik işlerine aklım ermezdi. Emlak Bankası’nın çocuk kitabından tanıdığım tonton başbakanımız bir gün televizyonda muzlarla çıkageldi ve her şeyi açıkladı. Artık daha güzel, daha diri ve daha büyük Çikita muz yiyecektik…

Sahteliğin, yalanların, hacıyatmazlığın, pirinç patlağının ne olduğunu sonraları anladım. Çocuk dünyamda yer edinen sualler kendisini cevaplar oldu. Artık biliyordum…

Eğer bir yerlerde sevimsiz işler peşindeysen, onu sevimli kılmanın yolunu bulmak ideolojisi muz imgesinin ardındaki kodları bize vermektedir. Eduardo Galeano’nun muz plantasyonlarındaki sömürücü/sömürgeci süreçleri tarif ederken kullandığı “bananization”, muzun politik iktisadının misyonunu açığa vurmaktadır. Hükümranlığın/cezbetmenin masum ve sevimli maskesi olma işlevi… Aynı zamanda muz, ilkellik, egzotizm ve erotizmle harmanlanan kültürel kodlar aracılığıyla bu coğrafyalara ilişkin olarak performatif belleğe kazınmıştır. Kolonyal fantezilerin bir imgesi olarak, Çikita reklamlarındaki kadınların, kafasındaki meyve tabağı gibi kendisini sunmaya hazır oluşla belirir. Bu hazır olma göstereni, hem “Çikita” kelimesinin etimolojik gönderimindeki cinsel fantazmalarla, hem de Güney Amerika topraklarına yönelik kolonyalist söylemin fethedilecek yerin bir cennet olarak tasviriyle de bütünleşir. Muz şehvetli biçimde kendisini sunmak için soyulmayı beklemektedir. Öte yandan ironik biçimde, muz, fallik bir simge olarak da karşımıza çıkar. Muzun çift yönlü metaforik anlatımları birbiriyle çelişkili değil, dildo olma işleviyle tabloyu tamamlamaktadır. Daha güzel, daha diri ve daha büyük Çikita muzlarımız, maslahatın büyüklüğüne duyulan arzu yoluyla tatmine odaklanır. Tam da bu noktadan hareketle, 80’lerdeki serbest piyasa hükümranlığının sembolünden günümüz popüler kültürünün en biçimsiz örneği Ajdar’a Çikita muzu okumak anlamlı olmaktadır.

Ama bu anlamlandırmalar, kültürel kodlar, politik iktisadın katı gerçekleri yetişkin bir zihnin sorularının temellendirmeleridir. Çünkü tüm bunlara ve de müteahhitliğe kafası ermese de, bir çocuk şunu çok iyi bilir ki; ne sökülüp atılan muz bahçeleriyle cennet vaat edebilirsiniz ne de düşlerini, yerine koymaya çalışılan yeni ve büyük şeylerle çalabilirsiniz.

Bilmezler mi, hayaller hep oradadır ve bir hikâyeyi beklemektedir.
Ve bilmezler mi, her hikâye bir hayalin peşindedir…


Bakınız;
Valeria Baker; The Banana as Icon: Orientalism, Violence, and the Problem of Memory in Fallas's Mamita Yunai, Reyes-Manzo's Photography and the Cultural Imagery
Çikita Muzun Hikayesi



image source: 
1-Ceci n'est pas une banane - René by Leo Reynolds on Flickr https://www.flickr.com/photos/lwr/5502318016/in/photostream/
2-Miss Chiquita by ChaseConley on Deviantart http://chaseconley.deviantart.com/art/Inner-G-Miss-Chiquita-150167884
Devamını oku...

14 Mart 2010

0 Muz Cumhuriyeti


"Türkiye muz cumhuriyeti değildir.”
Anonim

Muz Cumhuriyeti: Uluslararası politikada siyasi açıdan istikrarsız, ekonomik açıdan bir ya da birkaç tarımsal ürünün üretimine ve ihracatına bağımlı ve genellikle yolsuzluklarla iç içe küçük bir seçkinler grubu tarafından yönetilen ülkeleri küçümseyici anlamda kullanılan siyasi terim.” (Kaynak: Wikipedia)

“Muz Cumhuriyeti” bu coğrafyada yaşayan birçok kişinin, en çok da siyasetçilerin diline pelesenk olmuş laflardan biridir. Çoğunlukla ve özellikle siyaseten ortaya çıkan hukuksuzluklar, yasa koyucuların üstünde oluşan baskılar veya manipülasyonlar, yolsuzluklar ve belirleyicisinin belli olmadığı haddi aşma durumlarında kullanılagelir. İkili ilişkilerde bir karşılığı olmamakla birlikte, kişi-kurum ve kurum-kurum ilişkilerinde vücut bulan bir söylencedir Muz Cumhuriyeti. Uzun uğraşlarım sonucu ulaştığım bilgilere göre Birleşmiş Milletler raporunda da belirtildiği gibi dünya üzerinde mevcut 171 ülke arasında böyle bir cumhuriyet de henüz zuhur etmemiştir. Öyle ki, Cibuti Cumhuriyeti bile dünya siyasetine katılmışken henüz bir Muz Cumhuriyeti kurulamamıştır. Terim ayrıca ilk defa 1904 yılında ABD’li yazar O. Henry tarafından kullanılmıştır. Yani Anglo-sakson dillerinde de mevcuttur.

Var olmasa bile bir ülkenin, bir cumhuriyetin adının hangi çağrışımlarla bu aşağılayıcı biçime büründüğünü (hem de içinde, meyve hiyerarşisinde yüksek bir rütbeye sahip muz kullanılarak), söylemin altını biraz oyarak ve Batı siyasetindeki anlamından çok, Türkiye coğrafyasına odaklanarak çok kısaca inceleyelim. Muz ile başlayalım (zaten başlanacak başka bir şey yok):

TDK sözlüğü: 1. Muzgillerden, sıcak bölgelerde yetişen, bir çenekli, çok yıllık bir bitki (Musa sapientum). 2. Bu bitkinin kendine özgü hoş kokulu, tatlı, besleyici, kalın kabuklu, uzun meyvesi. 3. Muzgiller (Musaceae) familyasından, tropik ve subtropik bölgelerde doğal olarak yetişen, tabanda dişi, ortada er dişi ve uçta erkek çiçekleri bulunan, bakka tipi meyveleri olan, M.sapientum ve M.paradisiaca türlerinin kültürü yapılan, çok yıllık, ağaç görünümündeki otsu bir bitki cinsi.
Osmanlıca: Semeret-ül-la'h, ullef.
İngilizce: Banana.
Afrikanca: Wolof
Etimolojik Sözlük: Sıcak iklimlere özgü bir ağaç ve meyvesi; musa sapientium. Arapça; mûz, Farsça; môz, Sanskritçe; moca.

Fark edileceği üzere muz bitkisine ve meyvesine dair tanımların hemen hemen çoğunda “sıcak iklim” ya da “tropikal” gibi ifadeler geçmektedir. Zira meyvenin çıkış noktası da Güneydoğu Asya’dır. Dolayısıyla kapitalist gelişmişlik açısından bakıldığında “Muz Cumhuriyeti”nin muhtemelen ekvatora yakın bir bölgede, Afrika civarında ya da Güney Asya’da bir üçüncü dünya ülkesiymiş gibi imgelenmesi şaşırtıcı değildir. Bu bağlamda da, tıpkı Uganda ya da Patagonya gibi az gelişmiş bir güney yarımküre ülkesi ya da bölgesi olduğu çağrışımını yüklenmekte, “Türkiye Uganda değildir” ile “Türkiye Muz Cumhuriyeti değildir” söylemleri arasında niteliksel bir fark kalmamaktadır.

Muz ülkesinin batılı bir rejim biçimi olan Cumhuriyet ile idare ediliyor olduğu düşüncesi ise daha bir acayiptir. Zira ifade bir olumsuzlamayı betimlemek için kullanılıyorsa neden, sözgelimi “Muz Diktatörlüğü” gibi bir isim tercih edilmemektedir? Sonuçta muz da, cumhuriyet de sözüm ona güzel şeylerdir. “Muz Diktatörlüğü” ise tuhaf bir antagonizma hissiyatı barındırmaktadır. Demek ki, dil iki olumlu kelimeden bir olumsuz ifade çıkarabilmiştir.

Sonuç olarak, siyaseten bu kadar küçümseyici bir söylemin baş aktörü olan muzun, tüm çocukluğumuz boyunca meyve hiyerarşisinin en üst basamaklarında yer alması gibi bir bakış açısı geliştirdiğimizde, kendisine nasıl bir haksızlık yapıldığını daha iyi anlayabiliriz. Son on yıldır Türkiye siyasetinde kullanılan bu lafı çocukluğumda duymuş olsaydım, muzlarla dolu olduğunu düşünerek muhtemelen büyüyünce buraya taşınmayı ve oranın yurttaşı olmayı planlardım. Şimdi ise ben büyüdükçe Muz Cumhuriyetim küçüldü, ben büyüdükçe hayallerim küçüldü… Artık Muz Cumhuriyeti’ne değil, hiçbir cumhuriyete inanmıyorum.
Devamını oku...

11 Mart 2010

4 Halaşa

İnsan algıladığı gerçekliği için bir fantezi dünyası kurar. Gerçekliği değiştikçe fantezi dünyası da değişir. 20. yy.’ın başında yaşanan fanteziler ne kadar “Süper Man” ve “Marilyn Monroe” vari ise, 21. yy.ın fantezileri de “Hancock” ve “Victoria’s Secret” varidir.

Birinde kusursuz, düzgün saç kesimli, uygun renklerde kostümlere sahip bir kahraman ve sarışın, magazinel, beyazlara gark olmuş, rüzgarın iradesiyle teşhirciliğine bel bağlanmış, istememem yan cebime koycu anlayış. Diğerinde ise paspal, alkolik, kendinden geçmiş, halk tarafından çok benimsenmeyen ve kurtarıcı olarak görülmeyen ama bir kahraman, bununla birlikte adıyla hiçbir bağlantısı olmayan “secret” denilen mefhumu olabildiğince ifşa ederek “sır”sız bir çıplaklık sunan kadın seksizmi.

Dönemleri yaşanılan gerçeklikler üzerinden anlatmak bu yazının kaygısı olmadığı için sadece bir ilişkinin varlığını olumlamak derdine düşmeden ifade ederek var etmek niyetimi basitçe açıklar. Fantezi gerçekliği kurar bir süre sonra. En basit haliyle gerçek kendini fantezilerin ayakları yere basan hali olarak betimler.

Her iki durumda da fantezinin gerçeklikten çok daha fazla izi sürülebilir bir olgu olduğu sosyal teorinin bilmek istemediği bir ehemmiyet olarak karşımızda duruyor ayrıca. Bu durumda gerçeğin olumlanması süreci içinde fantezinin büyük etkisini yok saymak sosyal teoriyi güdük bırakıyor.

Fantastik bilim kurgu filmlerinden sadece fantastik kurgulara geçişi yaşadığımız şu dönemde (Yüzüklerin Efendisi, Vampirlerin Yükselişi, Avatar) fantezinin evrim hızı gittikçe artmaktadır. Azalsın istiyoruz kuşkusuz. (Bkz.dayanamayıp geyiğe geçiş noktası)

Bir alıntıyla bitiriyorum: “Selefleriyle halefleri fantastik işler peşindeymiş hasımlarıyla muttasıf işlere gark olmuş diyorlar. Fanteziyi bırakınız Efendiler!! asıl fantezi bizim memlekettir.” (Prens Sabahattin’in Fransa’da “Osmanlı Devleti Nasıl Kurtulur?” konuşmasından bir kesit.)

Halaşa: 1. Haşarı, edepsiz. 2. Uyuşuk, kuvvetsiz. 3. Söz getirip götüren.

Devamını oku...
SST Atölye